Pages

Sunday, July 30, 2017

Ülkelerin Dünyadaki Konumu Değişmiyor

İlhan Selçuk'un Yüzbaşı Selahattin'in Romanı adlı eserini lise yıllarımda okumuştum. Yüzbaşı Selahattin bir Osmanlı subayıdır. Harbiye'yi bitirmiş ve ardından Osmanlı'nın son dönemindeki savaşlarında görev almıştır. Hayatını, savaşlarda yaşadıklarını günlüklerinde kaleme almıştır. Yüzbaşı Selahattin'in oğlu, bu günlükleri kitap haline getirmesi için İlhan Selçuk'a verir ve günlükler bir kitaba dönüşür. Yani, kitapta her anlatılan gerçektir.

Yüzbaşı Selahattin, Harbiye'yi bitirdikten sonra, Trablusgarp Savaşı'nın yaşanmakta olduğu dönemde Çanakkale'de görevlidir. Görev yerinde, bir çadırda kalmaktadır. Yanında bazı kitaplar vardır ve her akşam çadırının önünde bu kitapları okur. Zaman içinde, halkın kendisine bakış açısında bir gariplik hissetmeye başlar. Nedenini anladığında fark eder ki, kitap okuduğu için halk kendisinin cahil olduğuna kanaat getirmiştir. Çünkü, koskoca Harbiye'yi bitirmiş bir adamın hala kitap okumakla ve öğrenmekle ne işi olabilir?

Yüzbaşı Selahattin'in başına geleni kitapta okuyunca bir lise öğrencisi olarak pek şaşırmıştım. Ne haldeymiş Osmanlı Halkı o zamanlar diye hayıflanmıştım. Bu hikayeden etkilenmiştim. 1910'larda yaşanmış bir olayın yaklaşık olarak 80 sene sonra bende yarattığı duygular kitabı okurken bir tebessümle kendini göstermişti.

2017 yılının bahar aylarında Muğla civarlarında bir veteriner ile sohbet ediyordum. İnsanların günlük hayatta kullandıkları bazı çok hafif ilaçların dahi hayvanlara verilmesi halinde ölüm vakalarının görülebildiğini öğrendim. Bazı hayvanseverler, ev hayvanlarının soğuk algınlığı yaşadığı düşüncesiyle kendilerinin kullandıkları bazı soğuk algınlığı ilaçlarını hayvanlarına veriyorlar ve hayvanlarının ölümüne neden olabiliyorlarmış. Veteriner, bir hayvana bir ilaç verirken, hayvanların düzenli olarak kullandıkları başka bir ilaç olması durumunda, yeni verecekleri ilacı çok özenle seçtiklerini anlattı. Herhangi bir hastalığa karşı yeni vermeyi düşündüğü bir ilacın sürekli kullanılan ilaçla ne gibi bir tepkimeye gireceğini gördüğü kalın bir kitaba mutlaka baktığını ve o kitaba göre yeni ilaç seçimini yaptığını söyledi. Fakat, bu kitaba bakmasının bölge halkının kendisine bakış açısında büyük bir probleme neden olduğunu dile getirdi. Sohbetimiz sırasında, "bu durum ne gibi bir problem yaratabilir acaba?" diye sorumu sordum ama ardından Yüzbaşı Selahattin'in Romanı'nda okuduğuma benzer bir hikayenin geliyor olduğunu aklımdan geçirdim. Tahminimde yanılmamışım.

Çevredeki çiftçi ve hayvan yetiştiricisi halk, "bu adam nasıl veteriner olmuş acaba?" diye arasında konuşuyormuş. Çünkü, okulda bir halt öğrenemediğini düşünüp, elindeki kitaptan hangi ilacın hangi ilaçla nasıl bir tepkimeye gireceğini ve hayvanlar üzerinde nasıl sonuçlar doğuracağını anlamaya çalışmasını "cehalet" olarak nitelendiriyorlarmış. Sohbete devam ederken, Türkiye'nin halini konuşmaya başladık ve kendisine Yüzbaşı Selahattin'in Romanı'ndaki bölümü anlattım. Ben kitabı okuduğumda 1980'li yıllardaydık. Şimdi, 2017'deyiz. Zaman farklı, insanlar farklı, mekan da farklı ama kafa yapısında bir değişim görülmüyor.

Dr. Wilhelm Endriss adında bir doğa bilimleri öğretmeninin bir anı kitabını bitirdim. Okumanızı tavsiye ederim. Fakat, Almanca'dan çevirisinin okumayı zorlaştırdığını ve insanın okuma hevesini kaçırdığını da ayrıca belirteyim. Öğretmen, 1900'lü yıllarda, yaklaşık 6 yıl kadar İstanbul'da, Alman Lisesi'nde öğretmenlik yapmış. Kitabın adı, Türkiye'de Gezintiler. İstanbul'u ve çevresindeki bölgeyi uzun yürüyüşlerle dolaşmış. Bugünün Gebze'sini, Kartal'ını, Mudanya'sını hayal ediniz. Endriss'in bu bölgelerde yaptığı yürüyüşlere dair anlatımlarını okurken, neredeyse bir Afrika ülkesinin kabilelerinden söz edildiği hissine kapılıyorsunuz. Biraz abartılı bir benzetme yaptığımı itiraf edeyim ama eğer kitabı okursanız, haksız bir abartı yapmadığımı anlarsınız.

Yazının başlığına uygun olarak, Endriss'in o zamanki Osmanlı topraklarında farklı kültürlerle geçirdiği zamanlara özel dikkat harcamak gerekiyor. Öncelikle, bugünkü paranoyak devlet geleneğinin o dönemlerde de var olduğunu geziler sırasında, bir yabancı olarak sürekli asker tarafından durdurulmasından ve hatta zaman zaman gezilerinin engellendiği noktaya varmış olmasından anlıyoruz. Bir Alman, neden sırtında bir çantayla köy köy dolaşıyor?

Endriss, Anadolu'da dolaşırken Eskişehir'e uğruyor. O dönemde, Osmanlı'da demiryolu inşaatları var ve bu inşaatları Alman mühendisler yönetiyor. İşçi konumundakiler ise Osmanlı vatandaşları. Çok doğal, aynı yıllarda, kitap okuyana "cahil" olarak bakan bir halk var ki durum 2017'de de değişmemiş.

Endriss, Eskişehir'de bir otele uğruyor. Oteli açan kişi bir Alman kadın. Kadının adı Tadia. Bugün Eskişehir'de aynı adı taşıyan bir otel mevcut. O tarihlerde, demiryolu inşaatında görev yapan Almanlar kalıyor bu otelde. Eskişehir'de bir Alman kolonisi kurmuşlar.

Anadolu'daki gezilere Midilli Adası ziyaretiyle ara veriyor Endriss. Midilli'ye ulaştığında, Türk kültüründen tamamen kopmuş olduğu ve Yunanistan'a varmış olduğu hissine kapılıyor. Oysa, ziyaretin gerçekleştiği tarihte Midilli Adası Osmanlı toprağı. Fakat, hakim kültür bir başka. Rum Halkı'nın daha eğitimli, ekonomik açıdan daha iyi durumda ve daha çalışkan olduğu tespitini yapıyor Endriss. Türkler'in de Rumlar gibi bayındır bir hale gelmeye özendiklerini anlatıyor. Benzer şekilde, yine o dönemde Osmanlı toprağı olan Ortadoğu'ya gittiğinde de İstanbul'da ve Anadolu'nun batısında gördüğünden farklı bir kültürün varlığına tanıklık ettiğini anlatıyor. Ortadoğu izlenimlerinde, bugün o bölgede teker teker ülke haline gelmiş toprakların bugünden çok daha gelişmiş olduğu izlenimi edinilmiyor kitaptaki anılardan.

