Pages

Monday, October 10, 2016

Kabataşlı Günler

Berkeley'de yaşadığım günlerimin sonuna geliyorum. Yıl 1996. Cenevre'ye gideceğim ve AIESEC stajyeri olarak Du Pont'ta çalışacağım günler yaklaşıyor. Bir dönüm noktasında hayatım. Bir kafede çalışarak, daha sonra boya ve badana işleriyle okulumu finanse ederek zor günlerden geçmişim ama yaşamın dibine kadar içindeyim.

Hayatın dönüm noktasındaki bir anda neler yaptığımı ve daha neler yapacağımı düşünürken neleri neye borçlu olduğum düşüverdi bir ara aklıma. Kabataş'ı düşündüm ister istemez. Aşağıdaki yazı çıkıverdi bir anda.

Bu yazıyı yazalı 20 sene olmuş. Kabataş'ı bitireli henüz 8 sene geçmiş o yıl. Aynı yazıyı bugün yazsam, çok daha farklı yazarım.

Aşağıda, daha sonra yazılmış 2 yazım daha var yine Kabataş ile ilgili. Kabataş'ın değerlerine, 108 yıllık ileriye gitme geleneklerine çok ihtiyacımız var bugün. Orası Karanlığı Ezenlerin Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi. Hatırlayalım ve hatırlatalım.

Kabataş'lı Günler... Ne zaman başladı tam ben de bilmiyorum. Çünkü, kendimi Boğaz'ın hemen girişinden birkaç kilometre uzakta bir yerde, kordonboyunda bulduğumda da Kabataş zaten vardı hayatımda. Kendi insiyatifimle verdiğim bir karar sonucu, 1985 senesinde atıverdim kendimi Ortaköy'ün serin sularına yaz aylarını hangi okula gideceğimi düşünerek geçirdikten sonra. Derken, başlayıverdi Kabataş macerası.

Neden Kabataş? Öncelikle, köklü bir okulda okumak dindirilmesi güç bir duyguydu içimde. Kültürüyle, bana vereceği düşünce tarzıyla herşeyin farklı olacağını düşünerek "Kabataş" dedim ve geri adımı olmayan bir yola koyuldum.

Kabataş, bir gelenek olduğu kadar, büyük bir aile olduğu kadar, bir parlak insanlar fabrikası olduğu kadar, bir virüstür de aynı zamanda bir ömür kanımızdan çıkmayan. Üç yılı okulda, sekiz yılı okul dışında geçen Kabataş'lı hayatım her anıma damgasını vuracak izler yarattı geleceğe de aktaracağım. Öncelikle, at gözlüklerimi çıkararak başladım işe. Hocalarım, notlarımda düşüş olduğunda ve nedenini sorduklarında "sınıfı geçiyorum ya benden ne istiyorlar" dediğimde, bir işi en iyi şekilde yapmanın gerekliliğinin önemini kavrıyor olduğumun farkında değildim. Hiçbir şeyi ayağa düşürmeden herşeyi ama herşeyi uygun bir dille konuşabilmeyi Kabataş'ta öğrendim.

Fikri hür, vicdanı hür bir neslin bir parçası olacağımı tahmin dahi edemiyordum belki ama bunu en çok okul sonrasında anladım. Daha da önemlisi, hissettim ve uyguladım. Daima ileri gitmeyi, durmamayı ve dinlenmemeyi de seksensekiz yıllık gelenekten çıkardığım derslerle öğrendim. Hem ülke tarihinde, hem de Türk eğitim tarihinde bir kale gibi duran Kabataş, hemen hemen her attığım adımda bana verdiği prensiplerle yönlendirdi hayatımı.

Şimdi, işte bütün bunların keyfini çıkarıyorum. Kabataş'lı dostluklarımla, yaptığım işlerle, özel ve gündelik hayatımla. Her zaman sonsuz teşekkürler borçlu olduğum okuluma bir kez daha teşekkür ediyorum. Kabataş'lılığım sadece okulda çok hoş vakit geçirmekten değil, aldığım bilimsel düşünce mantığından ve dün kurduğum ve bugün yaşatıyor olduğum yaşam felsefeme Kabataş'ın etkisinden gelmektedir. Okulda geçirdiğim hoş vakitlerin ve bugün yaşadığım yaşamın tadı bu temel üzerine oturmaktadır.

Kabataş geleneğini paylaşan tüm Kabataş'lılara sevgilerimle.


Oktay Hoca

Siz Ne Yaptığınızın Farkında mısınız?

Arda Tunca
(İstanbul, 10.10.2016)

Para Analiz'de Başlangıç ve Blogda İçerik Değişimi

Geçtiğimiz günlerde, Para Analiz'de çıkan yazılarımdan sonra blog sayfamdaki yazıları sonlandırdığım düşünüldü. Konuyla ilgili sorular geldi bazı okuyuculardan. Para Analiz'deki yazıları görünce, bu soruların gelmesi gayet doğaldı.

Blog yazılarım sonlanmadı. Sonlanmayacak da. Ancak, içerik değişikliği olacak. Geçmiş yıllarda, Türkiye'den çıkmadan önce Wall Street Journal'ı Türkçe olarak hazırlayan kadroda önemli çalışmaları olan, daha sonra Bloomberg HT'de görev almış olan Kerim Karakaya mesleki bilgi ve tecrübelerini şimdi Para Analiz için değerlendiriyor. İki hafta önce, "bizimle birlikte olur musun" dedi. Ben de olurum dedim. Para Analiz, bir haber sitesi olduğu için, oradaki yazıların günlük gelişmelere yönelik olması çok doğal. Bu durumda, blog sitemde yer alan yazılarımdan günlük hayata dair olanlarını Para Analiz'e kaydırmam da çok doğal. Bundan böyle, günlük gelişmelerle ilgili değerlendirmelerimi ve yorumlarımı Para Analiz'de paylaşıyor olacağım.

Blog sitesinde ne olacak peki? Burada, ekonomiyle ilgili olan yazılar son bulmayacak. Ancak, teoriye, tarihsel gelişmelere yönelik olarak yazdığım yazılara yer vereceğim. Örneğin, kapitalizmin tarihiyle ilgili sürdürdüğüm yazı dizisi burada devam edecek. Zaman zaman ekonomi dışına çıkarak yazdığım yazılar da oluyor. Okuduğum bir kitabın değerlendirmesi, siyaset, günlük hayatın içinden kesitlerin hikayelendirilmiş anlatımları, anılar, v.s. blogda olacak. Yani, hayata dair herşey yine burada olacak ama günlük ekonomik gelişmelerin değerlendirmesi hariç.

Öncelikle, kapitalizmin tarihi ile ilgili yazı dizisinin yavaş gitmekte olduğunu söylemeliyim. Sona gelecek ama. Böyle bir yazı disizi, diğer yazılara göre daha fazla araştırma ve okuma gerektiriyor. Özellikle son 9 ayda, bana çok büyük tecrübeler yaşatan ve çok şey öğrendiğim bir projenin içindeydim. Bu projenin olumlu sonuçlarını almaya başladım. Yaşadığım süreç, mesleki açıdan büyük bir tatmin yaşamama neden oldu. Yazı dizisinin yavaş gitme nedeni bu projedir. Ayrıca, sadece yazı dizisini değil, diğer yazıları da aksattım. Önümüzdeki günlerde eski disipline ve düzene geri dönüyor olacağım.

Yazı yazmak, durdurulmaz bir istek. Asla son bulmaz. Para Analiz'de yeni bir süreç başladı. Umarım, çok keyifli olur. Hem Para Analiz, hem de okuyucular için. Blog sayfam, içerikte bir miktar değişiklikle devam edecek. BrandMap dergisindeki aylık yazılar da sürüyor olacak. BrandMap, marka yaratmak, geliştirmek ve yönetmek üzerine yayın yapıyor. BrandMap'te yazmayı da katma değeri yüksek olan konulara odaklandığı için kabul etmiştim. Oradaki içerik de bambaşka.

Bu arada, yazdığım yazılarla ya da Twitter üzerinden yaptığım paylaşımlarla ilgili olarak bazen kızgın duygularla dolu eleştiriler alıyorum. Üstelik, eleştirinin içeriği doğru. Fakat kızgınlık, "şu konuya neden yer vermiyorsunuz", "neden bu konuları da mesleğiniz gereği işlemiyorsunuz" benzeri sorularla ifade buluyor. O zaman anlıyorum ki, beni gazeteci ya da televizyoncu sanıyorlar. Yani, bir gazetede ya da televizyonda çalışıyorum ve "biz" eleştiri yapan kişilerin aklındaki konuları gündeme getirmiyoruz. Bu konuya da açıklık getireyim. Ben, gazeteci ya da televizyoncu değilim. Kendi kendine yazılar yazmakla başlayıp yazı yazmayı yaşamımın vazgeçemediğim bir parçası haline getirmiş bir garibanım. Dolayısıyla, "biz" kim? Yok böyle bir "biz". Umarım net olmuştur söylemek istediğim.

Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.10.2016)

Saturday, September 24, 2016

Bir Not İndiriminin Sıradışı Hikayesi: Moody's

Türkiye'nin ekonomi gündeminin sığ ve boş olması karşısında anlatmaya çalıştıklarımı fazla kişiyle paylaşamamaktan yoruldum. Ancak, Moody's tarafından yapılan not indiriminin ele alınış biçimine tanıklık edince dayanamadım. İçimden gerçekten birşeyler yazmak geldi. Moody's çok önemli olduğu için mi? Hayır! Türkiye'nin kısır tartışmalarının bende yarattığı hararetlenme bu yazıyı yazmama neden oldu.

Türkiye, 15 Temmuz'dan bu yana neredeyse her ekonomik, siyasal ve toplumsal konudaki tartışmaları 15 Temmuz ile ilgili etkilere bağlayarak tartışıyor. 15 Temmuz önemliydi evet. Fakat, tespitinde ve yorumunda hata yapılıyor. Bizler maalesef ki Türk vatandaşları olarak 12 Eylül 1980'i falan gördüğümüz için darbe nasıl yapılır biliyoruz. Darbenin belli aşamaları var. Saat saat adımları var. 15 Temmuz gecesi, daha saat 00:00 olmadan bu darbe girişiminin yönetimi ele geçirme şansı olmadığını çok net olarak anlamıştık. İlerleyen saatlerdeki gelişmeler, başta darbe girişimi olarak algıladığımız gelişmelerin bir terör saldırısına dönüştüğüne işaret etti.

Türkiye, özellikle Haziran 2015'ten bu yana tırmanan ve giderek artan oranda karmaşıklaşan terör odakları ilişkilerinin ağır etkisi altında. Bu etkiler, ekonomi üzerinde anlık olumsuzluklar yarattı ama ilerleyen günler ve haftalarda piyasalarda hep sakinleşme olduğunu gördük. Peki, tüm olumsuz gidişata rağmen neden piyasalar kısa sürede toparlayabildi? Çünkü, Türkiye'ye gelen yabancı sermaye kısa vadeli. Yani, devlet tahvili, hazine bonosu ve borsada hisse senedi satın almaya geliyor. Bunun anlamı nedir? Türkiye'den istediği anda çıkması çok kolay. İnternete giriyorsunuz ve birkaç tıklamadan sonra paranızı Türkiye'den çıkarabiliyorsunuz.

Türkiye, kamu maliyesinde disiplinden taviz vermedi. Yani, bütçenin gelir-gider dengelerini bozmadı. Dolayısıyla, kamu sektörünün ihraç ettiği devlet tahvilleri ve hazine bonolarına yabancı yatırımcının herhangi bir güvensizliği söz konusu değil. Bu noktada, eskiye göre bir kıyaslama yapılıyor genelde. 2001 krizinin yaşandığı dönemde bir anayasa fırlatılmasıyla Türkiye'nin krize girdiği ama bugün, onca olumsuz gelişmelere rağmen Türkiye'nin kriz kelimesini ağzına dahi almadığı dile getiriliyor. Tespit doğru. Fakat, bunun nedeni nedir? 2001 krizinin hemen sonrasında uygulamaya alınan reformlardır. Türkiye, ekonomide refromu son olarak Kemal Derviş'in ekonomi bakanlığı yaptığı dönemde gördü.

2001 krizi yaşanmadan önceki dönemde kamu bankalarının açıkları için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) kaynakları kullanılabiliyordu. Kamu bankaları ve TCMB siyasilerin rahatlıkla müdahale edebildiği kurumlardı. Yani, ekonominin teknik yönetimiyle ilgili kurumların siyasetle son derece yakın ilişkileri söz konusuydu. Bu yakın ilişkiler nedeniyle kamu açıkları bir türlü kontrol altına alınamıyordu ve bütçe disiplini sağlanamıyordu. Dönemin DSP-ANAP-MHP'den meydana gelen koalisyon hükümeti Kemal Derviş'i krize tedavi bulsun diye ABD'den davet etti. Kemal Derviş, siyaset ile ekonominin teknik yönetimini sağlayan kurumları arasındaki bağlantıyı kanunlarla kesti ve bütçe disiplinini sağladı. Ardından, yüksek enflasyonun temel nedeni olan kamu açıkları daralmaya başladı. Bankacılık sektörüyle ilgili düzenlemelerle de bankaların risk yönetimi ilkeleri baştan aşağı yenilendi. Bütün bu adımlar, siyaset ile ekonominin teknik yönetimi arasındaki mesafenin açılmasını ve ekonominin siyasetin güdümünden çıkmasını sağladı. Bu nedenledir ki Türk piyasaları bugün anlık siyasi olumsuzluklardan ve hatta terör olaylarından dahi 2001 öncesine göre çok daha sınırlı düzeyde etkileniyor.

