Pages

Tuesday, June 28, 2016

Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi

19. y.y.'nin büyük büyük bir bölümünde ABD ekonomisi yüksek gümrük tarifeleriyle koruma altındaydı. Sanayici, bu yüksek tarifeler nedeniyle koruma altında olmaktan mutluyken, çiftçiler şikayet etmekteydiler. Yüksek gümrük tarifelerinin 1873 krizi sonrasında indirilmesi olasılığı pek yoktu. Bu nedenle, ABD'deki temel tartışma konusu gümrük tarifeleri yerine parasal konular ve işletmelerin kontrolü üzerinde yoğunlaşmıştı.

ABD, gümüş, altın ve kağıt para sistemleri üzerinde tartışmalar yapıyor ve özellikle demiryolları inşaatlarıyla büyüyen işletme organizasyonlarının nasıl kontrol edileceği ve rekabet koşullarının ne şekilde oluşmakta olduğu yönünde iktisatçılar görüşler ortaya atıyorlardı. ABD'nin ilk ekonomi bölümü 1879'da Harvard Üniversitesi'nde kuruldu. Quarterly Journal of Economics adlı süreli yayın yapan bir akademik dergi de yine Harvard'tan çıktı. ABD'nin ekonomi ile ilgili etkileşimi İngiltere'den çok Almanya ile idi. Bugün, dünyanın pek çok yerinden özellikle master programları için nasıl ABD üniversiteleri tercih edilmekteyse, o yıllarda Alman üniversiteleri benzer bir ilgi görmekteydi.

The Philosophy of Wealth (1886) kitabının yazarı John Bates Clark (1847-1938), Almanya'nın Heidelberg Üniversitesi'nde Karl Knies (1821-1898)'in öğrencisi olarak eğitim gördü. Karl Knies, Almanya'nın tarihsel okulundan geliyordu. Clark, 19. y.y.'nin sonlarındaki ABD ekonomisinin koşulları altında çalışmalarını yapmaktaydı.

Clark da marjinal fayda kavramına bağlıydı. Marjinal faydayı efektif fayda olarak isimlendirmeyi uygun görmüştü. Almanya'nın etkisi altında olduğu için Jevons, Menger ve Walras'ın etkisinde değildi. Ticari bir malın değerini bireylerin değil, toplumun belirlediğini iddia etti. Bireyden topluma doğru kayan odak noktası Jevons, Menger ve Walras'tan farklıydı. Rekabet koşullarını özellikle inceleme altına aldı. Çünkü, ABD'de işletmelerin kontrolü konusunda yapılan tartışmalar çalışmalarına yön vermişti.

Clark, iki tür rekabetten söz ediyordu: muhafazakar ve öldürücü rekabet. Muhafazakar rekabet, rekabet eden firmaların birbirlerinden daha iyi ve daha düşük fiyatla mal ve hizmet sunma çabasını ifade ediyordu. Öldürücü rekabet ise, ahlaki değerlerin terk edildiği bir davranış modeline işaret etmekteydi. Clark, rekabet üzerine yaptığı analizlere ahlaki değerleri de dahil ediyordu. O dönemde, ABD'de var olan rekabet koşulları öldürücü nitelikteydi. Bu durum, rekabette tekelleşme eğilimlerini güçlendirmekteydi. Firmalar, ne pahasına olursa olsun birbirlerini rekabetin dışına itmeye çalışmaktaydı. Clark, kooperatif tarzı oluşumlar ve kar paylaşımı yöntemiyle adil bir bölüşümün gerçekleşebileceğini ve üretim faktörlerinin bölüşümdeki paylarını üretime yaptıkları marjinal katkı ile almaları gerektiğini savunmaktaydı. Bu savını The Distribution of Wealth (1899) adlı eserinde dile getiriyordu.

Statik denge analizi, Clark'ın çalışmalarının iskeletini oluşturuyordu. Fiyat ve miktar dengesi yeni bir teknoloji devreye girene kadar değişmiyordu. Bir teknolojik yenilik önce sermayedarın karını artırıyordu. Ardından, ücret artışı sürece dahil oluyor ve karı düşürmeye başlıyordu. Denge, yeni bir teknolojik gelişmeyle yeniden uyarılıyordu.

Unutulmamalı ki Clark, çalışmalarını ABD ekonomisinin 20. y.y.'ye ilerlerkenki koşulları altında ortaya koymuştur. Rekabet, ahlak ve toplumsal konulardaki fikirlerini o dönemin koşulları altında oluşturmuştur. Yaptığı çalışmalar, kendisini Hırıitiyan sosyalist fikirlerden uzaklaştırarak kapitalizmin kendi görüşleriyle daha adil bir sisteme geçmesiyle savunulabilecek bir yapı oluşturduğuna işaret etmiştir. Clark, akademik iktisadın ABD'deki ilk temsilcisi olarak görülmektedir.

Simon Newcomb (1835-1909), bir astronom ve matematikçidir. 1873 krizi ile beraber düşen fiyatlar ve ücretlerden ve 1878 tarihli Bland-Allison Silver Act yasasından etkilenerek iktisatla ilgilenmeye başlamıştır. Haliyle, matematiksel formülleri iktisada adapte etme çabası içinde olmuş ve Fisher'in ünlü miktar teorisinin temelini atmıştır.

Newcomb, fiyatların düştüğü ama ücretlerin düşmediği bir ortamda istihdamın ve üretimin düşeceğini ileri sürmüştür. Bu duruma önlem olarak, yeni bir Dolar yaratılması ve bu yeni paranın değerinin belli sayıda üründen oluşan bir ürün sepetinin endeks değerine bağlanması gerektiğini savunmuştur. Ücretlerin de bu endekse paralel olarak değişmesi gerektiğini dile getirmiştir.

Newcomb, V (dolanımdaki paranın dolanım hızı) x R (dolanımdaki para miktarı) = K (alım-satım miktarı) x P (fiyat düzeyi) formülüyle miktar teorisini bir matematikçi olan Fisher'e bırakmış ve iktisada ilgisi bitince astronomi çalışmalarına geri dönmüştür.

Irving Fisher (1867-1947), Mathematical Investigations in the Theory of Value and Prices (1892) adlı doktora tezinde değeri marjinal fayda ile açıklarken yoğun matematik kullanmıştır. Bireylerin psikoloji temelli karar alma unsurunu geri plana atmıştır. Psikoloji ile ilgili gittiği en uzak nokta, her bireyin istekleri doğrultusunda hareket ettiği tespiti olmuştur. Psikoloji konusunda bu noktanın ötesine geçmemiştir. Fisher'in marjinal fayda ile ilgili teorileri asıl olarak 1930'lardan sonra ilgi görmüş, ortaya atıldıkları dönemde pek dikkat çekmemiştir.

Fisher, esas olarak para, sermaye ve faiz ile ilgili konularda önemsenmiştir. 1895'te, Yale Üniversitesi'nin matematik bölümünden iktisat bölümüne transfer olmuş ve 1896'da Appreciation and Interest, 1906'da The Nature of Capital and Income, 1907'de The Rate of Interest (1930'da The Theory of Interest adı altında yeniden yazılmıştır) ve 1911'de The Purchasing Power of Money adlı eserleri vermiştir. 1896'da yazdığı eserinde reel faiz kavramından söz eder. Örneğin, faizin %10 ve enflasyonun %8 olması durumunda reel faizin %2 olduğunu anlatır. Reel faiz kavramından, reel faizin tasarruf ve yatırım kararları üzerindeki etkilerini anlatır. Bu kararların iki konudan etkilendiğini iddia eder: bireylerin tüketime bakış açılarının bugün ve yarın sahip olduğu durum ve sermayenin verimliliği. Yani, tüketim ihtiyacının bugün ve yarın ne seviyede olduğu ve bugün ertelenen tüketimle açıkta kalacak kaynağın bugün yaratacağı getirinin düzeyi tasarruf ve yatırım seviyesini belirliyordu. Sanırım, bugünün finans piyasalarında da benzer kavramları sürekli değerlendirme altında tutmaktayız.

Fisher, The Purchasing Power of Money'de Newcomb'tan esinlendiği miktar denklemini geliştirdi. Denklemin içine banka mevduatı, sermaye ve faizi de dahil ederek miktar teorisinin kendisine mal olmasını sağladı. Bugün kimse Newcomb'un miktar denklemini anmamaktadır. Referans, Fisher'dir. Fisher'in denklemdeki ana tartışma konusu, para arzında meydana gelen değişimin uzun dönemde, bir geçişkenlik süresinin sonunda fiyatlar genel düzeyini etkileyecek olduğudur. Burada da, enflasyon ve faiz arasındaki ilişki de tanım bulmaktadır. Geçişkenlik süresi sonunda, parasal bir değişim üretimi de etkiler bir noktaya gelmektedir (1).

Fisher de Jevons ve Walras gibi iktisada matematiği yoğun olarak adapte ederek iktisadın bilimsellik özelliklerini artırmaya çalışmıştır. ABD'de, matematikten ekonomiye geçiş yaparak tam zamanlı akademisyenlik yapmış ilk örnektir. Yaklaşımları, Marshall'da olduğu gibi biyoloji kökenli değil, fizik ve mekanik kökenlidir.