Almanya, Türkiye, Yunanistan, Suriye, Ürdün, v.s. Zaman geçtiği, olaylar geliştiği halde ülkelerin dünyadaki konumları değişmiyor. Sahip olunan kültürel özellikleri kıran ve kendisini gelişerek başka konuma getiren çok ama çok az sayıda ülke var dünyada. 1910'ların Almanya'sında mühendis Almanlar ve işçi konumunda Türkler çalışıyor. Teknik bilgi açısından Türk işgücü çok geri durumda. Bugün de konum aynı. 1910'da Osmanlı'nın ithalatı 11.8 milyon Mark, ihracatı ise bunun hemen hemen yarısı kadar. Almanya'nın 1913 verileriyle ithalatı 10.7 milyar Mark ve ihracatı 10.1 milyar Mark. Bir ülke milyon, diğeri ise milyar düzeyinde uluslararası ticaret verisi konuşuyor o yıllarda. Bugün, Almanya'nın teknolojisi ve katma değeri yüksek üretimi başka ülkelerde cari açık ve işsizlik kaynağı oluyor. Diğer bir ifadeyle, dünyanın başı ekonomik açıdan Almanya'nın teknolojisi ile belada. O teknolojiden faydalanıyor olmasına rağmen.

Yukarıda verdiğim örnekleri çok sayıda örnekle çoğaltabiliriz. Dünyada bulunduğu konumu endeksleme mantığında değiştirebilen pek ülke yok. Bazı konularda birkaç sıra iner, birkaç sıra çıkarlar ya da çok özel bir alana kafayı takan biri çıkıp ülkeyi o zel alanda başka bir konuma getirebilir ama kültürlerin yaşama ortak bakış açısı ve ortak felsefesi gelişmişlik düzeyini ağırlıklı ortalama mantığında belirliyor. Bazı "marjinal sayılan" zekalar biraz fazla kitap okuyor, bir kaderi kırmaya çalışıyor ama olmuyor. Olması da pek mümkün gözükmüyor. Aynı hedefe topyekün yönelebilmek ve gelişmeyi ortak bir kültür çerçevesinde arzulamanın önemi büyük.

Arda Tunca
(İstanbul, 30.07.2017)

Tuesday, May 9, 2017

Değişimi Yönetmek

Geçtiğimiz hafta içinde 1988 yılında mezun olduğum Kabataş Erkek Lisesi öğrencileriyle bir sohbet olanağı buldum. Bir kariyer planlaması sohbeti çerçevesinde, yönetim başlıklı oturumda bana da söz düştü. Genç kardeşlerime, yönetmek ya da yönetici olmak için iktisadi ve idari bilimler fakültelerinde eğitim almak gibi artık geçerliliğini yitirmiş bir hevese kapılmamaları gerektiğini anlattım. Tıp, hukuk, mühendislik, vs. hangi dalda okurlarsa okusunlar, yönetmek ve yöneticilik yapmak için 4 yıl ya da daha uzun bir sürenin sonunda "meslek veren" bir eğitimden sonra bir yüksek lisans programına katılarak yönetmek için gerekli donanımları rahatlıkla elde edebileceklerini dile getirdim.

İktisadi ve idari bilimler içinde okunabilecek tek dal iktisattır. Uluslararası ilişkiler haricindeki tüm iktisadi ve idari bilimler dallarının temeli iktisatta bulunmaktadır. Uluslararası ilişkiler, "idari" bir bilim gibi düşünülerek iktisadi ve idari bilimler fakültelerinin içinde yer almaktadır. Ancak, iktisadi ve idari bilimler fakülteleri içinde yer alan dallardan bağımsız düşünülmeyi gerektiren ama özellikle uluslararası iktisat ile çok yakın ilişkileri olan bir daldır.

İşletme, kamu yönetimi, ekonometri, çalışma ekonomisi gibi dallarda eğitim almak, üniversite eğitiminden beklenen vizyon kazanma özelliğini hiçbir şekilde sağlayamaz. Bu dalların hiçbiri insanın 4 yılını heba etmesini gerektirecek bilgi alt yapısını sağlayamaz. Bunların içinde örneğin işletme, başka bir dalda temel eğitim alındıktan sonra yüksek lisans düzeyinde eğitimi alınabilecek bir daldır. Diğer dalların da - ki bunlara iktisadın disiplinleri demek daha doğru olur - yüksek lisans programları mevcuttur. Ancak, işletme kadar rağbet görmemektedirler.

İktisat, iktisadi ve idari bilimler altında sınıflanmış tüm dalların temelidir. Yani, iktisat eğitimi aldıktan sonra kamu yönetiminde yer alabilirsiniz. Çok istiyorsanız, ekonometrik modellemelerle uğraşılacak bir mesleğe yönelebilirsiniz. İşletmenin verdiği eğitimle ilgili her alanda rahatlıkla çalışabilirsiniz. Fakat, iktisatçılık yapmak istemeyen bir insanın iktisat okuması anlamlı değildir. Çünkü, iktisat okumakla iktisatçı olunmaz. İktisatçı olmayı, eğitimden sonra tercih etmediğiniz sürece iktisatçı olamazsınız. İktisat 4 yıllık bir eğitimdir ama iktisadi ve idari bilimler altındaki diğer dalların 4 yıl boyunca okunacak hiçbir tarafı yoktur. Yukarıda da belirttiğim gibi, diğer dallar iktisadın alt disiplinleridir.

Yönetim konusunun eğitim ile ilgili cephesine kabaca göz attıktan sonra, değişimin yönetilmesiyle ilgili kişisel tecrübelerimle ilgili bir yazı kaleme almak gerekliliği doğdu. Zira, kariyerimin son 12 yılı hiç planlamadığım bir şekilde değişim yönetimi yapmakla geçti. Son 1 yıl 4 ay içinde yaşadığım değişim yönetimi tecrübesi, bugüne kadar yaşadıklarımın en serti ve zor olanıydı.

Değişim neden gereklidir? Kişisel kariyerimiz ya da içinde bulunduğumuz organizasyonlar sürekli kendi dışındaki dünya ile rekabet halinde. İnsanlar ve organizasyonlar, yaptıkları işleri zaman içinde farklı yapmaya çalışırken etraflarındaki diğer insanları ve organizasyonları farkında olarak ya da olmayarak değişime zorluyorlar. Burada, gelişme ve ilerlemeden kaynaklanan bir değişim zorunluluğundan söz ediyoruz.

Çevresindeki değişimleri bilimsel, analitik, matematiksel, psikolojik ve sosyolojik, yani mümkün olduğunca ölçülebilir değerlerle ve insani boyutuyla analiz edemeyen kişiler ya da organizasyonlar zaman içinde çağ dışı kalmış kişisel bilgiler ve tecrübeler ya da organizasyonel yapılarla baş başa kalabiliyorlar.

İster gelişme kaynaklı, ister çağ dışı kalmanın getirdiği sonuçlarla ilgili olsun, değişim, var olan ya da gelecekte var olabilecek potansiyel bir sorunun çözümü için zorunluluk haline geliyor.

Değişmek için, önce neden değişmek gerektiğini, mevcut ya da potansiyel sorunun ne olduğunu çok iyi tespit etmek gerekiyor. Bu noktada, lise yıllarımdan beri bana esin kaynağı olmuş bir bakış açısını aktarmak istiyorum. Einstein, bir problemi çözmek için kendisine 1 saat süre verilse, 55 dakikayı problemi düşünmeye, 5 dakikayı ise problemi çözmeye ayıracağını söylüyor. Ayrıca, planlar hiçbir şeydir ama planlama herşeydir diyor. Buradan kendime çıkardığım ders, bir sorunu anlamadan hareket etmemek gerektiği ve plan konusunda her zaman dinamik olmak gerektiğidir. Yani, planlar yapılır ve statiktir ama planlama yapmak dinamiktir ve sürekli sorgulamayı gerektirir. Yenilenme ve değişim planları dinamik kılmadan olmuyor. Kariyer hayatımda, Eistein'ın bu iki sözü iş yapma felsefeme önemli ölçüde yön verdi. İlk okuduğumda, bu iki sözden de çok etkilenmiştim. Belki de, bu iki söze uygun çalışma prensipleri edindiğim ve çalıştığım için hiç planlamadığım halde hayat beni değişim yönetmeye yönlendirdi.

