Pages

Tuesday, September 29, 2015

Kişisel ve Kitlesel Başarı

Başarılı olmak için çalışmak gerekir. Zeka, doğuştan kazanılmış bir özelliktir. Akıl ise bilgi, öğrenme ve tecrübe ile kazanılır. Çok zeki doğularak, çok çalışarak çok akıllı olunabilir. Kişi, zekasını, çalışkanlığını ve aklını kullanarak yaşamda hedefleriyle uyumlu noktalara ulaşabilir. Ancak, tüm bunlar kişisel başarı ile ilgili konulardır.

Kişisel başarı, kişinin hedefleriyle kıyaslanarak belirlendiği için kitlesel başarının kriterleri gibi toplumda ya da uluslararası alanda genel kabul görmüş kavramlara ve verilere sahip değildir. Diğer bir ifadeyle, kişisel başarının kriterlerini daha subjektif, kitlesel başarınınkini ise daha objektif olarak düşünmemiz mümkündür. Kişisel ve kitlesel başarının subjektiflik ve objektiflik kavramları çerçevesinde tartışılması da mümkün olabilir. Ancak, yaygın olan anlayış çerçevesindeki bakış açılarını ele alarak konuyu irdelemekteyim.

Kişisel başarı, öncelikle ahlaklı olmayı zorunlu kılıyor. İçinde ahlakın olmadığı herhangi bir çaba başarı ile sonuçlanamaz. Ahlaki niteliği olmayan bir çabanın ahlak dışılığı ortaya çıktığında, başarılı gibi görünen bir çabanın başarılı olma vasfı ortadan kalkar. Ancak, ahlaki erozyona uğramış olan toplumlarda gayri ahlaki bir çabayla başarılı gibi görünen kişiler ya da kurumlar başarılı olma vasıflarını kaybetmezler. Türkiye, bu grupta düşünülmesi gereken ülkelerden biridir.

Türkiye, özellikle 1980'lerden itibaren yaşadığı ahlaki erozyon ile beraber ahlaki yollarla başarılı olmak isteyen bireylerin toplumsal başarıya katkı sunabilmelerinin önünde büyük engellerin bulunduğu bir ülkeye dönüşmüştür. Özel kurumlardaki gayri ahlaki davranış biçimleri kamu kurumlarında kleptokrasi, iş takipçiliği, adam kayırmacılık, v.b. alışkanlıkların ortaya çıkması şeklinde kendini göstermiştir. Zaman içinde, özel ve kamu kurumlarındaki gayri ahlaki davranış biçimleri, birbirini besleyen bir döngü oluşturmuştur. Sonuçta, toplum olarak Türkiye, kişisel düzeydeki ahlak erozyonunun kitlesel bir ahlak erozyonuna dönüştüğü bir ülke halini almıştır.

Kişisel başarı için sebat, düzenli ve metotlu çalışma, tutarlılık ve istikrar son derece önemli rol oynamaktadır. Birbirini tekrarlayan ve besleyen bilgilerin öğrenilmesiyle oluşan öğrenme döngüleri sayesinde bilginin özümsenmesi ve edinilen bilgi üzerinde düşünülmesi mümkün olur. Öğrenme döngülerinin oluşturulabilmesi temelde bir eğitim metodolojisi meselesidir. Eğitim kurumlarının öğretme metotlarındaki kusurlar ve yanlışlıklar öğrenme döngülerini baltalayan özellikler taşıyabilmektedir. Kurumsal düzeydeki bu metot sorununun kişisel düzeydeki yansıması zeki bir kişinin zekasına fazla güvenmesi olarak karşımıza çıkabilir. Öğrenme döngülerinin kırılmasında, kişisel düzeydeki en önemli neden yüksek zeka sahibi kişilerin eksik çalışmaları ve eksik öğrenme çabası göstermeleridir.