ABD'deki ekonomik ve toplumsal gelişmelerden esinlenerek eser vermiş bir diğer önemli isim Thorstein Veblen'dir (1857-1929). Veblen, topluma Darwinci bir bakış açısıyla yaklaşıyordu. Yani, iktisatçılar arasında mekanik (fizik) ve evrimsel (biyoloji) yaklaşımları benimseyenler arasında evrim tarafını tercih ediyordu. İnsan davranışlarının, bireylerin içinde bulundukları ortama (teknolojik değişimlerin dayattıkları da dahil) göre değişiklik gösterdiğini ileri sürüyordu.Teknolojik gelişmeler ve değişen koşullar bireylerin düşünme alışkanlıklarını değişime uğratıyordu.

Veblen, dönemin Amerikan toplumunda gözlemlediklerinin etkisiyle 1899'da The Theory of the Leisure Class'ı yazdı. Gösterişe yönelik tüketimin kişilerin sosyal yaşamda kendilerine bir yer belirlemeleri için kullanılabildiğini anlattı. Tüketim, servetin bir simgesi gibi kullanılabilmekteydi. Veblen, böylesi davranış alışkanlıklarına sahip toplumsal yapıyı eleştirdi.

Veblen, ABD'nin sanayi toplumu tarafını incelerken iki önemli kavram geliştirdi: makina prosesi ve işletme. Verimli bir makina prosesi için standardize edilmiş mekanik bir işleyişin varlığı el becerilerinden çok daha önemliydi. Girişimci, makina prosesinin sorunsuz olarak işlemesini sağlamıyor, tam tersine bozulmasına neden olarak karlı spekülasyonlara sebep olmak istiyordu. Depresyon dönemleri ve manipülasyonlar, hiçbir üretken faaliyette bulunmadan düşük fiyatlarla varlık satın alınılarak kar elde edilmesini sağlıyordu. Diğer işletmelerin satın alınması ya da reklam yapılması yoluyla yaratılan tekelci eğilimler de üretime hiçbir katkı sunulmadan kar etmenin bir yolu olarak kullanılmaktaydı. Veblen, kar güdüsüyle yaratılan tekelci kuruluşları parazit olarak adlandırmaktaydı.

Makina prosesi, neden ve sonuç mantığının sürekli çalıştığı bir sürece işaret etmekteydi. İşletmeler ise, mülkiyet temeline oturmaktaydı. Veblen, Amerikan toplumunu işletmelerin domine ettiğini söylüyordu. Çünkü işletmeler, makina prosesinin farklı parçalarını bir araya getiriyordu. İşletme sahiplerinin para kazanmaları için makina prosesinin varlığı gerekliydi. Ancak, her iki kavramın karşılıklı çelişkileri söz konusuydu. Her iki kavramın mantığı birbirinden farklıydı. Bir tarafta işçi sınıfı, diğer tarafta ise girişimci sınıf bulunmaktaydı. Girişimci, mülkiyeti doğal bir hak olarak görüyor, işçi sınıfı ise bu doğal hakkı haklı gösteren nedenleri anlamayarak sosyalizme yöneliyordu. The Engineers and the Price System (1921) adlı eserinde, mevcut sistemi yıkacak gelişmelerin işçilerden değil, mühendislerden geleceğini iddia ediyordu. Zira, makina prosesinin neden sonuç ilişkileri mühendislerin bilgileri üzerinde hayat bulmaktaydı. Veblen de Marx gibi, kapitalizmin iç çelişkilerinin sistemi bir gün çökerteceğini söylüyordu. Fakat, işçi sınıfı yerine mühendislerin bu noktada baş rolü oynayacaklarını iddia etmekteydi.

Veblen'in ortodoks iktisat olarak tanımladığı Klasik İktisat ve Neoklasik İktisat'ta insan doğası değişmiyordu. Yani, zevke düşkün (hedonistic), idealine yönelik (teleological) ve sınıfsal (taxonomic) idi.

Preconception of Economic Science adlı makalesinde Veblen ilk kez neoklasik tabirini kullanan kişi oldu. Makalenin yazıldığı 1900 yılına kadar Neoklasikler, neoklasik olduklarının farkında değildiler.

Bu yazıyla, dizinin 5. yazısını da bitirmiş olduk. İlerliyoruz.

Yazı dizisinin önceki yazıları: 
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 

Not: Bu ve bir önceki yazının dipnotları daha sonra ilave edilecektir. Zaman yetersizliği nedeniyle kitapların arasındaki notlar ve ayraçlar buraya aktarılamamıştır.

-------------------------------------------------------
(1) Konuyla ilgili güncel bir tartışma için bkz.: Para Politikasında Maliyet Kanalı

Arda Tunca
(İstanbul, 28.06.2016)

Sunday, June 26, 2016

Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler

Neoklasik Okul, Jevons ve Walras'ın iktisadın bilimsellik düzeyini artırma çabalarıyla önemli ölçüde matematiğin zeminine oturmaya başlamıştı. Teorik iktisat, önemli gelişmeler kaydediyordu. Ancak, özellikle mikro iktisat literatürüne yapılan katkılarla soyut kayramların giderek ön plana çıktığı bir teorik gelişim süreci yaşanmaktaydı.

Teorik iktisadın gelişmesiyle beraber, iki temel akımın tanımlaması yapılmaya başlandı: tarihsel ve teorik akım. Özellikle Alman ekolünün bu iki akım arasındaki çizgileri çok belirgindi. İktisadı pür bir "iktisat bilimi" haline getirme çabalarıyla varsayımlar ve matematiğin ve soyut kavramların yoğun kullanımı artarken tarihsel okul, iktisadi ilişkileri tarihsel süreç içinde analiz ederek çıkarsamalar yapmaya ve iktisadın kurallarını tarihten gelen süreçlerle belirlemeye çalışıyordu. Yani, ortada bir metod tartışması (methodenstreit) vardı.

Tarihsel akım ile ilgili savların önemli bir ismi Thomas Edward Cliffe Leslie (1827-1882) idi. Leslie, tarihsel gelişmeler içindeki örnek olayları kullanarak soyut kavramların yerine tarihsel sürecin kullanılmasını öneriyordu. Ekonomik, politik ve sosyal nitelikli kuruluşların gelişme sürecini dikkate alıyor, rekabetin ve sermayenin dolanım serbestisinin iktisadi ilişkileri son derece karmaşık bir hale getirerek belirsizlik unsurlarını artırdığını söylüyordu. Ayrıca, ekonominin kanunlarının evrensel olmadığını ve yere göre değiştiğini dile getiriyordu. Bu görüşler, bugünün ekonomik yapısı düşünüldüğünde öngörü düzeyinin çok yüksek olduğu görüşler olma özelliğiyle son derece çarpıcıdır.

İngiltere, Almanya'da olduğu gibi tarihsel ve teorik yaklaşımlar arasındaki çizginin çok keskin olmadığı bir havada iktisadı tartışmaktaydı. Bunun temel nedeni, Cambridge'te politik iktisat profesörü olan ve 1880'lerden Keynesyen devrimin iktisada damgasını vurduğu 1930'lara kadar İngiltere'deki iktisat çalışmalarını domine eden bir ismin varlığıydı: Alfred Marshall (1842-1924).

Marshall, 1860'lı yıllarda John Stuart Mill'in (1806-1873) doktrinini matematiğe adapte etmeye çalıştı. Arz ve talep eğrilerini matematiksel bir formatta inceledi. Bu analizinde, Alman Rau, Hermann ve Thünen'den etkilendi. Ardından, Jevons'un The Theory of Political Economy adlı eserini okudu ve fayda teorisini arz ve talep eğrilerine adapte etti. Talep eğrisini, fayda analizi ile ele aldı. Jevons ve Walras'ta olduğu gibi, statik denge noktasına matematiksel denklemlerle ulaştı. Fakat, soyut kavramların yoğun kullanımı yerine, realist bir bakış açısını benimsedi. Jevons ve Walras'tan soyut kavramlara dayalı analizler noktasında koptu. Analizlerinde, tek bir genel ekonomik denge yerine, her piyasayı ayrı ayrı analiz ederek kısmi denge kavramını benimsedi.

İktisatçılar, 19. y.y. boyunca özellikle fizik ve biyolojinin metodlarından faydalanmışlardır. Marshall, biyolojinin ve özellikle evrimin metodlarını kullanmıştır. Jevons ve Walras'ın analizleri, fiziğin mekanik prensiplerini kullanıyordu ama Marshall bu yaklaşıma şüpheci yaklaşıyordu. Bireyin davranışlarının veri niteliği taşımadığı ve davranışların içinde bulunulan ortama göre değişebildiğini iddia etti. Yine evrimin mantığı içinde firmaların da bir yaşam döngüsüne sahip olduklarını ve zamanla etkinliğini kaybeden firmaların yerine piyasada yeni ve etkinlik sağlayanların geçtiğini anlattı.

