Pages

Saturday, April 30, 2016

Dikotomik Gelişmeler

Türkiye, akla gelebilecek neredeyse her konuda bilimsellikten kopuk tartışmalar içinde olduğu için uzun zamandır Türkiye ekonomisi üzerine yazılarımı blog sayfama koymuyordum. Bundan sonrası için de pek niyetim yok ama reel ekonomi ile finans piyasaları arasındaki kopuşu bu platformda dile getirmeye adeta mecbur kaldım.

2015 yılı, sadece Türkiye'de değil, tüm gelişmekte olan ülkelerde kur istikrarsızlığının yaşandığı bir yıl oldu. 2008 krizi sonrasında, ABD ve diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının uyguladıkları düşük ve sıfır faiz politikaları bu ülkelerin para birimleri üzerinden kredi kullanımlarını cazip hale getirmişti. Ayrıca, yine 2008 krizi sonrasında gelişmekte olan ülkelerin para birimleri başta Dolar olmak üzere neredeyse tüm gelişmiş ülke para birimlerine karşı güçlenmişti.

2015 yılını küresel ekonomi Fed'in ne zaman faiz artıracağını düşünmekle geçirdi. Faiz artırımı beklentisi sürekli olarak canlı bir durumdaydı. Finansal piyasalardaki fiyatlamalar da bu beklenti üzerine oturdu. Gelişmekte olan ülkelerin kur dengeleri alt üst oldu. Türk Lirası da Dolar karşısında defalarca 3 TL'nin üzerinde değer gördü. Yani, önemli ölçüde değer kaybetti. Türkiye'deki reel sektör firmaları da Dolar ve/veya Euro'nun düşük faizinden ve Türk Lirasının bu para birimleri karşısındaki göreceli gücünden faydalanmışlardı. Üstelik, olası bir kur artışına karşı türev ürünlerinin kullanılması yoluyla hiçbir önlem almamışlardı.

Türk Lirası, 2015 yılı boyunca aldığı hasarlarla Dolar ya da Euro cinsinden kredi kullanmış olan firmalar için ağır bir yük haline geldi. Söz konusu kredilerin vadesi geldiğinde geri ödenmesi gereken Dolar ya da Euro cinsinden kredilerin Türk Lirası karşılıkları bir anda arttı. Böylece, Dolar ve Euro'nun düşük faizli olmasının hiçbir anlamı kalmadı. Kur artışını da bir faiz maliyeti gibi düşünerek yabancı para cinsinden kullanılan kredinin maliyetini hesaplayacak olursanız, Türk firmaları ağır maliyetlerle karşı karşıya kaldılar.

Kur artışı, firmaların gelir tablolarında kur farkı zararı olarak görüldü ve doğal olarak karları düşürdü. Hatta, bazı firmaları sadece karsızlık sorunu ile değil, likidite sorunu ile de karşı karşıya bıraktı. Bankacılık sisteminde son zamanlarda görülen şüpheli kredi alacakları artışının temel nedenlerinden biri bu gelişmeler oldu. Dolayısıyla, artan piyasa risklerini bankalar kurumsal ve ticari müşterilerine fiyatlamaya başladılar.

Dikotomi, etimolojik açıdan bakıldığında Yunanca'dan gelen bir kelime. Anlamı, "ikiye ayrılmak". İstatistik, matematik, edebiyat, linguistik ve diğer pek çok disiplinlerde olduğu gibi ekonomide de bir uygulama anlamı var. Ekonomideki anlamı, reel kesim ile finansal kesim arasındaki bağın kopması. Yani, parasal değişkenlerdeki değişimlerin üretim, istihdam gibi reel değişkenleri etkileyemeyecek durumda olması durumunu anlatıyor.

Türkiye, faiz konusunu bilimsellikten uzak bir ortamda tartışıyor. Ancak, son yapılan faiz indirimlerinin ekonomik gerekçeleri olduğunu belirtmek gerekiyor. İşin siyasi boyutuna girmiyorum. Önceki yazılarımda, merkez bankası bağımsızlığı çerçevesinde konuyu irdelemiştim. Türkiye'deki bazı profesör ünvanlı kişilerin hiçbir merkez bankası bağımsız değildir gibi saçma iddialarını da dinlemeye maalesef maruz kaldığım anlar da oldu bu arada.

TCMB faiz indirimleri yaptı ama bu indirimler piyasada bankalar tarafından deklare edilen faizlere aynı oranda yansıdı mı? Cevap, net olarak hayır. Ekonomi ve risk yönetimi mantığı çerçevesinde, yukarıda anlattığım riskler nedeniyle yansıması mümkün de değil. TCMB'nin indirdiği faizin hangisi olduğunu ve bu inen faizin bankaların maliyetlerini doğrudan etkileyip etkilemediğini bilmek ve anlamak doğru analiz yapmak için çok önemli. Bu, TCMB'nin bankalara fonlamayı dönemsel ve ağırlıklı olarak faiz koridorunun neresinden yaptığını takip etmeyi gerektiriyor.

Parasal değişkenler sadece TCMB faizlerinden ibaret değil. Fed'in 2016'da yapması muhtemel faiz artırımlarına ilişkin beklentiler zayıfladıkça gelişmekte olan ülkelerden kısa vadeli sermaye çıkışları durdu. Böylece, kurlarda bir istikrar meydana geldi. Oysa, 2015 yılında Fed'in faiz artırımları beklentisiyle gelişmekte olan ülkelerin toplamı düşünüldüğünde net kısa vadeli yabancı sermaye çıkışı söz konusuydu. Bu sürecin durması ile beraber sermaye piyasası tarafında da endekste yükselme meydana geldi. Yani, borsada yükseliş söz konusu oldu.

Finansal piyasalar analiz edildiğinde, 2015'e göre istikrarlı bir görünüm var. Finansal piyasalar mutlu. Aklı başında analizleri olan finansal analistler ise tedirgin. Fakat, 2015'in yukarıda dile getirdiğim hasarları nedeniyle reel ekonomide likidite sıkıntısı ve ortadan kaldırılamamış riskler var. Kurdaki sakinleşme, yüksek derecede Dolar'a bağlı Türkiye ekonomisi için enflasyon cephesinde bir rahatlamayı beraberinde getirdi. Yani, enflasyonda düşüş gözlemlendi ki faiz indiriminin haklı ekonomik gerekçesi de böylece oluşmuş oldu.