Değişimin 3 temel aşaması bulunuyor ama ilk aşaması en önemlisi: insan. Önce insanların değişime inanması gerekiyor. Bu inancı sağlayacak olan yine bir insan: lider. Değişim, güçlü liderlik gerektiren bir konu. Lider, kişiler ve kendisine bağlı organizasyonda çizdiği rotada her kelimesinin altını dolduracak aksiyonlar almak zorunda. Başka bir koşulda davranışsal tutarlılık gösterebilmesi ve insanlar üzerinde inandırıcı olması imkansız. Kişilerin ve tüm organizasyonun kendisine olan inancı zaman içinde oluşan bir duygu ve değişimdeki rolü çok kritik.

Değişimi iyi yönetmek için önce hangi noktalarda performans eksikliği olduğunu ya da hangi çok kritik konularda aksama olduğunu anlamak gerekiyor. Örneğin, bir organizasyon geçmiş dönem performansını kısa süreler içinde ölçemiyor ve değerlendiremiyorsa, hiçbir konuda kısa ve uzun vadeye yönelik stratejilerini belirleyemeyecek ve yönetemeyecek demektir. Somutlaştıralım. Bir ayın mali verilerini 2-3 ay geriden gelerek gören organizasyonların başarı şansı yoktur. Herhangi bir ayın matematiksel verilerini takip eden ayın en geç ilk haftası içinde görmek bir zorunluluktur ve kesinlikle tercih değildir. Bunu sağlayabilmek için organizasyon içinde verilerin neden süratli alınması gerektiğini iyi anlatmak gerekiyor. Bir organizasyonun satış, üretim, pazarlama, finansal süreçler, maliyetler, v.s. konularında rota çizmesi için veriye ihtiyacı var. Ölçülemeyen hiçbir şey yönetilemez. Hele ki, değişim sürecinde hangi noktadan hangi noktaya gelindiğini anlamak için dönemsel veri karşılaştırmalarından daha önemli bir çalışma olamaz.

Strateji belirlemenin temelinde kuş bakışı bakma özelliği vardır. Kuş bakışı bakmak için çarpma ve bölme işlemi yapmanız gerekir. Yani, oranlama mantığı ile yaptığınız işlerin büyük resimdeki koordinatlarını belirlersiniz. Toplama ve çıkarma işlemine kafayı takmış insanlarla strateji belirleyemezsiniz. Şirketlerde bütçeler yapılır. Yeni yılın satış hedefi çıkar ortaya: örneğin, 10.563.982,75 TL. Böyle bir hedef ile strateji belirlenmez. Biz, 10 milyon TL satışlı bir organizasyon muyuz, 15 milyon TL satışlı bir organizasyon muyuz sorularının cevabıyla bir sektördeki konumlandırma ve yeni koordinat hedefleri belirlenebilir. 10 rakamının sağındaki rakamlara kafayı takarak ancak ufkunuzu daraltırsınız. Bu noktada, muhasebe anlamında hesap tutturmadan söz etmiyorum tabii ki. Muhasebenin dünyasında, noktanın ve virgülün önemi var.

Hangi noktalarda gelişme sağlanması gerektiğini anladıktan sonra, organizasyon içindeki departmanların kendi aralarındaki iletişimi ve iş proseslerini masaya yatırmak gerekiyor. Yani, organizasyon içinde bilgi nasıl akıyor ve kişilerin bu akıştaki rolleri ve katkıları neler? Ayrıca, organizasyonel yapı ve teknoloji bu bilgi akışı ve iletişimde nasıl bir rol oynuyor? Proseslerin, bireylerin rollerinin, organizasyonel yapının ve teknolojinin değişim ihtiyaçlarına cevap verebilme yeterliliği nedir? Bu soruların cevapları çok kısa süre içinde bulunmadan da aksiyon almak mümkün değil.

Yukarıda, değişimin başlangıcında insan var dedim. Kişisel dönüşüm, insanların dönüşmesini beklemekle değil, insanları dönüşmeleri için motive etmekle mümkün olabiliyor. Ancak, bireylerin öğrenmeyi öğrenmeye ve değişime hazır olup olmadıklarını kendileriyle bire bir temasta kalarak anlamak gerekiyor. Öğrenmeyi öğrenmek istemeyen ve değişmek niyetinde olmayan bireylerin sürece dahil olması imkansız. Hatta, süreçte yer almamaları gerekiyor. Zira, değişimi yaşayan ve bundan keyif alanlar için motivasyon kırıcı etkileri büyük oluyor. Değişim esnasında insanı anlamak için bireyin değişimin ne kadar farkında olduğunu, değişmek için isteği olup olmadığını, değişmek için bilgisinin var olup olmadığını, yeni donanımlar kazanmaya yönelik yeteneklerinin olup olmadığını ve bu saylan özelliklerin hepsiyle ilgili uygulama gücüne ve iradesine sahip olup olmadığını anlamak gerekiyor. Süreç, insanı kazanmaya çalışmakla geçmek zorunda. Bu noktada da lidere büyük iş düşüyor. Lider, bu süreçte lider olduğunu bilmeli ama hiyerarşik anlamda lider gibi davranmamalı. Her kademedeki işi her bireyle beraber yapabilecek noktada olduğunu bilmeli. Değişimin, matematiksel kavramlarla ölçülebileceği gibi, sosyolojik bir içeriği olduğunu da asla aklından çıkarmamalı.

Değişime başlarken, insanlar hiçbir anlamda bu sürece hazır olmayabilirler. Yani, öncelikle psikolojik bir hazırlıkları olmayabilir ve geçmiş dönemden gelen psikolojik yıpranmışlıkları söz konusu olabilir. Ayrıca, değişimi sağlayacak teknik bilgi ve tecrübe gibi donanımlara sahip de olmayabilirler. Bu durum, kişilerin desteğe ihtiyacı olduğunu gösterir. Destek, sürecin çok iyi anlatılması ve somut hedeflerin kendileriyle düzenli olarak paylaşılmasıyla ilk etapta sağlanabilir. Teknik bilgi ve tecrübe eksiklikleri liderin yönlendirmesiyle iş başı öğrenme süreçlerini harekete geçirerek başlayabilir. Liderin burada alacağı desteğin çok basit ve kişileri motive edici bir yolu var: bileni bulup, bilmeyene işi anlattırmak ve uygulatmak. Fakat, bu da yeterli değil. Organize edilmiş teknik eğitimleri de değişimin hedefleriyle uyumlu olarak bireylere ve departmanlara aldırmak gerekiyor.

Organizasyonel yapıya yönelik yaklaşımlarda zaman zaman departman bazlı düşünmenin büyük hatalara yol açtığını gördüm bugüne kadar. Konuya, işlevsellik yaklaşımıyla bakmak da gerekiyor. Yani, hangi sonucu almak için (denklemin sol tarafı) hangi değişkenler işlevsel olarak bir araya geliyor ve hangi katsayıyla sonucu etkiliyor (denklemin sağ tarafı) sorusuna iyi cevap bulabilmek lazım. Organizasyonu, bir matris mantığında işlevselliğe göre beyinde gruplamak departman bazlı gruplama kadar önemli. Bu da, değişime yapılandırılmış ve analitik bir yaklaşım sunmuş oluyor ki, ortadaki sorunu başka türlü çözebilmek mümkün değil. Bu arada, çok konuşulan bir kavram olarak analitik düşünmenin, problemleri ayrı ayrı değişkenler olarak görerek, bu değişkenler arasındaki ters ve doğru yönlü ilişkileri tespit ederek ve problemleri parçalara bölmek suretiyle değişkenler arasındaki ilişkileri tanımlayarak sorun çözme yaklaşımı geliştirmek olduğunu belirtmek gerekiyor. Zira, bazı kavramlar çok konuşuluyor ama nedir bu kavram sorusunu sorduğunuzda çok az kişiden cevap alabiliyorsunuz. Analitik yaklaşım, problemleri parçalamaya yarıyor. Unutulmamalı ki, küçük problemler daha çabuk ve kolay çözülür. Problemleri basite indirgeyerek çözmek, daha fazla sayıdaki daha basit problemi çözebilmeyi ifade ediyor.

