Pages

Wednesday, July 27, 2016

1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri

1929 Buhranı'na sebep olan faktörlerin neler olduğu konusunda çok farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bu görüşler, temel olarak Keynes'in yarattığı Keynesyen akımın temsilcileri ve Friedman'ın yarattığı monetarist akımın temsilcileri tarafından tartışılmıştır. Teorik temelli bu tartışmaların detaylarına girmeden önce, 1929 yılının kara Salı olarak adlandırılan 29 Ekim gününe ulaşılan koşulları ortaya koymak gerekir.

1. Dünya Savaşı sonrasında güçlenen Amerikan ekonomisi, firmaların ve toplumun hisse senedi piyasasına olan ilgisini artırmıştı. Bu ilgi, hem firmaların yoğun olarak hisse senedi piyasası üzerinden finansman olanakları yaratmasına, hem de hane halkının yine yoğun olarak hisse senedi piyasasına yatırım yapmasına neden oluyordu. Hisse senedi yatırımcıları, hisse senedi satın almak için kredi kullanıyordu. Satın alınan hisse senetlerinin değerlerinin hemen hemen %80-90'lık bir bölümü için kredi kullanımı gerçekleşiyordu. Hane halkının hisse senedi almak için kredi kullanmasının yanında, firmalar da büyüme planları için kredi kullanımını önemli ölçüde artırmıştı.

ABD ekonomisinde genişleyen kredi hacminin yarattığı bir balon söz konusuydu. Diğer bir ifadeyle, yüksek kaldıraç oranı ile alınan hisse senetleri nedeniyle hisse senedi fiyatları şişiyor ama bu fiyatlar firmaların faaliyetleriyle elde ettikleri karları yansıtmanın çok ötesine ulaşıyordu. Hisse senedi piyasasının ortaya koyduğu finansal sistemin verileriyle firmaların faaliyetleriyle ortaya koyduğu reel veriler birbirinden kopmuştu.

1920'li yıllar, özellikle otomotiv sektöründe önemli yeniliklerin hayata geçtiği yıllardı. Üretimde kullanılmaya başlanan yeni tekniklerin yarattığı ölçek ekonomisi olanaklarıyla üretim artıyordu ama bu üretim artışını karşılayacak bir talep yoktu.

ABD'nin sanayi üretimi endeksi, Haziran 1929'daki 127 değerinden sırasıyla Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında 122, 117, 106 ve 99 seviyelerine geriledi. Mart 1929'da 660.000 olan otomotiv üretimi sırasıyla Ağustos, Ekim ve Aralık aylarında 440.000, 319.000 ve 92.500 adede geriledi.(1)

24 Ekim 1929 günü, hisse senedi piyasasında yer alan şirketler mali verilerini açıkladılar ve açıklanan verilerin hayal kırıklığı yaratması nedeniyle o gün tarihe kara Perşembe olarak geçti. Nitekim, 29 Ekim 1929 günü ise kara Salı yaşandı. Hisse senetleri, toplam değerlerinin $40 milyarlık kısmını bir günde kaybettiler. 1930 yılına girilirken, Amerikan borsası değerinin %90'ını kaybetmişti.

ABD'de reel ekonominin 29 Ekim 1929 öncesinde sağlıklı olarak çalışmadığı sadece otomotiv ve otomotiv sektörüne tedarik sağlayan sektörler açısından kendini göstermiyordu. Tarım sektörü de azalan karlarla baş etmeye çalışıyordu. Tarım sektöründeki gelişmeler de otomotiv sektöründekilere benziyordu. Tarım sektörüne teknolojinin artan oranda dahil olmasıyla üretimde verim artışı sağlanmış ve üretim miktarı önemli ölçüde artmıştı. Ancak, bu üretimi absorbe edecek talep yoktu. Bu nedenle, düşen tarım fiyatları nedeniyle Amerikan çiftçisi gelir ve kar kaybına uğruyordu.

Tarım ekonomisindeki zayıflamanın Amerikan bankacılık sistemi üzerinde de olumsuz etkileri olmuştu. Ülkede 30.000'den fazla banka vardı ve bunların önemli bir bölümü kırsal kesime hitap etmekteydi. Tarım ekonomisinde yaşanan olumsuzluklar, söz konusu bankaların batışı ile sonuçlanmıştı. 1923-1930 arasında 5.000 kadar banka sistemin dışında kalmıştı.