TCMB'nin faiz indirimlerinin bankaların müşterilerine ilan ettikleri faiz oranlarını aşağı çekmesi için daha fazla faiz indirimi lazım. Böyle bir indirim, ilerleyen dönemlerde hem enflasyon açısından olumsuz bir tablo oluşturacak, hem de küresel ekonomide görülebilecek olası kırılganlıklarda Türkiye'ye kısa vadeli yabancı sermaye girişlerini aniden durduracaktır. Unutlmaması lazım ki, küresel ekonominin potansiyel kırılganlıkları çok. Fed'in faiz artırımının en yakın zamanda Eylül'den sonra gündeme geleceğini düşünüyorum. Fakat, küresel finansal piyasaların yeni bir risk yaratma potansiyelinin yüksek olduğu bir ortamda ve özellikle Türkiye'nin turizm gelirlerinden önemli ölçüde kaybının olduğu bir dönemde agresif faiz indirimleri tehlikeli olacaktır.

TCMB'nin faiz indirimlerinin bankaların müşterilerine ilan ettikleri faiz oranlarını aşağı çekmesi için en önemli unsur, reel kesimin yaşamakta olduğu likidite sorununu çözmesidir. Bu sorunun çözülebilmesi, şirketlerin "mikro ihtiyati" politikalarına bağlıdır. İşletme organizasyonlarının gözden geçirilmesi, verimlilik artışları, maliyet kontrolleri gibi unsurların özellikle öne çıktığı bir sürecin içinde reel ekonomi. Düzelmenin çok kısa bir sürede gerçekleşmesi de pek mümkün gözükmüyor. 2016, reel ekonomi için 2015'in hasarlarını giderme yılı olmak zorundadır ve yılın 1/3'ü bitmiş durumda.

Türkiye, ekonomik tanımı çerçevesinde tam anlamıyla dikotomi görünümü vermiyorsa da ekonomiyi dikotomi tanımına önemli ölüde yaklaştıran gelişmelerle karşı karşıya.

Arda Tunca
(İstanbul, 30.04.2016)

Monday, April 18, 2016

Doha'nın Anlattığı Petro İlişkiler

Uluslararası ilişkiler düzleminde S. Arabistan ve İran'ın anlaşamadığını biliyoruz. S. Arabistan'ın Yemen'e müdahalesi ile iki ülke arasındaki gerginlik yeni bir boyut kazanmıştı. Bu ikilinin kötü ilişkisi petrol fiyatları üzerinde son derece önemli etkiler yapacak bir noktaya geldi.

Hafta sonunda, OPEC üyeleriyle kartelin dışında yer alan önemli petrol üreticileri bir araya geldiler. Amaç, 2014 yılının Haziran ayında varili $110 civarında olan Brent'in 2016 yılının Ocak ayında varili $26'a kadar inen fiyatını arz sabitlemesi ile yükseltmekti. Toplantı öncesinde, olası bir arz sabitlemesi beklentisiyle fiyat $42'ye kadar yükselmişti. Fakat, İran toplantıya katılmadı. Toplantı öncesinde, S. Arabistan'ın İran hakkındaki olumsuz yorumları toplantının petrol üreticileri açısından arzu edilen sonucu vermeyeceği sinyalini güçlü bir şekilde vermişti. Doha'dan elle tutulur bir sonuç çıkmamasının nedeni İran ve S. Arabistan'ın kötü ilişkileri oldu.

Petrol fiyatlarının yüksek olduğu dönemlerde, yani hemen hemen 2015'in ortalarına doğru petrol fiyatlarındaki düşüşün küresel büyüme üzerinde olumlu etkiler yapacağı düşünülmekteydi. Ancak, ne zaman ki fiyatlar petrol üretimine bağımlı ülkeler açısından bütçe dengelerini alt üst edecek noktaya geldi, o andan itibaren petrol fiyatındaki düşüş bazı endişelere yol açtı.

Birkaç ay kadar önce, S. Arabistan'ın ekonomik krize girme olasılığından söz ettik. Diğer yandan, düşük fiyat seviyelerinin yükselme ihtimalinin düşük olduğunu düşündük. Zira, İran gibi önemli bir üreticinin uluslararası piyasaya yıllar süren ambargolardan kurtulmuş olarak petrol arzıyla dönmesinin fiyatları daha da baskı altında tutacağını düşündük. İran, bozuk olan ekonomisini elindeki en önemli güç olan petrol üretimiyle toparlamaya çalışacaktı. Üstelik, petrol fiyatı ne olursa olsun. İran için uluslararası piyasaya dönmenin marjinal faydası ilk zamanlarda çok yüksek olacaktı. Nitekim, gelişmeler beklentilerle paralel olarak ilerledi. Fakat, düşük fiyatlar nedeniyle zorda olan ülkeler, enerji firmaları ve bu enerji firmalarının risklerini taşımakta olan bankalar için $26'ya kadar düşmüş bir fiyat pek çok riski içinde barındırmaktaydı. Bu riskler devam ediyor.

Hafta sonu yapılan Doha toplantısına, yukarıda özetlemeye çalıştığım bu ortamda gidildi. Kişisel beklentilerim dahilinde, herhangi bir arz sabitlemesi sonucu çıkmadı. Çünkü, İran işin içinde olmadan düşük fiyat sorununa çözüm bulmak pek mümkün değildi.

