Arda Tunca, Ekonomist
Son dönemdeki tartışmalar, ekonomi biliminin temel kurallarından birine yönelik bir soru etrafında dönmekte: Enflasyon mu faizi belirler, faiz mi enflasyonu? Çok net olarak cevap, enflasyonun faizi belirlediğidir.

Enflasyona neden olan çok sayıda unsur bulunmaktadır. Mesela, ücret, petrol ve gıda fiyatı artışları, vs. Ayrıca, talep artışı da düzenli olarak fiyat artışı yaratabilir. Günlük ekonomik yaşamı dikkate aldığımızda, sadece talebi faizin tetiklediğini düşünebiliriz. Çünkü, ortada bir kredi mekanizması var. Faiz düşürüldüğünde, daha fazla kredi kullanımı meydana geliyor. Daha fazla kredi kullanımı ise, mal ve hizmet talebini artırıyor. Talebin düzenli olarak artması, düzenli fiyat artışı demektir. Düzenli fiyat artışı enflasyonun kısa tanımıdır. Yani, faiz düştüğünde enflasyon yükselmiş oluyor. Kredi mekanizması hiç olmasaydı, faiz ile enflasyon arasında böyle bir ilişki hiç olmayacaktı.

Faizin enflasyon üzerinde hiç mi etkisi yok peki? Var ama çok düşük bir düzeyde. Herhangi bir firmanın, artan faiz oranı nedeniyle kullandığı kredilerin maliyetlerinin öylesine artması lazım ki, ürettiği mallara sürekli zam yaparak enflasyona neden olsun. Enflasyonun çok yüksek olduğu dönemlerde böyle bir gelişme söz konusu olabiliyor. Türkiye böyle bir dönemi 1980’lerde ve 90’larda yaşadı. Fakat bugün, firmaların faiz için katlandıkları maliyet, tüm maliyetleri içinde ancak yüzde 2,5 civarında bir paya sahip. Yani, kredi mekanizmasının gücü ile karşılaştırıldığında, rahatlıkla göz ardı edilebilecek bir düzeyde.

Merkez Bankası rakipleri de izliyor

TCMB’nin ana misyonu fiyat istikrarını sağlamak. Dünyadaki bazı başka merkez bankalarının misyonunda büyüme ve istihdamı dengelemek de olabiliyor. Mesela, ABD Merkez Bankası'nın misyonuna büyüme ve istihdam dâhil edilmiş durumda.

TCMB, faiz oranını belirlerken sadece enflasyon beklentilerine bakmıyor. Bir ülkenin büyümesi için tasarruf birikimi lazım. Türkiye, yeteri kadar tasarruf yapmıyor. Kendi tasarruflarıyla çok düşük bir oranda büyüyebiliyor. Bu nedenle, kendi tasarruflarının izin verdiğinin ötesinde büyümek için yurt dışındaki tasarrufları kendisine çekebilmesi gerekiyor. Bunun yolu da, uluslararası yatırımcıya cazip gelecek bir faiz oranı sunmak. Son dönemlerde kamuoyu gündeminden hiç düşmeyen cari açık, işte bu tasarruf açığı demek zaten. TCMB, bizim gibi tasarruf açığı olan ülkelerin, yani rakiplerimizin de hangi faiz oranını kullandıklarına ve enflasyon oranlarının hangi düzeylerde olduğuna da bakmak zorunda. Bu durumda olan Hindistan’da merkez bankasının uyguladığı faiz oranı yüzde 7,75. Endonezya’da yüzde 7,25. TCMB bu günlerde yüzde 7,75 uyguluyor. 24 Şubat'ta oranı ya aynı seviyede tutacak ya da değiştirecek.

Uluslararası sermayeyi çekmek için cazip olunmazsa, Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik yapıda daha düşük büyüme oranlarına razı olmak gerekiyor. Fakat, yabancı sermayeye dayalı olarak fazla büyümek, dışa bağımlılığı artırıyor. Küresel finans piyasalarında yatırımcılara Türkiye'den daha cazip bir yatırım ortamının oluşması ya da Türkiye'de yatırımcıyı tedirgin edecek herhangi bir gelişme, bu sermayenin hemen kaçması anlamına geliyor. Bu nedenle, faizi oranı öyle bir dengede tutulmalı ki, hem yabancı sermaye kaçmasın, hem de çok yüksek bir faiz oranı nedeniyle Türkiye'nin büyümesi durmasın. 

Kur neden yükseldi?