Değişimin hedefleri kuş bakışı bir fotoğraf çekilmesiyle tespit ediliyor ama uygulama tümevarım mantığında, bireyden başlıyor. Bireyden sonra organizasyon ve organizasyonun üzerinde de tüm organizasyonların uyumlu birlikteliğiyle oluşan kurum var. Değişimin her aşamasını beraber soluyan organizasyon liderleri, kurumun değişimlere adapte olabilmesini sağlıyorlar. Prosesler, organizasyonlar arası yapıların birbirleriyle iletişimi, değişimlere adaptasyon kabiliyetinin gelişmesi, rekabeti daha rahat göğüsleyebilen esnekliklerin kazanılması, teknolojiye adaptasyon gibi sonuçlarla insan ve organizasyonla başlayıp devam eden değişim süreci kurumun değişimiyle sonuçlanmış oluyor. Bundan sonrası ise, değişimin getirdiği yapıyı geleceğe taşıyacak kültürü yerleştirmek.

Kişisel gelişim kitaplarına pek inanmam. Hiç okumuşluğum da yoktur doğrusu. Fakat, analitik düşünmeye, öğrenmeyi öğrenmeye ve yaşadığım tecrübelerin kavramsal tanımlamalarını yapmaya çok vakit ayırırım. Kimse üniversite eğitimini tamamladığında meslek sahibi olmuyor. Meslek, temel bilgiler üniversitede alındığı için zaman içinde kazanılıyor. Ancak, iyi bir eğitimin kişiye sağladığı bu 3 özelliği (analitik düşünmek, öğrenmeyi öğrenmek, kavramsal tanımlama yapmak) iyi kullanan insanların kendi kişisel gelişimlerini kendilerinin sağlayabildiğine inanıyorum. Kişisel gelişim kitabı yerine, o kitapların arkasındaki gerçek ve temel bilgiye ulaşabilmeyi, üzerinde düşünmeyi ve geleceğe dair yol haritası çizebilmeyi önemsiyorum. Başka da bir yol bilmiyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.05.2017)

Friday, April 14, 2017

Tercih: Çemberin Dışında Kalmak

İnsanın ülkesiz kalması zormuş. Hele ki, ülkesinde yaşarken. Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın. İçinde yer almak imkansızlaşmışsa, dışında kalacaksın. Benim için imkansızlaştı çemberin içinde kalmak. Artık dışındayım. Dışında kalacağım. Kolay mı bu noktaya gelmek? Hiç değil.

Kader anında Türkiye. 16 Nisan 2017 günü referandumdan ne çıkarsa çıksın, kader anı bu. Bu işin, 16 Nisan sonrası da iyi değil.

Kötü zamanlardayız. Sakın son bir kaç yıla bakarak böyle düşündüğümü sanmayın ama. Çok ama çok uzun zamandır kötü zamanlardayız. Bir bakış açısıyla 200 yıldır. Bir bakış açısıyla, 1938'den beri. Bir bakış açısıyla, 1950'den beri. Bir bakış açısıyla, 1960'tan beri. 1980'den, 1997'den, 2002'den beri. Bir ülke için bu kadar kısa süre ifade eden bir zaman dilimine bu kadar anlam yükleyebilmiş kaç toplum vardır? Yazmadıklarım da var. Yılların hepsi birbiriyle zıt kitleler için bir takım anlamlar yüklü. 200 yıla bakarsanız, yine çok anlamlı yıllar çıkar karşınıza.

Ülkenin bir tarihi var. Yakınıyla, uzağıyla. Çemberin dışında kalmak ya da kalmamak kişisel yaşanmışlıklarla ilgili ama. İnsanın yaşadıklarından, gördüklerinden ve gidişattan umudunun kalıp kalmamasıyla ilgili. Atlamak, atak olmak, birşeyler yapmak istiyorsunuz. Kalıyorsunuz bir an. "İdare etmek" yoksa hayat felsefenizde, bu ortamda yapacak birşey kalmıyor.

Siyasetçisinden nefret ettim bu ülkenin. Karanlık beyinli aydın sıfatlılarından nefret ettim. Omurgayı fena kırmış gazetecilerinden nefret ettim. Zerre kadar kültürü olmayan, dejenere olmuş akademisyenlerinden nefret ettim. Buyurun size kindar nesil. Yarattınız, iftihar ediniz.

Benim memurum işini bilir dediler. Rüşveti verdimse ben verdim dediler. Yollar yürümekle aşınmaz dediler. İki tane gazeteyle ülke yöneteceklerini iddia ettiler ve başardılar. Can attılar bayındırlık bakanı olmak için. Lokma büyüktü oralarda. Hayatları hizipçilikle geçti. Aldattılar, aldatıldılar, aldatıldık dediler. Olmayan şeyleri var gibi anlatıp yok etmiş gibi anlattılar. Meydanlarda Kuran okuyup oy depoları yaratmaya çalıştılar. Sorunu Muş'ta, Bitlis'te, Kars'ta, Adıyaman'da çözmek yerine İstanbul'da ve Ankara'da oturup yayıldılar. Birşeyler değişiyordu bir yerlerde, umursamadılar. Üç beş çapulcu bunlar deyip, ülkeyi 35 yıldır kana boğdular. Şimdi söyleyin, sizden fazla kim kötülük yaptı bu insanına bu halkın?

2 Temmuz 1993 günüydü. İnsanları yaktılar diri diri. Henüz omurgası yamulmamış gazetecilik vardı bir zamanlar. Anlatıyorlardı onlar bir gün bu ülkenin başına gelecekleri. Etrafımızda, dost bildiklerimiz vardı. Dedik ki, gidip oyunuza sahip çıkın. Tatile gideceklerdi. Sandığa gitmediler. Lambada moda olmuştu. Akılları başka yerdeydi. Kitap okuyup, gazetelerden kafayı kaldıramadığımız için "manyak bu, takmış kafayı bu işlere" olmuştu parmakla işaretlenirken okul koridorlarında hakkımızda kullanılan ifadeler. Çalıştık, çabaladık ama olmadı. Yıllar geçti, facebook diye birşey çıktı. O lafları edenler, bir de baktık ki "boy verme, oy ver" kampanyalarındalar.

Karanlık kafalı aydınlar - ki çoğu içeride bugün - 2. cumhuriyetçi oluverdiler. Aradan yıllar geçecek ve yetmez ama evetçi olacaktı bunlar. Entelektüel zeka yoksunu bu kafalar Fransa üzerinden tartışıyorlardı Türkiye'yi. Entel barlarda memleket kurtarıyorlardı. Bunlar, Türkçe cümle de kuramıyordu. Her cümlede 5 kelime Fransızca, 5 kelime İngilizce. Denk gelirse, 2 kelime de arada Türkçe. Mardin değişiyordu. Bingöl değişiyordu. Çorum'da birşeyler oluyordu. Bar muhabbetleri de devam ediyordu ama İstanbul'da. Onların birkaç sokak ötesinde de değişiyordu her şey. 2 sokak arasında gecekondular ve kimliklerle girilen lüks siteler. Arabaların arkasına yapıştırılmış sloganlar diğer yanda: "kıroyum ama para bende".

Kendini tekrar ediyor ülke. Bugünleri askerin elinde gördük 80'lerin başında. Kabul, berbattı iktidar ama belki biraz değişebilir birşeyler demiştik 80'lerin ortasında. Saf çocuklardık. Cahildik. Biz de aldanmışız demek ki ama bugünküler gibi değil tabii. Yaşımız küçüktü çünkü. Biz aldanınca parlamento falan da bombalanmadı ülkede. Kendi aldanmışlıklarımızı yaşadık sadece. Çektik sineye ağır da gelse. Çemberin içindeydik hala o zamanlar.

İnsan, bir kere de sandığa isteyerek gitmez mi şu memlekette? Hayır. Hiç kısmet olamadı. Bir sürü birşey de kısmet olmadı. İnsan, hayal kurdukça üretir. Yiyorsa kurun hayal bu memlekette. Kişisel olarak zorlarsanız, belki olur birşeyler ama kendinize ve etrafınızdaki 3-5 kişiye dokunur faydanız en fazla. Daha büyük düşününce, hemen girerler devreye.