Bir hisse senedi piyasasının çöküşü, bir ekonomide ilk etapta servetin azalışı ve ekonomiye olan güvenin azalışı ya da kayboluşu ile sonuçlanır. Bunların sonucunda, hisse senedi piyasasına fonlanmak için gelen firma sayısında da büyük bir düşüş gerçekleşir. 1929 krizinin de etkileri bunlar olmuştu. ABD'nin hisse senedi piyasasında başlayan çöküş bütük bir depresyona dönüşmüştü.

Bu yazı dizisinin ikinci yazısında (Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi) krizlerin sebeplerinin ortak özelliklerine değinmiş ve iktisadın bilimsel olarak doğuşundan sonraki yıllarda görülen krizleri kısaca sebepleriyle özetlemiştim. 1929'un niteliksel sebepleri de diğerlerinden farklı değildi.

ABD'de işsizlik oranı 1929'dan 1933'e kadar %3.2'den %24.9'a yükseldi. ABD'de 9.000'in üzerinde banka kapandı. ABD'de başlayan kriz küresel bir boyuta sıçradı ve ardından kur savaşları baş gösterdi. Kur savaşları ise ticaret savaşlarına dönüştü. ABD'de, Smooth-Hawley adıyla anılan tarifelere karşı çok sayıda ülke de tarifeler uygulamaya başladılar ve uluslararası ticaret çöktü. Dış borcunu servis edemeyen ülkeler oldu ki bunların başında Almanya geliyordu. Almanya'nın içine düştüğü durum 1933'te Hitler'i seçimle iktidara getirecek boyuta ulaşmıştı.(2)

Amerikan Merkez Bankası Fed 1913 yılında kurulmuştu. 1907 yılında yaşanan başka bir krizin ürünüydü. 1929'da kendisine çok iş düşüyordu. Krizin parasal açıdan çaresi olarak para arzını artırıcı önlemler almak yerine para arzını kısacak önlemler almak yoluna gitti. 1929-1933 yılları arasında daralan para arzı, ABD'nin likidite koşullarını olumsuzlaştırdı ve krizi depresyona dönüştürdü.

1. Dünya Savaşı sonrasındaki dünya savaş öncesine göre çok farklıydı. ABD, 1920'li yılları refah seviyesini sürekli artırarak geçirmişti. Elektrik bütün ülkeye yayılmıştı. Kayıtlı araç sayısı 8 milyondan 23 milyona yükselmişti. Yeni konut inşaatları adeta patlamıştı. Toplum, bu sürecin kesintisiz olarak devam edebileceğini düşünüyordu.(3) Bu düşünceye sahip olan bir başka kişi daha vardı ki sahip olduğu düşünce ve 1929'un gelişini görememesi nedeniyle büyük bir itibar kaybına uğramıştı: Irving Fisher. Fisher, yazı dizisinin önceki bir yazısında (Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi) anlatıldığı üzere, miktar teorisinin kendi adıyla anılmasını sağlayan kişiydi. Ancak, reel ve finansal kesimler arasında yukarıda anlatılan kopuşu görememişti ve hisse senedi piyasasında 1929 öncesinde oluşan fiyatların kalıcı olarak üst platoya yerleşmiş olduğunu düşünüyordu. İlginçtir ki, depresyonun baş göstermesinden sonra, 1929'un nedenlerini ilk olarak açıklamaya çalışan isimlerden biri olmuştu.(4)

1925 yılına gelindiğinde, ABD'nin üretim seviyesi 1913 yılının %48 oranında üzerindeydi. Bunun yanısıra, Orta Avrupa 1. Dünya Savaşı'nın etkilerini üzerinden atamamıştı. Almanya'da fiyatlar genel düzeyi 1919 yılında ikiye, 1920 yılında ise üçe katlanmıştı. 1922 yılında ise fiyat artışı %1.600 seviyesindeydi. Alman Markı 1923'te ise adeta çöktü. Fiyatlar, 1923'te %486 milyon oranında arttı. 1913'te $1=4.2 Mark iken, 1923'te $1=4.2 milyar Mark oldu. İşsizlik %10'a yükseldi ve 1920'ler boyunca bu seviyeyi hemen hemen korudu.(5)

1929 krizinden sonraki dönemde işsizlik 1933'te Almanya'da %26, Hollanda'da %27, İsveç'te &24, Norveç'te %33, İngiltere'de %21 düzeylerinde idi. Kapitalist dünyada depresyonun etkileri 1930'lar boyunca devam etti. Almanya, Nazi'lerin iktidarında işsizliği 1938'de %2'ye kadar düşürmeyi başarmıştı.

1. Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde ekonomik aktiveteleri para ve finans piyasalarındaki hareketlenmeler canlandırır hale gelmişti. ABD, dünyanın liderliğini İngiltere'den devralmıştı ve kendi ekonomik düzeninde finans piyasalarının rolü yukarıda anlatıldığı üzere çok önemli ölçüde artmıştı. ABD'deki borsa çöküşünün diğer ülkelere yayılmasının arkasında önemli bir neden vardı: hükümetler arası borçlanmalar. 1. Dünya Savaşı öncesindeki dünyanın bilmediği bir uygulamaydı bu. Avrupa ülkeleri birbirlerinden borçlanmalar yaparken, bu borçlanmaların en büyüğünü ABD'den yapıyorlardı. Dolayısıyla, ABD'de ortaya çıkan krizin yayılmasında baş faktörü ülkeler arası borçlanmalar oynadı. 1929, finansal sistemin uluslararası ticaretin ayrılmaz bir parçası olduğunu ama aynı zamanda kırılgan bir yapıya sahip olduğunu gösterdi.(6)

1929, Keynes'i yarattı. Keynes, Klasik Okul'dan önemli ölçüde ayrışan ve o güne kadar hiç önerilmemiş bazı politikaları anlatıyordu. Zira önerileri, 1929'un yarattığı depresyona çare olarak sunuluyordu. Keynes, depresyon halindeki bir ekonomiyi canlandırmak için kamu harcamalarını artırmak suretiyle kamu açığı verilmesi gerektiğini söylüyordu. 1936 yılında basılan "The General Theory of Employment, Interest, and Money" adlı eserinde bir ekonomiyi durma noktasına getiren mekanizmaları anlatyordu. Eser, piyasaya ilişkin çok önemli bir vurguyu gündeme getiriyordu. Piyasalar her zaman etkin ve verimli çalışmayabiliyordu. Etkinliği ve verimi ortadan kaldıran mekanizmaların devreye girmesiyle depresyon yaşayan bir ekonomi için kamu harcamalarını harekete geçirmek gerekebiliyordu.

1929 İktisadi Buhranı'nın nedenlerini Keynes'ten sonra inceleyen ve analiz sonuçlarını ortaya koyan iktisadi okullar da oldu. Söz konusu analiz sonuçlarının en yoğun tartışılan ve gündemde olanları Keynes'in temsil ettiği okul ve Milton Friedman'ın temsil ettiği okul oldu.

Keynes, depresyonun nedenini tüketim harcamalarındaki eksiklikte görüyor ve depresyon koşullarına talep cephesinden yaklaşarak çözüm sunuyordu. Friedman'ın temsil ettiği parasalcı yaklaşım ise yukarıdaki satırlarda da dile getirilen para arzı daralmasını temel neden olarak görmekteydi. Yani Fed, para arzını artırmak yerine azaltmayı tercih edince büyük bir likidite sorununa yol açmıştı.

Kişisel görüşüm, her iki temel tespitin de yerinde olduğudur. Ancak, kriz neden çıktı sorusuna verilecek net yanıt Keynes'in tespitlerinde bulunmaktadır. Friedman'ın açıklamaları, çıkmış olan krizi neyin büyüttüğü sorusuna cevap olabilir. Sonuç itibariyle, talep ile para arzı arasındaki ilişki birbirini etkiler nitelik taşımaktadır ve para-maliye politikalarının uyumu gerçekleşmek zorundadır. Krizin çıktığı 29 Ekim 1929'tan itibaren talep yetersizliğinin yarattığı dayattığı koşulların para arzı daralmasıyla kronikleştiğini söylemek mümkündür.