Öğrenme döngüsünün sürmesi, edinilen bir bilginin farklı bilgilerin temeli olarak kullanılmasını gerekli kılar. Diğer bir ifadeyle öğrenme döngüsü, bir bilginin üzerine yeni bilgilerin inşa edilmesi ve eski bilgilerin yeni bilgileri elde edebilmek için kullanılması sürecidir. Yukarıda belirtilen kurumsal ya da kişisel nedenlerin öğrenme döngülerini kırması, bilginin özümsenmesi yerine ezberlenmesi ile sonuçlanır. Bu sonucun ortaya çıkması ise matematiksel soyutlama ve dolayısıyla bilimsel düşünebilme yeteneğinin geliştirilememesi anlamını taşır. Bu iki özelliğin yok olması veya kaybedilmesi ise bilgi üretiminin sürdürülebilirliğinin ya hiç olmaması ya da zaman içinde ölmesi demektir. Sonuç itibariyle, öğrenme döngülerine bir eğitim metodu temelinde sahip olmayan bir eğitim sisteminden inovasyon yaratabilme potansiyeline sahip bireyler çıkamaz.

Türkiye, öğrenme döngüsü kavramına göre eğitim veren kurumların çok az sayıda olduğu bir ülkedir. İlkokul çağından üniversite sonuna kadar devam eden eğitim modelinde bir üst paragrafta sözü edilen kavramların olumlu yönde kullanılabileceği eğitim kurumu bulabilmenin çok güç olduğu bir ülkedir.

Kişisel başarının diğer bir önemli unsuru motivasyondur. Motivasyonun iki temel tetikleyicisi bulunmaktadır. Birincisi, kişinin arzu ettiği iş ya da mesleği icra ediyor olmasıdır. İkinsici ise, seçilen mesleğin ve işin icra edildiği kurumların kişisel başarıyı teşvik ediyor ya da kurum kültürü anlamında ödüllendiriyor olmasıdır. Bugüne kadar, seçtiği mesleği çok sevdiğini ama seçtiği mesleği icra etmenin mümkün olabildiği kurumların çağdışılığı nedeniyle mesleğinden soğuduğunu söyleyen çok kişiye rastladım.

Kişisel başarı daha subjektif kriterlerle belirleniyor ise, kitlesel başarının kriterlerini, yani toplumsal başarıyı ne belirliyor? Kişilerin kitlesel başarıya yönelmesi için çok çalışarak, tecrübe kazanarak aklını geliştirmesi yeterli midir?

Kitlesel başarının kriterlerini ortaya koyma noktasında Birleşmiş Milletler, OECD, IMF, Dünya Bankası, v.b. çok uluslu kuruluşların ülkelerarası istatistiki verileri bizlere yardımcı olabiliyor. Kitlesel başarı kriterleri denince, bilim, sanat, spor, hukukun gelişmişlik düzeyi, demokrasi, sağlık, kültür, iş dünyası, v.s. alanlarında uluslararası tanınırlığı olan kişi ve kurumların varlığını ve saygınlığını anlıyoruz.

Kişisel başarıyı kitlesel başarıya taşıyan zemini ancak kurumlar sunabiliyor. Bireysel çalışma alanları dışındaki tüm alanlarda kurumsal alt yapı kitlesel başarıda kilit rol oynuyor.

Kitlesel başarı için de önce ahlak gerekiyor. Aksi takdirde, kişisel başarı sahibi olanların kitlesel başarıya sunacakları katkı konusunda motivasyonları kırılıyor.

Kurumsal alt yapının sağlamlığı için öğrenme döngüsünü özümsemiş, yani sorgulayan girişimciler, yöneticiler, sanatçılar, v.s. gerekiyor. Ortak bir düşünce yapısında ve kültüründe olan kişilerin çokluğu ortak bir toplumsal aklın oluşmasına katkı sunuyor. Kişilerde olduğu gibi toplumlarda da başarı için akıl zekadan çok daha önemli bir role sahip oluyor. Kişisel öğrenme döngüleri toplumsal öğrenme döngülerine dönüşmeye başlayınca bilgi üretiminde süreklilik ve gelişme başlıyor.