Bir üst paragrafta dile getirilenler doğrultusunda, Türkiye'nin neredeyse sadece kısa vadeli yabancı sermaye çektiği, yani Türkiye'den istediği anda ve birkaç dakika içinde çıkabilecek bir sermayeyi cezbedebildiği bir ortamda piyasaların siyasi olumsuzluklardan 1990'larda olduğu boyutta olumsuz etkilenmesi söz konusu olmuyor. Sadece PKK vardı 1990'larda. Şimdi IŞİD, YPG gibi başka örgütler de Türkiye'yi terör olaylarına maruz bırakıyorlar. Ancak, 2001 krizi sonrasında hayata geçirilen reformlar sayesinde yakın zamana kadar siyaset ve ekonomi bağlantısı günlük piyasa gelişmelerini sınırlı düzeyde etkiliyordu. Türkiye'nin güney sınırlarındaki terör ve savaş koşullarının süratle olumsuzlaşması da piyasaları olumsuz anlamda etkiledi ama olumsuzluklar 15 Temmuz öncesinde de zaten piyasa fiyatlarının içinde barınmaktaydı.

15 Temmuz Türkiye'de neyi değiştirdi? Hiçbir şeyi. Seçilmiş yönetim değişti mi? Değişmesi yönünde bir risk var mı? Hayır ve yok. Dolayısıyla, 15 Temmuz'u Haziran 2015'ten bu yana yaşanan terör olaylarının en şiddetlisi olarak görmek mümkün olabilir mi? Bence evet. O halde, darbe girişimini atlatmış olmaktan dolayı Türkiye içinde ve küresel boyutta birilerinden takdir beklemek anlamlı mı? Bence hayır. Şiddetli bir terör olayı gibi algılamamız gerektiğinin artık farkına varmamız gereken bir olayı her gelişen gündemin odak noktası haline getirmek anlamlı mı? Bence, buna da ekonomik açıdan hayır. Fakat, iktidarın oy toplamak amacıyla Türkiye'de darbe püskürtmüş ilk hükümet olduğu yönünde algı yaratma çabası - ki bu bir gerçektir - siyasi olarak anlamlı olabilir. Ancak, 15 Temmuz her gündemin odağına yerleşecek bir konu olamaz, olmamalıdır. Fakat oldu. Moody's de önce çıkıp darbe etkisi atlatıldı anlamına gelen bir açıklama yapınca ve herkes son dönemde her konuyu 15 Temmuz'a bağlama çabası içinde olunca, not indirimi bir şok etkisi yarattı. Oysa, Moody's tarafından yapılan açıklamanın sadece manşeti 15 Temmuz ile ilgiliydi. Detaylarda başka konular vardı. Yapılan yorumlardan, bu detaylarla fazla ilgilenen olmadığını anlıyoruz. Fakat, bu detaylara odaklanılmayınca, not indirimi karşısında "biz darbe püskürttük, daha ne olsun", "Moody's siyasi karar veriyor", v.s. anlamına gelen tepkiler yağdı.

Moody's tarafından gerçekleştirilen not indiriminin Türkiye'de bu kadar hassas olarak ele alınmasını kısa vadeli sermaye girişlerine bağımlılık anlamında anlarım. O halde, önemli olan Türkiye'yi kısa vadeli sermayeye bağımlılıktan kurtarmaktır. Bunun için ekonomide reform yapmak gerekir. Türkiye'nin reformlarla ilgili herhangi bir çabası var mıdır? Sürekli reformlardan söz edilmektedir ama hangi reformlardan? Türkiye'nin yerli sanayi ürünlerini dışarısıyla rekabet ederek geliştirebileceği yapısal bir dönüşümden söz edilmekte midir? Söz edilmektedir evet ama hangi somut önerileri gördük? Birkaç tane yasal düzenlemenin reform olarak sunulması reform yapıldığı anlamına mı gelecektir?

Biz, Moody's siyasidir ya da değildir, iyi niyetlidir ya da değildir, dış mihraktır ya da değildir, v.s. işlerini bırakalım ama teknik olarak ne dediğini analiz edip söylediklerinin doğru ya da yanlış olup olmadığını anlamaya çalışalım.

Moody's, not indirimi ile sonuçlanan gözden geçirme sürecinin 18 Temmuz'da başladığını söylüyor. Not indirimi için iki temel gerekçe ortaya koyuyor. Birincisi, dış açık finansmanı ile ilgili olarak artan riskler. İkincisi ise, ekonomiyi önceden destekleyici rol üstlenmiş olan kredi mekanizmasında görülen zayıflama. Özellikle de, büyüme ve kurumsal güçte ortaya çıkan zayıflamaya dikkat çekiliyor.

Moody's, Türkiye'de büyümenin devam ettiğini ve kamu maliyesinde disiplinin güçlü bir şekilde devam ettiğini söylüyor. 2013 yılında gerçekleştirdiği not artışının ardında ekonomideki büyümenin, mali disiplinin kredi mekanizmasına destek vermesinin ve siyasi istikrar sayesinde Türkiye'nin dış açık sorununu hafifletecek reformların harekete geçeceğini dair beklentinin var olmasının bulunduğunu anlatıyor.

2013 yılındaki not artışının ardından Türkiye'de politik risklerin arttığı ve yatırımcı güveninin çok dalgalanma gösterdiğine vurgu yapıyor Moody's. Ayrıca, dış açıktaki gelişmelerin dış şoklara karşı ekonominin direncini zayıflattığını belirtiyor. Moody's, önümüzdeki dönemde şu gelişmeleri bekliyor: büyüme, dış açığın giderek artan bir kısıt yaratmasıyla ve tüketim harcamaları ağırlıklı bir kompozisyonla yavaşlayacak. Ayrıca, yatırım ortamı zayıflık gösterecek. Son iki yılda artan finansal kırılganlık ve jeopolitik riskler nedeniyle dışsal kırılganlığın artacağı ifade ediliyor. Zira, Türkiye'nin yabancı sermaye bağımlılığı var. Bu şartların, Türkiye'den ani bir sermaye çıkışı yaşanması ve rezervlerde düşüş riskini arttırdığını ve hatta bu risklerin bir ödemeler dengesi krizi noktasına kadar gidebileceğini anlatıyor Moody's.

Türkiye'nin cari açığının milli gelire oranı için 2016'da %4.3 ve 2017'de %4 beklentisi söz konusu. Türkiye ile benzer kredi notuna sahip ülkelere göre Türkiye'nin cari açığının yüksek olduğu belirtiliyor.
Üstelik de son dönemlerde petrol fiyatlarındaki düşüşe rağmen cari açığın göreceli olarak yüksek kaldığı anlatılıyor.

Moody's, özellikle İstanbul ve Ankara'da artan güvenlik risklerine, Rusya ile yaşanan gerilime değiniyor ve bu olumsuzlukların turizmi vurduğunu söylüyor. Turizmin, milli gelirdeki payının %4.4 ve dış gelirlerdeki payının da %15 seviyesinde olduğunu belirtiyor. 2016'nın ilk yarısında, Türkiye'ye gelen turist sayısında %27.9'luk ve turizm gelirlerinde %28.2'lik düşüş yaşandığını dile getiriyor.

Moody's, Türkiye'deki şirketlerin, bankaların ve kamu kesiminin 2016'daki dış yükümlülüklerinin $155.8 milyar olduğunu ve cari açık da hesaba dahil edilince toplam rakamın 2016 ve 2017'de milli gelirin %26'sına tekabül edeceğini söylüyor. Buna karşın, Türk bankacılık sisteminin döviz rezervlerinin milli gerlire oranının 2015 sonu itibariyle %11 seviyesinde olduğunu ve herhangi bir aksilik durumunda rezervlerin 12 aylık bir süreçte yeterli olacağını anlatıyor. Ancak, TCMB'nin net döviz rezervlerinin brüt döviz rezervlerine oranının 2015 sonunda %30 olması nedeniyle ani bir piyasa dalgalanması durumunda yetersiz kalabileceğini belirtiyor. Yani, bankacılık sistemi döviz rezervlerinin durumu anlamında kamu sektörüne göre daha sağlam.

2016-2019 dönemi için büyüme beklentisi ortalama %2.7. 2010-2014 dönemi ortalamasının ise %5.5 olduğunu belirtiyor Moody's. Ekonominin ihtiyaç duyduğu reformların hızının düşük olacağı ve bu nedenle Türkiye'nin dış açık sorununun hafiflemeyeceği beklentisi ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra, 15 Temmuz sonrasında, çeşitli şirketlere yapılan operasyonların ister istemez ekonomide zayıflık yarattığı da ifade ediliyor.

Yukarıda özetlenen tespitler teknik içerikli. Gördüğümüz kadarıyla, Moody's tarafından yapılan analizde, Türkiye'nin dış açık sorununun önemli bir risk teşkil ettiği ve risk olarak kalmaya devam edeceği de güçlü bir şekilde ifade ediliyor. Küresel koşulların Türkiye'ye dış açığın kontrolü konusunda yardımcı olmayacağı düşünülüyor.

Şimdi, kendi yorumuma geçebilirim. Yukarıda anlatılan tespitlere katılıyorum. Fakat, Türkiye'nin not indirimine rağmen ani bir sermaye çıkışı yaşayacağını da düşünmüyorum. Türkiye, kısa vadeli sermayeye bağımlı ve dış şoklara duyarlılığı yüksek bir ülkedir. Fed'in faiz artırım süreci başladığında kur yükselecektir. Çünkü, sermaye çıkışı yaşanacaktır. Ancak, Fed'in arka arkaya faiz artırma şansı olabileceğini de düşünmüyorum. Bir faiz artırımının volatiliteyi artırması söz konusu olacaktır ama uzun süreli bir dalgalanmaya yol açma olasılığı yüksek olmayacaktır. Çünkü, Fed'in bir sonraki faiz artırımı için hatırı sayılır bir süre beklenmesi gerekecektir.

Küresel koşullar, Türkiye'nin önemli boyuttaki dış açık sorununa rağmen son yıllarda Türkiye'ye yardımcı oldu. Çünkü, sıfır ve negatif faizli çok sayıda ülke var ve uluslararası sermaye kendisine getiri yaratacak yer arıyor. Bu arayış, yatırımcılar için zaman zaman kredi derecelendirme kuruluşlarının uyarılarını dinlememe boyutuna da varabiliyor. Örnek: Avrupa'lı bazı fonların Avrupa'da getiri elde edememesi nedeniyle bazı notu çöp seviyesinde olan Afrika ülkelerine devlet tahvili yatırımı yapmış olması.

Sonuç: Türkiye, reformlara başlamadan kısa vadeli sermaye bağımlılığından kurtulamaz ve dış açık sorununun boyutunu küçültemez. Küresel yatırım ortamının sağlıklı olmaması Türkiye açısından dış açığına rağmen bir avantajdır ama bu durum sürüdürülebilir değildir. 3-5 yıl bile bir sorun çıkmayabilir - ki bugüne kadar çıkmadı - ama bir ülke 3-5 yıllık perspektifle yönetilirse kurumsal alt yapısı kendisini küresel rekabette avantajlı konuma getirecek düzeye gelemez. Önemli bir sorun çıktığında da kriz koşullarına girer. Nitekim, 1994, 2001, 2009 yılları kaynakları farklı da olsa Türkiye için kriz koşullarını hatırlatmaktadır. Unutmayalım ki büyümenin kalitesi düşük ve piyasada nakit döngülerinde sıkıntılar var.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.09.2016)

Coups of Turkey: A Historical Analysis

On 15 July 2016, a group of soldiers in the Turkish army attempted a coup. It was suppressed within hours. Turkish government, now ruling the country with the dynamics of ‘state of emergency,’ has purged the Gulenists of bureaucracy as the perpetrators of the coup attempt since then. It was thought that military tutelary especially in the recent years of the Justice and Development Party rule had been attenuated.

Neither the coup attempt of 15 July, nor the consecutive restructuring of politics is unfamiliar to Turkey. On the contrary, direct or indirect military intervention into politics has been one of the key but commonplace elements of Turkish politics since the mid-20th century. After each intervention, Turkey experienced a series of major structural changes, from its constitution to its military. The major interventions took place in 1960, 1971, and 1980. All had major effects on several fronts in the history of Turkey.

Turkish Republic was founded mostly by the military class of the Ottoman Empire, which collapsed after World War I. However, despite the special place of military and its respectfulness in the foundation of modern Turkey, Ataturk, the founder of the republic and an ex-officer himself, was against the politicization of the army. Soldiers were banned from politics with a legislation passed in 1925.

What were the economic, political, and social conditions which paved the way for military coups in Turkey? The prevailing economic conditions along with the political and social ones in Turkey before the major coups took place point out to problematic periods. It is evident that whenever the Turkish army imposed martial laws, the worsening economic, political and social conditions were presented as a threat to the very existence of the Turkish populace and republic.

With the end of World War II, the period of multi-party democracy began in Turkey. The founding party of the republic, CHP (Republican People’s Party), lost the government in 1950 to DP (Democratic Party).