1929'un nedenlerini analiz eden çalışmaları ortaya dökmek bambaşka bir çalışma olabilecek kadar derin ve geniştir. Ayrıca, bu detaya girmek bu yazı dizisinin amacıyla uyumlu değildir. Bu konulara, başka yazılarda yer verebiliriz.

Bir sonraki yazıya, 1929 sonrasını ve özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde kapitalizmin nasıl geliştiğini analiz ederek devam edeceğiz. 

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
 ----------------------------------------------------------------
(1) Kindleberger, Charles P. & Aliber, Robert Z.; "Manias, Panics, Crashes - A History of Financial Crises", John Wiley & Sons, Inc., 5. baskı, sayfa 85.
(2) Roubini, Nouriel & Mihm, Stephen; "Crisis Economics", The Penguin Press, 2010, sayfa 23.
(3) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 214.
(4) Cooper, George; "The Origin of Financial Crises", Vintage Books, 2008, sayfa 80.
(5) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 215.
(6) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 216.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.07.2016) 

Thursday, July 21, 2016

Bir Darbe Girişiminin Ahlaki Boyutu

Kırgınlık, üzüntü, hayal kırıklığı ve çalınmış bir geleceğin ızdırabı içindeyim. 15 Temmuz 2016 gecesi yaşananları bir darbe girişimi olarak görmüyorum. Onursuz, haysiyetsiz, şereften yoksun bir hareket olarak görüyorum. Bu hareket, bir darbe girişimi de değil, terör eylemidir.

1980'li yıllarda, devletin çeşitli kurumlarında kamplaşmaların, örgütlenmelerin olduğunu iyi bir gazete okuyucusu olarak bilirdim. Henüz 20'li yaşlarımda bile değildim o yıllarda ama toplumsal yaşamla, tarihle ve siyasetle ilgilenmeye başlamam erken yaşlara denk gelmişti nedense. O yaşlarda bile, bir insanın ülkesine bağlılığının yaşadığı kültürden aldığı keyiften kaynaklanması gerektiğini düşünürdüm. İnsanın, yaşadığı sosyal çevreden aldığı güçle ülkesine hizmet etmek isteği duyması gerektiğini düşünürdüm. Bu düşüncelerle, devletin ya da ülkenin herhangi bir kurumunda çalışan birilerinin dışarıdan birilerinin dayatması, kendi gücünü kullanması yoluyla bu birilerini kontrol etmesini kişinin kendisini ve ülkesini küçük düşürmesi olarak görürdüm. Bu gücün kullanımına maruz kalanları ve bu güce itaat edenleri de haysiyet, şeref ve onur yoksunu olarak görürdüm.

15 Temmuz 2016'nın hikayesi, yıllar öncesine gidiyor. 1980'lerde okuduklarım ve gördüklerim 2000'li yıllara ilişkin büyük ve derin endişeler yaratırdı bende. O yıllarda, bugünleri görmüştüm. Henüz çocuk denecek yaştaydım ama bugünleri tahmin etmiştim. Çok okuyordum ve olan bitenin çok farkındaydım. Genel toplumsal yaşamın prensipleri ve hakim toplumsal anlayış geleceğin karanlık olacağına işaret ediyordu.

Ben, kendimi çocuk olarak adlandırdığım yıllarda, aldığım eğitimin bana verdiği prensiplerle bir insanın liyakat esasıyla, kimsenin kayırması olmadan bir işi yapması gerektiğini, bunun aksinin o işi yapan kişi için onursuzluk ve aşağılanma olacağını düşünürdüm. Ama, gel gör ki ülkedeki düzen benim eğitimle öğrendiğim prensiplerin dışında çalışıyordu. Aradan geçen yıllar, mentalite olarak Türkiye'nin düzeninin dışında kalmama neden oluyordu.

Kendimi Türkiye'nin düzeninin dışında hissederken, benden koca koca adamların 1980'lerde ve daha sonraki yıllarda gazete köşelerinde yazdıkları da beni hayrete düşürüyordu. Şaşkınlık içinde okuyordum bazı yazıları. Omurgalı, haysiyetli, sağlam duruş sahibi olacağını düşündüğüm insanlar etrafta olup biteni çok doğalmış gibi anlatıyor ve en ufak bir eleştiri dahi getirmiyordu. Kendi çevremdeki bazı kişilerle de tartıştığımda benzer gevşek yaklaşımları görüyordum. Bugün hala görüyorum ve bu kişiler ezici bir çoğunluğu teşkil ediyor.