Yukarıdaki resme iki ayrı gelişmeyi de dahil ederek analiz yapmak gerekiyor. Birincisi, 11 Eylül nedeniyle ABD'nin S. Arabistan'ı sorumlu tutmaya yönelik bazı hukuki hamleleri söz konusu oldu. Bu hamlelerin detayına girmeyelim. Bambaşka bir içerik taşıyor çünkü. Uzun zamandır, ABD'nin Ortadoğu'daki önemli müttefiklerinden biri S. Arabistan. ABD'den gelen bu yaklaşım karşısında S. Arabistan, elindeki tüm Amerikan varlıklarını satabileceğini dile getirdi. Yani, ABD-S. Arabistan ilişkilerinde bir tad kaçıklığı var. Tadı kaçan bu ilişkinin ABD açısından petrol fiyatları üzerinden bölgesel dengeleri yönetmek gibi bir amacı olabileceğini düşünüyorum. Petrol deyince, mecburen uluslararası güç dengelerini dikkate almak zorundayız. İkincisi, Kuveyt'te yeni başlayan bir grev oldu. Söz konusu grev, Kuveyt'in günlük üretim kapasitesinin %60'ını, yani günlük 1.7 milyon varillik üretimini yok etti. Grev, petrol işçilerinin ücretlerinin ve bazı ücret dışı menfaatlerinin kesilmiş olmasından kaynaklanıyor.

İran, küresel enerji piyasasına günde 400.000 varillik bir üretimle geri dönmüştü. Ambargo yıllarının kayıplarını telafi etmek için 300.000 varil daha ilave etmekten söz ediyor. Diğer yandan, Kuveyt'teki grev uzar mı, yoksa kısa mı sürer? Bilemiyoruz, izleyeceğiz. Haziran'daki OPEC toplantısına kadar gelişmelere bakacağız ama fiyatın yönü düşüş gibi duruyor. Hangi varsayımlar altında? Kuveyt'teki grevin kısa sürmesi durumunda. S. Arabistan da bir süre önce, arz sabitlenmesine geçilmediği takdirde, gerekirse daha fazla petrol üreteceğini dile getirmişti. Bir yandan fiyat yükselsin diye çaba gösterirken, diğer yandan en güçlü üreticinin kendisi olduğunu hatırlatan bir yaklaşım.

Yukarıdaki özet, fiyat tahmini yapmak konusunda bir hayli kafa karıştırıyor. Fiyat, şimdilik biraz aşağı gidebilir gibi gözüküyor. Kuveyt önemli. İran önemli. Bir de, haftalık istatistiklerin kısa süreli etkileri olacaktır. Trend, yine aşağı döndü ama önemli dediğim etkenleri izleyelim. Petrol için tahmin yapmak son yıllarda hiç bu kadar zor olmamıştı. Petrole ilişkin teknik konular da, uluslararası ilişkiler de çok karmaşık formüllere dayanır oldu.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.04.2016)

Friday, April 15, 2016

Aydınlanma

Immanuel Kant'ın "Aydınlanma Nedir?" başlıklı bir makalesi vardır. Tarihi 1784'tür. Makaledeki aydınlanma tanımı, bireyin kendi benliğinde sahip olduğu olgunlaşamamış olma halinden çıkışı olarak yapılır. Olgunlaşamama hali ise, bireyin kendi anlama ya da öğrenme gücünü bir başkasının rehberliği olmadan kullanamamasıdır. Olgunlaşamamış olma halinin kişinin kendi benliğinde var olmasının nedeni, anlama eksikliği değil, başkasının rehberliği olmadan anlamaya ve öğrenmeye niyet ve cesaretinin bulunmamasıdır.

Tembellik ve korkaklık, olgunlaşamamanın, yani bir ömür boyu öğrenme gücünü kullanamamanın sebebidir. Tembellik ve korkaklık, başkalarının bireyler üzerinde vesayet geliştirmelerinin de sebebidir. Böylece düzen, bireyin düşünme ve çaba gösterme gerekliliğini ortadan kaldıran bir noktaya gelecektir. Vesayet sahipleri, bu düzen içinde bireylerin olgunlaşamamış olma halinden çıkıp olgunluk haline ilerleyişinin tehlikeli olduğunu düşüneceklerdir. Yani, tembellik ve korkaklıktan kurtularak kendi başına öğrenebilme gücünü kimsenin rehberliği ve yardımı olmadan kullanabilen birey, vesayet tesis edenler ya da etmiş olanlar için tehlikeli olacaklardır.

Olgunlaşamamış olma halinden çıkış birey için kolay değildir. Çünkü, olgunlaşamamış olmak bireye rahat gelmiştir ve hatta bu durum hoşuna bile gitmiştir. Birey, düşünme gücünden yoksundur. Çünkü, hiçbir zaman düşünme çabası içine girmesine izin verilmemiştir. Dogmalar, kalıplar bireyin daimi olarak olgunlaşamamasına neden olan engellerdir.

Kant'ın felsefesinde aydınlanma, düşünerek ve öğrenmeye başlayarak gerçekleşiyor. Fakat, birileri buna engel oluyor. Kant'ın bireyle ilgili tespitleri, toplumsal tespitlere atlıyor birkaç paragraf sonra.

Kant, toplumsal aydınlanmanın bireysel aydınlanmadan daha fazla mümkün olduğunu anlatıyor. Çünkü, toplumun içinde, vesayet tesis edenlere rağmen düşünmeyi deneyenlerin olacağını ifade ediyor. Ancak, toplumsal aydınlanmanın ağır ilerleyen bir süreç içinde gerçekleşeceğini söylüyor. Despotizme ve otokrasiye karşı bir devrim gerçekleşse ve mevcut despot düzeni yıksa bile, düşünmek konusunda gerçek bir reformun devrim yoluyla yapılabilirliğini imkansız olarak görüyor Kant. Çünkü devrim, önyargıları harekete geçirebilir ve gerçekten bir olgunlaşma döneminin başlaması mümkün olamaz.

Aydınlanma, yani olgunlaşma için ihtiyaç duyulan şey özgürlüktür diyor Kant. Toplumda hep bir kısıtlamanın olduğunu anlatıyor. Bir subay, vergi memuru, din adamı topluma hep bir mesaj veriyorlar. "Tartışma, eğitimini yap, vergini öde, inan" diyorlar. Fakat Kant, hangi kısıtlamaların aydınlanmaya engel olduğunu ve hangilerinin yarar sağladığını da soruyor.