Faiz oranını sürekli değiştirmek, yabancı sermayenin sürekli girişine ve çıkışına yol açabileceği için, döviz kuru da sürekli dalgalı bir seyir izleyebilir. Zira, yabancı sermaye Türkiye’ye ağırlıklı olarak Amerikan Doları ile geliyor ve Türkiye’deki yatırımlarını Türk Lirası ile yapıyor. Dolayısıyla, her girişi ve çıkışında döviz arz ve talebini önemli boyutta etkiliyor. Böylece, kurda kabul edilemeyecek dalgalanmalar yaratıyor. Bu da, Türkiye’nin işine gelmiyor. Çünkü, yerli sanayimiz yetersiz kaldığı için üretimde ithalatın payı yüksek. Kurdaki ani yükselişler, ithalatın maliyetini yükseltiyor ve topluma enflasyon olarak yansıyor.

TCMB, yukarıda anlatmaya çalıştığım hassas dengeleri korumaya çalışırken, siyasiler daha fazla büyüme için faizin indirilmesini talep ettiler. Yine yukarıda dile getirdiğim faizle enflasyon arasındaki sebep-sonuç ilişkisini de ekonomi kitaplarının anlatmadığı bir kurala bağlamaya çalıştılar. Bu durum, yabancı yatırımcıyı tedirgin etti. Çünkü, Türkiye’nin yönetim kadroları ekonominin en temel konularından birinde bile anlaşamadıkları yönünde bir imaj yaratmış oldular. Bu ortamda yabancı yatırımcı Türkiye’yi terk etmeye başlayınca dolar talebi patladı. Böylece kur aniden yükseldi. Dolar ile Türk Lirası arasındaki kurun yükselişini sadece faiz politikasına ilişkin tartışmalar etkilemedi ama çok sayıda etkenin içinde önemli başlıklardan biri olarak yerini aldı. İşin içinde Yunanistan, Rusya ve ABD'nin güçlendiğini ifade eden veriler de vardı.

Yukarıda yazdıklarım çerçevesinde, TCMB’nin ekonominin tüm unsurlarını değerlendirerek temkinli bir politika yürüttüğünü düşünüyorum. Ancak, siyasi baskının kendisine piyasa iletişiminde hata yaptırdığını da yeniden belirtmek isterim.

Merkez bankaları amaçta bağımsız olamaz ama hükümetin koyduğu amaçlara uymak için seçeceği politika araçlarında bağımsızdır. Bu bağımsızlık, ekonomi yönetiminde çok başlılık yaratmaz. 

Arda Tunca, Ekonomist
Kontrol mekanizması işlevi

Türkiye'de, 2001'de yaşanan krizden sonra ekonominin yönetim prensiplerine ilişkin bazı önlemler alındı. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde uygulanan bazı ekonomi yönetimi prensiplerinin hayata geçirilmesiyle amaç, ekonominin günlük siyasetten etkilenmesini engellemekti. Eskiden, devlet hazinesini yöneten siyasiler merkez bankasını istedikleri zaman kullanırlardı. Yani, hazinede ortaya çıkan açığı TCMB'den borçlanarak karşılarlardı. Böylece, hazinede oluşan açığa ek olarak merkez bankasının kaynakları tüketilirdi. Bu açıkların bedelini toplumun ödeyeceği çok net. Ödedi de üstelik. Topluma böyle bir maliyet çıkmasın diye, gelişmiş ekonomilerde merkez bankaları kendi kararlarını kendileri alırlar. Fakat, hükümetin halka verdiği sözlere dayanarak oluşturduğu ekonomi programlarına uymak koşuluyla. Yani merkez bankaları amaçta bağımsız olamaz ama hükümetin koyduğu amaçlara uymak için seçeceği politika araçlarında bağımsızdır. Bu bağımsızlık, ekonomi yönetiminde çok başlılık yaratmaz. Siyasilerin merkez bankası kaynaklarını kısa vadeli amaçları için kullanmalarını engeller. Yani, bir kontrol mekanizması sağlar. Böylece, toplumun ödemesi muhtemel maliyetlerin önüne geçilmiş olunur.

Her hükümet popülist davranacak ve hazinenin açıklarını merkez bankası üzerinden kapatacak demek elbette ki haksızlık olur. Ancak prensipler, en kötü durum düşünülerek oluşturulur. Gelişmiş ve büyük ekonomilerde yönetim, merkez bankasının "politika araçlarında bağımsızlık" ilkesine göre yapılıyor. Böylece ekonomi, siyasetin günlük çekişmelerinden kurtuluyor. Türkiye bunu sağlamıştı. Şimdi, yine eskiye dönüp dönmeyeceğini tartışıyor.

Arda Tunca, ekonomist. İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Para-Banka Anabilim Dalı'nda tamamladı. ABD ve İsviçre'de ekonomi alanında araştırma ve proje çalışmalarında yer aldı. Uzun yıllar özel sektörde üst düzey görevlerde bulundu. 

Twitter'dan takip edin: @ardatunca71

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.