DP defined itself liberal but did not enforce liberal policies both in the economy and politics. 1950s commenced with sweeping changes in Turkey. In the meantime, the economy increasingly depended on agriculture. Agricultural bourgeoisie was rising but also immigration from rural areas to urban areas was accelerating. Agricultural subsidies and government expenditures were financed through money printing which resulted in increasing inflation rates. Inflation rate went up to 22.6% in 1960 from 9% in 1954. Besides, the current account deficit was widening. Those economic developments led to economic predicaments and social unrest in the late 1950s. 78% of the population working in agriculture was able to earn only 37% of the national income generated. On 27 May 1960, the first major coup took place.

The Constitution of 1961 opened a new space to different political groups. CHP and AP (Justice Party, founded by ex-Democrats) were still important players. However, leftists, ultra-nationalists, and Islamists also began to organize their own political frameworks. Although AP formed a single party government after 1965, it was not the sole determiner of the politics. First, it had limited executive power and experienced frequent problems with the army. Second, in addition to different opposition parties in the parliament, the politics of the streets occasionally creating violent acts became a significant component of the political scene. Third, various factions in disorder (still) existed in the army further complicating the political environment.

The economic performance of the early 1960s made rapid progress through increasing government expenditures and with the help of IMF’s stability programs. The inflation rate dropped to 2.9% in 1961. However, the negatively changing political environment and populist approach to politics towards the end of the 1960s had negative impact on the economic performance. Widening foreign trade and budget deficits led Turkey to an economic crisis. Even the strong devaluation of the Turkish Lira in 1970 was not able to be a cure to the economy. Instability both in politics and the economy was deep and widespread.

The military memorandum of 1971 was submitted under those circumstances. It did not target the dissolution of the parliament as the 1960 coup did, but it clearly threatened to do so unless a stable political environment was constituted in the country. The government was forced to resign, some conservative amendments were made in the constitution.

Despite the aim of the military intervention to provide stability, the 1970s symbolize one of the most turbulent epochs in Turkey. Short-term weak coalition governments, increased military tutelary that regarded the army as the sole protector of the state, ideological polarization, violent terror acts and sectarian strife with everyday casualties, and a severe economic crisis paved the way for the coup of 1980. The 1970s demonstrated a decade of economic crises in the world and in Turkey. Turkey managed to grow moderately between 1970 and 1976 but the growth rate averaged only at 1.6% between 1976 and 1980. Turkey’s own economic crisis strongly interacted with the crises triggered by the demise of the Bretton Woods system in 1971 and the oil crisis of 1973.

The coup in 1980 closed down the parliament and political parties. Parliamentarians were arrested and National Security Council composed of generals became the ruling institution of the country. Even if Turkey returned back to the parliamentary system soon, the post 1980 period had opened a new era for Turkish politics, the legacy of which is still felt.

Throughout the 1970s, right-wing coalition governments together with the conservative generals had tried to crush the left, as well as to hand over bureaucratic posts to the right-wing ideology. The coup of 1980 was against the politics as a whole. With the 1980s, Turkey entered a phase in which the right-wing ideologies began to dominate the political scene. 

One of the concrete legacies in this respect is the Constitution of 1982. At the systemic level, executive body was strengthened against legislature and judiciary. Although many clauses were altered throughout the 1990s and 2000s, it is important to note that Turkey is still ruled by this constitution. A new constitution has been on the agenda of the ruling party AKP for many years, but the tense relations between the political parties and high level of polarization in the society have not allowed such a major undertaking.

Although the military class was banned from politics even in 1925 right after the republic was founded in 1923, the Turkish army has assigned itself the guardian of the secular establishment. The tradition of military interventions began in 1960 despite the fact that the constitution promulgated in 1961 brought unprecedented democratic standards by then. Yet, the coup on 12 September 1980 had devastating effects in Turkey’s march towards a mature democracy.

So, what was the so called “coup attempt” on 15 July 2016? The writers of this article think that it was an act of terrorism rather than a coup attempt. During none of the coups in Turkey were the parliament bombed and a large number of civilians killed. It is clear that tough economic, political, and social conditions provided the army with excuses in the name of protecting the establishment and secularism in the past. However, Turkish democracy has not enjoyed the opportunity to reach maturity in natural and civil ways.

No matter what conditions are prevailing, democratic order strengthened through the enforcement of separation of powers and the rule of law has to be kept in order to improve the democratic foundations.

Hazal Papuccular
PhD in Modern Turkish History, Visiting Scholar at Central European University

Arda Tunca
Economist

Wednesday, August 24, 2016

İktisatta Matematik ve Ekonometrinin Gelişimi

Keynes bir devrim yapmıştı. İngiltere'de, Alfred Marshall'ın iktisat üzerindeki hakimiyeti ve mirası Keynes üzerinde etkili olmuştu. Keynes, Wicksell'in etkisiyle önce A Treatise on Money (1930) ve ardından The General Theory of Employment, Interest and Money (1936) ile temelinde Klasik Okul'un olduğu geleneği yıkıyordu. Tarih, 1929 Buhranı ile, o güne kadar görülmemiş şiddette bir krizi ortaya koyuyordu. Kriz de Keynes'i yaratıyordu.

İktisat, Neoklasik Okul ile beraber içinde daha fazla matematik barındıran ve bilimsel niteliklerini arttıran bir disiplin haline gelmişti. Fakat, Keynes'in getirdiği yeni nefes, iktisadın içine daha fazla matematiğin girebilmesine yardımcı olacak kavramsal bir düzlem sunuyordu. Örneğin Keynes, çarpan katsayısı kavramını ilk kez kullanan Richard Kahn'dan (1905-1989) bu kavramı alıyor ve kendi dünyasına adapte ediyordu. Kavram, ne kadarlık kamu yatırımlarının ne kadarlık istihdamı tetiklediğini analiz ediyordu. Böylesi bir analiz, matematiksel ölçümlere ve ekonometrik çalışmalara müsait bir yapı sunuyordu.

Keynes'in yarattığı düzlemin üzerine matematiksel denklemlerle çalışma inşa eden iki isim ilk anda dikkat çekenler arasındaydı: David Champernowne (1912-2000) ve John Hicks (1904-1989). Ardından, dinamik konjonktürel dalgalanmalar modelleriyle Paul Samuelson (1915-2009) ve Ragnar Frisch (1895-1973) önemli çalışmalar ortaya koydular.

Chawpernowne, Keynesyen modeli 3 adet denklemle matematiksel bir boyutta anlatmaya çalışırken, Hicks IS-LM modelini icad etti. Bu model, The General Theory of Employment, Interest and Money'nin can alıcı noktasını kapsıyor gibi gözükse de, teorinin çok önemli başka yönlerini ihmal ettiği gerekçesiyle çok eleştirildi. Eleştirenlerin başında Joan Robinson (1903-1983) geliyordu ve IS-LM modelini Keynesyen modelin "piçleştirilmesi" olarak niteledi.

1920'ler ve 1930'ların literatürdeki hakim konusu konjonktürel dalgalanmalardı. Konu, 1929 ile revaçta kalmaya devam ediyordu ama daha fazla matematik işin içine girmişti. İktisat, 1930'lardan 1970'lere kadar giderek artan miktarda matematik kullanımı ihtiva eden bir bilim halini almıştı.

Matematiğin iktisatta kulanımını teoriyle ilgili açıklamalarda ve teorileri test eden verilerin analizlerinde görüyoruz. Teorinin anlatımı için Marx, Thünen ve Cournot gibi 19. y.y.'nin teorisyenleri de nümerik değerler kullanmışlardı. Jevons ve Walras, iktisadı daha bilimsel kılmak için matematiğin kullanımını arttırmıştı. Ancak, Keynesyen devrim sonrasında matematiğin kullanımı başka bir boyuta atlıyordu. Geçmiş dönemlerin çalışmaları, bu yeni döneme Keynes'in sağladığı kritik virajla başka bir hız kazandırıyordu.

Ampirik gözlemler, yani teorilerin test edilmesi için de teorisyenler gibi istatistikçiler de çalışmışlardı. Korelasyon ve regresyon analizlerini 19.y.y.'nin sonlarında Francis Galton (1822-1911), Karl Pearson (1857-1936) ve Edgeworth (1845-1926) kullanmışlardı.

Lionel Robin (1898-1984), The Nature and Significance of Economic Science (1933) adlı bir eser kaleme alarak iktisadın mal alımı-satımı, işsizlik ya da konjonktürel dalgalanmalar olmadığını iddia etti. İktisat, davranış kavramının çok spesifik bir yanıyla ilgiliydi: tercih. Yani, kıt kaynakların alternatif kullanımlar arasındaki tahsisi idi iktisat. Tercih teorisi, faklı ekonomik problemlerin çözümüne adapte edilmeliydi. The Foundations of Economic Analysis (1947) adlı eserinde Samuelson da aynı fikri savunuyor ve kısıt altında optimizasyon kavramını tüketicilere ve firmalara uyguluyordu.

Matematiğin giderek yoğunlaşan kullanımının gerçek dünya ile ilgili sorunları çözmediğini düşünen sesler vardı ve Robin, bir iktisadi öneri sunmak için kaynakların kıt olduğunun bilinmesinin ötesinde bir bilgiye sahip olunmasını dahi gerekli bulmuyordu. Yani, iktisat otistik olarak nitelenmeden önce dahi iktisatta aşırı matematik kullanımına karşı itirazlar vardı. Fakat, matematiğin kullanımı çok gerekli bir hesaplama yöntemi fikrinin gelişmesine vesile olmuştu: milli gelir.

1920'li yıllarda, geniş kapsamlı bir milli gelir muhasebesi hiçbir ülkede yoktu. Bu amaçla ilk önemli denemeyi The Wealth and Income of the People of the United States ile 1915 yılında Willford I. King (1880-1962) yapmıştı. King, Irving Fisher'in öğrencisiydi. İngiltere'de ise ücretler, istihdam, vergi, nüfus, v.b. konu başlıklarını analiz ederek bir çalışmayı A.L. Bowley (1869-1957) gerçekleştirmişti. Ancak, 1950 yılına gelindiğinde dünyanın 100'den fazla ülkesinde milli gelir istatistiklerinin oluşması Birleşmiş Milletler'in öncülüğünde gerçekleşmişti.

Milli gelir kavramı çerçevesinde bugün kullandığımız bazı terimler ve hesaplama metodolojileri 1930'lu ve 1940'lı yıllarda geliştirilmişti. NBER'de (The National Bureau of Economic Research) milli gelir istatistikleri üzerine çalışan Simon Kuznets (1901-1985), milli geliri üretim ve gelir yönünden incelemeye alarak milli gelir hesaplamalarına kavramsal bir bakış açısı getirmiştir. Makro iktisat kitaplarının milli gelir kavramını açıklarken bugün kullandıkları bu iki yönlü bakış açısı zamanında önemli tartışmaların konusu olmuştur. Gayri safi milli hasıla (gross national product) terimini ilk kez Clark Warburton (1896-1979) 1934'te kullanmıştır. Terim, nihai ürünlerin toplamı olarak tanımlanmıştır. Yani, üretim ve pazarlama süreçleri sonucunda tüketicilere ve firmalara satılan ve başka ürünlerin üretimi için yeniden üretim sürecine girmeyen ürünler kastedilmektedir. Ancak, gayri safi milli hasıladan amortisman, yani yıpranma payının düşülmesi ile kullanılabilir kaynakların ortaya çıkacağı Warburton tarafından ifade edilir.

İngiltere'de Colin Clark (1905-1989) İngiltere için hem toplam talebi (tüketim, yatırım ve kamu harcamaları), hem de çarpan katsayısını hesaplamaya çalışıyordu. Keynes'in 1936'da yayınladığı General Theory, Clark'ın çalışmalarının önemini vurgular bir destek sunmuştu. Süreç, Clark'ın 1937'de National Income and Outlay adlı eseriyle doruğa ulaştı. Daha sonra Keynes, Clark'ın 1937'de ortaya koyduğu verileri kullanarak 1940'ta How to Pay for the War adlı eserini yayınladı.

İktisat eğitimi almış herkesin aklından hiç çıkmayan C+I+G (tüketim+yatırım+kamu harcamaları) formülünü ilk kez 1940 yılında Hicks kullandı. Harcamaları tüm mal ve hizmetler için formüle etti.

Matematiğin daha çok ihtiva edildiği bir iktisat, kendi içinde alt bir bilim dalının oluşmasına neden oldu: ekonometri. 1930 yılında, Şikago'da Charles Roos (1901-1958), Irving Fisher ve Ragnar Frisch tarafından The Econometric Society kuruldu. Frisch, iktisadi analizde matematiğin tek başına yetersiz olduğunu ve iktisat teorisi, istatistik ve matematiğin bir araya geldiği bir alan olarak ekonometrinin bir misyonu olduğunu dile getirdi. The Econometric Society, 1933 yılında süreli bir yayın olan Econometrica'yı çıkarmaya başladı.

The Econometric Society'ye önemli desteği bir iş adamı olan Alfred Cowles (1891-1984) veriyordu. Ekonomik tahminler yapan bir kuruluşun sahibiydi ve Can Stock Market Forecasters Forecast başlıklı bir 1933 yılı makalesi ile borsa tahmini yapanların ne derecede başarılı olabildiklerini tespit etmeye çalıştı. Sonuç, başarı konusunda çok süpheli bir yaklaşım geliştirmesine neden olmuştu. Profesyonel tahmincilerle amatörler arasında tahmin başarısı açısından pek önemli bir fark olmadığını ortaya koydu.

