Pages

Sunday, April 26, 2015

Ekonomik Görünüm Olumsuzlaştı

Son iki hafta içinde negatif ayrışmaya yaşayan Türkiye piyasaları kur oynaklığını artan bir yoğunlukla yaşıyor. Yılın başında yapılan kur tahminlerini geçersiz halen getiren bu durum, yılın devamı için olası senaryoların sürekli değişmesine yol açıyor. Belirsizlik olarak ortaya çıkan ortam, işletmeler için sadece işletme sermayesini yönetmenin ötesine geçmeyen karar süreçlerini zorunlu kılıyor ve uzun zamandır zaten zayıf olan yatırım kararlarının en küçük ölçeklilerinin dahi askıya alınmasına neden oluyor.

Hane halkları için belirsizliğin anlamı tüketimi ertelemek. İşletmeler ve hane halkları harcamaları büyük ölçüde yavaşlatınca, büyümenin dinamikleri de zayıflıyor doğal olarak. Dolayısıyla, zayıf bir özel kesim desteği ile büyümenin tek olası alternatifi kamu harcamaları oluyor. Başta Avrupa olmak üzere, dış piyasalarda da zayıflık söz konusu olunca, dış ticaretin büyümeye vereceği net katkı da zayıf kalıyor.

Yukarıda özetlediğim ekonomik gelişmeler çerçevesinde, 2015 yılı için piyasalardaki büyüme beklentisi %3 civarında oluşmuş durumda. Türkiye'nin seçim atmosferinde olması ve önümüzdeki seçimin başkanlık tartışmaları ve dördüncü bir partinin TBMM'ye girebilme olasılığı nedeniyle bazı belirsizlikleri beraberinde getiriyor. Seçimle ilgili belirsizlik, hangi partinin hangi oy oranına sahip olacağından çok, yeni ekonomi yönetiminin hangi anlayışla önümüzdeki yıllara yön verecek olduğu sorusuyla kendini gösteriyor.

Türkiye ekonomisi, büyüme ile ilgili güç kaybı yaşıyor. Bu kaybın sebebi çok açık: Türkiye'nin dışa bağımlı ekonomik yapısı ve dış ekonomik gelişmelerin Türkiye'nin büyümesine verdiği desteğin önemli ölçüde azalmış olması. Bu tespitleri yaparken, hem içeride, hem de dışarıda açıklanan son verilere bakıyoruz. Bu veriler, 2014 yılının büyüme verisi, aylık sanayi üretimi endeksleri, enflasyon, dış ticaret, ödemeler dengesi gibi sonuç ifade eden veriler olmakla beraber, tüketici güven endeksi, satın alma yöneticileri güven endeksi, kapasite kullanım oranları gibi öncü göstergeler de oluyor.

Son haftalarda elde ettiğimiz verilerin tutarlı analizler yapabilmeyi son derece zorlaştırdığı koşullardan geçiyoruz. İhracatta zayıflama var, sanayi üretimi zayıf ama kapasite kullanım oranında artış var. Reel sektör güven endeksinde de artış ortaya çıkmış ama tüketici güveninde zayıflama var. Verilerin birbirlerini doğrulamak gibi özellikleri bulunmaktadır. Fakat, bu verilerde bu özelliğe rastlayamıyoruz. Açıklanabilir bir durum değil. Tüketicinin güveninde azalma varsa, reel sektörde güven neden artar? Tek açıklaması var: ekonomik gelişmelerin değişik kesimlerde yarattığı algıda zaman farklılıkları var. Başka hiçbir açıklama bulamıyorum. Bu algı farklılıklarının nedeninin anlamak hiç kolay değil. Bu nedenle, verileri izleyeceğiz ama sonuç ifade eden verilere ilişkin temeli sağlam analizler yapamayacağız. Piyasa oynaklıklarının yükseldiği dönemlerin ortaya koyduğu bir durum ile karşı karşıyayız.

Verilerden sonuç çıkarmanın zor olduğunu başka verilerdeki gelişmelerle de anlıyoruz. 24 Nisan günü, Dolar/Türk Lirası kurunda 2.7433 seviyesi ile bir rekor görülürken BİST'te 85.551 seviyesine çıkış görülüyor. Gösterge faiz de %10.27 seviyesine çıkıyor. Kurdaki yükselme, yabancı sermayenin çıkışı olarak düşünülebilir. Nitekim, gösterge faiz üzerinden bu durumu anlayabiliyoruz ama borsa endeksi üzerinden aynı kanıya varabilmek mümkün değil. O halde, içeride de Dolar'a talep aniden çok mu arttı? Cevabı, başka veriler gelmeye başladıkça bulmaya çalışacağız.