Marshall, iktisadın dönemsellik (kısa/uzun) analizine de önemi katkılar yaptı ve bu konuda farkındalık geliştirdi. Ekonomideki en kısa dönemin piyasa dönemi olduğunu ortaya attı. Kısa dönemde, talebin fiyatı belirlediğini söyledi. Çabuk tüketilmesi gereken ürünlerin (örneğin balık) söz konusu olduğu kısa dönemli piyasalarda arzın süratle devreye girme imkanı olmadığı için kısa dönemde talebin fiyatın üzerinde çok daha büyük bir gücü olduğunu tespit etti. Uzun dönemli piyasalarda ise, üretim için yeterli sürenin mümkün olduğunu ve bu nedenle artan arz ile uzun dönemde fiyatların düşme eğiliminde olacaklarını anlattı.

Marshall da iktisadın bir bilim olarak bilimsel tasnifte yer alması gerektiğini düşünüyordu. Marshall, bir matematikçiydi. Ancak, matematiğin iktisattaki kullanımının iktisadı çok soyut kavramlara götürerek realist olmaktan çıkarmaması gerektiğini anlatıyordu. Principles of Economics (1890) ve Industry and Trade (1919) adlı eserlerinde matematiksel denklemlere çalışmalarının bir dayanağı olarak yer veriyor ama matematiği eserlerinin odak noktasına koymuyordu. İşte bu nedenle, yani Marshall'ın matematiği bir araç olarak kullanması ve realist yaklaşımları benimsemesi nedeniyle tarihsel ve teorik okul arasında bir denge oluşmuştu. Dolayısıyla, Alman ekolündeki tarihsel ve teorik yaklaşımlar arasındaki keskin çizgiler yukarıda da dile getirildiği üzere Marshall sayesinde İngiltere'de söz konusu olmamıştı.

20. y.y. başlarken iktisat, marjinalist akımın teorilerinin hakimiyet kurduğu ve bilimsel özelliklerinin kuvvetlendiği bir dal haline gelmişti. Neoklasik İktisat ile iktisat, Klasikler'in uzun dönem dinamiklerini dikkate alan analizlerini geride bırakmıştı. Ancak, önceki yazıda ve bu yazının içinde değinilen statik denge kavramı sorgulanmaya başlanmış ve konjonktürel dalgalanmalar üzerine çalışmalar ortaya çıkmıştı. Schmoller'in öğrencilerinden Arthur Spiethoff (1873-1957), Marx'ın etkisinde kalmış Mikhail Ivanovich Tugan-Baranovsky (1865-1919) ve Albert Aftalion (1874-1956) konjonktürel dalgalanmaları incelemeye alarak dinamik analize geçiş yapmaktaydılar. Benzer şekilde, Friedrich von Wieser'den (1851-1926) etkilenmiş olan Joseph Alois Schumpeter (1883-1950) ve Eugen Bohm von Bawerk (1851-1914) ekonomik gelişme teorilerinin öncüleri oldular.

Konjonktürel dalgalanmalar ve gelişme iktisadı üzerinde çalışanların vardıkları önemli bir sonuç vardı. Teknolojik gelişmelerle ve yeniliklerle (inovasyon) sağlanan kazanımlarla ekonomi mevcut denge noktasından başka bir denge noktasına ilerliyordu. Teknolojik gelişmelerin yarattığı fırsatlar tükendiği anda ekonomi yavaşlamaya başlıyor ve depresyon sürecine giriyordu. Kriz sürecinden çıkış ise ancak yeni bir teknolojik gelişme ve yenilik dalgasıyla mümkün olabiliyordu. Bugünün dünyasında, ABD'de 1990'larda yaşanan teknolojik gelişmelerin süratini ve 2000'lerin başından itibaren nasıl bir düşüşe geçtiğini düşündüğümüzde, bu analizlerin günümüz koşulları altında değerlendirilmesi çok daha anlam kazanıyor olacaktır.

20. y.y. başlarken, tarihselcilerle teorisyenler arasındaki önemli bir tartışma serbest ticaret üzerinde yaşanmaktaydı. Teorisyenler, tam serbest ticarete destek veriyorlardı. Buna karşın tarihselciler ekonomi politikasının daha korumacı bir yaklaşımla serbest ticarete izin vermesi gerektiğini savunuyorlardı.

Gelişme iktisadı ile ilgilenenlerin çoğu sosyal reformisttiler. Kapitalizmin gelişme süreci içinde işçi sınıfının giderek gerilediği bir süreç yaşanmaktaydı. Sosyal reformistler Marxist değildiler ama kapitalizmin bir değişim ihtiyacı içinde olduğunu düşünüyorlardı. ABD'de Henry George, Progress and Poverty (1879) adlı eserinde rantın vergilendirilmesi üzerine düşüncelerini anlatıyor ve işçi sınıfının adaletsiz olan ekonomik konumundan kurtuluşu üzerine fikirler geliştiriyordu.

Kapitalizmin gelişme sürecinde iktisat akademik bir disiplin haline gelmiş bir şekilde 20. y.y.'yi karşılıyordu. İngiltere, Almanya ve Avusturya'da gelişen teorilerle Avrupa'da ilerleyen iktisada ABD de katkı sunuyordu. 1850'lerde, ABD'de yapılan çalışmaların Avrupa'da yapılanların bir türevi olup olmadığı tartışıldı. Ancak, 1880'lere gelindiğinde ABD başlı başına bir akademik çalışma yeri olarak kabul görmeye başlamıştı.

Yazı dizisinin önceki yazıları: 
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş
  2.  Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi
  3. Neoklasik Okul - 1
Arda Tunca
(İstanbul, 25.06.2016)

Sunday, June 19, 2016

Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği

2016 yılı itibariyle küresel boyutta yaşanmakta olan ekonomik sorunların temellerini tarihsel süreçte aramaya yönelik yazı dizisinin üçüncü yazısında Neoklasik Okul'u ele alacağım. Yazı dizisinin amacı, 1980'lerde yoğun olarak uygulama alanı bulan neoliberal politikaların küresel ekonomiye verdiği hasarların düşünsel alt yapısını iktisat tarihinde aramaktır. Zira, bu yazının konusu olan neoklasik okulun neoliberal politikalar üzerindeki etkisi büyük ve önemlidir. Ancak, bu etkinin Neoklasikler'in ekonomiye bakış açısından mı kaynaklandığı, yoksa 1980'lerin ortamına hizmet edebilecek yönde mi kullanılmaya çalışıldığı tartışma konusudur.

1776'da, A. Smith'in Ulusların Zenginliği adlı eseri ile doğduğu kabul edilen iktisat bilimi, klasikler adı verilen bir iktisadi akım ile bilimsel anlamda başlamıştı. Klasikler, bölüşüm konusunu ele alırken, üretim faktörlerinin tanımını yapmıştı. Yani, emek, girişimci, sermaye ve doğal kaynağın değerinin nasıl belirlendiği konusunda fikirlerini kendi teorileri (Klasik Teori) çerçevesinde dile getirmişlerdi.

A. Smith, ilk sanayi devriminin koşulları altında gelişen serbest piyasa ortamını ele almış ve görünmez eli tanımlamıştı. İlk yazıda da belirttiğim gibi, 1. Sanayi Devrimi ile el ele gelişen serbest piyasa ortamı işçi sınıfının haklarının elinden alındığı bir süreci beraberinde getirmişti. Bunun üzerine, işçi sınıfının haklarını konu ederek Marx ve Engels, 1848 yılında Komünist Manifesto'yu yayınlamışlardı. Ancak, işçi sınıfının drumunda önemli bir değişiklik olmamıştı.

Klasik İktisat, üretim faktörleri içinde, emeğin fiyatı olan ücretin ancak geçimlik bir seviyede belirlenebileceğini anlatmıştı. Ücret, sadece temel ihtiyaçların giderilmesini sağlayabilecek seviyede idi. Neoklasikler ise - ki diğer bir isimlendirmeyle marjinalistler - marjinal fayda kavramı çerçevesinde değerin belirlenebileceğini ve bölüşümün de marjinal fayda ile sağlanan katma değer ile orantılı olarak gerçekleşeceğini anlatıyorlardı. Neoklasikler, 1870-1920 arasında iktisada katkılarını sundular.

Neoklasik İktisat, temel felsefi görüşünü klasik okuldan alıyordu. Yani, serbest piyasa kavramına bağlıydı. Kendisine çizdiği rotanın temel felsefesi Klasik İktisat'ınkinden farklı değildi. Ancak, 19. y.y.'nin sonlarına yaklaşılırken ortaya çıkan ekonomik koşullar nedeniyle yeni gelişmeleri ve bakış açılarını teorik bir zeminde ele almak gerekiyordu. Özellikle İngiltere'de yaşanmakta olan gelişmeler ve etkileri, neoklasik okulun fikirlerini besliyordu.

19. y.y.'nin son çeyreği içinde iktisat, diğer bilimlerden bağımsız bir bilim halini almaya başlamıştı. Belirli konularda uzmanlık özelliği taşıyan ve araştırma sonuçlarının yer aldığı bazı yayınlar çıkmaya başlıyordu. Quarterly Journal of Economics 1866'da, The Economic Journal 1890'da, The Journal of Political Economy 1892'de basılmaya başlamıştı.

19. y.y. içinde sadece iktisat değil, genel olarak bilimle ilgili kavramlar da değişikliğe uğruyordu. 1830'lara kadar bilim, doğa felsefesi olarak adlandırılırken, artık "bilim" olarak adlandırılıyordu. Artık, felsefeden güçlü temellerini almasına rağmen, başlı başına bir başlık haline geliyordu. Bilim insanı ifadesini de ilk kez William Whewell 1833'te kullanıyordu.