- Bizim bilmem kim de var, onu da alın aranıza muhakkak. Başka türlü açamazsınız işin önünü.
- Kardeşim, ne işi var bu adamın bizimle? Ne halta yarayacak? Bizim yapmak istediğimizle alakası yok ki.
- Olsun. Al diyorsak var bir bildiğimiz. Herif bilmem kimi tanıyor. Lazım olacak sonradan. Bu işin belediyesi var, valiliği var. Var oğlu var. Malum, memlekette bürokrasi ağır.

Çemberin içinde böyle kalacaksak, çıkmak daha iyi.

İsterdik ki, ileri gitmeye odaklanmış bir kültür inşa edilsin ya da edilebilmiş olsun. Biz kaçırdık da, bari bizden sonrakiler bir nebze olsun bir araya gelerek, beraber birşeyler üretebilsinler. Biz hasretini çektik bunun.

İsterdik ki, siyasetçinin ucuzluklarıyla pompaladığı kutuplaşmaların pençelerinde kıvranmasın bu ülke. Artık bir araya gelmesi imkansız kitleler oluşmasın. Herkes aynı mahallede, benzer evlerde otursun gecekonduda ve güvenlikli sitelerde yan yana yaşayacağına.

İsterdik ki, bilim üreten üniversitelerimiz olsun. Çöpe dönmemiş olsunlar bugünkü gibi.

İsterdik ki, kibirli, ukala, her haltı kendi bildiğini zanneden, sonra da yanılgının en büyüğünü yaşayıp kıçını nasıl kurtaracak diye birilerini birşeylere ikna etmek için videolar çeken karanlık aydınlar olmasın bu ülkede.

İsterdik ki, yerine adam yetiştirme kültürüne sahip önderler, liderler, iş insanları, yöneticiler, akademisyenler olsun bu ülkede, yapışmasınlar koltuğa. Sonra da, istenmedikleri halde yüzsüzce yıllar geçirmesinler o Allah'ın belası koltuklarında.

İsterdik ki, anlaşma, uzlaşma, olsun. Herşeyden önemlisi, ortaklaşa söylenen şarkıları, okunan şiirleri, romanları olsun bu ülkenin. Yazdıkları ve söyledikleri için hapse girip neden içeri tıkıldığını anlamak için dahi yıllar harcayan insanlar olmasın bu memlekette.

İsterdik ki, daha fazla bilimle, daha fazla sanatla, daha fazla özgürlükle aydınlansın yolumuz. Huzurla üretip tadını çıkaralım ortak bir kültürün.

Olmadı, Olamadı. 200 yıldır debeleniyor ülke. Aradaki tarihlere takılmayın. İşin özü aynı. Benim çemberin dışına çıkmamın bir anlamı yok aslında kimse için. Kendim için var ama başka kimse için yok. Bugünün yoz kültürünün nedenidir eski siyasetçi. Onların ürettikleri yoz kültürün de bir sonucudur bugünler. Ama 200 yılın evrilip çevrilmesidir yaşanan. Tekrar, tekrar, tekrar!

Eh, ona buna şerefsiz, haysiyetsiz, vatan haini, edep yoksunu, v.s. diyenlerin dilinden anlamayız biz. Bu dili kullananların gaza getirdiği haysiyetsizler hayırcıların karılarını ve kızlarını evetçilere helal görüyor. Diğeri çıkıyor, hayırcıları işten atacağım diyor. Terörist bunlar deniyor. Diğeri de çıkıp İzmir'den denize dökeceğim diyor. Beceremiyoruz. Göz göre göre yalan, dolan, hakaret, kavga içinde olanları ağzımız açık izliyoruz. Bu ortama katkı gelmez bizden. Kendimize katkı gelsin diye de eğilip bükülemeyiz. Hakim kültür diye bir kavram vardır. Hakim kültür artık bu. 35 yıldır dozunu artıra artıra geldi buralara. Yani, kültüre hakim. Yani, kendi yozluğu ile ortalıkta salya sümük çemkiriyor.

Gel-git olunca kıyıdan çekilen deniz suyu gibi bir halde bazılarımız. Çemberin dışına çıkanlar yani. Dışarıda kalmak daha verimli kılıyor onları. Zaten bir faydaları yok çemberin içinde kalarak.

Kader anındayız. Sonuç ne olursa olsun, yalanın, yozlaşmanın, çöküşün pençelerinde geçen 35 yılın beni getirdiği nokta, çemberin dışına çıkmak. Çıkıyorum bir süredir zaten. Şimdi sırada sandık var. Neden mi? Sandığa gidip istemeye istemeye mecburen oy verebileceğim bir tane parti olasılığı kalmışsa ve bu parti es kaza iktidar olursa, bir sonraki seçimde karşı cephenin en az %60-70 ile iktidara geleceğini düşünüyorsam, sandığa gitmemin doğrudan hiçbir anlamı kalmamış demektir. Bu kader anı için gidiyorum ama ve son kez gidiyorum sandığa. Olağandışı bir şey olmadığı sürece de gideceğim yok. Benden buraya kadar. Ben boy vereceğim artık. Çok oy verdim ve hepsi boşa gitti. Eskiden boy verenler gitsin şimdi oy vermeye. Bir anda heveslendiler zira. Bugünleri 80'lerde, bir lise öğrencisi olarak görenler - ki içlerinde ben de vardım - kadar olamayan karanlık aydınlar video çekip kurtarmaya çalışsınlar şimdi birşeyleri. Omurgasızlara diyecek zaten bir şey yok. Onların hayatları her an birilerini satmakla geçmiştir çünkü. Değmezler konuşmaya.

Benden bu kadar. Son kez. 16 Nisan 2017. Yine de hakkında hayırlısı Türkiye. Sen beni, ben seni taşıdık gittik öylece yıllardır. Yine de bir hukukumuz var arada.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.04.2017)

Monday, January 30, 2017

Dönüm Noktasında Bir Dünya

Her neslin kendince enteresan olarak tanımlayacağı dönemler vardır. Yaş ilerledikçe, geçmişten söz etmek keyifli oluyormuş ama korkutucu tarafları olduğunu da hissetmiyor değilim. Herşey çok mu hızlı gelişir oldu, yoksa benim yaşım mı fazla ilerledi diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

1997 yılını hatırlıyorum bir an. 20 yıl geçmiş. Dönüm noktası nitelikli kararların öncesinde olduğum bir yıl olarak hatırlıyorum 1997'yi ve o yıl yaşadığım herşey o kadar canlı ki kafamda. 1994'e gidiyorum. 23 yıl geçmiş aradan. Yine bir dönüm noktası hayatımda. Neredeyse çeyrek asır olmuş. 2007 yılı, iş yaşamımda önemli gelişmelerin olduğu ve çok önemli şeyler öğrendim dediğim bir yıldı. 10 yıl geçmiş.

Kabataş Erkek Lisesi'ni bitireli 29 yıl, üniversiteyi bitireli ise 25 yıl olmuş. Okul yıllarını ve sonrasında geçen hayata hazırlık yıllarını çok detaylı bir şekilde keyifle hatırlıyorum. İş hayatından da keyif aldım ama öğrencilik ve sonrasındaki birkaç sene kadar renkli olmuyor iş hayatına dair anıları insanın. İnsan, iş yaşamı içinde rutinleşiyor. Hoş, bizim Türkiye'deki iş yaşamı dediğimiz şey öylesine hareketli ki, dünyanın bir sürü ülkesindeki insanlar bizim 1 günde yaşadıklarımızı hayatlarında hiç yaşamamış olabiliyorlar. Evet ama, iş yaşamının renklerinin heyecanla anlatılacak nesi olabilir? Ne anlatacağız yani? Heyecanlanıp şunları mı diyeceğiz?: "2008'de kriz nasıl başlamıştı ama". "Bak evlat, bir akreditif geldi 2002'de bize, yeme de yanında yat." "TCMB bir faiz artırdı 2013'te, tam 5.5 puan, görsen gözlerin fırlardı yuvalarından." Bu mu yani heyecan?