Kur oynaklığının hafifletilmesi konusunda ekonomi politikasının kullanımı ile ilgili olarak akla ilk gelen kurum merkez bankası. 22 Nisan tarihli PPK toplantısında, TL cinsinden zorunlu karşılıkların faiz oranlarını 0.50 puan kadar artırdı. Dolar için döviz deposu faiz oranını %4.5'ten %4'e, Euro için ise %2.5'ten %2'ye indirdi. TCMB, bu adımların atılacağını piyasa önceden bildirmişti. Bu durumda, faiz oranlarında herhangi bir değişiklik beklenmiyordu. Ancak, bu adımların etkin olacağı da düşünülmüyordu. Nitekim, Türkiye'nin negatif ayrışması ile beraber, bu adımların etkinliği olmadığı görüldü. Küresel piyasalarda Dolar iki haftada değer kayıpları yaşadı ama Türk Lirası karşısında değer kazanıyor.

Türkiye seçime gidiyor ama negatif ayrışmanın temelindeki sebebi sadece seçim olarak göremeyiz. Faiz politikasına ilişkin tartışmalar yatışmış gibi görünse de, her an yine gündeme gelebileceğine dair tedirginlik nedeniyle Türkiye'nin ülke riskinde o tartışmaların hasarı halen bulunuyor. Seçim sonrasının ekonomi politikalarına ilişkin beklentilerdeki belirsizliğin başında da o tartışmalardan kalan soru işaretleri var.

TCMB, 22 Nisan toplantısında 0.25'lik bir faiz artırımı yapmalıydı. Faizin artacağına dair bir beklentim yoktu ama faiz artırımı fikrini, kendi görüşüm olarak dile getiriyorum. 0.25'lik faiz artırımının piyasalara vereceği mesaj, faiz artırımının ekonomik değişkenler üzerinde tek başına yaratacağı etkiden çok daha yüksek olacaktı. Mesaj, TCMB'nin faizin indirilmesine yönelik baskılardan kurtulduğunun ilanı olacaktı. Sembolik bir faiz artırımının tek başına ne enflasyon üzerinde, ne de büyüme üzerinde önemli etkiler yapabilmesi söz konusu. Ancak, verebileceği mesajın gücü düşünülünce, Türkiye'nin negatif ayrışma durumunun önemli ölçüde önüne geçebilecek bir etkisi olabilecekti. Böylece, kur oynaklığının da geçici bir çaresi olarak görülebilirdi. Tabii, bir faiz artırımı sonrasında yine ağır eleştirilerin odağında olmamak kaydıyla.

Türkiye ekonomisi olumlu bir görünüm vermiyor. Büyümenin kalitesi düşük. 2000'li yılların başından beri süregelen dış finansman ile büyüme senaryosunun sonuna gelindi. Ekonomik yapıda hiçbir değişiklik olmadı. Bildiğimiz ekonomik modelle devam edeceğiz. Şimdilik başka çare yok. Reform ihtiyaçlarının olduğu ortada ama açıklanan pakete rağmen bu cephede herhangi bir adım atılmıyor. Oysa reform, mevcut tıkanıklığı birkaç sene içinde az da olsa açmaya yarayacak tek çare. Dünya büyüdüğü için biz de büyüyoruz. Oysa, bulunduğumuz yerde 30 yıldır bir değişiklik bulunmuyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.04.2015)

Friday, April 24, 2015

Pazar Yeri Sosyolojisi

Antik Yunan'da, halkın toplanma yerine agora denirdi. Alışverişin her türlüsü gerçekleşirdi agoralarda. Mal alışverişi, politik fikirlerin tartışılması, sanatın paylaşılması gibi faaliyetlerle toplumun sosyal yaşamı paylaştığı yerlerdi yani agoralar. Türkiye'de hangi antik Yunan kentini gezseniz, en görkemli yerlerin tiyatro alanlarının yanında agoralar olduğunu görebilirsiniz. Agora, sosyolojik bir anlam ifade eder. Toplumsal yaşama ışık tutar.

Agoraların biraz değişime uğramış halinin bugünün pazar yerleri olduğu düşünülebilir. Köy ve kasaba pazarlarını, şehirlerdeki semt pazarlarına göre daha bir agora havasında düşünmek mümkün. Şehirlerde herşey çok anonimleşmiş durumda. Yerel ya da uluslararası marka zincirlerinin alışveriş merkezlerinde ya da kocaman binalarda yarattıkları alışveriş mekanlarında kimseyi tanımadan, endüstrileşmiş ekonomiyi hissederek alışveriş yapıyoruz. Ama, bir köy pazarından çay ya da kahve içmeden ayrılıyor muyuz? Bir de cigara ikramları.