Şimdi, yukarıda anlattıklarımın ve Türkiye'nin düzeni dediğim herşeyin somut sonucunu ahlaksız, onursuz, haysiyetsiz bir herifin açıklamalarından örnekleyelim. Bu adam, Yarbay Levent Türkkan. Bu adama yarbay demeye de dilim varmıyor aslında. Çünkü, bu herifin adını askeri bir rütbeyle anmak onurlu Türk subaylarına hakarettir. Bu mahluk, genelkurmay başkanının eski yaveri. Işıklar Askeri Lisesi'nin sınavından önce soruları vermişler. Yani, adam kayırma ile ve hakkaniyetsizlikle bir hak elde etmiş. Başkalarının hakkını çalarak ve gasp ederek. Daha sonra da, emirleri kendi ülkesinin ordusunun subaylarından değil, dışarıdan birilerinden almış. Cemaat ağabeyleri diyor bu birilerine. Yani, ülkesine (!) çok bağlıymış. Bu adamın anlattıkları, yukarıda yazdığım örgütlenme, adam kayırma, haysiyet, v.b. kavramlar dahilinde Türkiye'nin gelenekselleşmiş düzenini temsil ediyor.

Kaç gündür 15 Temmuz'u makro düzeyde hem siyasi, hem de toplumsal olarak analiz ediyoruz. Fakat, işin derinlerinde, mikro düzeyde çarpık bir sosyal gerçek var. Esas olarak odaklanılması gereken nokta budur. Olağanüstü hal uygulaması bugün var, yarın biter. Piyasalar bugün sarsılır, yarın toparlar. Fakat, bu yazıda anlattığım toplumsal düzenin prensipleriyle ilgili anlayış değişmediği sürece yeni 15 Temmuz'lar yaşanır. Darbe girişimi olmaz da başka bir şey olur ama olur. Hem de mutlaka olur. Bu kadar sert olmasa da zaten oluyor.

1980'lerde gördüklerim ve bugün çok da şaşırmadığım gelişmelerin beni çok şaşırtan bir yönü var. O yılları yaşamış, görmüş ve yaşı benden çok daha ileride, yani tecrübesi çok daha fazla olan bazı gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, v.s. hem o yıllarda, hem de şimdi o kadar yüzeysel ve o kadar sığ bir şekilde konuları ele aldılar ki, toplumsal yaranın temellerine hiç değinmediler. Ya entellektüel zekalarında bir sıkıntı var ya da bilmediğimiz çıkarları. İşin çok ilginç bir yönü, bu Feto denen adamı ve okullarını Bülent Ecevit ve Cem Karaca dahi takdir etmişti zamanında. Kendilerini 1990'lardaki beyanatlarında dinlerken de şaşkınlık içindeydim. Yukarıda dile getirdiğim prensipleri savunmak yerine, bu prensiplerin tamamen dışındaki bir örgütlenmeyi ve okullaşmasını takdirle karşılıyorlardı. Nasıl bir anlayışla, nasıl bir bakış açısıyla yapmaktaydılar bunu? Dayanakları neydi? Hiçbir şey anlamamıştım ve kendimi giderek artan ölçüde Türkiye'nin düzeninin dışında hissediyordum.

Bu yazıda ele aldığım düşüncelerim doğrultusunda, 15 Temmuz'un sorumlusu olarak sadece bu Feto'cuları değil, toplumsal yaşamın temel ahlak prensiplerinin çiğnenmesine göz yummuş herkesi görüyorum.

15 Temmuz, mevcut hükümet için de büyük bir fiyaskodur. Çocuk yaşlarımda benim gördüklerimi demek ki göremediler ve 2002'de el ele, kol kola iktidara yürüdüler. Düşürülen Rus uçağı konusu da büyük bir çelişki. Hava sahamıza giren uçağı tabii ki vururuz dendikten sonra, Rus uçağını düşüren pilotları tutuklamak bu pilotların sadece cemaat üyesi olmasıyla açıklanabilir mi? Bilemiyorum. Ülkede son bulan hukuki düzen (olağanüstü hali kastetmiyorum) kendine gelirse belki bir gün öğreniriz.