Bir ekonominin tamamı için ekonometrik bir çalışma yapan ilk iktisatçı Jan Tinbergen'dir (1903-1994). Aslında, fizik doktorası sahibiydi ama doktora tezinin başlığı Minimization Problems in Physics and Economics idi. Hollanda'nın merkezi planlama bürosunda çalışmıştı. Doktora tezinin başlığından da anlaşılabileceği üzere, fizikten iktisada kayması çok zor olmamıştı. Konjonktürel dalgalanmaları şok nitelikli olanlar (impulse) ve zaman içinde yayılanlar (popagation) olarak ikiye ayırdı. Milletler Cemiyeti'nin sponsorluğunda Statistical Testing of Business-Cycle Theories adlı eseri yazdı. Eser, Gottfried Haberler'in (1900-1997) Prosperity and Depression adlı 1936 yılı çalışmasının konjonktürel dalgalanmalar teorilerini incelediği içeriği test ediyordu. Tinbergen, bir iktisadi modelin yeterli sayıda değişken ihtiva etmesi, değişkenler arası ilişkilerin tam anlamıyla tanımlanmış olması ve dinamik, yani değişkenler arasındaki zaman geçişlerinin ortaya konması gerektiğini önermişti.

Ekonometrinin gelişiminde Cowles'un kurduğu Cowles Commission ve bu kuruluşun başına araştırma direktörü olarak 1943'te geçen Jacob Marschak'ın (1898-1977) çok önemli katkıları olmuştur.

Marschak'ın çalışmaları ile Cowles Commission'ın çalışmaları somut sonuçlar elde etmekten çok iktisat teorisinin ve iktisadi verilerin temel karakteristik özelliklerini dikkate alan yeni metodların geliştirilmesine yöneldi.  Bu metodların temel prensipleri şunlardı:
  1. İktisat teorisi, eş anlı eşitlikler sisteminden oluşmaktadır. Örneğin, bir emtianın değeri, o emtianın arz, talep ve arz-talep dengesizliğinin yarattığı fiyat değişimi süreçlerine bağlıdır.
  2. Eşitliklerin çoğu tesadüfi gelişen koşullar içermektedir. Çünkü davranış, şok niteliğindeki değişmelerden ve iktisat teorisinin ilgilenemeyeceği unsurlardan etkilenmektedir.
  3. Ekonomik verilerin çoğu zaman serilerinden meydana gelmektedir. Bir döneme ait veriler geçmiş dönemin verilerinden etkilenmektedir.
  4. İlan edilen verilerin çoğu toplam ifade etmekte, bireysellik unsurlarını devre dışı bırakmaktadır. Örneğin, milli gelir, işsizlik, v.s.
Cowles Commission tarafından ilan edilen bu yaklaşımların üzerine yeni teknikler ilave olmaya başlamıştı ki bunların en önemlilerinden birini Trygve Haavelmo (1911-1999) sunmuştur. Haavelmo, olasılık modellerinin dahil edilmediği hiçbir istatistiki veri analizi metodunun anlamlı olmayacağını savundu. O güne kadar ekonometrisyenler olasılık modellerini sadece şans oyunları için kullanılabilecek bir metod olarak görmüşlerdi. Haavelmo, istatistikte stokastik (rastlantısal) tasarıya atıfta bulunmayan hiçbir modelin anlamlı olmayacağını savundu. İktisatta da stokastik unsurların bir ölçüm hatası olarak değil, iktisadi ilişkilerin doğasında var olan bir unsur olarak modellere girmesi gerektiğini düşünüyordu.

Cowles Commission tarafından geliştirilen teknikler özellikle 1940'larda Lawrence Klein (1920-2013) tarafından politika belirlemekte kullanılabilecek araçların geliştirilmesiyle ilerletildi. Klein'ın çalışma modelleri Marschak'ınkilerle benzerlikler göstermekteydi. Yaklaşımları, 1960'lı ve 1970'li yıllarda yapılan makro ekonomik tahmin çalışmalarınmda yoğun olarak kullanıldı.

Ekonometrinin matematiği ve istatistiği iktisat teorisi ile entegre etme çabalarının şüphelerle karşılandığı oldu. Cowles Commission tarafından yapılan çalışmaların ne kadarlık bir değer yarattığına dair soru işaretleri oluştu. Zira, oluşturulan modellerle ampirik verilerin iktisat teorisiyle bağlantısının güçlendiği kanaati amaçlandığı ölçüde oluşamamıştı. Nitekim Cowles Commission tarafından yapılan çalışmalar 1940'larda iktisat teorisi araştırmalarına kaymıştı. 1950'lere gelinirken, ekonometrinin ideali olan matematik, istatistik ve iktisadın sentetik iktisat yaratmak konusundaki çabalarının çöktüğünü dile getirenler de olmuştu.

Her ne kadar yazı dizisinin temel konusu kapitalizmin gelişimi ise de, iktisadın matematik ve istatistikten yararlanarak herşeyi ölçme çabasını görmek ve anlamak önemlidir. Zira, kısa süreli beklentiler günümüz finansal kapitalizm ağırlıklı ortamını yönlendirmekte ama çoğu kez yanılmaktadır. O halde, onca matematiksel formülün ve istatistiğin kullanımı kısa vade için herhangi bir anlam ifade etmemekte midir? Bu metodlar uzun vade için mi kullanılmalıdır? Kapitalizmin bu kadar güncel veriye dayanarak analiz edilir olduğu ve günlük tüm veri analizlerinin neredeyse sadece kısa vadeli sermaye hareketlerine dayandırıldığı bir ortamda hangi matematiksel/istatistiki metodlar vizyon kazandırıcı olmakta ve isabetli tahminler yakalayabilmektedir?

Bu yazının yazarı, amacın iktisadi analiz olduğunu ve matematiğin ve istatistiğin bir araç olarak kalması gerektiğini düşünmektedir.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
  8. Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar
  9. Bretton Woods: 2. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Ekonomik Düzen

Monday, August 15, 2016

Bretton Woods: 2. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Ekonomik Düzen

20. y.y.'nin 2. Dünya Savaşı sonuna kadar olan bölümü savaşlar ve krizlerle geçmişti. Sadece 1. Dünya Savaşı sonrasından 1929 Buhranı'na kadar geçen dönemde ABD yüksek bir ekonomik performans yakalamış, 1929'dan 2. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939'a kadar da bazı gelişmiş ülke ekonomileri yüksek büyüme oranlarına ulaşabilmişlerdi.

1929 Buhranı'nın ve 2. Dünya Savaşı'nın dayattığı koşullar nedeniyle kapitalizmin laissez faire felsefesi belli ölçüde törpülenmeye uğramıştı. Devlet, ekonomiler üzerinde toparlayıcı bir rol üstlenerek piyasaları kanunlarla disipline etmeye çalışıyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan sakin hava, toplumsal ve ekonomik savaş yaralarının sarılması anlamını taşıyordu.

2. Dünya Savaşı sonrasındaki toparlanma süreci 1973 yılında yaşanan petrol krizine kadar devam etti. ABD ve SSCB'nin yarattığı iki kutuplu dünya 1960'larda soğuk savaş döneminin başlamasına yol açmıştı. Ancak, kapitalist dünyanın çıkışı devam ediyordu.

2. Dünya Savaşı sonrasında yeni bir ekonomik düzen kurulmaya çalışıldı. 19. y.y.'nin son çeyreğinden itibaren küresel boyuta varmaya çalışan ama bunu bir türlü başaramayan bir uluslararası ortam vardı. Kapitalizmin ilerleyişinin kendisinden kaynaklanan ve kaynaklanmayan çok nedeni vardı ama uluslararası barışın karşılıklı ekonomik çıkarların korunmasıyla güvence altına alınabileceği düşünceleriyle uluslararası boyutu olan kuruluşların uluslararası ekonomik ilişkilere yön vermesi gerektiği düşünüldü. Ekonomilerin uluslararasılaşma süreci başlamıştı artık. Araya savaşlar ve krizler girmişti ama özellikle 1873'ten sonra bir ülkede çıkan bir krizin bulaşma riskinin yükseldiği anlaşılmıştı. Şimdi, yeni bir düzen kurmak ve ülkeler arası ticarete düzen getirmek gerekiyordu.

1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında 44 ülkenin katılımıyla bir konferans gerçekleşti. ABD'nin New Hempshire eyaletinin Bretton Woods adlı kasabasında, Mount Washington Oteli'nde düzenlenen Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı'nda bazı kararlar alındı. Bu kararların arkasında John Maynard Keynes ve Harry Dexter White bulunuyordu. Bretton Woods için hazırlık özelliği teşkil eden bir konferans da 15-30 Haziran 1944 tarihleri arasında Atlantic City'de gerçekleşmişti. O konferans da tarihe Atlantic City Konferansı olarak geçmişti.

Bretton Woods'un üç temel sonucu şunlardı:
  1. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF - International Monetary Fund) kurulması. IMF'nin görevi, döviz kurları ile uluslararası fonların ülkeler arasındaki akışına istikrar getirmek olacaktı.
  2. Dünya Bankası'nın (IBRD - International Bank for Reconstruction and Development) kurulması. Dünya Bankası'nın görevi, savaş döneminde yok olan alt yapıların yeniden inşa edilmesini sağlamak ve ülkelerin ekonomik gelişmelerinin önünü açmaktı.
  3. Uluslararası ekonomik işbirliğini artıracak bazı tavsiyelerin ortaya çıkması.
Bretton Woods ile 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ekonomik düzenin ana hatları ise şunlardı:
  1. Ülkeler, öncelikle IMF üyesi olmak zorundaydılar. IMF üyeliği, Dünya Bankası üyeliğinin bir ön koşuluydu.
  2. Döviz kurları altın fiyatına endekslendi. Hükümetler, ancak ve ancak ekonomik dengenin çok temel noktalarda bozulması halinde döviz kurlarını altın fiyatlarına endeksli olmaktan çıkarabileceklerdi.
  3. Üye ülkeler, kendi para birimlerini uluslararası ticarete ve diğer cari işlemler kalemleri işlemlerinin gerçekleşmesine uygun şekilde serbest değiş-tokuş koşullarına tabi kılacaklardı. Yani, her ülkenin para birimi konvertibilite özelliği taşıyacaktı. Ancak, bu noktada bir geçiş süreci öngörüldü. IMF'ye üye Batı Avrupa ülkeleri ve kolonileri kendi para birimlerini konvertibl hale getirdikleri 1958 yılına kadar cari işlemler kalemleri işlemlerinin hepsini tüm üye ülkelerde gerçekleştirebilecek bir parasal düzene geçilemedi. Bu arada üye ülkeler, uluslararası fon hareketlerine ilişkin yasal düzenlemelerini gerçekleştirmekte serbesttiler.
  4. Üye ülkelerden birinin ödemeler dengesi üzerinde ortaya çıkabilecek olumsuzlukları gidermek konusunda ülkeler para birimlerinin altın karşısında önceden belirlenen değeri üzerinde %10 oranında değişiklik yapma hakkına sahiptiler. %10 sınırını aşan müdahalelerde IMF'nin itirazını dile getirme hakkı vardı ama ülkeleri %10 sınırı dahilinde kalmaya zorlama hakkı yoktu. Fakat, söz konusu sınırı aşan ülkeler için herhangi bir fon başvurusu durumunda IMF kaynaklarını tahsis etmeme hakkına sahipti.
Bretton Woods ile kurulan düzen 1970'lerde görülmeye başlayan stagflasyon koşullarına kadar devam etti. Stagflasyon, aynı anda yüksek enflasyon ve durgunluğun ortaya çıkmasıdır. Ekonomi tarihinde ilk kez böyle bir durum yaşanıyordu. Düzen, 1971 yılında sonlandırıldı.1970'lerin başlarına gelindiğinde, döviz kurları ile yapılan işlemlerin toplam hacmi uluslararası mal ve hizmet akımlarının toplam hacminin üzerine geçmişti. Friedrich Hayek ve Milton Friedman'ın sürekli dile getirdikleri piyasa odaklı politikaların uygulanması gerekliliği ve Klasik İktisat'ın laissez faire felsefesine geri dönüş isteği giderek artan yoğunlukta dile getiriliyordu. 19. y.y.'nin sonlarına doğru sonuna yaklaşan küreselleşme iki dünya savaşı ve özellikle 1929 Buhranı ile ilerleyişine ara vermişti. Immanuel Wallerstein'ın dünya sistemi kavramı çerçevesinde kapitalizmin yerleştirilmesi ve Francis Fukuyama'ya 1992'de The End of History and the Last Man adlı eseri yazdıran süreç 1970'lerin başlarında harekete geçiyordu. Fukuyama bu kitabında serbest piyasaya dayalı kapitalist ekonominin ve liberal demokrasilerin insanın sosyokültürel evriminin son aşaması olduğunu iddia eder.

Bir sonraki yazıda, yukarıda anlatılan 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzende gelişen iktisadi akımları inceleyerek 1970'lere, yani neoliberal akımların oluşum koşullarına geleceğiz.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.08.2016)

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
  8. Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar

Saturday, August 6, 2016

Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar

1914-1945 arasında geçen süreç, Avrupa tarihinde kargaşa dolu yıllara işaret eder. Bu sürecin içine iki tane dünya savaşı ve o güne kadar görülen en büyük ekonomik kriz sığmıştır. Avrupa'da sınırlar değişmiştir.