Agora, köy ya da kasaba pazarı sosyolojik açıdan birbirlerine en yakın özellikleri sunuyorlar. Bir tam gün geçiyor köy pazarlarında. Köyün ahalisi sabahtan akşama kadar pazar meydanında koşturup duruyor. Sadece sebze ve meyve değil, koyun ve küçük kümes hayvanları da satılıyor ve alınıyor köy pazarlarında. Köylü, sohbet ediyor, dedikodusunu yapıyor, birbiriyle tartışıyor ve haftalık ihtiyaçlarını karşılıyor bu arada. Haftalık sosyalleşme yeri oluyor pazar yeri. Herkes birbirinden haberdar oluyor pazar meydanında. Bir nevi eski usul ve geleneksel sosyal medya da denebilir.

Pazar, şehire kayınca kaybetmeye başlıyor yerel olmanın sıcaklığını. Zaten, baştan bir ayrım çıkıyor ortaya şehirle yüzleşince: Zeytinburnu, Avcılar, Beşiktaş pazarlarının karşısında birden sosyete pazarları beliriveriyor. Düşük, orta ve yüksek gelir grupları, yani sınıf ayrımı birden çeşitlendiriyor pazar türlerini. Düşük ve orta gelir gruplarının pazarları biraz daha agoramsı köy ve kasaba pazarlarını andırırken, sosyete pazarları daha bir alışveriş merkezi havasına bürünüyor. Bir tarafta çay, kahve, sohbet, diğer tarafta anonimleşmiş ticari ilişkiler. Söz, senet olmaktan çıkıyor. Garanti belgeleri ve "faturanızı kaybederseniz, aldığınız malı iade edemezsiniz" soğukluğu giriyor araya.

Alışverişin bir sosyolojisi var. Pazar yerleri, en basit, en geleneksel alışveriş mekanları. Köylerden devasa alışveriş merkezlerine uzanan gelir ve sınıf dağılımları, farklı endüstriyel ilişkilerin doğurduğu farklı alışveriş alışkanlıkları ve şartlanmışlıklar!

Ben, şehirdeki alışverişlerde pazarları tercih etmiyorum. Şehirin yoruculuğunun üzerine bir de pazar trafiğini, park yeri aramayı ve bulamamayı kaldıramıyorum. Bulduğum parkın parası da cabası. Pazarların kurulduğu sokak araları da sempatik gelmiyor. Hele ki, tamamlanmamış binaların her yeri inşaat demiri olan zemin katlarında kurulan sevimsiz pazarlara dayanamıyorum. Bir şekilde, pazar fiyatına alışveriş yapılabilecek alternatifleri buluyorum. Sosyete pazarlarına sadece merakımdan gitmişliğim var. İhtiyaçtan değil yani. Alışveriş merkezlerine ise mümkün olduğunca gitmemeye çalışıyorum. Sokağı seviyorum çünkü.

Köylerde ve kasabalarda ise eğlenceli oluyor gözlem yapmak. Düzenli olarak gittiğiniz yerlerde ya da doğup, büyüdüğünüz köy ya da kasabalarda her gördüğünüzle sohbet edip alışveriş yapabilirsiniz ama büyük şehirlerde zayıflıyor bu hava. Her hafta, aynı satıcıdan kandırılmadan sebze, meyve aldığınıza inanabilirsiniz ama bir köy pazarının sıcaklığını bulamazsınız yine de. Bir tam gününüzü geçirecek hava yoktur yani büyük şehirlerin semt pazarlarında.

Agora ile köy pazarının yakınlığının diğer ucunda alışveriş merkezleri var. Bu da bir sosyolojiye işaret ediyor. Sokakta mağaza dolaşmak yerine, kapalı bir dev binaya girip vakit geçiriyor insanlar. İşin ilginç tarafı, hiçbir mağaza satıcısıyla bir sohbet falan da yok. Bir tam gün içeride kalıp, çoluk çocuk ortalıkta dolanılıp, hatta hiçbir alışveriş yapılmadan akşam ediliveriliyor alışveriş merkezlerinde. Çocuklar birkaç oyuncak ata, eşeğe jeton atıyor, dondurma yiyor ve akşama kadar içeride kalınıyor. Bu arada, anne ve baba hafta içinden vakit bulamadıkları tartışmalarını yapıyorlar belki ya da çocukların ne kadar da çabuk büyüdükleri üzerine uzun bir sohbete dalıyorlar. Köy pazarlarında, uzun ağaç dallarını bacak arasına sıkıştırıp ata binme oyunu oynayan çocuklar toz kaldırarak geçiyor yanınızdan oysa. Daha sıcak, daha doğal, daha içimizden gibi. Bu çocukların karın bölgesinde selülit olmuyor mesela şehirlilerin pleysteyşıncıları gibi.