Smith ve Malthus'un çalışmaları üzerinde Newton'un çalışmalarının çok önemli etkileri olmuştu. Fizik, kendi içinde büyük devrimlere sahne olmuş ve bir bilim olarak iktisadın analiz yöntemlerine esin kaynağı olmuştu. Darwin'in evrimi anlattığı The Origin of Species (1859) adlı eseri de iktisatçıları etkilemişti. 1900 yılına doğru iktisat, "iktisat" olarak adlandırılmaya başlanmış ve o güne kadar anıldığı gibi "politik iktisat" ifadesinden sıyrılmıştı.

Neoklasik İktisat'ın iktisat teorisine katkı sunduğu yılların temel ekonomik özelliklerini aşağıdaki maddelerde özetleyebiliriz(1):
  1. Endüstriyelleşmiş ve endüstriyelleşen sektörlerin genişlemiş bir coğrafya tabanına yayılması suretiyle yaratılan uluslararası bir ekonomik ortam söz konusu oldu. 2. Sanayi Devrimi'nin de yarattığı etkilerle, özellikle emtia ürünlerinin uluslararası ticaret hacmi 1880-1913 arasında üçe katlandı. Yani, bir küreselleşme hareketi yaşanıyordu.
  2. Uluslararası ekonomik ortamın daha geniş bir tabana yayılması sonucunda uluslararası ticarete katılan ülkelerin artmasıyla İngiltere, yegane endüstriyelleşmiş ülke olma özelliğini kaybetti. Endüstri, madencilik (inşaat sektörü de dahil) sektörlerinde endüstriyelleşmenin başını çeken dört ülkenin toplam üretimdeki payları 1913 itibariyle şöyleydi: ABD (%46), Almanya (%23.5), İngiltere (%19.5) ve Fransa (%11). 1860 yılı itibariyle, Asya, Afrika ve Latin Amerika'dan yapılan ihracatın hemen hemen %50'si sadece İngiltere'ye yapılırken, 1900 yılına gelinirken oran %25 civarına düşmüştü. Endüstriyel gelişmelerle İngiltere'nin ticaret hacmindeki payı düşerken, ticaretin finansmanı ve lojistiğinde ise lider ülke konumuna yükseliyordu. Diğer bir ifadeyle, daha geniş bir tabana yayılan uluslararası ticaret nedeniyle ortaya çıkan yeni hizmet ihtiyaçlarını karşılamak gibi bir fırsatı değerlendirmişti.
  3. Teknolojik gelişmeler büyük adımlarla yol almaktaydı. Telefon, telgraf, fonograf, sinema, otomotiv, havacılık, ilaç gibi sektörlerde önemli buluşlar yapıldı. Örneğin, aspirin 1899'da, elektrik süpürgesi 1908'de bulundu. 2. Sanayi Devrimi, birincisinin yerine geçmiyor, birincinin bulduklarını güçlendiriyordu. Böylelikle, seri imalat yapılabilir bir durum yaratılıyordu.
  4. Endüstriyelleşme, genişleyen uluslararası ticaret tabanı ve seri imalat, işletme organizasyonlarının gözden geçirilmesini gerekli kılıyordu. Bu nedenle, işletme yönetiminde bilimsel metodların kullanımı gibi bir kavram gelişiyor ve uygulama alanı buluyordu.
  5. Endüstriyelleşmenin ve seri imalatın getirdiği olanaklarla artan nüfusun, artan şehirleşme oranının ve artan reel gelirlerin etkisiyle tüketim malları piyasasının miktar ve kalite olarak geliştiği bir sürece girildi. Özellikle gıda ve giyim sektörlerinde büyük bir değişim ve dönüşüm meydana geldi. Örneğin, çayın belli ölçekteki paketlerde satışı 1884'te İngiltere'de başladı. Sir Thomas Lipton'un çay satan mağaza sayısı 1870'ten 1899'a kadar geçen sürede sıfırdan beşyüze yükseldi.
  6. Yukarıdaki maddelerde anlatılan gelişmelerin etkisiyle, tarım ve sanayiden sonra hizmet sektöründe de baştan aşağı bir dönüşüm meydana geldi. Diğer bir ifadeyle, büyük bir hızla büyüyen bir beyaz yakalı çalışan sınıfı oluştu. Örneğin, İngiltere'de, ticaret sektöründe hizmet veren kişi sayısı 1851'de 91.000 iken, 1881'de 360.000 ve 1911'de 900.000 kişi oldu.
  7. Siyaset ve ekonomi birbirine geçmişe göre daha fazla yaklaşıyordu. Devletin ekonomi politikalarındaki ağırlığı ve etkisi artıyordu. Bu durum, 1870'li yıllardan itibaren A. Smith'in görünmez elinin ve serbest piyasa koşullarının ne kadar geçerli olduğunun sorgulanmasına neden olmaya başlamıştı. Kapitalizm, ağır bir eleştiri altındaydı. Kısaca, bu büyük değişimin ve dönüşümün arkasında devlet politikaları ve uluslararası ilişkilerin yönetimi vardı. Ancak herşey serbest piyasa ekonomisini hakim kılma felsefesi doğrultusunda yapılmaktaydı.
Şunu da özellikle belirtmek gerekir ki, özellikle İngiltere'nin başını çektiği endüstriyelleşme süreci sömürgeler üzerinden ucuz kaynak yaratılması politikasının önemli ölçüde üzerine oturuyordu. Ayrıca, 1860'lardan itibaren İngiltere'de işçi birliklerinin örgütlenmeleri yasaklandı ve böylece ücret artışları engellendi. Oysa, mal ve hizmet fiyatlarının belirlenmesinde oligopolistik ve tekelci eğilimler söz konusuydu. İşgücü piyasası, kendi lehine çalışabilecek imkanları yaratamayacak bir noktadaydı. Yani, serbest piyasa uygulaması, Klasikler'in anlattığı şekliyle uygulamada değildi(2).

Neoklasik Okul üyelerinin ortaklaşa buluştuğu teorik nokta, marjinalist değer ve bölüşüm teorisinin yaratılmasıdır. Yani, Klasik İktisat'ın toplumsal sınıflaşma anlayışı yerine toplum, çok sayıda firmadan ve bireyden oluşan bir topluluk olarak görülür. Klasik İktisat'ın nesnel toplumsal sınıf analizi, Neoklasik Okul'da insan-insan ilişkilerine dayanan öznel sınıf analizine dönüşür. Fayda kavramı ön plana alınır. Dolayısıyla, psikolojik etkiler de analize dahil olur. Değer, emek ve emek-zaman ile değil, marjinal katkı ile belirlenmektedir.

1870-1914 yılları arasında, emperyalist bir genişleme söz konusu olmuştur ve serbest piyasa sistemi emperyalist bir teori olmakla suçlanmaktadır. Bu şartlar altında dahi Neoklasikler, serbest dış ticareti savunmuşlardır. Çünkü, savunmakta oldukları kapitalist gelişimin serbest dış ticaretten önemli ölçüde beslenmesi söz konusudur(3).

Neoklasik Okul, matematiği iktisadın içine sokmak konusunda önemli çalışmalar yaptı. Klasikler'in uzun dönemli gelişmelerinden daha dar kapsamlı konularda ve çok daha spesifik konularda detaylı analizler yaptılar. Bireysel davranış modelleri ağırlık kazandı.

Neoklasikler arasında özellikle İngiliz William Stanley Jevons (1835-1882) ve Fransız Walras (1834-1910) iktisadın bilimselleşmesi konusunda istatistiğe ve matematiğe ağırlık verdiler. Çalışmaları, iktisadın bilimsel anlamda politikadan bağımsız bir dal olmasına katkı sağladı. Oysa Klasik İktisat, iktisadı bilimsel araştırma anlamında politikadan ayrı bir noktada konumlandırmamıştı(4).

Jevons, bir meteorolojistti. 1874'te, bilimin prensiplerini anlattığı The Principles of Science adında bir eser vermişti. İktisadın, "miktar" kavramı ile ilgilenmesi nedeniyle üzerinde durduğu mirasta matematiğin olduğunu düşünüyordu. Ayrıca, iktisat için bir veri yetersizliği sorunu olmadığını ama iktisatçıların matematiksel veriyi kullanmayı bilmediklerini dile getiriyordu. Yaptığı çalışmalarla "fayda" kavramını tanımlamaya girişti. Faydanın tanımı için memnuniyet ve memnuniyetsizlik kavramları devreye gireceği için psikolojiden de yararlanması gerekiyordu. The Theory of Political Economy adlı eserinde, davranışsal tepkiler çerçevesinde fayda kavramını anlatıyordu. Jevons'un düşünsel yapısında, Bentham'ın fayda teorisi önemli bir temel oluşturuyordu.