Gelişmiş ülkelerin uzun ömürlü kurumları vardır. Üniversiteler, akademiler, firmalar, finans kuruluşları, sanat müzeleri, tiyatrolar, v.b. kurumların bu ülkelerin gelişme süreçlerinde önemli katkıları olmuştur. Teknoloji üretme, inovasyon, yeniliklerin keşfi ya da üretilmiş teknolojilerin başarıyla uygulanması, toplumun entelektüel dağarcığının gelişmesi gibi kavramların içini doldurabilen toplumlar kitlesel başarıya ulaşabiliyor. Bu kavramların içlerinin doldurulabilmesi için ise kurumsal alt yapı gerekiyor.

Türkiye, kişisel başarısı belli düzeyde olan çok insana sahip olmasına rağmen kitlesel başarıyı yakalayamayan bir ülke. Kişisel ve kitlesel başarı, birbirlerini tetikleyen kavramlar. Kişisel başarıların uluslararası alanda tanınırlığı için de sağlam kurumsal alt yapılar gerekiyor. Türkiye, böylesi kurumsal alt yapılardan mahrum olmanın getirdiği sancıları yaşıyor. İşin kötüsü, mevcut olan kurumsal alt yapıları da kaybetme riskiyle karşı karşıya. Zira, eğitimdeki metotlar, bilimsel ortak akıl yerine bilim dışı ortak inancı teşvik eder bir hale bürünüyor.

Türkiye'de kurumlar kısa ya da sahiplerinin ömürleriyle sınırlı vadelerdeki hedeflerle yönetiliyorlar. Kişisel başarıda kişisel hedeflerin belirlediği subjektiflik kavramı dışında kişisel başarıyla tanınırlık kriterini kullandığımızda Türkiye'den yetişmiş kişilere uluslararası arenada pek rastlayamıyoruz. Zira, kurumsallığın getirdiği sürdürülebilirlik kavramı yok. Başarılı insanlar üreten bir geleneğimiz yok çünkü.

Geçtiğimiz günlerde, Dünya gazetesinde çıkan bir habere göre inovasyonda Dünya 58.'siymişiz. Bu demektir ki, Türkiye'de inovasyon yok. Yukarıda anlattığım kriterler ve gerekçelerle inovasyonun var olabilmesi olasılığı da yok. Bu nedenle, inovasyon haftası, günleri, v.s. gibi adlarla anılan bazı organizasyonları son derece gereksiz görüyorum. Hangi kurumla, kim ile inovasyon yapılacak? Hangi eğitim ile inovasyon hamlesi başlatılacak? Bu kavram, markalaşma kavramı ile beraber son derece ayağa düşmüş durumda.

Düşününüz ki hukuk eğitimi aldınız. Aldığınız eğitimin felsefesi ve prensiplerine bakarak Türkiye'de hak ve adalet arayacaksınız. Kişisel başarınız yine de olabilir ama Türkiye'deki hukukun kurumsal alt yapısından nasıl bir hukuk ülkesinin kitlesel başarısnı bekleyebilirsiniz?

Düşününüz ki iletişim eğitimi aldınız. Medyada çalışmak konusunda son derece yüksek bir motivasyonunuz var. Fakat, Türkiye'deki medya kuruluşlarının çalışma metotlarıyla okulda öğrendiğiniz mesleki felsefe ve prensiplerle kurumsal zemindeki çalışma alışkanlıklarını nasıl karşılayacaksınız?

Düşününüz ki mühendislik eğitimi aldınız ve bir üretim tesisinde çalışıyorsunuz. Gelişmenin bir gelenek halini alamadığı ve yine yukarıda anlattığım gerekçelerle yeniliklerin sürdürülebilir olmadığı bir kurumsal zeminde vida sıkmaktan başka ne iş yapacaksınız?

Düşününüz ki ekonomi eğitimi aldınız. Risk yönetimi alanında çalışmak istiyorsunuz. Mühendisin sadece vida sıktığı bir ülkede sermaye piyasasında sanayi şirketleriniz yok denecek kadar az ve tüm portföy yatırımlarınız bankalara yönelmiş durumda. Okulda öğrendiğiniz hangi risk yönetimi ilkeleriyle mesleğinizi icra edeceksiniz?