Agora ile başlayıp alışveriş merkezine uzanan yolculukta sosyolojik bir yapı değişikliği var. İhtiyaçlar ve ihtiyaç duyulmadığı halde yapılan alışverişler var. Söze dayalı veresiye ve taksitli kredi kartı kullanma alışkanlıkları var.

Şehirlere kaydıkça, temelden kopuş ve algılarla oynayış var. Birine ilkel ve basit, diğerine modern ve karmaşık diyorlar. Siz hangisine gerçekten ihtiyaç duyuyorsunuz?

Arda Tunca
(İstanbul, 23.04.2015)

Monday, April 20, 2015

Küresel Finansal İstikrar

Geleneksel bankacılığa ait varlıkların küresel düzeyde büyüme hızı durmuş durumda. Buna karşın, gölge bankacılığın varlıkları büyüyor. Küresel boyutta eldeki son veriler 2013 yılına ait. Buna göre, geleneksel bankacılığın varlıkları 2013 yılı içinde %1'in biraz altındaki bir düşüşle $139 trilyon seviyesinde oluştu. Bankacılık dışı kesimde ise, %7'lik bir büyüme ile $75 trilyona çıktı.

ABD'de, bankacılık dışındaki varlıklar 2013'te %9'luk bir büyüme ile $25.2 trilyona ulaştı. Bankacılıktaki varlık büyümesi, %5 ile $20.2 trilyon oldu. ABD'nin, bankacılık dışındaki varlıkları küresel boyutun 1/3'ini temsil ediyor ve 2013 yılındaki büyüme hızı küresel büyüme hızının üzerinde. Geleneksel bankacılıkta ABD, küresel büyüklüğün yaklaşık %15'ini temsil ediyor ve bu alanda küresel eğilimin tersine bir sonuç ile karşılaşmış. Küresel bankacılığın varlıkları azalırken, ABD'de artış var.

Bankacılık sistemi dışındaki alan, bankacılıkta olduğu gibi sıkı kanunlara tabi değil. Zira, bilanço dışındaki varlık sayısı çok ve denetim alanının dışında kalıyor. Dolayısıyla, kontrol edebilmek mümkün değil. Hatırlanacağı üzere, 2008 krizi bu alandan çıktı.

Geleneksel bankacılığın varlıklarının büyümesi, finansal kesimden reel kesime kaynak sağlanıyor olabildiğini ifade ederken, bankacılık dışı finans sisteminin büyümesi, finansal sistemin sadece kendi içinde, reel kesimden kopuk bir büyüme yaşadığını ifade ediyor. Ancak, 2008'den bu yana, reel kesimdeki fonlanma, giderek banka bazlı olmaktan, piyasa bazlı olmaya doğru yol alıyor. Gelişmekte olan ülkeler, bu süreçte bono/tahvil piyasalarını hemen hemen 3 kata varan bir oranda büyütmüş durumdalar. Dolayısıyla, bu piyasaların sağlıklı olarak yönetilmesi, 2008 öncesinden çok daha önemli bir noktaya gelmiş bulunuyor.

Finansal istikrarı tehdit eden unsurlarla ilgili olarak bazı düzenleyici adımlar atılıyor. Son yapılan G20 toplantısında bunlar gündeme geldi. Ancak, öngörülen adımların tamamının kendi içinde tutarlı bir şekilde ve süratle atılması gerekiyor. Zira, yukarıdaki veriler kontrolsüz bir büyüklüğün büyüyerek devam ettiğine işaret ediyor. Önemli nokta, sistemik risk unsurları azaltılmak suretiyle bu büyüklüğün nasıl kontrol edilebilir hale getirilebileceği.

Öngörülen düzenlemelerin başında, batmak için çok büyük (too big to fail) olma durumunun giderilmesi bulunuyor. Sistemik risklerin azaltılması için son derece önemli bir konu. Özellikle, banka ve sigorta dışındaki göreceli olarak daha rahat kanun ve kuralların hüküm sürdüğü finansal yapılarda mümkün olduğunca yok edilmesi gereken bir risk söz konusu.

Türev ürünlerle ilgili olarak mutlaka bir takas sisteminin oluşturulması ve mevcut risklerin kendi içinde netleştirilmesi lazım. Ancak, bu takas yapısının da "batmak için çok büyük" noktasına gelmemesi gerekiyor.

Küresel ölçekte yönetsel zaafiyetler ve etik olmayan yönetsel davranışlar sistemik risk unsuru olarak duruyor. Bu alanda, mikro düzenlemelerle risklerin azaltılmasının büyük önemi var. Yolsuzluk, yöneticilerin yıllık primleri ve buna uygun motivasyon unsurları, bilgisayar sistemlerinde güvenliğin ve kontrolün sağlanması ve bu unsurlara dayalı risk yönetimi son derece önemli.