Bireyin özgürce aklını kullanmasının her zaman geçerli olması gerekiyor. Fakat, kamunun düzeni içinde bazı kurallara uyulması da zorunludur. Bu kurallara itiraz edilmeden uyulur. Fakat, bireyin düşünerek ve öğrenerek bu kurallarla ilgili görüşlerini, taleplerini toplumsal alanda ifade etmesi engellenemez. Bireyin, kuralların adaletsizliklerini, uygunsuzluklarını anlatmasıyla kamu düzeni bozulmaz. Bu ifadeleriyle Kant, aslında hukuktan söz ediyor. Yani, düşünen insanın mevcut kuralları değiştirmeye yönelik ifade özgürlüğünü anlatıyor.

Kant, yaşadığı çağın "aydınlanmış" bir çağ olup olmadığını sorguluyor. Cevabı, aydınlanmış değil ama "aydınlanmakta olan" bir çağ olarak veriyor. Kant, kimsenin yardımı olmadan, kendine güvenerek düşünme yetisini dini alanda da kullanabilen insanların yaşadığı bir toplumun yaratılmasında gidecek daha uzun bir yol olduğunu anlatıyor.

Makalede aydınlanma ile ilgili anlatımların odak noktasında din bulunuyor. Dini açıdan olgunlaşamamış, yani düşünme yetisini kullanamamış olmayı çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcı olarak görüyor Kant.

Ben bu yazıyla, makalenin kendimce can alıcı noktalarını ortaya çıkarıyorum ama metnin tamamının okunmasını öneririm.

Kültüründe sorgulama olmayan, düşünme yeteneğini kullanamayan bireyler ve toplumlar Kant'a göre olgunlaşmamış oluyorlar. Çünkü, düşünmeye cesaret edememişler. Makalenin daha ilk paragrafında, Horatius'un ünlü sözünü kullanıyor: "sapere aude". Yani, "düşünmeye cesaret et". Düşünmeye başlamak, esaretten kurtulmaktır. Bunun için özgür olmak gerekir.

Özgürlük, düşünmek ve gelişmektir. Düşünmek, itiraz etmektir. Farklılaşmaktır ve özgürlüğü hiç olmayan ya da sınırlı olan hangi ülke gelişmiştir? Özgürlüğün derecesine göredir gelişmişliğin derecesi de.

Düşünce özgürlüğü kavramının önemli yapıtlarından biridir Kant'ın bu makalesi. Aydınlanmamış, yani öğrenmeyen, düşünmeyen insan kolayca vesayet altına girer. Ya da, daha düşünme yetisini kullanmaya fırsat bulamadan vesayet altında buluvermiştir kendini. Bu nedenle, din konusuna özellikle vurgu yapıyor Kant. Vesayet sahipleri, düşünme yetisinin kullanılmasını istemezler. Toplumun muhafazakarlığı ve dogmalara bağlılığı vesayet sahiplerinin çıkarlarına hizmet eder.

Daha olgun bir insanlık olsaydı, eminim ki toplumların değil, sadece bireylerin dini olurdu. Genler atalarımızdan miras kalıyor ama toplumsal olarak inanç nasıl kalıyor? Sosyolojik ve psikolojik açıdan açıklayabiliyorum ama aydınlanma açısından anlamıyorum. İnsanlığın yetersiz olgunluğundan olsa gerek.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.04.2016)

Monday, April 11, 2016

Helikopter Parası: Gökten Yağan Para

Euro Bölgesi ile ilgili deflasyon korkusu geçtiğimiz hafta içinde bazı çevrelerde ilginç bir tartışma başlattı. Euro Bölgesi'nin enflasyon oranı Temmuz 2014'ten bu yana yıllık bazda sürekli %0.5'in altında seyrediyor. 2016 yılının Şubat ve Mart aylarında ise negatif bölgede dolaştı. Avrupa Merkez Bankası'nın (AMB) aldığı onca önleme rağmen - ki bir kısmını çok yakın bir geçmişte hayata geçirdi http://ardatunca.blogspot.com.tr/2016/03/avrupa-merkez-bankasnn-yeni-onlemleri.html - talep canlanmıyor.

Avrupa'lı bazı ekonomistler AMB tarafından alınan önlemlerin hiç görülmemiş bazı başka önlemlere kadar uzanabileceğini dile getirdiler. AMB'den bazı isimler bu konulara gayrıresmi olarak girilmesini dahi doğru bulmadıklarını ifade ettiler ama bu alışılmadık önlemler bazı çevrelerde konuşulmaya başlandı bile. Bu yazının amacı elbette ki kimin ne konuştuğu ile ilgilenmek değil. Ancak, yapılan bir tartışmanın teorik ve pratik yönlerini ortaya koymak ve yıllardır dile getirmekte olduğum Euro Bölgesi'nin yanlış kurgulanışının Euro Bölgesi'ni ne duruma getirdiğini yeni bir tartışma ekseninde yorumlamak isterim.

Avrupa'daki bazı çevrelerin dile getirdikleri uygulamanın adı "helikopter parası (helicopter money)". Yani, AMB para basacak ve Euro Bölgesi'nde yaşayan yaklaşık 335 milyon kişiye eşit miktarda para dağıtacak. Kavramın adından da anlaşılacağı üzere, sanki bir helikopter ile insanlara gökten para yağdırılacak. İnsanlar, bu paraları harcayarak ekonominin çarklarına sunacaklar ve talebi canlandıracaklar.

Helikopter parası kavramı ilk olarak 1969 yılında Milton Friedman tarafından ortaya atılıyor. "The Optimum Quantity of Money" başlıklı makalesi ile helikopter parası kavramını iktisat literatürüne sokuyor. Friedman'a göre, bir kerelik bir uygulama ile yapılacak harcamalar bir merkez bankasının hedeflediği enflasyon oranına yaklaşılması konusunda para politikasına yardımcı olacak. Ancak, Friedman'ın önerisinin altı esas olarak Bernanke tarafından dolduruluyor.