Sonuç: İstiklal Savaşı sırasında kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı. Askerin içinde 1980'lerden beri var olan, torpille, adam kayırmayla, haysiyetsizlikle kendine kadro bulmuş herifler halkı kurşunladılar.

Önce ahlak ve hukuk nöbeti tutalım. Bunlara sahip çıkarsak demokrasi nöbeti tutmaya gerek bile kalmaz. Temel sağlamlaşır çünkü.

Not: Son günlerin olayları nedeniyle kapitalizmin tarihini analiz ettiğim yazılarıma ister istemez ara vermek zorunda kaldım. Ortalık biraz sakinleşsin, devam edeceğim.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.07.2016)

Thursday, July 7, 2016

Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı

İktisadi teoriler, ortaya atıldıkları ve geliştirildikleri dönemlerin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik koşulları ele alınmadan değerlendirmeye tabi tutulamaz. Teorilerin, içinde doğdukları ve geliştikleri koşulları yeteri kadar anlamamak teorilerle ilgili fikirlerin yanlış bir kanıya ulaşmasıyla sonuçlanır.

İktisatta, bir teorinin içinde doğduğu koşulları ya da herhangi bir dönemde meydana gelen iktisadi gelişmeleri açıklamasına pozitif iktisat, olması gerekeni açıklamasına ise normatif iktisat denir. Normatif bir yaklaşımda, iktisadi olayların arasındaki neden ve sonuç ilişkileri belirli bir ideolojinin bakış açıları çerçevesinde bir ya da çok sayıda koşula bağlıdır. ABD'li iktisatçı Frank Knight, "nedir" ve "ne olması gerekir" sorularına farklı cevaplar bulabilmenin imkansız olduğunu düşünür. Knight, risk ve belirsizlik kavramları üzerinde çalışmalar yapmış ve bu çalışmaların etkisiyle pozitif/normatif iktisat ayrımının imkansız olduğu sonucuna ulaşmıştır. Fakat, kendisinin liberal politikaların ateşli bir savunucusu olduğunu ve söz konusu ayrımı liberal politikalar çerçevesinde reddettiğini unutmamak gerekiyor.

1. Dünya Savaşı'na kadar giden yaklaşık 45-50 yıllık bir süreçte iktisat bilimsel anlamda önemli ilerlemeler kaydetmişti. 1870'lerden itibaren üretilen teoriler, o günlerin ortamı içinde ortaya çıkıyordu. İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya iktisadın ve özellikle kapitalizmin gelişiminin açıklanmasında önemli rol oynayan ülkeler olmuşlardı. Ancak, 19. y.y. biterken ve 20. y.y. başlarken ABD'den gelen akademik katkı giderek ivme kazanıyordu. ABD'nin içinde bulunduğu koşullar, özellikle rekabet ve işletmelerin kontrolü üzerine iktisat yazınını geliştiriyor ve Veblen ile yeni bir alt çalışma kolunun temelleri atılıyordu: kurumsal iktisat.

İktisat, bilimsel anlamda önemli gelişmeler kaydediyor ve giderek daha sofistike bir çehreye bürünüyordu. Yazı dizisinin önceki yazılarında aktarılan koşullar 19. y.y.'nin son çeyreğinde giderek küreselleşen bir ekonomik düzene işaret ediyordu. Ancak, ekonomik gelişmelerden toplumların her kesimi aynı oranda faydalanamıyordu. ABD'de, tekelleşme eğilimleri artmıştı ve o günlerin koşulları altında eserlerini veren çok sayıda iktisatçı sosyal reform önerileri sunmaktaydı.

19. y.y.'nin son çeyreğindeki küreselleşme hareketi önce 1873 krizinden etkilendi. Ardından, son derece önemli siyasal gelişmelerle beraber 1. Dünya Savaşı'na uzanan yolun taşları döşendi.