Okul yıllarını hatırlayınca, heyecan dolu hikayeler var. İş yaşamındaki hikayeleri de aslında heyecan verici kılan çok şey var ama işin heyecanı sizin bakış açılarınızda. Yaşamın felsefesini düşünmezseniz, neyi neden yaptığınızı hissetmeden yaşarsanız, boşa gitmiştir hayat. Yaşamamakla eşdeğer yani. Üniversite bittikten sonra, 1994 krizini gördüm. Ardından 1997'de Asya krizi. Sonra, 2008. Ben üniversitedeyken SSCB çökmek üzereydi. Dünya, barış, kardeşlik ve değişim rüzgarları ile başka bir havaya giriyordu. Gençtik, tecrübesizdik. Yedik bu hikayeleri. Sabah kahvaltısında Londra'da, öğle yemeğinde New York'ta, akşam yemeğinde Pekin'de falan olacaktık. Biraz abartıyorsam da, globalleşme rüzgarı herkesi etkilemişti. Herkes daha fazla seyahat edecek, dünyayı keşfedecek, daha özgür olacak, farklı kültürleri tanıyacak, birbiriyle iş yapacaktı. Bunların hepsi oldu aslında ama pek de mutlu olmadı insanlar bu işlerden. Peki, neden?

Okul biterkenki havamla, 1995 yılında yazdığım İngilizce bir yazıya aldığım bir eleştiri beni şaşırtmıştı. Globalleşme kelimesini defalarca kullanmıştım yazımda. Bana sorulan soru şuydu: neyin globalleşmesinden söz ediyorsun? E, globalleşme işte. Ne demek neyin globalleşmesi? Dünya globalleşmiyor mu? Biz globalleşmiyor muyuz? Ne diyorsunuz siz? Emek var, sermaye var, kültürler var, insanlar var, teknoloji var, sektörler var. Var da var. Fakat, hepsi birden mi globalleşiyor ve mobilize oluyor? Bana soruyu soranlar Amerikalı idi. Olay da ABD'de cereyan etti. Üniversite yeni bitmişti. O zaman aydınlandım. Düşündüm, okudum, tekrar düşündüm, tekrar okudum. Globalleşmede öne çıkan şeyin sermaye olduğunu gördüm. İnsanlar daha fazla seyahat ediyor, daha fazla birbirini tanıyor ve öğreniyordu ama Avrupa'da bile temelli yer değiştirmiyorlardı.

1990'ların başlarında dünya öylesine kaptırmıştı ki kendini bu globalleşme işine, ulus devletin geleceğini sorgulayan yeni makalelerin sayısını takip etmekte zorlanır hale gelmiştim. Bu arada, Euro'nun ucu gözükmüştü. Ulus devletin çöküşü ve yeni yönetim şekillerinin nasıl dizayn edileceğine dair yazıların hemen ardından örnek olarak Avrupa Birliği projesi anlatılıyordu. Ortak kurallarda uyum ve yeknesaklık konuları "convergence" kavramı altında inceleniyordu.

1990'ları Türkiye, ABD ve İsviçre'de yaşayarak ve çok seyahat ederek geçirdim. Türkiye geri gidiyordu. Geri gidiş ivme kazanacaktı. O zamanlarda yazdığım yazılardan birini şöyle bitirdiğimi hatırlıyorum: Türkiye, kafatasçı milliyetçilik ve dinci muhafazakarlığın kıskacına doğru ilerliyor ve bu manzaradan aydınlık bir gelecek çıkmaz. O günlerde yaşananlar ve Türkiye'nin "yönetemeyen demokrasi" lakırdılarıyla geçirdiği günler bugünlere nefis bir zemin hazırlıyordu. Geliyordu yani bugünler.

Dünyanın ufak tefek krizlerle boğuştuğu dönemlerden geçiliyordu. ABD patlamıştı adeta ama. Silikon Vadisi'nde çok iyi klavye kullanırım diyenler dahi iş buluyordu neredeyse. Internet devreye giriyordu yavaş yavaş. Sonra, yavaş yavaş falan da kalmadı. Süratle daldı hayatlarımıza ve ben üniversitede okurken insanlar bilgisayar kursuna giderdi mesela. Neden gidiyorsunuz diye soru sorduğumda, geleceğe hazırlandıklarını anlatırlardı. Çok gereksiz buluyordum bu kursları. TÜBİTAK'ın Bilim ve Teknik dergisinin adam gibi olduğu yıllarda okumuştum günlük hayatta programlama diye birşeyin kalmayacağını. İnatla ilgilenmemiştim bilgisayarlarla. Gereksiz yere teknoloji kullanma merakım da hiç olmadı hayatımda. Tuşa basınca her istediğimi yaptırdığım zaman gelince kullanırım bilgisayar diye inat etmiştim. Çok yaklaşmıştı artık o beklenen zaman. 1995'te Excel, Word kullanmaya başlamıştım ve gereksiz gördüğüm bilgisayar kursları gerçekten gereksiz kalmıştı. Bugün, çocuklar daha ilkokulda kendi kendilerine öğreniyorlar bu programları. Fakat, böyle konuşuyorum diye bugünkü çocuklar daha zeki geyiğine girdiğimi sanmayın. Bugünkü çocuklar çok farklı canım diye başlayan bilmiş yaşı geçkinlerin toplum filozofu hallerinden hiç hoşlanmam. Sana da verselerdi o aleti zamanında sen de kullanırdın. Zeka o kadar kolay ilerlemiyor.

Neyse, biz dönelim yine nereden nereye geldik meselesine. Dünyanın gidişatı konusuna felsefe temelli bakmam sayesinde günlük hayatın içindeki olaylar karşısında heyecanım giderek azalıyordu. Tarihte, benim yaşadığım ve izlediğim olayların benzerleri meydana gelmişti. Bir devinim söz konusuydu. Hiçbir şey bir değişim sonrasında kalıcı hale gelmiyordu. Değişim hep vardı ve devam ediyordu. Bazen yavaş, bazen hızlı. Ama, değişim hep vardı. Önemli olan, yaşadıklarımızı anlamlandırmaktı. Türkiye'nin 2001 krizini yaşarken, günlük hayatta yaşadıklarımızın hiçbir önemi yoktu. O günleri, sebepleriyle ve sonuçlarıyla, tarihsel bakış açılarıyla anlatınca anlamlı hale geliyordu. Yani, bir anayasa kitapçığını başbakanın cumhurbaşkanına fırlatmasıyla olmuyordu o iş. Başka bir sebep vardı temelde. İşte, o başka sebepleri anlayıp anlatınca her zaman okunacak yazılar çıkabilirdi ortaya. Yoksa, günlük tutmaktan başka bir yere gidemezdi yazdıklarım. Günlük tutmayı da hiç sevmem zaten.

Bu globalleşme ve kardeşçe bir dünya yaratma heveslilerinin yazdıkları kitapların ne kadarının samimiyetle yazıldığını bilemem. Yani, gerçekten bu işi bilimsel yönleriyle ve istatistiki verilerle destekleyerek anlatanlar vardı ama birşeyi atlıyorlardı. Bu iş, herkese eşit fayda sağlamıyordu. Bir yerde tıkanacaktı. Sorun çıkaracaktı. Tarihte de böyle olmamış mıydı? İnsan bu. Hep kendisi için daha fazlasını istiyor. Kendisi için ama. Şirketler sosyal sorumluluk projeleri falan geliştiriyorlar ve artık başka bir şekilde var olamayacaklarını anlatıyorlar. Yani, toplumu düşünmek zorundayız mesajları veriyorlar ama karşılıksız olmuyor o projeler. Bir de, Fukuyama adında bir adam çıkıp aklımı karıştırıyor. Globalleşme ile ortaya çıkan düzenin artık insanlığın vardığı son nokta olduğunu ve buradan sonra düzenin değişmeyeceğini anlatıyor. Acaba öyle mi?

Bilmek cehalettir. Okudukça cahilleşirsiniz. Öğrendikçe küçülür, büzülür, korkaklaşırsınız. Bilmediklerinizin ve öğrenmek zorunda olduklarınızın farkına varırsınız. Hep, "ya daha fazlası varsa ve ben bilmiyorsam" hissiyle yaşayıp, iyice paranoyak bir insana dönüştürür sizi bilmek. Oysa, bilmemek ne kadar güzeldir. Her türlü ukalalığı yapabilirsiniz bilmeyince. Siz, çekingen tavırlarınızla ve şüpheciliğinizle, sorgulayarak konuşurken, göğsünü gere gere çıkar birileri ve ezer geçer sizi. Toplum, onları daha çok dinler. Çünkü siz, alternatiflerden, olasılıklardan, varsayımlardan söz edersiniz ama o birisi reçeteyi sunmuştur: "budur doğru". Başka söze ne gerek var? Fukuyama için söylemiyorum bu sözleri tabii. Çok yanıldı ama böbürlenerek ukalalık yaptığını sanmam. Tanışmıyoruz. Bilemem hal ve tavırlarını dolayısıyla.