Bernanke, parasal finansman destekli vergi indirimleri önerisi ile konuyu daha sofistike bir analizle tartışıyor. Yani, hükümet vergi oranlarını düşürsün diyor. Vergi oranlarını düşürmekten kaynaklanan kamu borçlanma ihtiyacı için merkez bankası para bassın ve kamu borçlanma kağıtlarını satın alsın. Böylece, Friedman'ın ortaya attığı kavramı basit anlatmak için kullandığı "helikopter ile para dağıtma" yöntemi vergi indirimi ile gerçekleşmiş oluyor. Bu dağıtılan para da merkez bankasının bastığı banknotlar ile karşılanıyor. Üstelik, kamu kağıtlarına merkez bankası kaynaklı yaratılan talep nedeniyle kamu borçlanma faizi artmamış oluyor.

Friedman'ın önerisi sadece bir kerelik ve sürekli harcama yaratıp yaratmayacağı şüpheli. Bernanke'nin önerisi ise helikopter parası kavramını sistematik bir işleyişe bağlıyor.

Euro Bölgesi'nin bir merkez bankası ama 19 ayrı hükümeti olduğu için Bernanke'nin önerisinin yerine gelebilmesi çok zor. Peki, yukarıda referans verdiğim yazıdaki uygulamalar ve önceki dönemlerde gerçekleştirilen parasal genişleme uygulamaları Bernanke'nin helikopter parası uygulamasına benzemiyor mu?

Küresel ekonominin büyük merkez bankalarının parasal genişleme uygulamaları büyük ölçüde bankaların portföylerinde bulundurdukları kamu borçlanma araçlarının basılan para karşılığında merkez bankaları tarafından satın alınması şeklinde kendini gösterdi. Bu durum, bankaları bulundurdukları rezervleri açısından rahatlattı. Portföylerindeki kamu borçlanma araçlarını merkez bankalarına verdiler ve karşılığında nakdi bir para elde ettiler.

Bernanke'nin helikopter parası önerisinde ise, merkez bankalarının uygulamakta oldukları parasal genişleme politikalarına göre reel sektörü daha doğrudan etkileyebilecek bir unsur var. Mevcut parasal genişleme uygulamalarında bankacılık sisteminin kredi verme motivasyonunun canlanması gerekiyor ki ekonomide talep canlanabilsin. Nitekim, bankalar kendi yaralarını sardılar ama rahatlattıkları rezerv pozisyonlarını kredi mekanizmalarını hareketlendirmek suretiyle bozmak istemediler. Ancak, para basmak suretiyle gerçekleştirilebilecek vergi oranı indirimleri Friedman'ın nitelendirdiği ve Bernanke'nin önerdiği üzere halkın üzerine helikopter ile para yağdırmak gibi bir şey.

Bernanke'nin yöntemiyle helikopter parası uygulamasının Euro Bölgesi için gerekli olduğu kanısındayım. Sadece AMB'nin para politikalarıyla Euro Bölgesi'nin yıllardır süregelen sorunlarını çözebilmesi imkansız. Ancak, tek merkez bankası ve 19 ayrı hükümetle böyle bir uygulamanın hayata geçebilmesi de kanımca imkansız. Ayrıca, Bernanke'nin önerisi para ve maliye politikalarının son derece uyumlu kullanılmasını gerektiriyor. Euro Bölgesi, para ve maliye politikalarını uyumlu kılmakta geçmişte başarılı olamamışken daha hassas bir uyum gerektiren bu politikalar demetini nasıl hayata geçirecek?

Helikopter parası uygulamasını Avrupa tartışıyor. AMB, düşüncesini dahi kabul etmiyor. Fakat, bazı çevreler deflasyonist baskıdan çok ciddi boyutta endişelenmiş ki konuyu gündeme getirdiler. Unutulmamalı ki deflasyon, enflasyondan daha tehlikeli. Deflasyonist ortamda, fiyatların düşeceği beklentisiyle tüketim ve yatırım harcamaları duruyor ve hatta düşüyor. Bu durum, istihdamı ve dolayısıyla işsizlik oranını olumsuz olarak etkiliyor.

Helikopter parasını Avrupa tartışıyor. Ben de iki çift yorum yapayım dedim.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.04.2016)

Friday, April 8, 2016

Yerçekimi Dalgalarının Varlığı Ispatlanıyor - 14 Eylül 2015

Einstein evreni düşlerken zaman ve mekanın birbirleriyle etkileşim içinde olduklarını keşfetti. Zaman ve mekan dinamik kavramlardı. Uzayabiliyor, kısalabiliyor, yani esneyebiliyorlardı ve bağımsız değillerdi. Hareket eden cisimler olmasa, var olamazlardı.

14 Eylül 2015 günü bilim insanları, ABD'nin Washington ve Louisiana eyaletlerinde kurulan L şeklindeki antenleri titreten bir şeyin olduğunu ortaya çıkardılar. Bu şeyin aynı zamanda son derece ince bir ses çıkardığını da buldular.

Einstein, izafiyet teorisinden hareketle yerçekimi kuvvetinin dalgalar yaydığını söylemişti. Evrendeki cisimlerin ve enerjinin evrenin geometrisini değiştirdiğini ifade etmişti. Cisimlerin bir enerjiyle evrenin geometrisini değiştirmesini ise, bir insanın vücut ağırlığıyla bir yatağın ortasını çökertmesine benzetmişti. Bu çökmenin de yerçekimi kuvveti yarattığını anlatmıştı.

14 Eylül 2015 günü, LIGO (Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory) adlı gözlem evinin bilim insanları L şeklindeki antenleri titreten ve hatta ses çıkartan şeyin yerçekimi kuvveti olduğunu fiziki olarak ıspatladılar. Böylece, Einstein'ın teorisi 100 yıl sonra ıspat bulmuş oldu.