Gelişmekte olan ülke olmaktan, az gelişmişliğe doğru yol almaktayız. Geri gidiyoruz. Türkiye meşgul. Topluca müezzinlik, topluca ölü yıkayıcılığı ve topluca kıble uzmanları yetiştirdiğimiz bir süreçteyiz. Yukarıdaki konularla meşgul etmeyiniz Türkiye'yi. Ortak akıl yerine, ortak inanç çağındayız. Ortak aklı ve ortak inancı dengeli bir şekilde idare etmeyi öğrenmemiz için 22. yüzyılı beklemeyiz umarım.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.09.2015)

Tuesday, September 22, 2015

Fed'in Para Politikasında Normalleşme Süreci

Dünya, bir önceki Fed başkanı Ben Bernanke'nin 22 Mayıs 2013 tarihinde yaptığı konuşmadan bu yana sürekli Fed'in para politikası uygulamalarını konuşuyor. Yerel piyasalar kendi merkez bankalarını yakından izliyorlar. Ancak, Fed'i de izlemeden öngörüde bulunamıyorlar. Hatta, zaman zaman Fed'i kendi merkez bankalarından bile daha büyük bir dikkatle takip ediyorlar.

Fed'in para politikasındaki normalleşme sürecinin 3 evresi var. Öncelikle, niceliksel genişlemenin sonlanması gerekiyordu. Bernanke'nin 22 Mayıs 2013'teki konuşmasından sonra 2014'ün Ocak ayına kadar niceliksel genişlemenin ne zaman biteceği speküle edildi. Piyasalar sürekli Fed'i konuştu ve dalgalandı. Ayda $85 milyar olan tahvil alım programı aylık alım rakamları adım adım düşürülerek Ekim 2014'te sonlandırıldı. Ardından, 2014'ün başında Yellen'ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla faiz artırımı süreci konuşulmaya başlandı.

Faiz artırımına geçilmesi için iki kriter ortaya atıldı. Birincisi, ABD için tam istihdam noktası olarak kabul edilen bir işsizlik oranının yakalanması idi. İkincisi ise, artan istihdam ile beraber enflasyonun azami %2.5 seviyesine çıkması idi.

Ekonomi kuralları, işsizlikte düşüşün ya da istihdamda artışın geldiği seviyenin her ülke için kabul edilen tam istihdam düzeyine ulaşmasıyla ücretlerin yükseleceğini ve bu durumun enflasyon yaratacağını söyler. ABD'nin bugünkü işsizlik oranı %5.1. Yani, ABD için tam istihdam seviyesi olarak düşünülen noktaya yakın bir düzeyde. Ancak, ücretlerdeki artış enflasyon üretebilir seviyelerde değil.

ABD'deki ücret artışları, %0.2'lik bir oran ile 2015 yılının 2. çeyreğinde son 33 yılın en düşük artışını kaydetti. İstihdam maliyeti endeksinin (the employment cost index) tutulmaya başlandığı 1982 yılının 2.çeyreğinden bu yana görülen en düşük düzey bu. Bu yılın ilk çeyreğindeki artış %0.7 idi.

Ücret artışlarının son 33 yılın en düşük oranında gerçekleşmesinin temel nedeni, ücretlerin üzerindeki prim ve komisyon gibi ek ödemelerin azalmış olması. Bu durum, istihdam piyasasında geçici işçilik yönteminin önemli bir yaygınlığa ulaşmış olmasıdır. Zira, ücretlerin üzerindeki ek ödemeler daimi işçilere ödenen haklardır. ABD'deki ücretlerin %70'lik bölümü, söz konusu ek ödemelerin olmadığı maaşlardan oluşuyor.

Ücret artışları son 12 aylık dönemdeki artışları görmek amacıyla analiz edildiğinde, son aylarda %2'lik bir oran çıkıyor karşımıza. ABD'deki yıllık enflasyonun %2'yi yakalayabilmesi için bu ücret artışının asgari %3 olması gerekiyor.