2000'ler başlarken işler değişmeye başladı. Bir başka dünyanın dönüşümünün başlangıcı oldu 2000'lerin başları. Terör vurdu dünyayı. Türkiye'yi hep vuruyordu. Irak'ta, Afganistan'da, Pakistan'da, Lübnan'da hep vardı terör ama ABD'deki kuleler inince işin rengi değişti. Batı, terörü tanıdı. Vahşeti gördü. Daha sonra, daha fazla gördü. Paris'te, Brüksel'de, Madrid'te, Londra'da, Berlin'de. Perişan ettiler çünkü dünyayı. 1980'lerin başında pompaladılar dünyaya barışı, kardeşliği falan da, daha önce yaptıkları işlerin va attıkları temellerin bir gün gelip kendilerini vuracağını hesap edemediler herhalde. Belli ki bir yerlerde bir şeyleri unutmuşlar. İhmal etmişler. İlgilenmemişler. Eski dost, bir de baktılar ki düşman olup çıkmış karşılarına.

2000'lerin başlarında değişmeye başlayan dünya, bir de 2008 ile yedi darbeyi. Dünyaya yayılan hakim görüş ve zincirlerinden salınan vahşi kapitalizm de geldi vurdu dünyayı. Bir de baktık ki 1929 gibi birşeyler oluyor. Marx'ın geri döndüğü falan söyleniyor. Ben de yazı yazmaya devam ediyorum o günlerde. Henüz bu blogu da açmış değilim. Belki de blog deseler, karakola bomba diye götüreceğim. Bilmiyorum böyle bir imkan olduğunu. O günlerde yazdığım bir yazıda da diyorum ki, bu kriz demokrasileri tehdit eder. Biraz bekleyelim, kriz derinleşecek çünkü. Çok belli. Derinleşince, insanlar başka şeylerin derdine düşecek. Öyle olmamış mı tarihte? 1933'te Hitler seçimle iktidara geliyor. İnsanı anlayınca ve tanıyınca, Almanya'nın o günlerinde Hitler'in başa gelmesi çok doğal, çok normal geliyor bana. Tartışıyoruz. Konuştuğum bazı kişiler, "olur mu öyle şey canım" diyorlar. Nasıl normal dermişim Hitler'in iktidara gelmesine. Yahu, bir bakın tarihe diyorum. Aç insan herşeyi yapar. İnsanın doğası bu. Kromozomlarında var bu. Çökmüş Almanya o zaman. Adam da gelmiş oto yollar yapmış. Hani şu bayıla bayıla bindiğiniz ve antika araba meraklılarının topladığı kaplumbağa Volkswagen var ya, onu da Hitler ürettirmiş. "Volks" halk, "wagen" araç demek.Yani, halkın aracı demişler üstelik. Ben Hitler'i mi savunacağım? Biraz tarih, biraz felsefe anlatıyor durumu. Yok, ikna edemiyorum. Yapacak birşey yok.

Sonra, bugünlere geliyoruz. Dönüyorum eski bir yazıma. Hatırlıyorum çünkü "bu kriz demokrasileri tehdit eder" dediğimi yazıların bir yerinde. Yavaş yavaş tırmanıyor aşırı milliyetçilik. 2008'den sonra, geçmişten kalan, bir yerlerde birşeyleri unutulanların yarattıkları vahşet bu defa Suriye'yi vuruyor. Bir grup adam birkaç saatte alıveriyor koca ülkeyi. Şaşkına dönüyoruz. Milliyetçilik yükseliyor her yerde. İnsanlar zaten şu globalleşme zımbırtısından eşit faydalanamadık diye dert yanarken, bir de yaşamları tehdit altına girince iyice tedirgin oluyorlar. Kabuklarına çekilmeleri gerektiğini düşünmeye başlıyorlar. Birileri de çıkıp, "boşverin size pompalanan globalleşme hikayesini, ben size bakacağım, sizi eski güçlü günlere döndüreceğim" diyor. Bunların adı bir yerde Trump, başka bir yerde Marine Le Pen, başka bir yerde ise Alternative für Deutschland oluyor. İsimler farklı ama bakış açıları benziyor.

Haydi bakalım, döndük başa. Şu insanoğlu sürekli ölüyor, doğuyor. Doğduğu anda beynine tarihi enjekte edecek bir teknoloji bulunsa ya. Öğrenecek, idrak edecek, kafasında bilgileri damıtacak. Olgunlaşacak. Geçti 30-35 sene. Diyorlar ki, 100 yıl kadar sonra 150 yıla çıkacakmış ortalama insan ömrü. Esas, ölümsüzlüğü bulursa belki çözülür bu iş ama o zaman da başka sorunlar var. Kaynaklar belli. Üremeyi durdurmak gerekecek. Çok sorunlu bir durum.

Evet, geldik 2017'ye. Gazeteleri karıştırıyorum bir ara. George Orwell'in 1949 tarihli 1984 romanının satışı patlamış. Trump'ın danışmanlarından Kelyanne Conway bir konuşma yapmış. Ardından, romanın satışlarında %9.500'lük bir artış gerçekleşmiş. Kadın, "alternatif gerçekler" demiş. 1984'ü okuduysanız, bu ifadeyle irkilirsiniz. Orwell, "Newspeak" diye bir dil geliştiriyor romanda. Yaratılan İngilizce, insanların düşüncelerini kısıtlı olarak ifade edebilmelerini sağlıyor. Bu dili kullanarak, düşünme yetenekleri kısıtlanan insanlar yaratılıyor. Bu alternatif gerçekler de bu dili çağrıştıran yorumlara maruz kalınca kitabın satışı patlıyor.

Böyle bir yerdeyiz bugün. Bazen sohbet etmek güzel oluyor. Biraz sohbet edesim geldi benim de. Okulu bitirdiğimde neredeydi dünya, şimdi nerede! Türkiye ise başka bir hikaye. Döndü yine 1950'lere. Soruyor genç arkadaşlarım bazen hiç böyle kötüsünü gördük mü diye. Tamam, çok kötü şeyler gördük. Biz de öyle güllük gülistanlık yaşamadık bu ülkede. 70'ler, 80'ler, 90'lar hep kötüydü evet ama bu kadar kötüsünü hiç görmemiştik. Popülizm bir hastalık. Çok önemli çalışmalar var bu alanda. Her yerde aynı etkiyi yapıyor: kutuplaşma. Bu iş nereden döner? Döner mi? Sanmıyorum. Muhalefetin olmadığı bir Türkiye'yi de ilk kez görüyorum.

Ne yazık ki, ümitler başka bahara. Unutmayalım, tarih ve felsefe anlatıyor herşeyi. İnsan da insan falan değilmiş meğer.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.01.2017)

Monday, January 2, 2017

İnsanlık Yönüyle Uluslararası İlişkiler

2014, 2015, 2016, 2017,... Yıllar geçiyor ama temelde değişen bir şey yok. Temel olan, insanların barınma ihtiyacının karşılanması, karınlarının doyması, sağlık ve huzurla sahip oldukları değerleri ve kültürü özgürce yaşayabilmeleri. Çok kolay gibi geliyor değil mi? Ne kadar saf ve insanlığın tarihsel serüvenine bakınca ne kadar “geç kalınmış” gibi geliyor. Bu temel konuların sorun ifade eden yönleri çoktan çözülmüş olmalıydı değil mi? İnsanlık, bu sorunları çözecek süreye sahip olmadı mı?