Küresel ekonominin yapısal riskleri yerinde duruyor. G20 toplantısından sonra Ali Babacan reformlardan söz etti. O toplantıda kastettiği bizim reformlar değildi. Bu yukarıda değindiklerimdi. Bu önlemler, öneri olarak G20'ye fikirsel destek sağlayan Financial Stability Board tarafından sunuldu.

Önlem amaçlı kanunlar ve kurallar, küresel boyuttaki finansal istikrarı temin edecek yerel yasal düzenlemelerle oluşturulmadıkça hep akıllarda şu soru olacak: ne zaman olacağını bilemeyeceğimiz yeni bir krize hazır mısınız?

Sistemin risklerin azaltılması için yeterli önlemlerin alınamamış olduğu koşullar altında büyüyememe sorununu çok da dert etmemek mi gerekiyor acaba? Öngörülen adımların "tamamının kendi içinde tutarlı bir şekilde ve süratle" atılması gerekiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.04.2015)

Friday, April 17, 2015

Güçlenen Dolar: Neye Karşı, Hangi Zaman Diliminde, Olası Sonuçları Neler?

Döviz kurundaki hareketlenme ile ilgili olarak, Euro/Dolar paritesine atıfta bulunmaya çok alışıldı. Ancak, Dolar/Türk Lirası kurundaki her yükselmenin sebebi Euro/Dolar paritesi değil. Kurdaki oynaklığın küresel gelişmelerden ve Türkiye'nin kendisinden kaynaklanan nedenleri zaman zaman aynı zaman diliminde, zaman zaman da ayrı zaman dilimlerinde meydana geliyor.

13 Nisan ile 17 Nisan arasındaki haftada ortaya çıkan Dolar/Türk Lirası kuru yükselişi tamamen Türkiye'nin kendisinden kaynaklandı. Türk Lirası, Dolar'a karşı Euro/Dolar paritesindeki gelişmelere paralel bir seyir izleseydi, 13-17 Nisan tarihleri arasında Dolar'a karşı güçlenmesi gerekirdi. Oysa, bu durumun tam tersini yaşadık.

13 Nisan sabahı haftaya başlarken, Euro/Dolar paritesi 1.0590 civarında seyrediyordu. 17 Nisan akşamına geldiğimizde ise, 1.0800 seviyesinin biraz altı ile üstünde dolanıyordu. Yani, hafta boyunca gördüğümüz iniş ve çıkışlara rağmen, küresel piyasa ortamında genel itibariyle Dolar'ın "zayıfladığı" bir hafta yaşandı.

Doların zayıfladığı bir haftada, Türk Lirası Dolar karşısında değer kaybetti. 13 Nisan sabahı 2.6350 civarında olan Dolar/Türk Lirası kuru 17 Nisan'ı 2.6900'ın üzerinde kapattı.

Küresel boyutta değer kaybeden Dolar, değer kazanan Euro oldu. Türk Lirası, Euro/Dolar paritesindeki gelişmeyi Euro tarafında takip etti ama Dolar karşısında akıntının tersinde yol aldı. Haftaya başlarken, 2.7920 olan Euro/Türk Lirası kuru, hafta biterken 2.9000'ın üzerinde idi.

Genel itibariyle Dolar güçleniyor. Dolar endeksine göre Dolar, 2014'te %11, 2015'in başından bu yana ise %7 civarında değer kazandı. Bugün itibariyle son bir yıla bakacak olursak, %22'nin üzerinde bir değerlenme ile karşı karşıyayız.

Dolar'daki değerlenme trendine dikkatle odaklanılması gerekiyor ama kısa zaman dilimleri içindeki gelişmelere de aynı ciddiyetle odaklanılması gerekiyor. Aksi takdirde, Türkiye'nin maruz kaldığı piyasa risklerinin nedenini yanlış anlarız. Bu durumda, makro düzeyde politikalar belirlerken, yanlış politika kararları alırız. Mikro düzeyde ise, tasarruf sahipleri karar alırken, hangi gelişmeye yönelik beklenti oluşturacakları konusunda yanlış yere odaklanırlar. Dolayısıyla, belirli zaman aralıklarında çeşitli kur gelişmelerini takip etmek zorundayız.

Bu hafta yaşanan kur gelişmesi, Türkiye'den sermaye çıkışı olduğuna işaret ediyor. Yani, bu hafta için "küresel boyutta Dolar güçleniyor, Türk Lirası da bu durumdan etkileniyor" sözü doğru değil. Zaman aralığı analizinin önemini belirtmek için Dolar endeksinin bugün itibariyle son bir aylık performansına bakalım. Dolar, %2'ye yakın değer kaybetmiş!