İşsizlik düzeyinin tam istihdama işaret ediyor olması için mevsimlik işlerin söz konusu olmaması, ücret artışlarının ivme kazanmış olması ve bu yolla enflasyonu yukarı çekiyor olması gerekir.

ABD'de işsizlik düştü ama ücretlerin işaret ettiği istihdam piyasası ve enflasyon cephesindeki gelişmeler bir faiz artırımını haklı çıkarmıyor. Yani, bir faiz artırımı olmaması gerekir.

Nasıl ki Bernanke'nin 22 Mayıs 2013'teki konuşmasında Fed'in tahvil alım programını Mart 2014'e kadar bitirmiş olabileceğini dile getirmesiyle piyasalarda volatilite arttıysa, Yellen'ın da 2015'in önceki aylarında Fed'in faizi artırabileceğini söylemesiyle volatilite yine arttı.

Fed ya da herhangi bir merkez bankası öncelikle ait olduğu ülkenin koşullarını analiz ederek para politikası kararları verir. Fakat, ülke ekonomisinin küresel gelişmelere ne ölçüde maruz kalacağına bağlı olarak uluslararası ekonomik dengeleri de dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla, Fed'in ABD ekonomisine mi, yoksa küresel ekonomiye mi odaklanarak karar aldığı yönündeki tartışmalar anlamsızdır.

Fed'in Eylül toplantısı sonrasında başkan Yellen'ın konuşmasında ilk kez ABD dışındaki unsurlara bu kadar büyük önem atfettiğini gördüm. Dolayısıyla, bir faiz artırımının Avrupa'yı, Çin'i ve pek çok gelişmekte olan ülkeyi nasıl zor ekonomik koşullara sürükleyeceğinin düşünüldüğünü açık olarak görmüş olduk. Diğer ülkelerin ya da bölgelerin içinde bulunduğu zorluklar Fed'i de büyük ölçüde rahatsız ediyor. ABD, olumlu performans gösteren tek büyük ekonomi olmaktan hoşnut değil. Kişisel görüşüm, ekonomik temellerin işleyisi anlamında küresel ekonominin Fed'in faiz artırımına hiçbir şekilde hazır olmadığı yönündedir.

Herşeye rağmen, Eylül toplantısında Fed'in faizi artırması gerekirdi. Bu fikrim, yukarıda yazdıklarıma bakılarak bir çelişki ortaya koyuyor gibi gözükebilir. Ancak temelinde, Fed'in faiz artırımı beklentisi yaratmış olmasından kaynaklanan volatilite artışı var. Yellen, 2015'te faizin artacağını defalarca dile getirdi. Bu nedenle, faiz artırımı konusunda yapılan her bir yorumda dahi piyasalar dalgalanıyor ve bu durum ekonomilere zarar veriyor. Çünkü, piyasalar istikrara kavuşamıyor. Çok düşük puanlı bir faiz artırımı bu yüksek volatiliteyi düşürebilirdi.

Yellen'ın sözlerinden sonra Fed'in kredibilite kaybetmemesi için faizi mutlaka 2015 yılı içinde artırması gerekiyor. Aksi takdirde, uzun bir süredir sözle yaptığı stratejik piyasa yönlendirmelerini bir daha yapamayacak hale gelebilir. Para politikası yönetimi açısından kredibilite kaybı büyük bir tehlikedir. Fed, sözlü yönlendirmeleri kelime seçerken dahi büyük bir hassasiyetle yaparken inandırıcılığını kaybetmeyi göze alamaz. Faiz artırımının 2016'ya kayma ihtimali tartışmalarını hiç anlamlı bulmuyorum. Haklı bir gerekçe yaratacak çok ani bir kriz ortamı oluşmadığı sürece Fed'in 2015'ten geri adım atması söz konusu olamaz. Faiz artırımı için Aralık son duraktır.