İnsanlık, temel sorunlarını halletti aslında. Sorun, bu temellerin ihtiras sahibi bireyler, organizasyonlar, şirketler ve ülkeler nedeniyle tehdit ve yok edilmesinde. Barınma, beslenme, sağlık hizmetlerine ulaşabilme imkanlarına tecavüz ediliyor yerkürenin bir yerlerindeki insanların. Temel konulara ilişkin teknik sorunların çözülememiş olması gibi bir sıkıntısı yok yani insanlığın.

Irak’ta toprak altına saklanmış nükleer, kimyasal ya da başka bir tür silah çıktı mı? Oysa, neden gidilmişti Irak’a? Suriye’de insanlar bir şekilde yaşıyordu. Kültürlerini istedikleri gibi yaşayamıyorlardı belki ama bugünkü kadar kötü koşullarda da değildiler. Kim sebep oldu buna? Kim etti insanları evlerinden, barklarından?

İnsanlık gelişmiyor. Bazı insanların oluşturdukları topluluklar doğa ve sosyal bilimlerini üretiyorlar. Bazıları bilimin ürettiği bilgiyi insanlığın olumlu gelişimine katkı sunmak için kullanıyor, bazıları ise başka toplulukların ellerindekine göz dikmek için. Fakat, başkalarının sahip olduklarına göz dikilirken, gerekçe hep aynı ya da benzer: insanlara özgürlük ve demokrasi götürmek.

İnsanlara, insanlığa Irak'ta, Suriye'de, zamanında Viyetnam'da ya da Afrika'nın bir yerlerinde insan eliyle götürülmüş özgürlük ve demokrasi gördünüz mü hiç?

Özgürlük ve demokrasinin yaşanış biçiminin toplumdan topluma değişen özellikleri var. Toplumların özgürlük ve demokrasiden anladıkları ve talepleri farkındalık düzeylerine göre değişiyor. Farkındalık, eğitim, kültür, inanç, insanlar ve topluluklar arasındaki iletişimin ve etkileşimin gücüyle şekilleniyor. Her toplumun özgürlük ve demokrasi talebi aynı düzeyde olmuyor.

ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın Ortadoğu'ya özgürlük ve demokrasi götürmek niyetinde olmadığını biliyoruz. Kısıtlı bireysel yaşam sürecimizde dahi tarihe bakmadan anlayabildik bunu. Diğer yandan, bu ülkelerin gittikleri yerlerde güçlü bir özgürlük ve demokrasi talebi olmadığını da biliyoruz.

Az gelişmiş ülkelerde, despotların ve diktatörlerin en az %90'lık oy oranlarıyla iktidara gelmeleri, o toplumlardaki farkındalık eksikliğinden mi, yoksa alternatifsizlikten mi kaynaklanıyor?

Az gelişmişlik, insanların eğitim düzeyinin bilinçli olarak düşük seviyelerde tutulmasından kaynaklanıyor. Az gelişmişliğin nedeni, büyük ölçüde beyinlerin az gelişmiş bırakılmasıdır. Sorgulamayan toplumlarda koşulsuz itaat öne çıkar. Kurtarıcı bir güç, bir figür arar sorgulamayan toplumlar.

Gelişmiş toplumlar sorgulayan, araştıran ve anlayan insanlar üretir. Özgürlük ve demokrasi, aksaklıkların ortaya çıktığı dönemlerde dahi talep edilebilir bir kavramdır bu toplumlarda. Farkındalığın temelleri alt sosyal gruplarda durmaktadır çünkü.

Gelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarındaki göreceli olarak gelişmiş özgürlüklere ve demokrasiye sahip olma durumu kendi uluslararası ilişkilerinde karşı tarafın gücüne göre şekillenir. Gelişmiş bir ülke, uluslararası ilişkilerde karşısındaki ülkenin gelişmişlik düzeyi paralelinde özgürlük ve demokrasiye uygun ilişkiler geliştirir. Karşısındaki ülke az gelişmiş ise, ikili ilişkilerde demokratik nitelikler büyük ölçüde yok olmaktadır. Az gelişmiş ülkenin doğal kaynakları zengin ise, ilişkinin boyutu işgale kadar gidebiliyor.

Uluslararası ilişkilerin şekillenişi tamamen çıkar temeli üzerine oturmaktadır. Dünya barışı, kardeşliği, dostluğu gibi kavramlar ancak çıkarlara hizmet edebildiği ölçüde ikili ilişkilerde dile getirilir. Barışın sürekli olarak vurgulanması durumu, barış ortamının çıkarlara hizmet ediyor olmasından kaynaklanır. Amaç, barışı tesis etmek değildir uluslararası ilişkilerde. Temel amaç, çıkar elde etmektir. Gelişmiş ülkelerin kendi içlerindeki gelişmişlik düzeyleri benzer özgürlük ve demokrasi anlayışı ile uluslararası ilişkilere yansımamaktadır. Dolayısıyla, küreselleşme adı verilen kavram ortak barışa hizmet edemez. İnsanoğlunun böyle bir amacı yok çünkü. Barış ortamı, ortak çıkarlara hizmet edebildiği ve dolayısıyla küreselleşme de aynı amaca yönelik olarak çalışabildiği sürece canlı tutulacaktır.

Tarihsel süreç ve dünyanın bugün içinde bulunduğu ve potansiyel olarak içinde bulunma olasılığı güçlü olan dönem çok önemli bir mesaj veriyor: savaş ve barış ortamları ve küreselleşme ancak dönemsel olarak ortaya çıkarlar ve kalıcılıkları yoktur.

Gelişmiş olduğu düşünülen ya da gelişmiş olarak tanımlanan ülkeler de zaman zaman şaşırtıcı tercihler ortaya koyabilmektedirler. 1933'te Almanya'da Hitler'in, 2016'da ABD'de Trump'ın iktidara gelmesi, bu şaşırtıcı tercihlerin örnekleridir. Savaşların ve/veya ekonomik krizlerin yıprattığı ya da ağır sosyal hasarlar verdiği toplumlarda popülist liderlerin ve anlayışların iktidara gelebilmesi söz konusu olabilmektedir. Hitler ile Trump'ı aynı düzlemde düşünemesek de, Trump'ın taraftarları arasında Nazi sempatizanlarının (Alt-right hareketi) olması ve Trump'ın faşist söylemleri, bazı benzetmelerin yapılabilmesine olanak sağlıyor.

Toplumların tercihleri sadece gelişmişlik düzeyiyle şekillenmiyor demek ki. Herşeyden önce bireylerin ve toplumların çıkarları geliyor. Almanya'nın ekonomik koşulları Hitler'den önce felaketti. Ekonomiyi ayağa kaldıracağını vaad etti ve iktidara geldi. 1933 öncesinde Alman halkı sefalet içindeydi. ABD'de gelir adaletsizliği, 2008 krizinden sonra ABD tarihinin en olumsuz seviyelerine ulaştı. Bu ortam, sürekli "Amerika" diye bastıran Trump'ı iktidara getirdi. Yani insanlar, bir düzen değişikliği arayışına girdi.

Olumsuz sosyal ekonomik koşullar toplumları içlerine kapatıyor. Kapanmak ve yeniden açılmak bir süreç. Hiçbir eğilim ve süreç kalıcı değil. Fukuyama, "The End of History and the Last Man" kitabındaki iddialarıyla bu nedenle yanlıştı.

Hitler Polonya'yı işgal eder. Meydanlarda, herkesin gözü önünde ve halkı zorla meydanlarda toplayarak yahudileri katleder. İşkence ile üstelik. Etraftaki halk bu vahşi manzaraları izlemektedir. Fakat, sessiz değil, tam tersine çok coşkulu bir tepki vermektedir. Büyük bir sevinç içindedir. Manzarayı izleyen başka birilerinin "bunlar da ne kadar vahşiymiş" diyecekleri türden tepkiler vermektedir. Oysa o insanlar, sevinç içinde değildir. İçlerinde acı çekmektedirler. Fakat, bir yandan da gerçek bir mutluluk vardır o acıyla beraber kalplerinin derinliklerinde. Ölenler için acı çekerlerken, kendileri için sevinmektedirler. O insanların yaşadıklarını kendileri yaşamıyorlar diye.

İnsan olmak böyle bir şey işte. Beğenseniz de, beğenmeseniz de. Etkilerin ve tepkilerin altındaki güdüler böyle şeyler.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.01.2017)