Dolar'ın bir "trend" itibariyle değer kazanıyor olması Amerikan ekonomisine olumsuz yansıyacak. İhracat olanakları kısıtlanan ABD'nin büyüme ve dolayısıyla işgücü piyasasındaki olumlu gidişatında yavaşlama meydana gelecek. Ancak, Dolar'ın güçlenmesinden küresel ekonominin çok önemli bölgeleri ve ülkeleri olan Euro Bölgesi, Japonya ve Çin olumlu etkilenecek. Çünkü, bu üçlünün ihracat olanakları artacak ve dış ticarette olumlu gelişmeler yaşamaya başlayacaklar.

Dolar kurundaki gelişmelerin ve beklentilerin verdiği çok önemli bir mesaj var: Sorun, 2008'den bu yana ekonomik toparlanmanın görüldüğü tek yerin ABD olması ve diğer bölge ve ülkelerin ABD'deki toparlanmaya ayak uyduramaması.

ABD, faiz artırımı kararının tarihini belirlemekte bu kadar zorlanırken, kendi ekonomik çıkarlarını etkileyecek küresel gelişmeleri de mutlaka hesaba katıyor. Fed yetkilileri, "biz ABD ekonomisine bakarız" ya da "Fed dünyanın merkez bankası değildir" derken, "bizim çıkarlarımız başkalarının çıkarlarından bağımsızdır" demiyorlar. Bu nedenle, yapılan açıklamalarda bir tutarsızlık görmüyorum.

Bu süreçte, gelişmekte olan ülkelerin işi zor. Güçlenen Dolar, bu ülkelerden sermaye çıkışı anlamına geliyor. 2008'den sonra, önemli bir süre küresel ekonomiye destek veren gelişmekte olan ülkeleri büyüme performansının giderek düştüğü bir süreç bekliyor.

Uzun zamandır dile getirmekteyiz ki, gelişmekte olan ülkelerin zorluklarını önemli ölçüde yaşayacak ülkelerden biri Türkiye'dir. Türkiye, küresel zorluklara, kendi çabalarıyla da zorluklar kattı. Oysa, doğru ve dengeli para ve maliye politikalarıyla Türkiye'nin, seçim de olmasına rağmen bu oynak ve zorlu senede sermaye girişleri açısından önemli bir sorun yaşayacağını düşünmüyordum. Halen çok zorlanacak bir noktada değiliz ama bundan sonrası için tercih bizde. Ya bilimsel yaklaşımlara sarılacağız, ya da ... "Ya da" kısmından sonrasını bilmiyorum.

IMF'nin 2015 yılına dair büyüme tahminlerinde küresel büyüme %3.5'e çekildi. Gelişmekte olan ülkelerin tamamı için ortalama tahmin %4.3 düzeyinde. Gelişmekte olan ülkeler için bu, 5. kez aşağı yönlü olarak revize edilen bir tahmin. Türkiye için ise %3.1 öngörülmüş. Bence makul bir tahmin. ABD için de %3.1 tahmini yapılmış.

Tahminlerde, Çin için %6.8, Hindistan için %7.5, Brezilya için -%1 ve Rusya için -%3.8 verileri yer alıyor.

Tüm bu veriler ve gelişmeler karşısında TCMB, 22 Nisan'daki PPK'da ne yapacağının sinyalini verdi. Faiz dışı enstrümanlarla TL'yi sıkılaştıracak, yabancı parayı rahatlatacak. Faiz artırımı olanağını canlı tutacak durumu koruyacak. Kurdaki oynaklık giderilebilecek mi böylece? Çok kısa süreli olarak belki. Dışarıdan gelecek rüzgarın kuvveti artmazsa ki haftalık ve aylık zaman dilimlerinde analiz yapınca durum pek öyle bir havaya işaret etmiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.04.2015)

George Orwell'in Hayvan Çiftliği

Edebi eserlerin içeriğini doğru anlamak ve yorumlamak için hangi dönemde, hangi toplumsal değerlerin hakim olduğu ortamda yazıldıklarını bilmek gerekir. Eserlerin yazıldıkları tarihi, o tarihte hangi sosyal, siyasal, ekonomik gelişmelerin meydana geldiğini bilmeden anlamlandırabilmek zordur. Fakat, bazı eserlerin tarihleri hakkında ve o tarihte yaşanan toplumsal gelişmeler hakkında hiçbir fikriniz olmasa bile, içinde yaşadığınız dönemin gelişmeleriyle okuduğunuz edebi eseri anlamlandırabilir, belki de her zaman dilimine ait çıkarsamalarda bulunabilirsiniz. Bazı edebi eserlerin tüm zamanlara hitap edebilme özelliği vardır yani.