Yaşanan tarihsel süreçlerle beraber kapitalizm de evrilmektedir. Ancak, 1. Dünya Savaşı'nın içinde yaşanan Bolşevik Devrimi ile kapitalizmin karşısında bir sistem oluşmaya başlamıştır. 1776'da bilimsel olarak doğduğu kabul edilen ve sonrasında gelişen kapitalizmin karşısında ilk kez fikir boyutunu aşarak alternatif olarak gelişen bir sistem kurulmaktadır.

İktisat, önceki yazılarda anlatılan bilimsel gelişimi içinde özellikle odaklandığı ve analiz ettiği konuları yıllar içinde değişen koşullara göre değiştirmektedir. Yani teori, içinde yaşadığı koşullara göre gelişmekte ve yaşananlara açıklamalar getirmeye çalışmaktadır. 2. Sanayi Devrimi'nin yeniden tanımladığı üretim ilişkileri sermayenin ihtiyacını ve önemini artırmıştır. 1. Sanayi Devrimi ve öncesinde arazi ve doğal kaynak sahibi olmak önemli iken, 2. Sanayi Devrimi'nin ön plana çıkardığı kavram sermaye olmuştur.

Sermayenin ön plana çıkması ve 20. y.y.'nin başlarından ortasına kadar yaşanan kaoslarla dolu süreç iktisat yazınında yoğun olarak konjonktürel dalgalanmaların analiz edilmesi ve teorinin bu yönde gelişmesi sürecini beraberinde getirmiştir. 1873, 1907, 1929 yıllarının krizleri ile beraber yaşanan savaşlar sermayenin sürekli olarak el ve coğrafya değiştirmesiyle sonuçlanmış ve ulaştığı ve terk ettiği ekonomiler üzerinde etkiler bırakmıştır. Bu etkilerin hangi değişkenler üzerinde ve hangi süreler içinde ortaya çıktığı iktisada konjoktürel dalgalanma teorilerinin üretilmesi olarak yansımıştır.

Akademik açıdan Avrupa'nın sahip olduğu önem, özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'dan ABD'ye kaçan akademisyenlerin çalışmalarını Amerikan üniversitelerinde sürdürmeleri nedeniyle ABD'ye kaymıştır. 1940'lı yıllara gelindiğinde, akademik çalışmaların ağırlık ekseni artık ABD'dedir.

Wassily Leontief (1906-1999), St. Petersburg'tan önce Berlin'e, daha sonra da Harvard Üniversitesi'ne kaçmış bir Rus'tur. Walras'ın genel denge analizini basitleştirmeye çalışmış ve teoriyi reel ekonomiye aktarmaya çalışmıştır. İktisat literatürüne Leontief Matrisi olarak geçen girdi-çıktı analizleriyle kendisinden sonra yapılan çalışmaların temelini atmıştır.(1)

Joseph Alois Schumpeter, 1912'de yayınladığı The Theory of Economic Development adlı eserinde kapitalist gelişme sürecinin merkezine girişimciyi yerleştirir. Çalışmaları, Leontief'in girdi-çıktı analizinden daha geniş bir alanı kapsar. Schumpeter, yeni ürünlerin üretilmesi, yeni arz kaynaklarının yaratılması, yeni üretim metotlarının bulunması gibi ekonomide yenilik ve verim artışı ifade eden konularda sorumluluğun girişimcilerde olduğunu anlatır. Her yeniliğin, mevcut dengeyi uyardığını ve yeni kar olanakları yarattığını söyler. Zamanla, yeniliği taklit edenlerin devreye girmesiyle yeniliği yaratan girişimcinin kar marjının daraldığını ve başka bir girişimcinin bir yenilik yaratmasıyla ekonomide yeni bir denge noktasına hareket edildiğini anlatır. Bu fikirleri çerçevesinde 1930'lu yıllarda konjonktürel dalgalanmalarla ilgilenir ve 1939 yılında Business Cycles adlı eserini yayınlar.

Schumpeter'in Business Cycles adlı eseri, yine konjonktürel dalgalanmalarla ilgilenen Simon Kuznets'ten (1901-1985) ağır eleştiriler alır. 1929 Buhranı sonrasında iktisat literatürü Keynes'in yoğun olarak etkisi altındadır. Keynes'in teorisi üzerinde çalışanların ağırlıkta olduğu süreçte Schumpeter'in kitabı pek beğenilen bir eser olarak anılmayacaktır. Ancak, Capitalism, Socialism and Democracy (1943) adlı eserinin iktisat yazınındaki etkileri son derece önemli olacaktır. Başarılı bir kapitalist süreçte Marx'ın iddia ettiği gibi işçi sınıfının ayaklanması gerekmeyecektir. Zira, kapitalist sürecin çalışmasıyla işçi sınıfının refah düzeyi artacak ve ayaklanmasına gerek kalmayacaktır. Ancak, Schumpeter'e göre kapitalizm sürekli olarak devinim içinde olan ve kendi kendini dönemsel olarak yok eden bir sistemdir. Ancak bu yok oluş, yeniden yaratılışın temeli olacaktır. Bu süreç, yaratıcı yıkım (creative destruction) olarak adlandırılmaktadır. Özetle, Schumpeter'e göre kapitalizm sürekli olarak kendi küllerinden doğan bir süreci ifade eder.

1940'lı yıllarda, iktisat yazınında hakimiyeti ABD ele geçirmiştir. Ancak, Cambridge'te bir grup akademisyen rekabet teorisi üzerinde çalışmaktadır. Piero Sraffa (1898-1983), Joan Robinson (1902-1983) bu akademisyenlerin bazılarıdır. Marshall'ı eleştirmektedirler. Ayrıca Sraffa, Neoklasik İktisat'ı da yerle bir eden bir eleştiri yapmıştır. Almanya ise, Heinrich von Stackelberg (1904-1946) ve Frederik Zeuthen gibi isimlerle oligopol teorisini geliştimektedir.

Konjonktürel dalgalanmalar ile ilgili çalışmalarda Avusturya tarafından da önemli katkılar geldi. Ludwig von Mises (1881-1973) ve Friedrich von Hayek (1899-1992) İsveç'li Knut Wicksell'in kümülatif proses teorisi(3) üzerine inşaa ettikleri göüşleriyle kapitalizmin gelişimi üzerine önemli görüşler ortaya attılar. Wicksell'in doğal faiz oranı kavramı(4) üzerinde özellikle durdular. Wicksell'in parasal faiz oranı olarak tanımladığı kredi faiz oranının doğal faiz oranından düşük tutulması halinde önemli bir enflasyonist süreç oluşacağını ve ekonomide kaynak tahsisinin değişeceğini dile getirdiler. Çünkü, doğal faiz oranından düşük olan parasal faiz oranı nedeniyle girişimcilerin sermaye yoğun üretim proseslerine yatırım yapacaklarını düşündüler. Sermaye yoğun üretime yatırım yapılması ile bu yatırımlardan getiri elde edilmeye başlanmasının çok uzun zaman alacağını ortaya attılar. Bu durumda, sermaye mallarının fiyatlarının tüketim ürünlerinin fiyatlarına göre daha yüksek oranda artacağını dile getirdiler. Bu koşullar altında, ekonominin kaynakları sermaye mallarına yönelmiş olacak ama sermaye mallarının getirisi uzun bir sürecin sonunda ancak gündeme gelecek ve tüketici için tüketim talebini ertelemenin herhangi bir anlamı olmayacaktı. Bu durum, tüketim harcamalarında önemli bir artışı ve sonuçta fiyatların yükselmesini beraberinde getirecekti.

Kredi genişlemesi, bir noktada duracaktı. Kredi genişlemesinin durduğu noktada faiz oranlarının artması gündeme gelecekti. Çünkü, ekonominin kaynakları sermaye yoğun yatırımlarda değerlendirilmiş ve yatırımlar için kaynaklar tüketilmiş olacaktı. Faizin artması ise, üretimin yavaşlaması ve işsizliğin ortaya çıkması ile sonuçlanacaktı. Bu şartlar, parasal faiz oranının düşük olduğu dönemde yapılan ve getirisi uzun dönemde söz konusu olacak olan sermaye yoğun yatırımları karsız hale getirecekti. Karsız hale gelen sermaye yoğun yatırımların ise kapatılması gündeme gelecekti.

Mises ve Hayek'in varsayımları, bugünün koşulları düşünüldüğünde çok anlamlı gelmeyebilir. Ancak, iktisadi teorileri içinde doğdukları koşullar altında değerlendirmek gerekir. Mises ve Hayek'in görüşlerini ortaya attıkları dönemde Almanya'da hiperenflasyon koşulları yaşanmaktadır ve ABD ekonomisi büyük bir kredi genişlemesi sonucunda çökmüştür. İçinde bulunulan dönemde, sermaye önemlidir ve sermaye yoğun üretime yatırım eğilimi güçlüdür. Nasıl ki 1. Sanayi Devrimi döneminde arazi ve doğal kaynakların önemi büyük ise, bugün de bilgi ve bilgiye dayalı teknolojilerin ağırlığı söz konusu ise, 20. y.y.'nin o kaos dolu döneminde de sermaye çok önemlidir.

Mises ve Hayek, genişleyici para politikası kullanımına karşıydı. 1929 Buhranı koşullarında dahi faiz oranınını düşürmek yerine kendi haline bırakmak gerektiğini düşünüyorlardı. Üretim, para arzının artırılmadığı koşullara kendiliğinden uyum sağlayacaktı.

Mises ve Hayek'e Stokholm'den itiraz geliyordu. Erik Lindahl (1891-1960), Erik Lundberg (1907-1989), Gunnar Myrdal (1898-1987) ve Bertil Ohlin (1899-1979), Wicksell'in teorisine bambaşka bir açıdan bakmaktaydı. Avusturya Okulu'nun doğal faiz oranını sermayenin verimliliği olarak gören bakış açısını eleştirdiler. Onlara göre, sermayenin verimliliğini teknik olarak tanımlamak mümkün değildi. Yaklaşımları, Irving Fisher'in sermayeyi gelecekteki gelir akımının değeri olarak gören yaklaşımına yakındı. Dolayısıyla, kredi talebini geleceğe yönelik beklentiler belirliyordu. Teorileri, ucu açık kalan bazı soru işaretleri bırakıyordu. Diğer yandan, ekonomik krize karşı hem para, hem de maliye politikalarının beraber kullanımını öneriyorlardı.

İktisadın teorik olarak nitelenmesinin ardında, bugünün koşulları ve teorilerin ortaya çıktıkları dönemin koşullarının karşılaştırmasının gözardı edilmesinin yattığını söyleyebiliriz. Teorilerin, gerçekleşmiş olanı anlattığı ve geleceğe ışık tutmakta zorlandığı ve bu nedenle iktisadın bir vizyon sorunu olduğu bence doğrudur ama teorilerin uygulamadan uzak olduğu iddiası doğru değildir. Yapılması gereken, teorilerin uygulama içindeki hangi koşullarda ortaya çıktığını iyi anlamaktır. Bu yazı dizisi boyunca, bu nedenle sürekli olarak iktisadi kuramlarla o kuramların içinde yeşerdikleri tarihsel gelişmeler ve süreçler arasında sürekli olarak geçişler yapmaktayım.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
------------------------------------------
(1) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 207.
(2) Heilbroner, Robert L.; "The Worldly Philosophers", Simon & Schuster, Inc., 6. baskı, sayfa 293.
(3) İktisadi Bir Beyin Jimnastiği: Johan Gustaf Knut Wicksell
(4) Kısaca, reel sektörde sermayenin getirisi olarak tanımlanabilir.

Friday, August 5, 2016

15 Temmuz Etkisi: İrrasyonel Tartışmalar

Ekonomik analizde duygusallık tespitte hataya neden olur. Tespitin hatalı olması, analizin önerilerinin de hatalı olmasına zemin hazırlar. 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan toplumsal tepki günlük piyasa analizlerinin içine dahil olunca pek çok yorum hatalı sonuç verdi. Yapılan yorumların bazılarının kötü analist olmaktan, bazılarının ise bir yerlere yaranma ihtiyacından kaynaklandığını biliyoruz. Bir çok analizde, ortaya konan kavramların arasındaki çizgilerin birbirine girdiği çok açık olarak ortada.

Bir süredir Türkiye üzerine pek yazı yazmıyorum. Anlamakta zorlandığım analiz aklı ve tavrı nedeniyle fikirlerimin büyük bir bölümünü kendime saklıyordum. Fakat, 15 Temmuz sonrasında iş kontrolden çıktı. Ekonominin kuralları, milli duygular, geçmiş dönemin koşulları, bugünün gerçekleri birbirine girdi. Yarı rasyonel olan analizler tamamıyla irrasyonel bir hale geldi.