Walras da iktisadın bilimsel özelliklerini artırma çabası içindeydi. Walras da Jevons gibi tüketici davranışlarını ve serbest piyasa koşullarında fiyatın nasıl belirlendiğini anlatmaya çalışıyordu. Fakat, Jevons gibi "faydacı" bir yaklaşımı benimsemiyordu. Walras, Bentham yerine Say ve Condillac'tan esinlenerek piyasada "değeri" oluşturan temel unsurun "kıt olma hali" olduğunu düşünmekteydi. Jevons, değer teorisine katkılarını iki bireyin arasındaki mübadele çerçevesinde fayda yaklaşımı ile açıklarken, Walras organize olmuş bir piyasa yapısı cephesinden konuya yaklaşıyordu. Serbest piyasa şartları altında, herkesin malını hangi miktarda ve hangi fiyatta alacağı ve satacağı belirleniyordu. Böylece, her mal için alım ve satım miktarı belli bir fiyat seviyesinde eşitleniyordu. Bu eşitlenme noktasının adı denge (equilibrium) idi. Walras'ın bu çalışmaları, arz-talep eğrisinin ortaya çıkmasını sağlıyordu. Yani, iktisat eğitiminin daha ilk derslerinde kullanılmaya başlanan ve öğrencilere öğretilen arz-talep eğrilerinin mucidi Walras idi.

Walras, çok sayıdaki mal piyasasında oluşan ayrı ayrı dengelerin eş anlı bir genel denge ifade ettiğini matematiksel metotdlarla ortaya koyuyor ve bir piyasada oluşan dengenin diğer piyasalar üzerinde de etkili olduğunu dile getiriyordu. Böylece, sürdürülebilir bir denge kavramı üzerinde duruyor ve daha sonraki yıllarda yapılacak çok sayıda çalışmanın alt yapısını oluşturmuş oluyordu. Buradan, girişimcinin üretim için sürekli kar arayışı cercevesinde yeni kaynakların kullanımına yönelerek, karın sıfırlandığı noktaya kadar bu arayışını sürdüreceğini anlatmıştı. Genel denge kavramı çerçevesinde, kredi konusunu da ele almış ve faiz oranının nasıl belirlendiğini de analiz ederek Neoklasiklerin para teorisine katkılarını da orta koymuştu.

Walras'ın en önemli teorilerinden biri, artan rant gelirlerinin vergilendirilmesi önerisi noktasında olmuştu. Ricardo'nun rant teorisine benzer bir yaklaşımla, milli gelir içinde rant gelirlerinin payının artacağını ve bu gelirin vergilendirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu öneriyi, ekonomik adalet kavramı çerçevesinde tartışmaktaydı. İşçinin ücretinin vergilendirilmesini adil bulmuyordu.

Jevons, 1865'te The Coal Question (Jevons Paradoksu) adlı eseriyle İngiltere'nin tükenen kömür yatakları nedeniyle büyümenin duracağını söylüyordu. Bu sonuca varmak için istatistiki serilerden yararlanıyordu. Kömür ile ilgili vardığı sonuçlar doğru çıkmamıştı. 1860'da ise, Kaliforniya'da bulunan altın yataklarının fiyatlar üzerindeki etkilerini yine istatistiki yöntemlerle analiz ediyordu. Bu çalışmaların önemli katkısı, fiyat dalgalanmaları analizleri sayesinde konjonktürel dalgalanmalar teorisi üzerine oluyordu.

Jevons ve Walras, marjinal fayda ve fiyatların belirlenmesi üzerine yaptıkları çalışmalar sırasında birbirlerinden habersizdiler. Kimsenin dikkatini de çekmiş değillerdi. Birbirlerini, 1870'lerin ortalarında keşfettiler. İktisada matematiksel katkılar sunmak konusunda birbirleriyle işbirliği yapma kararı aldılar. İkisi de sosyal reformisttiler. Walras, özellikle rant vergisi konusundaki görüşleriyle kendisini sosyalist olarak dahi adlandırmıştı. Jevons, faydacı yaklaşımlarıyla Walras'a göre J. S. Mill'e daha yakın duruyordu.

Neoklasik İktisat, İngiltere ve Fransa dışında özellikle Avusturya tarafında Carl Menger ile gelişiyordu. Menger, Jevons ve Walras gibi iktisadı bilimsel hale getirmek gibi bir amaç taşımıyordu. 1871'de, Grundsaetze der Volkswirtschafslehre (Principles of Economics) adlı eseri Alman ekolünden Rau, Hermann ve Roscher'in etkisi altında yazmıştı. Alman ekolü, eski tarihçi akımın başını çeken Wilhelm Roscher ve yeni tarihçi akımın başını çeken Gustav Schmoller ile ilerlemeler kaydetmişti(5). Alman ekolü de Fransız Condillac'tan büyük ölçüde esinlenmişti.

Menger, değerin marjinalite ile belirlendiğini iddia etmişti. Yani, her ilave bir ticari malın tüketicisi üzerinde yarattığı memnuniyetin seviyesi ile değerin ortaya çıktığını iddia ediyordu. Menger, herhangi bir ürünün ticari mal özelliği taşıması için öncelikle bir ihtiyacın var olması gerektiğini dile getirdi. Ardından, ürünün sahip olduğu özelliklerin ihtiyaç ile arasında bir bağlantı kurabilecek durumda olmasını ve insanların bu bağlantıdan haberdar olmaları gerektiğini anlattı. Son olarak, ürünün ihtiyacı tatmin etmeye yönelebilecek koşula sahip olması gerektiğini belirtti. Bu şartların hepsinin eş anlı olarak sağlanması durumunda ortaya ticari bir mal çıkıyordu.

Menger, ticari malların bir hiyerarşisini çizdi. İnsanın ihtiyaçlarını doğrudan tatmin eden temel ürünleri listenin altında hayal etti. Örneğin ekmek, bu kategorideydi. Bir ihtiyacın tatmin edilmesine doğrudan hizmet ediyordu. Demir ise listenin temel olmayan ürünler kategorisinde yer alıyor ve listenin üst sıralarında yer buluyordu. Çünkü, bir ihtiyacın tatmininde çok dolaylı faydaları vardı. Menger, bu kategorizasyon ile azalan marjinal fayda kavramına ulaştı. Bir ürün tüketildikçe, her ilave tüketilen birimin bir ihtiyacı tatmin etmek konusundaki faydası düşmekteydi. Menger'e göre değer, mübadele ya da fiyat ile belirlenmiyordu. Fiyat, mübadele esnasında ortaya çıkıyor ve ihtiyaca bağlı olarak oluşan değerin bir sonucu oluyordu.

Jevons, Walras ve Menger, fiyatın marjinal fayda ile belirlendiği konusunda hemfikirdiler ve Ricardo'nun ve Marx'ın işgücünün değerine ilişkin teorilerine karşıydılar. Menger, Walras'ta olduğu gibi faydayı maksimize etmeye çalışan bireylerin oluşturduğu piyasaların denge noktasında olduğu fikrinde değildi. Çünkü, bireyler piyasada sahip oldukları alternatiflerin farkında değildi. Fakat, alternatiflerin arayışı içindeydiler ve dolayısıyla rekabet, dinamik bir kavramdı. Oysa Jevons ve Walras'ta rekabet Smith'te olduğu gibi statik bir kavramdı.

Menger'in önemli tespitlerinden biri de ekonomik kurumlarla ilgili idi. Kurumların ortaya çıkışı planlanmış değildi. Piyasa koşullarında, bireylerin ihtiyaçların tatmini arayışı ile ortaya koydukları davranışların farklı modelleri farklı kurumların oluşumuna şekil vermekteydi.

Neoklasik İktisat'ın ortaya çıkış süreci içinde tarihsel ve teorik iktisat kavramları da kendilerine hayat buldu. Menger, bu ayrımı çok keskin bir biçimde yapmaktaydı. Menger, matematiksel iktisat kavramına da karşı çıkıyordu. Zira, matematiğin miktarlar arasındaki ilişkileri açıklayabileceğini ve ekonominin sosyal kavramları çerçevesinde matematiksel iktisadın ekonominin can alıcı noktalarına hitap edemeyeceğini dile getiriyordu.

Neoklasik İktisat'ın temellerini ve ortaya çıkış sürecini bu yazıda ele aldım. Devamını bir sonraki yazıya bırakıyorum. Neoklasik İktisat, iktisadın bilimselleştirilme ve Smith ile başlayan ve devam eden sürecin çok daha sofistike bir hale getirilme sürecidir. İktisat, iktisadı Klasikler'in politika ile iç içe ele aldığı çalışmalardan koparak başlı başına bir bilim haline Neoklasikler ile beraber gelmiştir. Matematiğin iktisatta kullanımı söz konusu olmuştur. Neoklasik İktisat'ın ortaya çıkardığı bazı kavramların iktisadi analizde bir işe yarayıp yaramadığı da zamanla sorgulanmıştır ki bence bazı analizler gerçekten herhangi bir ihtiyaca hizmet etmemektedir. Fakat, bir bilimin gelişme sürecinde beyin jimnastiği niteliğinde çalışmaların ortaya çıkabileceğini doğal karşılamak gerekiyor.

Matematiğin iktisatta kullanımının derecesi de on yıllar sonra sorgulanır hale gelmiştir. Neoklasikler ile başlayan sürece 1. Dünya Savaşı ve ardından 1929 Buhranı ile Keynes nokta koymak zorunda kalacak ama 1960'lardan itibaren bence amacından sapan bir şekilde matematik iktisadı işgal edecektir. Bu metoda birileri karşı çıkacak ve matematiğin bu kadar yoğun kullanımıyla Menger'in yukarıdaki yorumlarına benzer yorumlarla bu yeni iktisada "otistik" nitelemesinde bulunacaklardır.