George Orwell'in Hayvan Çiftliği adlı romanının bir Stalin eleştirisi olduğunu, dönemin İngiliz Hükümeti'ne karşı Stalin ile kurulan yakınlık nedeniyle bir tavır takınma olduğunu romanı okumadan önce bilebilirsiniz. Fakat, bazı politik gözlemlerinizle elde ettiğiniz fikirlerle romanı okuyarak ve Stalin dönemi hakkında hiçbir şey bilmeyerek ve Hayvan Çiftliği'nin Stalin dönemi eleştirisi olduğunu bilmeden de romanın vermek istediği mesaja dair çıkarsamalarda bulunabilirsiniz. Pek çok roman için geçerlidir bu durum.

Hayvan Çiftliği, hayvanların insan türüne karşı ayaklanması ile başlıyor. Hayvanlar, kendi aralarında bir yönetim düzeni kuruyorlar. Hayvan olmanın esaslarını yedi maddede toparlıyorlar. Bir nevi anayasa yapıyorlar. Bir de ortak özelliklerini anlatan bir şarkıları, yani milli marşları oluyor. Bayrak da yapıyorlar ve çiftliğin sahibi Jones'u öldürdükten sonra bayrağı çiftliğe dikiyorlar. Napoleon adlı domuz, hayvanların lideri, yani başkanı oluyor. "Bütün hayvanlar eşittir" ibaresini taşıyan anayasa maddesi en önemli madde olarak benimseniyor.

Hayvanlar, çiftlikte büyük bir projeye soyunuyor. Bir yel değirmeni yapımı için tüm çiftlik hayvanları seferber oluyor. Daha sonra, Snowball adındaki diğer bir domuz Napoleon tarafından "hain" ilan ediliyor.

Napoleon, zamanla diğer hayvanlarla iletişiminde zayıflıyor. Köpeklerden oluşan çok güçlü bir koruma duvarının içinde dolaşmaya başlıyor. Hiçbir hayvan bu koruma ordusunu aşıp Napoleon'a yaklaşamıyor artık. Napoleon, çiftliğin en korunmaya uygun ve rahat yerinde yaşamaya başlıyor.

Napoleon'un yönetimindeki hayvan çiftliğinde atlar ve koyunlar çok çalışmaktadır. Her hayvan türü için bir emeklilik yaşı ve günlük emeklilik maaşı bağlanmıştır. Maaş, belli miktarlarda mısırdır, arpadır, buğdaydır.

Zaman içinde, domuzların kalkış saati diğer hayvan türlerine göre bir saat ileri alınır. Anayasa değiştirilir, Napoleon'un her zaman haklı olduğunu vurgulayan bir cümle yeni anayasada yer alır. Eski marş kaldırılır, yerine Napoleon'u öven yeni bir marş ilan edilir. Hayvan türlerinin emekli maaşları ödenmez olur. Napoleon'un hayatı giderek daha rahat bir hal almaktadır diğer yandan. Sonunda, "her hayvan eşittir ama bazıları diğerlerinden daha fazla eşittir" sözü ile Napoleon ve kendi türünden olan domuzlar anayasal koruma altına alınır.

Romanın sonunda, tüm hayvan türlerinin Napoleon ve diğer domuzları gizlice izledikleri ve şaşkına döndükleri bir manzara ile büyük hayal kırıklığı yaşadıkları bir gelişme ortaya çıkar. "Dört ayaklılar iyi, çift ayaklılar kötü" olarak ifade ettikleri bir felsefe ile ele geçirilmiştir çiftlik. Oysa domuzlar, çift ayak üzerinde durma antrenmanı yapmaktadırlar gizlice. İnsanların yönettiği bir başka çiftliğin sahibi olan Frederick ile önceden savaş yapılmış olmasına rağmen Napoleon, gayet mükellef bir sofrada Frederick ve adamlarıyla yemek yemektedir. Çiftliğin diğer domuzları da sofradadırlar ve köpekler koruma görevlerini yerine getirmektedirler.

Napoleon, hayvan türlerini insan türünün zulmünden kurtarmaya çalışırken, zulmün lideri olmuştur.

Romanın Türkçe'sinin önsözünde Celal Üster'in imzası var. İyi yazılmış önsözler, romanın anlamını, değerini artırırlar. Celal Üster'inki de işte böyle bir önsöz. George Orwell'in 2. Dünya Savaşı sırasında çalıştığı BBC'de, her hafta Hitler'in Kavgam adlı kitabından alıntılar yaparak program yapması karşısında Hitler'e telif hakkı ödenmesi için bir yol bulmaya çalıştığını bu değerli önsözden öğreniyoruz. İngiltere, Almanya ile savaşta olduğu için Hitler ile telif hakkı konusunda doğrudan temasa geçilememektedir. Fakat, Norveç üzerinden kurulan bir bağlantıyla Hitler'e telif hakkı ödemesi gerçekleştirilir.