1. Dünya Savaşı'nın neden çıktığına dair çok sayıda tez bulunmaktadır. Fakat, tüm sebeplerin kökeninde ekonomik avantaj yaratma isteği bulunmaktadır. 1. Dünya Savaşı'nın nedenlerini iyi anlayabilmek ve kapitalizmin küreselleşme sürecinin nasıl ve hangi nedenlerle durduğunu iyi okuyabilmek için savaşın çıktığı 1914 yılından 40-50 yıl kadar geriye gitmek gerekir.

19. y.y.'de, Avrupa'da gelişen ve liderliğini İngiltere'nin yaptığı kapitalizm sömürgeler üzerinden sağlanan düşük maliyetli hammadde ve diğer girdilerden yararlanmaktaydı. Kapitalizmin gelişme sürecinin diğer bir önemli aktörü olan Fransa da ucuz kaynaklara ulaşmanın bir yolu olarak sömürgelerden faydalanmayı seçmişti. Fransa, yazı dizisinin önceki yazılarında anlatıldığı üzere, iktisadın bilimsel anlamda gelişimine önemli isimlerle katkılar sunmuştu.

Almanya, derin bilimsel ve kültürel birikimine rağmen birleşik bir ülke konumunda değildi. Germanik köklerden gelen küçük devletlerin varlığı söz konusuydu ve hepsi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kontrolü altındaydılar. Bismarck, Prusya'nın başbakanı iken, Alman İmparatorluğu'nun şansölyeliğine giden bir yolu planlandı. Önce, Alman olma özelliğine sahip küçük devletleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun güdümünden 1866'da kurtardı. Yedi hafta süren kısa bir savaş ile bu devletlerin bağımsızlığı elde edildi.

Bismarck, öteden beri Prusya'nın düşmanı konumundaki Fransa'ya savaş açmanın bir yolunu aradı. 1870 yılında, Fransa'ya ait Alsace-Lorraine bölgesini işgal etti. Neredeyse eş anlı olarak, Prusya'nın kralı Keiser Wilhelm I'in akrabası olan Hohenzoller prensini İspanya'da tahta oturtmaya çalıştı. Böylece, Fransa'yı hem kuzeyden, hem de güneyden sıkıştırarak iki cepheli bir savaşa zorladı. 1870-71 arasında süren Fransa-Prusya Savaşı Prusya'nın zaferiyle sonuçlandı. Alsace-Lorraine yeni kurulan Alman İmparatorluğu'na geçti. Almanya, birliğini oluşturdu ve Avrupa'nın ortasında yükselen bir güç konumuna geldi.

Derin tarihi ve kültürel köklere sahip olan Avrupa'nın "Alman" unsurları benzer derinlikte tarihi ve kültürel köklere sahip olan İngiltere, Fransa ve Avusturya gibi birleşik ve güçlü bir devlet kuramamışlardı. Bismarck, bu güçlü devletin temellerini atıyor ve Almanya'yı büyük bir güç haline getirmeye çalışıyordu. Dünya, 19. y.y.'nin sonunda eskiye göre birbiriyle çok daha fazla etkileşimde olan, ticaret yapan ülkelerden oluşmaktaydı. 1873 krizi, ilk büyük küresel kriz olma özelliğiyle kapitalizmin gelişimine yön veren tüm baş aktörleri etkilemişti. Krizin kaynağı da aslında bu baş aktörlerdi.

Almanya'nın birleşik bir güç olarak ortaya çıkması, sömürge yaratmak konusunda İngiltere ve Fransa'ya rakip olmak yönünde politikalar izlemesi ve askeri gücünü sürekli olarak artırması uluslararası ilişkilerde cepheleşmelerin önünü açtı. Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya, Osmanlı İmparatorluğu aynı cephede yer alırken, Fransa, İngiltere, Rusya, Japonya 1. Dünya Savaşı'na diğer cepheyi oluşturarak girdi. ABD, 1917 yılına kadar tarafsız konumda yer aldı. Ülkeler arası anlaşmalarla saflar savaşın çok öncesinde oluşmaya başlamıştı. Fransa, Almanya'nın Alsace-Lorraine bölgesinin alınmasını kabullenememişti ve Almanya'ya karşı rövanşist bir dış politika uygulama amacındaydı. Bu politika, 1. Dünya Savaşı'na giden yolda önemli unsurlardan biriydi.