Bir sonraki yazıya Alfred Marshall ile devam edeceğim ve oradan ABD'ye, Irving Fisher, John Bates Clark ve Veblen'e uzanacağım.

Not: Yazı dizisi boyunca, neden önceki yazıların hangileri olduğunu belirtmediğim konusunda eleştiri aldım. Bu nedenle, ilgili bağlantıları paylaşıyorum:

Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş
Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi

Arda Tunca
(İstanbul, 19.06.2016)
---------------------------------------------- 
(1) Hobsbawm, Eric; "The Age of Empire", Weidenfeld & Nicolson Ltd., 1987, sayfa 50-55.
(2) Kazgan, Gülten; "Liberalizmden Neoliberalizme - Neoliberalizmin Getirisi ve Götürüsü", Remzi Kitabevi, Nisan 2016 (1. baskı), sayfa 41-42.
(3) Kazgan, Gülten; "İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi", Remzi Kitabevi, Mayıs 1993 (6. basım), sayfa 112.
(4) Neoklasik İktisat'ın, iktisadı bilimsel anlamda politikadan bağımsız bir noktaya taşımasıyla iktisadın ve politikanın arasındaki ilişkilerin zaman zaman artan ve azalan ilişkileri birbirine karıştırılmamalıdır. Yukarıdaki tespitte kastedilen, iktisadın bağımsız bir bilim olma yolunda aldığı mesafedir.
(5) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 173.

Friday, June 10, 2016

Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi

Küresel ekonominin bugün etkisi altında olduğu neoliberal akımın temellerini anlamak için kapitalizmin gelişme sürecini analiz etmeye başladığım dizinin ilk yazısını 19. y.y. ağırlıklı bir özetle tamamlamıştım. Yazıyı 1873 krizine ve Neoklasik Okul'un doğuşuna kadar getirmiştim. 1873 krizi, iktisat tarihinin ilk krizi değildir. Ancak, tarihsel süreçte bazı çok önemli özelliklere sahiptir. Bu nedenle, önemli bir duraktır ve ayrı bir analizi hak eder.

19. y.y.'nin bir önceki yazıda ele aldığım iktisadi gelişmeleri içinde 1819, 1825, 1837, 1847, 1857 ve 1866 yıllarına ait farklı şiddetlerde krizler de vardır. Ancak 1873, önce Büyük Depresyon olarak adlandırılmış, ardından 1929'da daha şiddetli bir kriz ortaya çıkınca adlandırmalar değiştirilmiştir. Yani, 1929 için Büyük Depresyon, 1873 için ise Uzun Depresyon denmiştir. Böylece, 1873 krizi Büyük Depresyon isimlendirmesini kaybetmiş ve bu ünvanı 1929'a devretmiştir. 1929'da başlayan Büyük Depresyon sırasında ABD ekonomisi arka arkaya 43 ay küçülmüşken, 1873'teki Uzun Depresyon sırasında arka arkaya 65 ay küçülmüştür. 1873 için "uzun" ifadesinin kullanılma nedeni iki kriz arasındaki süre farkı olmuştur. 2008 krizi ise, 1929'dan sonraki en şiddetli kriz olma özelliğiyle Büyük Resesyon olarak adlandırılmıştır.

19. y.y.'nin içindeki krizlere kısaca değinelim ki 1873'ü ve 20. y.y.'yi daha iyi anlayalım. Krizlerin tarihine ilişkin uzmanlık sahibi iktisatçıların detaylı çalışmaları mevcuttur. Ancak, bu yazının amacı krizlerin tarihini irdelemek değildir. Fakat, krizlerin ortak özelliklerini vurgulama gereği vardır. Zira, bugünün koşulları ile tarihin koşulları farklı olsa da, krizlerin çıkış nedenlerinin bazı ortak özelliklerini anlamak bugünü iyi analiz edebilmek için önemlidir.(1)

1819 krizi, ABD'nin İngiltere'den bağımsız bir ekonomi yaratma sürecinde ortaya çıkmıştır. ABD, ilk merkez bankası sistemini First Bank of the United States ile 1791-1811 yılları arasında uygulamıştır. İkinci olarak ise Second Bank of the United States ile 1817-1836 yılları arasında uygulamıştır. Bugünün merkez bankası olan Fed 1913'te kurulmuştur. ABD'de, 1836 ile 1913 arasında farklı sistemlerle merkez bankası benzeri işlevleri yerine getiren bankacılık sistemleri ve oluşumları söz konusu olmuştur. 1819 krizi, ABD'nin uyguladığı merkez bankası para politikalarının yarattığı dalgalanmaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Napolyon Savaşları'nın (1800-1815) etkileri sonucunda kötüleşme sürecine giren ve dengelenmeye çalışan ekonomilerde aşırı spekülasyon amaçlı gayrimenkul ticareti yapılmaya başlanması da krizi tetikleyen unsurlar arasında yer almıştır.

1825 krizi, İngiltere'de hisse senedi piyasasının çökmesiyle meydana gelmiştir. Latin Amerika'da yapılan spekülatif yatırımların İngiltere ekonomisi üzerindeki etkileri nedeniyle oluşmuş bir krizdir. Napolyon Savaşları, İngiltere'nin finansal sistemini son derece karlı bir hale getirmiş ve parasal şişkinlik yaratmıştır. Parasal şişkinlik, spekülatif yatırımları teşvik eden bir rol oynamıştır. Böylece, hisse senedi piyasasında balon oluşmuş ve riskli borçlanmalar ortaya çıkmıştır. Sonuçta, balon ile beraber 1825 krizi patlamıştır.

1837 krizi, ABD'nin batı eyaletlerinde gerçekleşen spekülasyon amaçlı borç verme uygulamalarının bir sonucu olmuştur. Aşırı şişen pamuk fiyatları aniden düşmüş, arazi fiyatlarında oluşan balon bir anda sönmüş, ardından tüm fiyatlar ve ücretler çökmüştür. Bazı eyaletlerde işsizlik oranı %25 seviyelerine ulaşmıştır. 1837-1844 arası, ABD için deflasyonist bir süreç olmuştur.

1847 krizi İngiltere'de meydana gelmiştir. Nispeten küçük bir krizdir. Fakat, yukarıdaki krizlerde olduğu gibi, 1840'larda yapılan yoğun demiryolları yatırımlarının yarattığı bir balon bu krizin de tetikleyicisi olmuştur.

1857'de krizi ABD devralmıştır. 1850'li yıllarda ulusal ekonomiler dış ticaret yoluyla birbirleriyle daha fazla ilişki içine girmişlerdir. 1857 yılı öncesinde yapılan riskli uluslararası yatırımlar olumsuz sonuçlarla ekonomileri etkiler hale gelince uluslararası ekonomi geriye gitmeye başlamıştır. Ancak, ABD'nin iç ekonomisi 1848-1855 arasında Kaliforniya eyaletinde bulunan altın yataklarından altın çıkarılmasının etkisiyle de büyüme göstermiştir. ABD, uluslararası ekonomiyle kendi iç ekonomisi arasındaki uyumsuzluk sonucunda bir kriz yaşamıştır.

1866 yılında, 1873 öncesindeki son önemli kriz meydana gelmiştir ve bu kez adres İngiltere'dir. Overend, Gurney and Company adlı bankanın batmasıyla Londra'da toplumsal bir hezeyan oluşmuştur. Halk, politik reform çağrılarıyla ve 1866'da Hyde Park'ta ayaklanarak 1867 yılında bir dizi reformun geçmesini sağlamıştır. Bu krizin temelinde, İngiltere'nin finansal yapısı nedeniyle işçi sınıfında baş gösteren memnuniyetsizlik bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere, 19. y.y. boyunca yaşanan krizler ABD ve İngiltere arasında gidip gelmiştir. Neredeyse tamamının ortak özelliği, spekülatif amaçlarla yaratılan talebin fiyatlarda şişkinlik yaratması ve ardından fiyatların aniden düşmesi ya da çökmesidir. Neredeyse tüm krizlerin bu ortak özellikleri, 2008'den bu yana küresel ekonominin tartışma gündemini düşündüğümüzde dikkat çekicidir.

1873 krizi, iktisadın bir bilim olarak doğuşundan itibaren yaşanan krislerin en şiddetlisi ve en yaygınıdır. Avrupa ve ABD, krizin en yoğun olarak etkilediği coğrafi noktalardır. 1861-1865 arasında Amerikan İç Savaşı meydana gelmiştir. Amerikan İç Savaşı sonrasındaki ve 1873'ün içinde bulunduğu dönem, ikinci sanayi devriminin yaşandığı dönemdir. İkinci sanayi devrimi birincisinden yaklaşık olarak yüz yıl sonra hayat bulmuştur. Elektriğin icadı ile büyük ölçekli üretimin yapılması mümkün olmuştur. Üretimde ihtisaslaşma başlamış ve üretimin içindeki tüm unsurların arasındaki ilişkiler yeniden tanımlanmıştır.

1873 krizinin detaylarına girmeden önce, 19. y.y.'nin son çeyreğinde dünyanın ekonomik açıdan hangi noktada olduğunu anlamak son derece önemlidir.