Darbe girişimine hep birlikte karşı çıktık. "Keşke darbe başarılı olsaydı" diyen ya da bunu içinden dahi geçiren kimse yoktur herhalde. Varsa da çok küçük bir azınlıktır. Fakat, darbe girişimine karşı çıkmak mevcut hükümetin tüm alanlardaki politikalarını savunmak anlamına gelmez. Darbeye ve darbe girişimlerine karşıyız. Çünkü, görüşlerine, politikalarına katılsak da, katılmasak da seçimle iktidara gelmiş her kişi ve oluşuma saygı göstereceğiz. Göstermek zorundayız. Fakat bu saygı, seçimle iktidara gelenlere eleştiri yapılmayacağı anlamına gelmez. Kavramları ve kavramlar arasındaki çizgileri doğru çizmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, mantıksal çizgiler kavramların çizgileriyle beraber yok oluyor. Çünkü kavramlar mantığa dayanmaktan uzaklaşıyor. Son günlerde, tam olarak bunu yaşıyoruz. Bir görüşü ya da siyasi, ekonomik, politik oluşumu savunmak, mutlak olarak karşı görüşü eleştirmek anlamına gelmez. Bir görüşü ya da siyasi, ekonomik, politik oluşumu eleştirmek de, mutlak olarak bu görüşün karşısında olanı savunmak anlamına gelmez.

Fikir eleştirileri ve savunmaları konusunda mantık dışı bir hastalığa tutuldu Türkiye. Bu durum, kutuplaşmayı körüklüyor. Spesifik olarak, son günlerin ekonomi ile ilgili tartışmalarına bakalım. Deniyor ki, millet TL'ye sahip çıktı. Dolar/TL kuru 3.10'a dayanmışken Dolar bozduranların ceplerine mi, Türk Lirası'na mı sahip çıktıkları konusunda çok şüpheliyim. Fakat, duygusal nitelikli tepkiler ekonomik analiz yaptığını iddia edenlerin analiz yapmadıklarını ortaya koyuyor.

Ekonomik faaliyetler ülkenin çıkarlarının korunması ise, ekonomide yapısal reform yapılması konusunda ısrarcı olunmasını beklerim. Bugüne kadar reform diye anlatılanların herhangi bir yapısal dönüşüm içermediğinin söylenmesini beklerim. Fakat, son günlerde ekonomik analiz yaptığını sanan bazı çevreler yukarıda da değindiğim gibi, ya kötü analistler, ya da bir yerlere yaranma ihtiyacındalar.

Ekonomiyi milli duygularımızı okşamanın bir yolu olarak göreceksek, dünyanın her yerine yayılmış markalarımızın varlığı ile gurur duymak olarak anlarım ben bu milli duyguyu. O markayı yaratan işçinin, mühendisin, fabrikadaki bakım elemanının bir şey yaratmak ve katma değer üretmek için hevesle çalışması olarak düşünürüm ekonomi kaynaklı milli duyguyu. 3.10'a dayanmış kur üzerinden Dolar bozduranları TL'ye sahip çıktıkları için överseniz, bir tebessüm eder, yorumu ciddiye almaz ve geçerim.

Gelelim Moody's konusuna. Türkiye'nin notu düşer mi? Kişisel kanaatım şu ki, 15 Temmuz sonrasında yaşananlara bakınca, Türkiye'nin içine girmeye başladığını düşündüğümüz normalleşme süreci nedeniyle not değişmeyebilir. Moody's tarafından yapılacak değerlendirmenin tarihi itibariyle, 15 Temmuz'dan bu yana karar vermek için yeteri kadar veri toplayacak zaman geçti. Türkiye'nin süratle normale dönme çabası da bu karar aşaması için yardımcı oldu. Fakat, unutmayalım ki Türkiye'de bir darbe girişimi oldu. Bu ülkenin Meclis'i bombalandı. Bu durumdaki bir ülkenin politik risklerinin arttığını düşünür yabancı yatırımcı. Hatta, böylesine çarpıcı bir durumda Moody's kararını dahi beklemeden Türkiye'den çıkabilir. Bu duruma, Türkiye dışındaki herhangi bir ülke için şaşırır mıyız? O halde, objektiflik prensipleri çerçevesinde Türkiye için de şaşırmayacağız. Darbe girişimi yaşayan her ülkenin notu düşebilir. Moody's tarafından bir not indirimi yapılacağını beklemiyorum ama böyle bir olasılık güçlü olarak vardır. Gerçekleşirse de şaşırtıcı olmayacaktır.

Şimdi, yine objektif bir değerlendirme yaparak, Türkiye'nin yatırım notu hakkında yukarıdaki fikirler derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmelerinin her zaman çok objektif olduğu ve hiç politik olmadığı sonucuna da ulaştıramaz bizi. Küresel boyutta, 2008 krizine gidilirken bu şirketlerin hiçbir uyarı mekanizmasını çalıştırmadıklarını çok net olarak hatırlıyoruz. Bu kuruluşların çalışma prensiplerinin küresel finans sisteminin hastalıklı yönlerinin yaratılmasında ana nedenlerden olduğunu da biliyoruz. Fakat, uluslararası yatırımcıların bu kuruluşların not değerlendirmelerini dikkate aldıkları da mevcut düzenin bir gerçeği. Ancak, yatırımcı tarafından her zaman dikkate alınma düzeyleri aynı olmayabiliyor. Moody's Türkiye'nin notunu düşürse bile, Türkiye'nin kendisini uluslararası alanda iyi anlatabilmesi bu kuruluşların not indirimlerinin olumsuz etkilerini törpüleyebilir.

Esas iş, yapısal reformlarla Türkiye ekonomisinin gelecek 10 yılının haritasını doğru çizip kısa vadeli uluslararası sermaye müptelalığını ortadan kaldırmaktı. Yıllardır bu konuda yapısal dönüşüme işaret eden bir çalışma göremedik. Sadece yasal düzenlemelerle atılmaya çalışılan adımların reform niteliğine sahip olmadığını gördük. Dolayısıyla, Moody's tarafından verilecek notu korkuyla bekleyen ve olası bir indirime karşı şimdiden sinirle bilenen bir kitle çıktı ortaya. Not indirimi olasılığı karşısında ne yapılacağını düşünmek ve doğru tespitlere dayalı analizler yapmak ve 15 Temmuz'un hasarının düşünüldüğü ve algılandığı gibi olmadığını dünyaya anlatmayı önermek ve katkı sunmaya çalışmak yerine yüksek kurdan Dolar bozanları milliyetçi ilan eden tuhaf bir ortamın içine düştük.

Türkiye, darbe ile ilgili olarak seçilmiş iradenin halen iktidarda olduğunu herkese iyi anlatmak zorundadır. Normalleşme sürecini süratle geçmeli ve normalleşmelidir. Bu sakinlik, piyasayı dinginleştirecek ve volatiliteyi düşürecektir. Fakat, büyümenin kalitesinin düşmekte olduğunu aklımızın bir kenarında tutacağız. 15 Temmuz öncesinde hukuksuzluk boyutuna varan düzenlemeleri eleştirmeye devam edeceğiz. Demokrasinin yıprandığını bileceğiz ve bu durumu 15 Temmuz ile ilişkilendirmeyeceğiz. Hatta, normalleşmenin sadece darbe girişiminin savurulması olmadığını ve demokrasi adına çok fazla adım atılması gerektiğini göreceğiz. Yani, kavramları doğru çizgilerle ortaya koyacağız ve tartışacağız. Yoksa, rasyonelliğini yitirmiş bu mevcut tartışma ortamı ülkeye zarar verecek.

Doğru sonuçlara doğru tespitlerle ulaşılır.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.08.2016)

Wednesday, July 27, 2016

1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri

1929 Buhranı'na sebep olan faktörlerin neler olduğu konusunda çok farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bu görüşler, temel olarak Keynes'in yarattığı Keynesyen akımın temsilcileri ve Friedman'ın yarattığı monetarist akımın temsilcileri tarafından tartışılmıştır. Teorik temelli bu tartışmaların detaylarına girmeden önce, 1929 yılının kara Salı olarak adlandırılan 29 Ekim gününe ulaşılan koşulları ortaya koymak gerekir.

1. Dünya Savaşı sonrasında güçlenen Amerikan ekonomisi, firmaların ve toplumun hisse senedi piyasasına olan ilgisini artırmıştı. Bu ilgi, hem firmaların yoğun olarak hisse senedi piyasası üzerinden finansman olanakları yaratmasına, hem de hane halkının yine yoğun olarak hisse senedi piyasasına yatırım yapmasına neden oluyordu. Hisse senedi yatırımcıları, hisse senedi satın almak için kredi kullanıyordu. Satın alınan hisse senetlerinin değerlerinin hemen hemen %80-90'lık bir bölümü için kredi kullanımı gerçekleşiyordu. Hane halkının hisse senedi almak için kredi kullanmasının yanında, firmalar da büyüme planları için kredi kullanımını önemli ölçüde artırmıştı.

ABD ekonomisinde genişleyen kredi hacminin yarattığı bir balon söz konusuydu. Diğer bir ifadeyle, yüksek kaldıraç oranı ile alınan hisse senetleri nedeniyle hisse senedi fiyatları şişiyor ama bu fiyatlar firmaların faaliyetleriyle elde ettikleri karları yansıtmanın çok ötesine ulaşıyordu. Hisse senedi piyasasının ortaya koyduğu finansal sistemin verileriyle firmaların faaliyetleriyle ortaya koyduğu reel veriler birbirinden kopmuştu.

1920'li yıllar, özellikle otomotiv sektöründe önemli yeniliklerin hayata geçtiği yıllardı. Üretimde kullanılmaya başlanan yeni tekniklerin yarattığı ölçek ekonomisi olanaklarıyla üretim artıyordu ama bu üretim artışını karşılayacak bir talep yoktu.

ABD'nin sanayi üretimi endeksi, Haziran 1929'daki 127 değerinden sırasıyla Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında 122, 117, 106 ve 99 seviyelerine geriledi. Mart 1929'da 660.000 olan otomotiv üretimi sırasıyla Ağustos, Ekim ve Aralık aylarında 440.000, 319.000 ve 92.500 adede geriledi.(1)

24 Ekim 1929 günü, hisse senedi piyasasında yer alan şirketler mali verilerini açıkladılar ve açıklanan verilerin hayal kırıklığı yaratması nedeniyle o gün tarihe kara Perşembe olarak geçti. Nitekim, 29 Ekim 1929 günü ise kara Salı yaşandı. Hisse senetleri, toplam değerlerinin $40 milyarlık kısmını bir günde kaybettiler. 1930 yılına girilirken, Amerikan borsası değerinin %90'ını kaybetmişti.

ABD'de reel ekonominin 29 Ekim 1929 öncesinde sağlıklı olarak çalışmadığı sadece otomotiv ve otomotiv sektörüne tedarik sağlayan sektörler açısından kendini göstermiyordu. Tarım sektörü de azalan karlarla baş etmeye çalışıyordu. Tarım sektöründeki gelişmeler de otomotiv sektöründekilere benziyordu. Tarım sektörüne teknolojinin artan oranda dahil olmasıyla üretimde verim artışı sağlanmış ve üretim miktarı önemli ölçüde artmıştı. Ancak, bu üretimi absorbe edecek talep yoktu. Bu nedenle, düşen tarım fiyatları nedeniyle Amerikan çiftçisi gelir ve kar kaybına uğruyordu.

Tarım ekonomisindeki zayıflamanın Amerikan bankacılık sistemi üzerinde de olumsuz etkileri olmuştu. Ülkede 30.000'den fazla banka vardı ve bunların önemli bir bölümü kırsal kesime hitap etmekteydi. Tarım ekonomisinde yaşanan olumsuzluklar, söz konusu bankaların batışı ile sonuçlanmıştı. 1923-1930 arasında 5.000 kadar banka sistemin dışında kalmıştı.

Bir hisse senedi piyasasının çöküşü, bir ekonomide ilk etapta servetin azalışı ve ekonomiye olan güvenin azalışı ya da kayboluşu ile sonuçlanır. Bunların sonucunda, hisse senedi piyasasına fonlanmak için gelen firma sayısında da büyük bir düşüş gerçekleşir. 1929 krizinin de etkileri bunlar olmuştu. ABD'nin hisse senedi piyasasında başlayan çöküş bütük bir depresyona dönüşmüştü.

Bu yazı dizisinin ikinci yazısında (Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi) krizlerin sebeplerinin ortak özelliklerine değinmiş ve iktisadın bilimsel olarak doğuşundan sonraki yıllarda görülen krizleri kısaca sebepleriyle özetlemiştim. 1929'un niteliksel sebepleri de diğerlerinden farklı değildi.

ABD'de işsizlik oranı 1929'dan 1933'e kadar %3.2'den %24.9'a yükseldi. ABD'de 9.000'in üzerinde banka kapandı. ABD'de başlayan kriz küresel bir boyuta sıçradı ve ardından kur savaşları baş gösterdi. Kur savaşları ise ticaret savaşlarına dönüştü. ABD'de, Smooth-Hawley adıyla anılan tarifelere karşı çok sayıda ülke de tarifeler uygulamaya başladılar ve uluslararası ticaret çöktü. Dış borcunu servis edemeyen ülkeler oldu ki bunların başında Almanya geliyordu. Almanya'nın içine düştüğü durum 1933'te Hitler'i seçimle iktidara getirecek boyuta ulaşmıştı.(2)

Amerikan Merkez Bankası Fed 1913 yılında kurulmuştu. 1907 yılında yaşanan başka bir krizin ürünüydü. 1929'da kendisine çok iş düşüyordu. Krizin parasal açıdan çaresi olarak para arzını artırıcı önlemler almak yerine para arzını kısacak önlemler almak yoluna gitti. 1929-1933 yılları arasında daralan para arzı, ABD'nin likidite koşullarını olumsuzlaştırdı ve krizi depresyona dönüştürdü.