Evrendeki cisimlerin yer değiştirmesi ya da hareketi uzay zamanının uzaması, kısalması gibi etkiler yaratıyordu. Tıpkı, bir yatakta yatan bir insanın sağa, sola dönmesi ya da hareket etmesiyle yatağın ilgili alanlarının bastırılması ve çökmesi gibi. Evrendeki cisimlerin de hareket etmeleri ve çarpışmaları sonucu yüzeylerinde bastırılmış ya da çökmüş alanlar oluşturmalarının bir dalga yayılmasına sebep olduğunu iddia ediyordu Einstein. Fakat, kara deliklerin varlığını keşfeden Karl Schwarzschild ile 1916 yılında yaptığı bir sohbette herhangi bir dalganın var olmadığını söylemişti. Bu fikrini daha sonra değiştirmişti. Einstein, yerçekimi dalgaları fikrini ortaya atmıştı ama ıspatı 2015 yılına kadar mümkün olamadı.

Fizikçiler, yerçekimi dalgalarının mekanı bir yönde bastırırken, diğer yönde gerdiğini bulurlar. Joseph Weber'in 1969'daki deneyleri yerçekimi dalgalarının var olduğunu iddia etmesine sebep olacaktır. Bu iddia, pek çok fizikçiyi yerçekimi dalgaları üzerine çalışmaya yıllar boyu özendirecek ve motive edecektir. Nitekim, Joseph H. Taylor ve Russell A. Hulse 1978 yılında ölü yıldızlardan kopmuş ve madde yoğunluğu çok yüksek  olan yıldızların (nötron yıldızlar) birbirlerinin çevresinde döndüklerini ve bu şekilde elektromanyetik radyasyon dalgası yaydıklarını bulurlar. Bu çalışma, 1993 yılında Nobel ödülüne layık görülür.

Caltech'ten Dr. Thorne ve MIT'den Dr. Weiss, 1975 yılında Washington'da bir otel odasını paylaşmak zorunda kalırlar. Sabaha kadar yerçekimi dalgaları üzerine tartışma yaparlar. Dr. Thorne, Glasgow Üniversitesi'nden Dr. Drever ile temasa geçer. Yerçekimi dalgaları üzerine çalışmalar başlar. Yıllar süren çalışmalar, görüşmeler Initial LIGO adındaki oluşumun 2000 yılında hayata geçmesine neden olur. Initial LIGO altındaki çalışmalar 10 yıl sürer ama 2010 yılından sonra deneyler için kullanılacak donanımların değiştirilmesi yoluna gidilir. Daha yüksek teknolojiye sahip ve dolayısıyla hassas ölçümler yapabilecek donanım temin edilir. L şeklindeki antenlerin kurulması sağlanır.

Hanford/Washington ve Livingstone/Lousiana'da kurulan L şeklindeki antenlerin kolları 2.5 mil uzunluğundadır. Çimento ve çelik kullanılarak yapılmıştır ve içleri boştur. Antenlerin kollarının bittiği noktalarda aynalar bulunmaktadır ve çevredeki tüm seslerden arındırılmış olarak korunmaktadırlar. Yerçekimi dalgalarının anten kollarının uzunluğunda yapacağı değişikliği ölçmek için lazerler kullanılmaktadır. Lazerler, bir protonun çapının 1/10.000'i kadar oluşabilecek bir uzunluk değişimini dahi ölçebilecek kadar hassastırlar. Yani, bilinen en güçlü mikroskobun dahi göremeyeceği kadar küçük bir değişimden söz etmiş oluyoruz.

LIGO, Joseph H. Taylor ve Russell A. Hulse tarafından nötron yıldızlarının birbirlerinin etrafında dönmesiyle oluşan dalgaların etkisiyle birbirlerine yaklaşmaları ve birbirlerinin etrafında artan hızla dönmeye başlamaları ve sonunda birbirlerine çarparak gama ışını patlamasına yol açması durumunu ıspatlamaya çalışmaktadır. Nötron yıldızlarının birbirlerine yaklaşmaları, birbirlerinin etrafında saniyede yüzlerce kez dönmelerine yol açmaktadır. Kara delikler adı verilen oluşumlar da zaten ölü yıldızların birbirlerinin etrafında dönmesi, birbirlerine giderek artan hızda yaklaşması, sonunda çarpışması ve diğer ölü yıldızları da artan yerçekimi gücü ile kendine çekmesi sonucu oluşmaktadır. İşte LIGO, yerçekimi dalgalarının varlığını fiziksel olarak ıspatlayabilirse, 1978'deki çalışmayı ve dolayısıyla Einstein'ın teorisini de ıspatlamış olacaktır.

14 Eylül 2015 günü, lazerler bir sinyal alır. Çok ince bir ses kaydederler ve anten kollarının ucundaki aynaların birinde bir protonun çapının 4/1000'i kadar bir oynama meydana gelir.

Bilim dünyası, 1.2 milyar yıl önce birbirinin etrafında dönen iki adet kara delik olduğunu bulmuştur. Biri Güneş'ten 36 kat, diğeri ise 29 kat büyüktür. Birbirlerinin etrafında dönerek birbirlerine yaklaşmışlardır. Işık hızının yarısı kadar bir hızla çarpışmaya doğru yaklaşırlar. Çarpışma öncesinde, birbirlerinin çevresinde saniyede 250 kez dönmektedirler. Tekrar edelim, biri Güneş'ten 36 kat, diğeri ise 29 kat büyüktür. Sadece 1 saniye ve bu iki muazzam kütlenin 250 kez dönüşü! Dünya saniyesinin 1/5'i kadar bir sürede çarpışma yaşarlar ve Güneş'in 62 katı kadar büyüklükte yeni bir kara delik oluştururlar.

Einstein, zaman ve mekan kavramlarının Galileo ve Newton'da olduğu gibi evrendeki cisimlerden bağımsız olmadıklarını anladı. İzafiyet teorisiyle evrendeki cisimlerin hareketlerinin zamanı ve mekanı belirlediğini söyledi. Sonra da, yerçekimi dalgalarının var olduğunu ortaya attı. Ispatlamak, insanlığın yüzyılını aldı.