1870-1900 arasındaki dönem, ABD'de özel bir dönemin adı olmuştur: Gilded Age. ABD, iç savaşı geride bırakmış ve sanayileşmeyle beraber yüksek bir büyüme hızına ulaşmıştır. Teknolojide önemli ilerlemeler ekonominin döngüsüne adapte edilmektedir. Özellikle demiryolları inşaatları dönemin önemli yatırımları içinde başta gelmektedir. Bu yatırımların başa baş noktasına ulaşması doğal olarak uzun zaman almaktadır. ABD'de buluşlar yapılmakta, bu buluşlar için patentler üretilmektedir. Ardı ardına şirketler kurulmakta ve bilimsel yönetim ilkeleri hayata geçmektedir. Nitekim, Taylorizm kavramı bu dönemin bir ürünüdür. Kırsal kesimde özellikle çiftçilik gelişmektedir.

19. y.y.'nin son çeyreği, dünya nüfusunun arttığı ama ekonomik ve siyasi gelişmeler nedeniyle dünyanın küçüldüğü, yani globalleştiği bir dönemdir. Mallar, ürünler, sermaye, insanlar ve fikirler dünya ölçeğinde yer değiştirmeye başlamıştır.

1880 yılında, gelişmiş ülkelerdeki kişi başına gelir üçüncü dünya ülkelerindekinin iki katı düzeyindedir. Oran, 1913 yılına gelindiğinde üç olacaktır. 19. y.y.'nin sonundaki globalleşme süreci, ülkeler arasında gelişmiş ve gelişmemiş, zengin ve fakir, bağımlı ve bağımsız gibi ayrımları keskinleştirecektir. Gelişmemiş ülkelerin ekonomik açıdan gelişmişlere olan bağımlılığı da globalleşme süreci ile beraber ortaya çıkan yeni bir kapitalistleşme evresi içinde artıyor olacaktır.(2)

Kapitalizm, liberalizm temeline oturan felsefesiyle, tanımı ve doğası gereği uluslararası olma durumunu ifade eder. Teorik açıdan da ekonomik denge kavramını uluslararası ya da global boyutlu tanır. Ancak, uygulamada ulusallık kavramı ile karşı karşıya kalarak global ekonomik dengeyi tanımından aldığı salt liberal ilkeler ve uygulamalar doğrultusunda gerçekleştiremez. Nitekim, günümüzde olduğu gibi, 19. y.y.'nin sonlarında da benzer bir durum ile karşı karşıya kalmıştır. Rekabet koşullarında zorlanan ve ekonomik çıkarlarını koruyamayan ülkeler, uluslararası ticarette korumacı tarifelerle ulusal ekonomilerini savunmak durumunda kalmışlardır. Bu durum, kapitalizmin global denge arayışından sapma ifade eder.

19. y.y.'nin sonunda, dünyanın siyasi ve ekonomik dengelerini değiştirecek gelişmeler yaşanırken, gelir eşitsizliği ortaya çıkmakta ve politika da kabuk değiştirmektedir. ABD'de yaşanan hızlı dönüşüm, politikada ahlaki erozyonu da beraberinde getirir. Aynı dönem, Avrupa'dan ABD'ye büyük bir göç dalgasının yaşandığı bir dönemdir.

Dünya, böylesine önemli gelişmeler yaşarken 1873'te ortaya çıkan bir krizi o dönemin tanımlamasıyla bir Büyük Depresyon olarak algılamak ne kadar doğrudur? Alfred Marshall, fiyatlar, ücretler, karlar ve faiz oranlarında görülen uzun süreli çöküşü 1888'de endişe verici olarak nitelemiştir.(3) 1873 krizinin etki altına aldığı yılların temel problemi üretememek değil, karlardaki düşüş, yani sermayenin azalan getirisidir.

1873 krizinin yarattığı getiri kayıplarının en yoğun olarak yaşandığı nokta tarım sektörüdür. Tarım üretimi, 1873'ün öncesindeki on yıllarda büyük artışlar kaydetmiştir. Ancak, krizin etkisiyle, örneğin buğdayın 1894'teki fiyat seviyesi 1867 yılındaki seviyesinin 1/3'ü düzeyine gerilemiştir. İngiltere'de, 1873-1896 arasında fiyatlar genel düzeyi %40 oranında düşüş kaydetmiştir. Üretimde yoğun olarak kullanılmaya başlayan demir cevherinin fiyatı 1871'den 1894'e kadar %50 oranında düşüş kaydetmiştir.(4)

1873 yılında yaşanan kriz, İngiliz ve kıta Avrupa'sı yatırımcılarının ABD ve Latin Amerika'da başını demiryolları yatırımlarının çektiği büyük ölçekli yatırımlara spekülasyon saikiyle yönelmesi ve 1870-1871 arasında gerçekleşen Fransa-Prusya Savaşı sonrasında Fransa tarafından Almanya'ya ödenen savaş tazminatlarının Almanya ve Avusturya'da spekülatif amaçlı gayrımenkul yatırımları için kullanılması sonucu ortaya çıkmıştır. Almanya ve Avusturya'daki gayrımenkul balonunun patlamasıyla önce Viyana ve daha sonra Amsterdam ve Zürih borsaları çökmüştür. Avrupa'lı yatırımcıların ABD'deki yatırımlarına ilişkin varlıklarını likide etmeye yönelmesiyle de Avrupa'daki kriz ABD'ye sıçramıştır. ABD'de, Jay Cooke adlı yatırım bankacısının Northern Pacific Railroad inşaatının finansmanı için ihraç edilen varlıkları satabileceği alıcı bulamaması üzerine hem Jay Cooke, hem de demiryolu firması batmıştır. Böylece, Wall Street de çökmüştür. Wall Street'in çöküşü, Avrupa borsalarını olumsuz etkilemiştir. Böylece, gelişmiş ülkeler uzun süren bir deflasyonist sürece girmişlerdir. Bir süre sonra, ekonomik olumsuzluklar siyasi olumsuzluklara dönüşmeye başlamış ve sokak gösterileri gündeme gelmiştir.

Bir önceki yazıda, Almanya'nın 1873'te altın standardına geçtiğinden söz etmiştim. İşte bu geçiş de 1873 krizinin önemli nedenlerinden biri olmuştur. Almanya'nın gümüş para sisteminden altın para sistemine geçişiyle beraber gümüş fiyatları çökmüştür. Dolayısıyla, para birimini gümüş fiyatına endekslemiş olan ülkelerin para birimleri de ani değer kayıpları yaşamıştır. Bu nedenle, altın standardına geçiş pek çok ülke için kaçınılmaz olmuştur.

İlk küresel çaplı kriz olarak görülmekte olan 1873 krizinin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkisi Düyun-u Umumiye'nin kurulması olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa ile ticaretinin kapitalizmin Avrupa'daki gelişme sürecine paralel olarak artması 19.y.y.'nin ikinci yarısına denk gelir. Osmanlı İmparatorluğu, 1854 yılından itibaren dış borç almaya başlamıştır. 1873 krizi ile beraber azalan ticaret kayıpları nedeniyle borçlarını ödeyemez duruma gelir ve 1881'de tüm dış borçların idaresi için Düyun-u Umumiye kurulur.

19. y.y.'nin son çeyreğine, küresel ekonomik düzenin 2. sanayi devrimi ile beraber ortaya çıkması damgasını vurmuştur. Bu ortam ve gelişmeler içinde küresel boyutlu bir kriz yaşanmıştır. Kriz, spekülasyon saikiyle şişen fiyatların, oluşan balonların patlamasının bir sonucudur ki yukarıda değinilen diğer krizlerin de ortak özeliklerinde aynı nedenler vardır. 2008'i de düşündüğümüzde aşina gelmiyor mu?

1800'lü yılların son 25-30 yılına damga vuran gelişmelerle 1873 krizinin nasıl bir arada gerçekleşebildiği Eric Hobsbawm'dan yaptığım alıntıda gördüğümüz üzere ilgi çekicidir. Konuya Alfred Marshall'ın getirdiği bakış açısı önemlidir ve iktisatçıların analiz perspektifinin can alıcı bir noktasında konumlanmaktadır. Farklı sosyal bilimlerin disiplinlerinden gelen araştırmacıların 1873 krizini iktisatçılar kadar önemsemeyen yaklaşımları da ayrıca mevcuttur.

Bir sonraki yazı, yine 19. y.y.'ın son çeyreğine ait: Neoklasik Okul. Bu iktisadi akımın 1980'lerin neoliberal görüşlerine önemli etkileri olmuştur.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.06.2016)
-------------------------------------------------
(1) Roubini, Nouriel & Mihm, Stephen; "Crisis Economics", The Penguin Press, 2010, sayfa 27.
(2) Hobsbawm, Eric; "The Age of Empire", Weidenfeld & Nicolson Ltd., 1987, sayfa 15-16.
(3) Alfred Marshall'ın parlamento komisyonlarında İngiliz hükümetine 19. y.y.'nin sonlarında verdiği tavsiyelerin yazılı metinleri J. M. Keynes tarafından "Official Papers" adı altında toplanmıştır.
Alfred Marshall'a ait görüş, söz konusu metinlerde yer almaktadır.
(4) Hobsbawm, Eric; "The Age of Empire", Weidenfeld & Nicolson Ltd., 1987, sayfa 36-37.
(5) Roubini, Nouriel & Mihm, Stephen; "Crisis Economics", The Penguin Press, 2010, sayfa 27.