1. Dünya Savaşı sonrasındaki dünya savaş öncesine göre çok farklıydı. ABD, 1920'li yılları refah seviyesini sürekli artırarak geçirmişti. Elektrik bütün ülkeye yayılmıştı. Kayıtlı araç sayısı 8 milyondan 23 milyona yükselmişti. Yeni konut inşaatları adeta patlamıştı. Toplum, bu sürecin kesintisiz olarak devam edebileceğini düşünüyordu.(3) Bu düşünceye sahip olan bir başka kişi daha vardı ki sahip olduğu düşünce ve 1929'un gelişini görememesi nedeniyle büyük bir itibar kaybına uğramıştı: Irving Fisher. Fisher, yazı dizisinin önceki bir yazısında (Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi) anlatıldığı üzere, miktar teorisinin kendi adıyla anılmasını sağlayan kişiydi. Ancak, reel ve finansal kesimler arasında yukarıda anlatılan kopuşu görememişti ve hisse senedi piyasasında 1929 öncesinde oluşan fiyatların kalıcı olarak üst platoya yerleşmiş olduğunu düşünüyordu. İlginçtir ki, depresyonun baş göstermesinden sonra, 1929'un nedenlerini ilk olarak açıklamaya çalışan isimlerden biri olmuştu.(4)

1925 yılına gelindiğinde, ABD'nin üretim seviyesi 1913 yılının %48 oranında üzerindeydi. Bunun yanısıra, Orta Avrupa 1. Dünya Savaşı'nın etkilerini üzerinden atamamıştı. Almanya'da fiyatlar genel düzeyi 1919 yılında ikiye, 1920 yılında ise üçe katlanmıştı. 1922 yılında ise fiyat artışı %1.600 seviyesindeydi. Alman Markı 1923'te ise adeta çöktü. Fiyatlar, 1923'te %486 milyon oranında arttı. 1913'te $1=4.2 Mark iken, 1923'te $1=4.2 milyar Mark oldu. İşsizlik %10'a yükseldi ve 1920'ler boyunca bu seviyeyi hemen hemen korudu.(5)

1929 krizinden sonraki dönemde işsizlik 1933'te Almanya'da %26, Hollanda'da %27, İsveç'te &24, Norveç'te %33, İngiltere'de %21 düzeylerinde idi. Kapitalist dünyada depresyonun etkileri 1930'lar boyunca devam etti. Almanya, Nazi'lerin iktidarında işsizliği 1938'de %2'ye kadar düşürmeyi başarmıştı.

1. Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde ekonomik aktiveteleri para ve finans piyasalarındaki hareketlenmeler canlandırır hale gelmişti. ABD, dünyanın liderliğini İngiltere'den devralmıştı ve kendi ekonomik düzeninde finans piyasalarının rolü yukarıda anlatıldığı üzere çok önemli ölçüde artmıştı. ABD'deki borsa çöküşünün diğer ülkelere yayılmasının arkasında önemli bir neden vardı: hükümetler arası borçlanmalar. 1. Dünya Savaşı öncesindeki dünyanın bilmediği bir uygulamaydı bu. Avrupa ülkeleri birbirlerinden borçlanmalar yaparken, bu borçlanmaların en büyüğünü ABD'den yapıyorlardı. Dolayısıyla, ABD'de ortaya çıkan krizin yayılmasında baş faktörü ülkeler arası borçlanmalar oynadı. 1929, finansal sistemin uluslararası ticaretin ayrılmaz bir parçası olduğunu ama aynı zamanda kırılgan bir yapıya sahip olduğunu gösterdi.(6)

1929, Keynes'i yarattı. Keynes, Klasik Okul'dan önemli ölçüde ayrışan ve o güne kadar hiç önerilmemiş bazı politikaları anlatıyordu. Zira önerileri, 1929'un yarattığı depresyona çare olarak sunuluyordu. Keynes, depresyon halindeki bir ekonomiyi canlandırmak için kamu harcamalarını artırmak suretiyle kamu açığı verilmesi gerektiğini söylüyordu. 1936 yılında basılan "The General Theory of Employment, Interest, and Money" adlı eserinde bir ekonomiyi durma noktasına getiren mekanizmaları anlatyordu. Eser, piyasaya ilişkin çok önemli bir vurguyu gündeme getiriyordu. Piyasalar her zaman etkin ve verimli çalışmayabiliyordu. Etkinliği ve verimi ortadan kaldıran mekanizmaların devreye girmesiyle depresyon yaşayan bir ekonomi için kamu harcamalarını harekete geçirmek gerekebiliyordu.

1929 İktisadi Buhranı'nın nedenlerini Keynes'ten sonra inceleyen ve analiz sonuçlarını ortaya koyan iktisadi okullar da oldu. Söz konusu analiz sonuçlarının en yoğun tartışılan ve gündemde olanları Keynes'in temsil ettiği okul ve Milton Friedman'ın temsil ettiği okul oldu.

Keynes, depresyonun nedenini tüketim harcamalarındaki eksiklikte görüyor ve depresyon koşullarına talep cephesinden yaklaşarak çözüm sunuyordu. Friedman'ın temsil ettiği parasalcı yaklaşım ise yukarıdaki satırlarda da dile getirilen para arzı daralmasını temel neden olarak görmekteydi. Yani Fed, para arzını artırmak yerine azaltmayı tercih edince büyük bir likidite sorununa yol açmıştı.

Kişisel görüşüm, her iki temel tespitin de yerinde olduğudur. Ancak, kriz neden çıktı sorusuna verilecek net yanıt Keynes'in tespitlerinde bulunmaktadır. Friedman'ın açıklamaları, çıkmış olan krizi neyin büyüttüğü sorusuna cevap olabilir. Sonuç itibariyle, talep ile para arzı arasındaki ilişki birbirini etkiler nitelik taşımaktadır ve para-maliye politikalarının uyumu gerçekleşmek zorundadır. Krizin çıktığı 29 Ekim 1929'tan itibaren talep yetersizliğinin yarattığı dayattığı koşulların para arzı daralmasıyla kronikleştiğini söylemek mümkündür.

1929'un nedenlerini analiz eden çalışmaları ortaya dökmek bambaşka bir çalışma olabilecek kadar derin ve geniştir. Ayrıca, bu detaya girmek bu yazı dizisinin amacıyla uyumlu değildir. Bu konulara, başka yazılarda yer verebiliriz.

Bir sonraki yazıya, 1929 sonrasını ve özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde kapitalizmin nasıl geliştiğini analiz ederek devam edeceğiz. 

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
 ----------------------------------------------------------------
(1) Kindleberger, Charles P. & Aliber, Robert Z.; "Manias, Panics, Crashes - A History of Financial Crises", John Wiley & Sons, Inc., 5. baskı, sayfa 85.
(2) Roubini, Nouriel & Mihm, Stephen; "Crisis Economics", The Penguin Press, 2010, sayfa 23.
(3) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 214.
(4) Cooper, George; "The Origin of Financial Crises", Vintage Books, 2008, sayfa 80.
(5) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 215.
(6) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 216.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.07.2016) 

Thursday, July 21, 2016

Bir Darbe Girişiminin Ahlaki Boyutu

Kırgınlık, üzüntü, hayal kırıklığı ve çalınmış bir geleceğin ızdırabı içindeyim. 15 Temmuz 2016 gecesi yaşananları bir darbe girişimi olarak görmüyorum. Onursuz, haysiyetsiz, şereften yoksun bir hareket olarak görüyorum. Bu hareket, bir darbe girişimi de değil, terör eylemidir.

1980'li yıllarda, devletin çeşitli kurumlarında kamplaşmaların, örgütlenmelerin olduğunu iyi bir gazete okuyucusu olarak bilirdim. Henüz 20'li yaşlarımda bile değildim o yıllarda ama toplumsal yaşamla, tarihle ve siyasetle ilgilenmeye başlamam erken yaşlara denk gelmişti nedense. O yaşlarda bile, bir insanın ülkesine bağlılığının yaşadığı kültürden aldığı keyiften kaynaklanması gerektiğini düşünürdüm. İnsanın, yaşadığı sosyal çevreden aldığı güçle ülkesine hizmet etmek isteği duyması gerektiğini düşünürdüm. Bu düşüncelerle, devletin ya da ülkenin herhangi bir kurumunda çalışan birilerinin dışarıdan birilerinin dayatması, kendi gücünü kullanması yoluyla bu birilerini kontrol etmesini kişinin kendisini ve ülkesini küçük düşürmesi olarak görürdüm. Bu gücün kullanımına maruz kalanları ve bu güce itaat edenleri de haysiyet, şeref ve onur yoksunu olarak görürdüm.

15 Temmuz 2016'nın hikayesi, yıllar öncesine gidiyor. 1980'lerde okuduklarım ve gördüklerim 2000'li yıllara ilişkin büyük ve derin endişeler yaratırdı bende. O yıllarda, bugünleri görmüştüm. Henüz çocuk denecek yaştaydım ama bugünleri tahmin etmiştim. Çok okuyordum ve olan bitenin çok farkındaydım. Genel toplumsal yaşamın prensipleri ve hakim toplumsal anlayış geleceğin karanlık olacağına işaret ediyordu.

Ben, kendimi çocuk olarak adlandırdığım yıllarda, aldığım eğitimin bana verdiği prensiplerle bir insanın liyakat esasıyla, kimsenin kayırması olmadan bir işi yapması gerektiğini, bunun aksinin o işi yapan kişi için onursuzluk ve aşağılanma olacağını düşünürdüm. Ama, gel gör ki ülkedeki düzen benim eğitimle öğrendiğim prensiplerin dışında çalışıyordu. Aradan geçen yıllar, mentalite olarak Türkiye'nin düzeninin dışında kalmama neden oluyordu.

Kendimi Türkiye'nin düzeninin dışında hissederken, benden koca koca adamların 1980'lerde ve daha sonraki yıllarda gazete köşelerinde yazdıkları da beni hayrete düşürüyordu. Şaşkınlık içinde okuyordum bazı yazıları. Omurgalı, haysiyetli, sağlam duruş sahibi olacağını düşündüğüm insanlar etrafta olup biteni çok doğalmış gibi anlatıyor ve en ufak bir eleştiri dahi getirmiyordu. Kendi çevremdeki bazı kişilerle de tartıştığımda benzer gevşek yaklaşımları görüyordum. Bugün hala görüyorum ve bu kişiler ezici bir çoğunluğu teşkil ediyor.

Şimdi, yukarıda anlattıklarımın ve Türkiye'nin düzeni dediğim herşeyin somut sonucunu ahlaksız, onursuz, haysiyetsiz bir herifin açıklamalarından örnekleyelim. Bu adam, Yarbay Levent Türkkan. Bu adama yarbay demeye de dilim varmıyor aslında. Çünkü, bu herifin adını askeri bir rütbeyle anmak onurlu Türk subaylarına hakarettir. Bu mahluk, genelkurmay başkanının eski yaveri. Işıklar Askeri Lisesi'nin sınavından önce soruları vermişler. Yani, adam kayırma ile ve hakkaniyetsizlikle bir hak elde etmiş. Başkalarının hakkını çalarak ve gasp ederek. Daha sonra da, emirleri kendi ülkesinin ordusunun subaylarından değil, dışarıdan birilerinden almış. Cemaat ağabeyleri diyor bu birilerine. Yani, ülkesine (!) çok bağlıymış. Bu adamın anlattıkları, yukarıda yazdığım örgütlenme, adam kayırma, haysiyet, v.b. kavramlar dahilinde Türkiye'nin gelenekselleşmiş düzenini temsil ediyor.

Kaç gündür 15 Temmuz'u makro düzeyde hem siyasi, hem de toplumsal olarak analiz ediyoruz. Fakat, işin derinlerinde, mikro düzeyde çarpık bir sosyal gerçek var. Esas olarak odaklanılması gereken nokta budur. Olağanüstü hal uygulaması bugün var, yarın biter. Piyasalar bugün sarsılır, yarın toparlar. Fakat, bu yazıda anlattığım toplumsal düzenin prensipleriyle ilgili anlayış değişmediği sürece yeni 15 Temmuz'lar yaşanır. Darbe girişimi olmaz da başka bir şey olur ama olur. Hem de mutlaka olur. Bu kadar sert olmasa da zaten oluyor.

1980'lerde gördüklerim ve bugün çok da şaşırmadığım gelişmelerin beni çok şaşırtan bir yönü var. O yılları yaşamış, görmüş ve yaşı benden çok daha ileride, yani tecrübesi çok daha fazla olan bazı gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, v.s. hem o yıllarda, hem de şimdi o kadar yüzeysel ve o kadar sığ bir şekilde konuları ele aldılar ki, toplumsal yaranın temellerine hiç değinmediler. Ya entellektüel zekalarında bir sıkıntı var ya da bilmediğimiz çıkarları. İşin çok ilginç bir yönü, bu Feto denen adamı ve okullarını Bülent Ecevit ve Cem Karaca dahi takdir etmişti zamanında. Kendilerini 1990'lardaki beyanatlarında dinlerken de şaşkınlık içindeydim. Yukarıda dile getirdiğim prensipleri savunmak yerine, bu prensiplerin tamamen dışındaki bir örgütlenmeyi ve okullaşmasını takdirle karşılıyorlardı. Nasıl bir anlayışla, nasıl bir bakış açısıyla yapmaktaydılar bunu? Dayanakları neydi? Hiçbir şey anlamamıştım ve kendimi giderek artan ölçüde Türkiye'nin düzeninin dışında hissediyordum.