Para politikasında normalleşmenin üçüncü aşaması, yaklaşık olarak $4.5 trilyona ulaşmış olan Fed bilançosunun küçülmesi olacaktır. Bu süreç, tahvil alım programı sonucu Fed'in portföyüne girmiş olan tahvillerin vadelerinin gelmesiyle beraber alınacak kararlara istinaden yönlenecektir. Bu tahvillerin bedelleri vadelerinde tahsil edilmek suretiyle tahvil portföyü küçültülecek mi, yoksa vadelerinde yenilenen tahviller yeniden satın mı alınacak? Bu konu, faiz artırımı gerçekleşmeden pek önemli bir tartışma konusu olmayacaktır. Ayrıca, Yellen'ın bir açıklamasında söylediği üzere, belki 10 yıl sürecek bir sürece işaret etmektedir.

Fed'in bilanço büyüklüğünü takip etmek, niceliksel genişlemeyle ulaşılan seviyeden ne ölçüde normale dönüldüğünü anlamak için önemlidir. Yeni kriz ortamlarında bilanço büyüklüğüne bakacak ve Büyük Resesyon'dan itibaren bilanço büyüklüğünün nasıl bir seyir ortaya koyduğunu analiz edeceğiz.

Fed'in para politikasında normalleşme sürecinde, faiz artırımı sonrasında son derece önemli bir başka süreç başlayacak. O süreç, faiz artırımlarının hangi aralıkta ve hangi oranlarda olacağına işaret edecek. Fed, çok düşük oranlı (azami 0.25 puana kadar) bir faiz artırımı sonrasında piyasalara mesajlar verecek. İşte o mesajlar, faiz artırımından dahi daha önemli olacak. Yeni beklentiler, o mesajlarla şekillenecek.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.09.2015)

Saturday, September 19, 2015

Çöküş

Durdum. Bir süredir durdum. Etkileniyorum çünkü. İnsanlar ölürken yazasım gelmiyor. Türkiye'nin Ortadoğu'ya dönüşümünü izlerken geleceği düşünüyorum. Not alıyorum bir yerlere bu olanları. Bir çöküş bu. Büyük bir çöküş hem de.

Faşistleri tanıdım son zamanlarda. Vahşileşen duygularına tanık oldum tanıdıklarımın. Artık kimsenin birlik, beraberlik, kardeşlik, dostluk martavallarına itibar edemeyeceğimi anladım. Güvenim yitip gitti. Attım hayatımdan bu gereksizleri.

Düşmanlığın çirkin yüzünü çok gördük. Tanıttılar, dayattılar bunu bize. Yeni değil aslında ama boyutu büyük bu sefer. Göz göre göre geldi, bağıra çağıra geldi herşey. Üstelik kasten. Bilinçli bir şekilde yani.

Zekasını ve aklını yitirdi ülke. Yerine konacak gibi de değil artık. Kısa sürede geri gelmeyecek şekilde format atıldı eğitime. Sokak eşkiyalığı yapanların aklından ve fikrinden mi çıkacak biten değerleri yerine koymak.

Toplumun dengeleri alt üst oldu ama her millet hak edildiği gibi yönetiliyor. Toplum hakkında olumsuz eleştiri yapmamak gerekliliği gibi bir moda yaygınlaştı son yıllarda. Sanki milletler hata yapmaz, tercihlerinde yanılmazlar gibi. Tarihe kısaca göz atınca neler var başka toplumlarda bizimkine benzeyen oysa. Siyasetçinin kustuğu pislikte boğuldu toplum.

Hepimiz işimizi iyi yapacaktık. Keşfedecektik yenilikleri. Sanatla uğraşacaktık. Daha iyiyi arayacaktık. Sorgulayacaktık. Bilimle uğraşacaktık. Beyinlerimiz rekabet edecekti. Aynı sofralarda beraber eğlenecektik. Beraber yiyecektik, içecektik. Olmadı. Aynı sofrada sırtını döndü insanlar birbirine.

Bir uçurumdan düştük. Bu düşüşten hangi kitlesel akıl geri alacak ülkeyi bilmem ama çarpma anına yaklaşıyoruz. Geride kalanın bir önemi kalmadı. Ülkeyi bu hale getiren(lerle) ve destekçileriyle benim de işim kalmadı. Daha fazla palavra dinlemeye hiç lüzum yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.09.2015)