Sunday, June 5, 2016

Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş

Bugünün küresel ekonomik düzeni sağlıksızdır, hastalıklıdır. Bu sağlıksız durumu anlamak için tarihsel bir perspektif yakalamaya çalışacak olursak, neoliberalizm adı verilen kavramın ortaya çıktığı 1980'lere gitme zorunluluğu doğar.

Neoliberalizm, yeni bir ideoloji değildir. Yeni bir felsefi akım da değildir. Tarihsel gelişim sürecine bakınca, küresel ekonominin egemen güçlerinin uluslararası politikadaki konumlarını güçlendirmek için ekonomik güçlerini artırma amacının bir aracı olma özelliği ile karşımıza çıkıyor. Kavram, ünlü Fed başkanı Volcker ve İngiltere başbakanı Thatcher tarafından oluşturuldu. Daha sonra ise, ABD başkanı Reagan ve Thatcher'ın dünyaya politika cephesinden beraberce sundukları bir araç haline dönüştü.(1)

Bugün gelinen noktayı daha geniş bir bakış açısıyla anlamak için biraz daha eskiye gidelim ve tarihsel süreci olabildiğince basit, yani anlaşılabilirlik düzeyi yüksek bir şekilde analiz etmeye başlayalım. Böylece, konunun sadece ekonomi mi, yoksa ekonomi adı altında uluslararası güç savaşını da içeren bir olgu çerçevesinde sürekli olarak dünyanın gündeminde olup olmadığını soralım. Bugün, Fed'in aldığı kararların küresel ekonominin neredeyse tamamını etkileyebilecek güce gelmesinin nedenlerini tarihsel bir bakış açısıyla anlamaya çalışalım.

İktisat, bilimsel olarak bir ahlak felsefecisi olan Adam Smith'in Ulusların Zenginliği adlı kitabıyla doğdu. Kitabın tarihi 1776'dır. Aynı yıl, Amerika Birleşik Devletleri kuruluyordu. ABD, eski bir İngiliz sömürgesi idi ve artık bağımsızlığını ilan ediyordu. Aynı dönemde İngiltere'de ilk sanayi devrimi yaşanmaktaydı. 2011 itibariyle, Alman Hükümeti'nin tanımlamasıyla dördüncü sanayi devriminde olduğumuzu anımsatalım. Yani, yaklaşık olarak 240 yıllık bir sürece dört tane sanayi devrimi sığdırıldı. Bu gelişmelerin hemen ardından bir burjuva ihtilali olan Fransız Devrimi 1789'da patlak verdi ve etkileri yayıldı.

Adam Smith'in Ulusların Zenginliği'nde anlattığı görünmez el, sanayi devrimiyle yaratılan piyasa getirileri ve dolayısıyla sermaye birikiminin artışının yaşandığı bir ortamla gelişen serbest piyasa kavramını vurguluyordu. Sanayi devrimi öncesindeki dönem, merkantilizm adı verilen bir dönemdi. Merkantilizm, devlet eliyle yaratılan korumacı politikalarla tekel rantları oluşturan bir sistemdi. Amaç, ülkelerin mümkün olduğu kadar değerli maden biriktirebilmesiydi. Bu amaca yönelik olarak ticaret yapılıyordu. Ticaretin ve finansın kontrolü devletin korumacılığı altında sağlanıyordu.

1770'li yıllarda, İngiltere'nin yaşamakta olduğu sanayi devrimi, Batı Avrupa'nın devlet korumacılığı altındaki merkantilist ticaretten sıyrılarak serbest piyasaya dayalı sanayiye geçişi anlamını taşıyordu. Adam Smith, içinde yaşadığı koşulları ve sanayi devrimi çerçevesinde oluşan serbest piyasa kavramı içindeki görünmez el mekanizmasını anlatıyordu. Ulusların Zenginliği'nin bir bölümünü de merkantilizm karşıtı görüşlere ayırmıştı.(2) Feodal lordların kraldan aldıkları imtiyazlarla ticaret yaptıkları dönem kapanıyordu.(3)

Merkantilist dönemden çıkış ve serbest piyasaya dayalı sanayi dönemi sınıflararası bölüşümde önemli sorunları beraberinde getirdi. Bu yeni dönem, işçi sınıfının giderek kötüleşen şartlarda yaşamaya başlamasına neden oldu. 19. y.y.'nin ortalarına gelinirken işçi sınıfı ayaklanmaları başladı Avrupa'da. Görünmez el, sermaye birikimi odaklıydı ve işçi sınıfının ekonomik bölüşümden alacağı payı ihmal etmişti. Sanayileşmeyle beraber, işçi sınıfının sahip olduğu bazı haklar elinden alınmıştı.(4)

1848 yılının Şubat ayında Fransa'da ayaklanmalar başladı. Ayaklanmalar, başta Almanya, Hollanda, Polonya, İtalya ve Avusturya olmak üzere Avrupa'nın büyük bir bölümüne, hatta Latin Amerika'ya sıçradı. Adam Smith'in değinmediği bölüşüm konusuna Karl Marx ve Friedrich Engels el attı. Ayaklanmaların ortaya çıktığı yıl ve hatta ayaklanmaların cereyan ettiği sırada Komünist Manifesto basıldı ve yayınlandı.

1848 ayaklanmaları kısa sürdü. Fakat, Avusturya ve Macaristan'da kölelik kaldırıldı, Danimarka'da monarşi son buldu, Hollanda'da parlamenter demokrasiye geçildi, Fransa'da Capet monarşisi son buldu.

Sanayi devrimi sürecinin ihmal ettiği bölüşüm konusunun 1848 ayaklanmalarına sebep olması gibi önemli gelişmelerin yanında, ekonomik düzen açısından başka bir önemli gelişme daha ortaya çıkmıştı. 19. y.y.'nin ilk çeyreği içinde altın standardına geçiş başlamıştı. İlk olarak, 1821 yılında İngiltere altın standardını kullanmaya başladı. 1853'te Kanada, 1865'te Newfoundland (Kanada'nın bir eyaleti), 1873'te ise ABD ve Almanya altın standardına geçtiler.

Görüldüğü üzere, 1770'lerle başlayan süreçte dünyanın ekonomik dengelerini etkileyen baş roldeki ülke İngiltere. Yukarıda özetlemeye çalıştığım gelişmelerin en önemli bölümü, serbest piyasa sistemi ile el ele gelişen sanayileşme sürecinin bölüşümü göz ardı etmiş olması ve bu durumun 1848 ayaklanmalarına neden olması. Ardından altın standardı sisteminin benimsenmeye başlanması ve bu sürecin de 1. Dünya Savaşı'na kadar devam etmiş olması.

Yukarıda anlattığım sürecin önemli bir durağı 1873 yılında ortaya çıkan büyük bir kriz ve Adam Smith ile başlayıp John Stuart Mill ile son bulan Klasik Okul'un yerine Neoklasik Okul'un devreye girmesidir. Bu başlıklardan 1873 krizini bir sonraki yazıda, Neoklasik Okul'u ise takip eden yazıda ele alacağım. Bir yazı dizisi şeklinde ilerleyerek, yazımın başında sözünü ettiğim tarihsel perspektifi en can alıcı olduğunu düşündüğüm noktalarıyla özetlemeye çalışacağım. Daha sonra, neoliberalizmin hangi süreç çerçevesinde geliştiğini ve bizi 2016'nın sağlıksız ve hastalıklı bir düzenine getirdiğini aklımın ve bilgimin yettiği ölçüde aktarmaya çalışacağım.

---------------------------------------------------------------
(1) Kazgan, Gülten; "Liberalizmden Neoliberalizme - Neoliberalizmin Getirisi ve Götürüsü", Remzi Kitabevi, Nisan 2016 (1. baskı), sayfa 22.
(2) Smith, Adam; "An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations", The University of Chicago Press, 1976, Volume Two, Book IV, sayfa 159-181.
(3) Lux, Kenneth; "Adam Smith's Mistake - How a Moral Philosopher Invented Economics and Ended Morality", Shambhala Publications, Inc., 1990, First Edition, sayfa 15. 
(4) Kazgan, Gülten; "Liberalizmden Neoliberalizme - Neoliberalizmin Getirisi ve Götürüsü", Remzi Kitabevi, Nisan 2016 (1. baskı), sayfa 16.


Not: Böyle bir yazı dizisini yazmayı planlamam, Mahfi Eğilmez ile 2 Haziran günü yaptığımız bir sohbetten doğdu. Bu blogu okuyanlar, önceki pek çok yazımda neoliberal politikaları ve bugünün küresel ekonomik düzenini ele alan yazılar yazdığıma şahit olmuşlardır. Mahfi Eğilmez ile yaptığımız sohbet, zaten yoğun olarak var olan ilgimi disipline edilmiş bir çalışmaya yönlendirmem konusunda bir kıvılcım yaktı. Kendisine, o keyifli sohbeti açtığı için özel teşekkürlerimi sunuyorum. İlham verdi.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.06.2016)