Bu yazıda ele aldığım düşüncelerim doğrultusunda, 15 Temmuz'un sorumlusu olarak sadece bu Feto'cuları değil, toplumsal yaşamın temel ahlak prensiplerinin çiğnenmesine göz yummuş herkesi görüyorum.

15 Temmuz, mevcut hükümet için de büyük bir fiyaskodur. Çocuk yaşlarımda benim gördüklerimi demek ki göremediler ve 2002'de el ele, kol kola iktidara yürüdüler. Düşürülen Rus uçağı konusu da büyük bir çelişki. Hava sahamıza giren uçağı tabii ki vururuz dendikten sonra, Rus uçağını düşüren pilotları tutuklamak bu pilotların sadece cemaat üyesi olmasıyla açıklanabilir mi? Bilemiyorum. Ülkede son bulan hukuki düzen (olağanüstü hali kastetmiyorum) kendine gelirse belki bir gün öğreniriz.

Sonuç: İstiklal Savaşı sırasında kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı. Askerin içinde 1980'lerden beri var olan, torpille, adam kayırmayla, haysiyetsizlikle kendine kadro bulmuş herifler halkı kurşunladılar.

Önce ahlak ve hukuk nöbeti tutalım. Bunlara sahip çıkarsak demokrasi nöbeti tutmaya gerek bile kalmaz. Temel sağlamlaşır çünkü.

Not: Son günlerin olayları nedeniyle kapitalizmin tarihini analiz ettiğim yazılarıma ister istemez ara vermek zorunda kaldım. Ortalık biraz sakinleşsin, devam edeceğim.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.07.2016)

Thursday, July 7, 2016

Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı

İktisadi teoriler, ortaya atıldıkları ve geliştirildikleri dönemlerin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik koşulları ele alınmadan değerlendirmeye tabi tutulamaz. Teorilerin, içinde doğdukları ve geliştikleri koşulları yeteri kadar anlamamak teorilerle ilgili fikirlerin yanlış bir kanıya ulaşmasıyla sonuçlanır.

İktisatta, bir teorinin içinde doğduğu koşulları ya da herhangi bir dönemde meydana gelen iktisadi gelişmeleri açıklamasına pozitif iktisat, olması gerekeni açıklamasına ise normatif iktisat denir. Normatif bir yaklaşımda, iktisadi olayların arasındaki neden ve sonuç ilişkileri belirli bir ideolojinin bakış açıları çerçevesinde bir ya da çok sayıda koşula bağlıdır. ABD'li iktisatçı Frank Knight, "nedir" ve "ne olması gerekir" sorularına farklı cevaplar bulabilmenin imkansız olduğunu düşünür. Knight, risk ve belirsizlik kavramları üzerinde çalışmalar yapmış ve bu çalışmaların etkisiyle pozitif/normatif iktisat ayrımının imkansız olduğu sonucuna ulaşmıştır. Fakat, kendisinin liberal politikaların ateşli bir savunucusu olduğunu ve söz konusu ayrımı liberal politikalar çerçevesinde reddettiğini unutmamak gerekiyor.

1. Dünya Savaşı'na kadar giden yaklaşık 45-50 yıllık bir süreçte iktisat bilimsel anlamda önemli ilerlemeler kaydetmişti. 1870'lerden itibaren üretilen teoriler, o günlerin ortamı içinde ortaya çıkıyordu. İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya iktisadın ve özellikle kapitalizmin gelişiminin açıklanmasında önemli rol oynayan ülkeler olmuşlardı. Ancak, 19. y.y. biterken ve 20. y.y. başlarken ABD'den gelen akademik katkı giderek ivme kazanıyordu. ABD'nin içinde bulunduğu koşullar, özellikle rekabet ve işletmelerin kontrolü üzerine iktisat yazınını geliştiriyor ve Veblen ile yeni bir alt çalışma kolunun temelleri atılıyordu: kurumsal iktisat.

İktisat, bilimsel anlamda önemli gelişmeler kaydediyor ve giderek daha sofistike bir çehreye bürünüyordu. Yazı dizisinin önceki yazılarında aktarılan koşullar 19. y.y.'nin son çeyreğinde giderek küreselleşen bir ekonomik düzene işaret ediyordu. Ancak, ekonomik gelişmelerden toplumların her kesimi aynı oranda faydalanamıyordu. ABD'de, tekelleşme eğilimleri artmıştı ve o günlerin koşulları altında eserlerini veren çok sayıda iktisatçı sosyal reform önerileri sunmaktaydı.

19. y.y.'nin son çeyreğindeki küreselleşme hareketi önce 1873 krizinden etkilendi. Ardından, son derece önemli siyasal gelişmelerle beraber 1. Dünya Savaşı'na uzanan yolun taşları döşendi.

1. Dünya Savaşı'nın neden çıktığına dair çok sayıda tez bulunmaktadır. Fakat, tüm sebeplerin kökeninde ekonomik avantaj yaratma isteği bulunmaktadır. 1. Dünya Savaşı'nın nedenlerini iyi anlayabilmek ve kapitalizmin küreselleşme sürecinin nasıl ve hangi nedenlerle durduğunu iyi okuyabilmek için savaşın çıktığı 1914 yılından 40-50 yıl kadar geriye gitmek gerekir.

19. y.y.'de, Avrupa'da gelişen ve liderliğini İngiltere'nin yaptığı kapitalizm sömürgeler üzerinden sağlanan düşük maliyetli hammadde ve diğer girdilerden yararlanmaktaydı. Kapitalizmin gelişme sürecinin diğer bir önemli aktörü olan Fransa da ucuz kaynaklara ulaşmanın bir yolu olarak sömürgelerden faydalanmayı seçmişti. Fransa, yazı dizisinin önceki yazılarında anlatıldığı üzere, iktisadın bilimsel anlamda gelişimine önemli isimlerle katkılar sunmuştu.

Almanya, derin bilimsel ve kültürel birikimine rağmen birleşik bir ülke konumunda değildi. Germanik köklerden gelen küçük devletlerin varlığı söz konusuydu ve hepsi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kontrolü altındaydılar. Bismarck, Prusya'nın başbakanı iken, Alman İmparatorluğu'nun şansölyeliğine giden bir yolu planlandı. Önce, Alman olma özelliğine sahip küçük devletleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun güdümünden 1866'da kurtardı. Yedi hafta süren kısa bir savaş ile bu devletlerin bağımsızlığı elde edildi.

Bismarck, öteden beri Prusya'nın düşmanı konumundaki Fransa'ya savaş açmanın bir yolunu aradı. 1870 yılında, Fransa'ya ait Alsace-Lorraine bölgesini işgal etti. Neredeyse eş anlı olarak, Prusya'nın kralı Keiser Wilhelm I'in akrabası olan Hohenzoller prensini İspanya'da tahta oturtmaya çalıştı. Böylece, Fransa'yı hem kuzeyden, hem de güneyden sıkıştırarak iki cepheli bir savaşa zorladı. 1870-71 arasında süren Fransa-Prusya Savaşı Prusya'nın zaferiyle sonuçlandı. Alsace-Lorraine yeni kurulan Alman İmparatorluğu'na geçti. Almanya, birliğini oluşturdu ve Avrupa'nın ortasında yükselen bir güç konumuna geldi.

Derin tarihi ve kültürel köklere sahip olan Avrupa'nın "Alman" unsurları benzer derinlikte tarihi ve kültürel köklere sahip olan İngiltere, Fransa ve Avusturya gibi birleşik ve güçlü bir devlet kuramamışlardı. Bismarck, bu güçlü devletin temellerini atıyor ve Almanya'yı büyük bir güç haline getirmeye çalışıyordu. Dünya, 19. y.y.'nin sonunda eskiye göre birbiriyle çok daha fazla etkileşimde olan, ticaret yapan ülkelerden oluşmaktaydı. 1873 krizi, ilk büyük küresel kriz olma özelliğiyle kapitalizmin gelişimine yön veren tüm baş aktörleri etkilemişti. Krizin kaynağı da aslında bu baş aktörlerdi.

Almanya'nın birleşik bir güç olarak ortaya çıkması, sömürge yaratmak konusunda İngiltere ve Fransa'ya rakip olmak yönünde politikalar izlemesi ve askeri gücünü sürekli olarak artırması uluslararası ilişkilerde cepheleşmelerin önünü açtı. Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya, Osmanlı İmparatorluğu aynı cephede yer alırken, Fransa, İngiltere, Rusya, Japonya 1. Dünya Savaşı'na diğer cepheyi oluşturarak girdi. ABD, 1917 yılına kadar tarafsız konumda yer aldı. Ülkeler arası anlaşmalarla saflar savaşın çok öncesinde oluşmaya başlamıştı. Fransa, Almanya'nın Alsace-Lorraine bölgesinin alınmasını kabullenememişti ve Almanya'ya karşı rövanşist bir dış politika uygulama amacındaydı. Bu politika, 1. Dünya Savaşı'na giden yolda önemli unsurlardan biriydi.

İngiltere, kıta Avrupa'sı ile ilişkilerinde kendini ayrı bir noktada konumlandırıyordu. 19. y.y.'nin son çeyreğinde uyguladığı politika izolasyonistti ve bu politikayı "mükemmel izolasyon (splendid isolation" olarak adlandırıyordu.

1. Dünya Savaşı'nın patlaması, yukarıda açıklanan ekonomik temelli nedenlerle güçlenen emperyalist eğilimler, askeri anlamda güçlenmelerin getirdiği yeni dengeler, artan milliyetçilik duyguları ve ülkeler arasındaki kutuplaşmalar ve cepheleşmeler ile söz konusu oldu.

Dünya, 20. y.y.'nin özellikle son 20 yılını neoliberal politikaların devreye sokulmasıyla küreselleşmenin etkisi altında geçirdi. Yaşanan olayların ve süreçlerin 19. y.y.'nin son çeyreği ile farklılıkları olsa da, ortaya çıkan sonuçların bazı nitelikleri ortak özellikler göstermektedir. İngiltere'nin 19. y.y.'nin sonlarındaki izolasyonist politikaları ile 23 Haziran 2016 tarihli İngiltere referandumunun sonucunda İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılması yönünde oy çıkması da pek tesadüf olarak değerlendirilemez.

Yazının başlarında değindiğim üzere, kapitalizmin gelişme sürecinde ortaya çıkan sosyal sorunlar bazı iktisatçıları sosyal reformlar önermeye yönlendirmişti. ABD'de John R. Commons History of Labor in the United States (1918-1935), The Legal Foundations of Capitalism (1924) ve Institutional Economics (1934) adlı eserleriyle içinde yaşadığı koşullara bilimsel yaklaşımlar sunuyordu. John Bates Clark gibi Heidelberg'te Karl Knies'in öğrencisi olmuştu ve Alman tarihsel okulunun etkisi altındaydı.

ABD, J. B. Clark, Fisher, Veblen ve Commons ile yükseliyor ve iktisat biliminin gelişiminde giderek ağırlığını hissettirmeye başlıyordu.

J. B. Clark'ın oğlu John Maurice Clark (1884-1963) kurumsal iktisada yöneliyordu. ABD'de Wesley Clair Mitchell (1874-1948) National Bureau of Economic Research (NBER) adlı kuruluşun 1920'de kurulmasında önemli rol oynuyordu. İktisadi analiz, giderek daha sofistike bir noktaya doğru ilerliyordu.

Frank Knight, Risk, Uncertainty and Profit (1921) adlı eseriyle dikkat çekiyordu. Liberal politikaları savunuyordu ve Viner ile Şikago Üniversitesi'nde çalışmalar yapıyordu. James Laurence Laughlin'in kurduğu Şikago Okulu'na katılıyordu. Liberal politikaların savunulması noktasında Şikago, ilerleyen yıllarda da önemli bir akademik çalışma yeri olarak kalmaya devam edecektir.

J. M. Clark, Studies in the Economics of Overhead Costs (1923) adlı eseriyle rekabet koşulları üzerinde duruyordu. The Social Control of Business (1926) ile antitröst yasalarından istihdam yasalarına, asgari ücretten gıda standartlarına ve şehir planlamacılığına kadar çok sayıda sosyal içerikli konulara değindi.

Edward Chamberlin (1899-1967), The Theory of Monopolistic Competition (1933) ile piyasa yapısı ve rekabet üzerinde duruyordu.

Dikkat edilecek olursa, gelişen kapitalizm, iktisatçıları fayda ve marjinal fayda analizlerinden sonra rekabet, işletmelerin kontrolü, piyasa yapısı ve kurumsal yapılar üzerinde yoğunlaştırmıştır. 1873 krizi, 19. y.y.'nin son çeyreğinde ortaya çıkan gelişmeler ve 1. Dünya Savaşı'na uzanan süreçten sonra 1929 İktisadi Buhranı'nı hazırlayan koşullar da gelişmiştir.

Bir sonraki yazıda, 1929'u hazırlayan koşullara ve krizin kendisine geçiş yapacağız.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
Arda Tunca
(İstanbul, 05.07.2016)