Herşey, Einstein'ın damdan düşen bir adamı bir tesadüf sonucu izlemesiyle başladı. Adam, şans eseri kurtuldu. Çünkü, düştüğü noktada zemini bir çöp yığını yumuşatmıştı. Düştükten bir süre sonra muhtemelen ayağa kalktı. Yaşadığı korku ve şokun etkisinde bir süre kaldı ama yürüyüp gitti düştüğü yerden. Albert Einstein adındaki bir adamın kendisini izlediğinden muhtemelen hiç haberi olmadı. Kendi düşüşünün Einstein'ın beynine gönderdiği bilimsel ilham dalgasından da hiç bir zaman haberdar olmadı herhalde. Yukarıda ve bir önceki yazımda anlattıklarımın hepsinde büyük bir sorumluluğu vardı oysa ve sebep olduğu şeyin hiç farkında olmadan da öldü belki de.

Bilim, heyecan verici birşey. Keşfetmekten ve anlamaktan daha güzel ne olabilir? Bunun için sorgulamak lazım. Merak etmek lazım. Tabuları yıkmak lazım. Gelenekçi olmamak lazım. Bilebildiğimiz kadar bilelim. Birşeylere inanacaksak, anlayabildiğimiz için inanalım. Gerekli diye ya da aileden miras kaldı diye değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.04.2016)

Thursday, April 7, 2016

İzafiyet Teorisi Üzerine Sohbet - 2 Aralık 1919

Bir binanın tepesinden bir adam düşer. Yumuşak bir çöpün üzerine iniş yapar. Kazayı ufak tefek berelerle şans eseri atlatır. Bu kazayı, yine şans eseri izleyen biri vardır. Kazayı görür ve derin düşüncelere dalar. Son derece karmaşık fikirler matematiksel formüllere dönüşür. Ortaya bir teori çıkar. Kazayı şans eseri izleyen kişi Albert Einstein ve karmaşık fikirlerin matematiksel formüllere dönüşümünün adı da izafiyet teorisidir.

6 Kasım 1919 günü, Royal Society'de bir toplantı gerçekleşir. Bu toplantıda, izafiyet teorisi konuşulmuştur. 2 Aralık tarihli The New York Times gazetesinde ise, Einstein ile bir röportaj yapılır. Bu röportajda Einstein mümkün olduğunca basit bir dille izafiyet teorisini anlatır.

İzafiyet teorisi, insanın evreni algılayış biçimini değiştirmiştir. Einstein, The New York Times'ın röportajında izafiyet teorisinin Newton'un yerçekimi teorisi kadar devrimsel özelliğe sahip olduğu iddiasına mütevazi bir tavırla itiraz eder. İzafiyet teorisinin, Newton'un teorisini tamamlayıcı özellikler taşıdığını belirtir.

Newton, kafasına düşen bir elma ile, Einstein ise damdan düşen bir adam ile teori geliştirmişlerdir. İzafiyet, zaman ve mekan kavramlarının cisimlerin hareketi ile belirlendiği tezine dayanıyor. Galileo ve Newton'da zaman ve mekan bağımsız unsurlar olarak değerlendiriliyor. Yani, evren kavramı, bağımsız olduğu düşünülen zaman ve mekana dayanıyor. Mekanik bilimi de bu teze dayanıyor.

Einstein, Galileo ve Newton'un tezlerine göre, zamanın ve mekanın Güneş, Dünya ve yıldızlar olmadan da olabileceğini anlatıyor. Oysa, zaman ve mekanın var olabilmesi için hareket eden bu cisimlerin varlığının şart olduğunu vurguluyor Einstein.

İzafiyet konusunu basit anlatımlı bir hale getirmek için Einstein'ın şöyle bir örneği var: Dünya'yı evrende yok varsayın. Dünya'nın yerine bir oda ya da bir ev büyüklüğünde bir kutu yerleştirin. Bu kutu, bir iple asılı duruyor olsun. Kutunun merkezinde ise bir adam olduğunu düşünün. İp bir anda çekildiğinde, kutunun merkezinde duran adam kutunun tabanında konumlanmış olacaktır. Newton'un yerçekimi teorisinde, adamın kutunun tabanına düşmesi yerçekimi kuvveti ile açıklanıyor. Einstein, kutunun merkezindeki adamın, kutunun hareketi nedeniyle tabana yerleşmesiyle görülen sonuç ile yerçekimi kuvveti nedeniyle tabana yerleşmesinin aynı sonucu doğurduğunu anlatıyor. Einstein, düzenli olmayan hareket (difform motion) olarak tanımladığı kutunun hareketini matematiksel formüllere bağlıyor. Bu formüllerin, Newton'un formüllerini daha hassaslaştırdığını ve tamamladığını ifade ediyor.

Einstein, geliştirdiği formüllerin astronomların hareketerini yıllarca anlamakta zorlandıkları Merkür gezegeni için de açıklama getirdiğini ifade ediyor. Hatta, Royal Society toplantısında Sir Frank Dyson'un bu düşünceyi dile getirdiğini söylüyor.

İzafiyet teorisinin 1916 yılında "General Relativity" eseri ile nihai olarak geliştirlmesine kadar 11 yıl geçmiştir. 1905 yılında, "annus mirabilis" makalelerini "Annalen der Physik" dergisinde yayınlar. "Special Relativity" başlıklı bir makale, dört adet annus mirabilis makalelerinden biridir ve izafiyet teorisinin temellerini atmıştır.

2016 yılında, yani izafiyet teorisi ortaya atılalı 100 sene olduktan sonra teorinin içinde yer alan önemli bir konu ıspat buldu.

İzafiyet teorisinin ortaya çıkış hikayesinin çok kısa bir özetini bu yazıda 2 Aralık 1919 tarihli The New York Times röportajıyla anlatmaya çalıştım. Peki, 2016'da neyin ıspatı yapıldı? Bunun cevabı da bir sonraki yazıda.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.04.2016)

Monday, April 4, 2016

ABD'nin İşgücü Piyasasında Yapı Değişikliği

ABD'nin işsizlik oranı Mart 2016 için %5 olarak ilan edildi. ABD ekonomisinin Mart ayında yarattığı istihdam 215.000 kişi oldu. Şubat ayının revize edilen rakamı ise 245.000 kişi.