İngiltere, kıta Avrupa'sı ile ilişkilerinde kendini ayrı bir noktada konumlandırıyordu. 19. y.y.'nin son çeyreğinde uyguladığı politika izolasyonistti ve bu politikayı "mükemmel izolasyon (splendid isolation" olarak adlandırıyordu.

1. Dünya Savaşı'nın patlaması, yukarıda açıklanan ekonomik temelli nedenlerle güçlenen emperyalist eğilimler, askeri anlamda güçlenmelerin getirdiği yeni dengeler, artan milliyetçilik duyguları ve ülkeler arasındaki kutuplaşmalar ve cepheleşmeler ile söz konusu oldu.

Dünya, 20. y.y.'nin özellikle son 20 yılını neoliberal politikaların devreye sokulmasıyla küreselleşmenin etkisi altında geçirdi. Yaşanan olayların ve süreçlerin 19. y.y.'nin son çeyreği ile farklılıkları olsa da, ortaya çıkan sonuçların bazı nitelikleri ortak özellikler göstermektedir. İngiltere'nin 19. y.y.'nin sonlarındaki izolasyonist politikaları ile 23 Haziran 2016 tarihli İngiltere referandumunun sonucunda İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılması yönünde oy çıkması da pek tesadüf olarak değerlendirilemez.

Yazının başlarında değindiğim üzere, kapitalizmin gelişme sürecinde ortaya çıkan sosyal sorunlar bazı iktisatçıları sosyal reformlar önermeye yönlendirmişti. ABD'de John R. Commons History of Labor in the United States (1918-1935), The Legal Foundations of Capitalism (1924) ve Institutional Economics (1934) adlı eserleriyle içinde yaşadığı koşullara bilimsel yaklaşımlar sunuyordu. John Bates Clark gibi Heidelberg'te Karl Knies'in öğrencisi olmuştu ve Alman tarihsel okulunun etkisi altındaydı.

ABD, J. B. Clark, Fisher, Veblen ve Commons ile yükseliyor ve iktisat biliminin gelişiminde giderek ağırlığını hissettirmeye başlıyordu.

J. B. Clark'ın oğlu John Maurice Clark (1884-1963) kurumsal iktisada yöneliyordu. ABD'de Wesley Clair Mitchell (1874-1948) National Bureau of Economic Research (NBER) adlı kuruluşun 1920'de kurulmasında önemli rol oynuyordu. İktisadi analiz, giderek daha sofistike bir noktaya doğru ilerliyordu.

Frank Knight, Risk, Uncertainty and Profit (1921) adlı eseriyle dikkat çekiyordu. Liberal politikaları savunuyordu ve Viner ile Şikago Üniversitesi'nde çalışmalar yapıyordu. James Laurence Laughlin'in kurduğu Şikago Okulu'na katılıyordu. Liberal politikaların savunulması noktasında Şikago, ilerleyen yıllarda da önemli bir akademik çalışma yeri olarak kalmaya devam edecektir.

J. M. Clark, Studies in the Economics of Overhead Costs (1923) adlı eseriyle rekabet koşulları üzerinde duruyordu. The Social Control of Business (1926) ile antitröst yasalarından istihdam yasalarına, asgari ücretten gıda standartlarına ve şehir planlamacılığına kadar çok sayıda sosyal içerikli konulara değindi.

Edward Chamberlin (1899-1967), The Theory of Monopolistic Competition (1933) ile piyasa yapısı ve rekabet üzerinde duruyordu.

Dikkat edilecek olursa, gelişen kapitalizm, iktisatçıları fayda ve marjinal fayda analizlerinden sonra rekabet, işletmelerin kontrolü, piyasa yapısı ve kurumsal yapılar üzerinde yoğunlaştırmıştır. 1873 krizi, 19. y.y.'nin son çeyreğinde ortaya çıkan gelişmeler ve 1. Dünya Savaşı'na uzanan süreçten sonra 1929 İktisadi Buhranı'nı hazırlayan koşullar da gelişmiştir.

Bir sonraki yazıda, 1929'u hazırlayan koşullara ve krizin kendisine geçiş yapacağız.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
Arda Tunca
(İstanbul, 05.07.2016)