ABD ekonomisinin istihdam yaratma kapasitesi yine güçlü bir sinyal verdi. Ancak, işsizlik %4.9'dan %5'e yükseldi. Bunun anlamı, isgücü piyasasına katılan kişi sayısının ekonominin yarattığı istihdamdan daha yüksek olduğudur.

Nüfusun içinde çalışanların ve iş arayanların yüzdesel payı işgücüne katılım oranı olarak tanımlanır. ABD'nin işgücüne katılım oranı Mart ayında %63 olarak oluştu. Bu oran, Mart 2014'ten bu yana görülen en yüksek seviyeye işaret ediyor. ABD ekonomisinin istihdam yaratma gücü 1998 ve 1999'dan sonraki en güçlü 2 yılını yaratabilecek bir performans ile ilerliyor.

ABD için istihdam yaratma kapasitesinden sonra bakılan en önemli verilerden biri ücretlerdeki artış. Zira, ücret artışlarının seyri %2'lik enflasyon hedefi konusunda önemli bir fikir veriyor. Dolayısıyla, Fed'in faiz politikası konusunda da önemli mesajlar içerebilir nitelikte. Buna göre, Mart ayındaki 1 aylık ücret artışı %0.3 olarak gerçekleşti. Bu veri, yıllık bazda %2.3'e tekabül ediyor. Bu ücret artışının %2'lik enflasyon hedefine katkısı pek güçlü değil.

İstihdam ile ilgili değerlendirmeleri, başka önemli verilerle beraber okuduğumuzda ekonomik analiz için anlamlı bir tablo ile karşılaşabiliyoruz. Buna göre, Mart ayında yaratılan istihdamın inşaat, perakende, sağlık, hizmet ve kamu kesimi kaynaklı işe alımlardan kaynaklandığını bilmek lazım. Buna karşın, sanayi üretimi cephesinde istihdam düşüşü yaşandı. Üstelik, Aralık 2009'dan bu yana gerçekleşen en büyük düşüş gerçekleşti.

Mart ayına ilişkin ISM verisinin Şubat ayında 49.5 olan değeri Mart'ta 51.8'e yükseldi. Bu endeks değerinin bileşenlerini oluşturan endekslerde yükselme yaşanırken, düşüş görülen tek nokta sanayi üretimi oldu. Şubat ayının 48.5 olan değeri Mart'ta 48.1'e düştü. Yani, Mart ayındaki istihdam verisi ile sanayi üretimi verisi birbirini teyit ediyor. Ancak, istihdam ile ilgili veriler üretime ilişkin verilerin etkisini biraz gecikmeli olarak yansıtır. Yani, Mart ayının sanayi üretimi istihdamındaki düşüş Mart ayına ait değil aslında. Önceki aylardan gelen sanayi üretimi perfromansının düşüşünü yansıtıyor. Dolayısıyla, sanayi üretimine ilişkin veri, sanayi üretimi istihdamında önümüzdeki aylarda da iyi sonuçlar çıkamayacağını anlatıyor. Kısaca, açıklanan istihdam ve ISM verilerinin zayıf noktası sanayi üretimine ilişkin.

Yine ABD'nin ISM verisine ilişkin önemli bir nokta, ihracat ile ilgili endeks değerindeki artışla dikkat çekiyor. Endeks, Şubat'tan Mart'a 46.5'ten 52'ye yükseliyor. Nisan 2011'den bu yana yaşanan en büyük sıçramayı ifade ediyor. Demek ki, Fed'in faiz artırımı beklentilerinin azalmasıyla geçmiş aylarda Dolar'da yaşanan zayıflamanın etkisi Mart'ta gücünü bulmuş.

Yukarıdaki veri özeti sadece ABD ekonomisi ile ilgili. Sanayi üretimindeki zayıflık önemli. Fakat, istihdam piyasasıyla ilgili bir zayıflık da söz konusu. ABD'nin istihdam piyasasında sürekli nitelikli işlerden geçici işlere kayış söz konusu. Yani, işgücünün önemli bir kesiminde yarı zamanlı ya da geçici süreli çalışma alışkanlıkları gelişmiş durumda. Bu durum, 2008 kriziyle beraber ortaya çıkmış bir tabloyu anlatıyor. Bir yanıyla, işgücü esnekliği kavramının olumlu bir örneğini sergiliyor. Diğer yanıyla ise, ekonominin kalıcı iş pozisyonları üretmedeki yumuşak noktasına işaret ediyor.

ABD'nin işgücü piyasasında, alternatif işler olarak tanım bulan yarı zamanlı ve geçici işlerde çalışan sayısı 2005'ten 2015'e kadar 9.4 milyon seviyesine çıkmış. Yani, 9.4 milyon insanın tam zamanlı ve kalıcı bir işi yok. Bu rakam, aynı dönem içinde yaratılan genel istihdam seviyesinin üzerinde.

Alternatif işlerde çalışan işgücünün genel istihdamdaki payı 2005'te %10.1 iken, 2015'te %15.8 seviyesine çıkmış. Yani, 10 yıllık bir süreçte 5.7 puanlık bir artış var. Bir önceki 10 yıllık süreçte, yani 1995-20015 aralığında ise %9.3'ten %10.1'e sadece 0.8 puanlık bir artış yaşanmış.

Kriz sonrası dönemlerde, işgücü esnekliği ekonomide talep yaratmak açısından önemli bir unsur. İşgücü, işsizlik yaşamak yerine yarı zamanlı ve/veya geçici işlerle belirli bir gelir seviyesini koruyabiliyor ve talep yaratma gücünü sergileyebiliyor. Bu, işin olumlu tarafı. Fakat, yarattığı gelir adaletsizliği ve gini kaysayısında yaşanan yükselme de işin bir başka boyutu. Yellen'ın temkinli ve piyasanın ifadesiyle güvercin tavırlar takınmasının arkasında küresel ekonomik koşullarla beraber bu veriler var.

Arda Tunca
(İstanbul, 03.04.2016)