Romanın kahramanlarından Napoleon Stalin'i temsil ediyor. Ancak, kitabın içeriğine bakıp, Napoleon'un hangi söylemlerle yola koyulup hangi noktaya geldiğini görünce çok sayıda soru oluşuyor akılda. Anayasanın değiştirilmesi ve bir kişinin ve çevresindeki zümrenin çıkarları doğrultusunda yeniden yazılması. Düşman ilan edilen başka bir çiftlikle gizliden gizliye pazarlıklar yapılması. Bir kişinin ve çevresindeki zümrenin gayet rahat koşullarda yaşamasına rağmen, diğer hayvan türlerinin hakları olan emeklilik maaşlarını dahi alamamaları.

Napoleon'u Stalin kimliğinden çıkarınca, anlamlı sonuçlar çıkmıyor mu günlük gazetelerin içinde her gün biraz vakit geçiren herhangi bir dünya gezegeni üyesi için?

George Orwell'in 1984 adlı romanı da politik roman türündedir. Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya adlı romanı da bir başka bakış açısıyla politik eleştiri yapar. Margaret Atwood'un yorumuyla, Soğuk Savaş döneminde daha çok 1984'e benzeyen bir dünya vardı. 1989'da, Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla daha bir Cesur Yeni Dünya'ya benzemeye başladı küresel politik ortam.

Politik eleştiri denince, H.G. Wells'i es geçemeyiz. Romanları, bilim kurgu türündeydi ama her canlının temsil ettiği bir politik felsefe vardı romanlarda. Wells'in romanları için çekilen filmler sadece aksiyon türünde oldu, kitapların verdiği politik vurguyu izleyiciye aktarmayı başaramadı. Wells, Atatürk'ün okunmadık kitabını bırakmadığı bir yazardı.

Politik roman türünde, okuması keyifli çok fazla örnek var.

Not: Hayvan Çiftliği'nin animasyon filmi de var ilgilenenler için: https://www.youtube.com/watch?v=NcW02VgQ1Qc

Arda Tunca
(İstanbul, 01.03.2015)

Monday, April 6, 2015

İstihdam ve Üretim Paketi

Mart ayı enflasyon oranı yıllık bazda %7.61 olarak gerçekleşti. Ocak ve Şubat aylarındaki veriler sırasıyla %7.24 ve %7.55 idi. Eylül ayından bu yana gerçekleşen yıllık enflasyon oranlarını bir tabloya yerleştirecek olursak, çeyrek dönemler arasında bir düşüş olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Ancak söz konusu düşüşün bir "trend" oluşturması bekleniyordu ki, bu gerçekleşmedi. 2015'in ilk çeyreğinde yükselen bir enflasyon oranı ile karşı karşıya kaldık.

Ay          Enflasyon (Yıllık %)
Eylül          8.86
Ekim          8.96
Kasım        9.15
Aralık         8.17
Ocak          7.24
Şubat         7.55
Mart           7.61

Söylemekten ve yazmaktan bıktım ama galiba bıkma lüksüm yok. Türkiye ekonomisi, sanayide de, tarımda da önemli yeniliklere ihtiyaç duyuyor. Her iki sektör de "benimle yalvarırım ilgilenin artık" diye bağırıyor. Sanayi ile ilgili bir farkındalık oluştuğunu gözlemleyebiliyoruz. Hükümet tarafından açıklanan 25 maddelik bir dönüşüm paketi ile bu gözlemi yapabildik. Ancak diğer yandan, tarımla ilgili aynı farkındalık düzeyinin mevcut olmadığını gözlemliyoruz.

Yukarıdaki enflasyon manzarasının temelinde gıda fiyatları artışı var. Yılın ilk çeyreğinde gerçekleşmesi beklenen düşüş gerçekleşmedi. Gıda fiyatları direndi. Bu fiyat direnişini sadece kuraklık, don gibi mevsimsel etkilerle açıklayamayız. Tarımda yapısallaşan sorunlar söz konusu. Yani, hükümete düşen çok yoğun bir mesai var tarımda.

Ekonomide ortaya çıkan her sorunun çözümünü merkez bankası politikalarında arama hastalığı küresel boyutta baş gösterdi. 2008'de çıkan küresel finans krizinden bu yana bu hastalık süratle yayıldı ve Türkiye'ye de bulaştı. TCMB'nin faiz politikalarıyla her derde deva bulunabileceği düşünüldü. Siyasetçiler, altından kalkamamaları durumunda ödeyecekleri siyasi diyeti dünyanın her yanında merkez bankalarına ihale ettiler. Şimdi, bu hikayenin sonuna yaklaşıldığı ispatlarıyla açıkça ortaya çıkmaya başladı. Türkiye'nin enflasyon verileri de enflasyonu %5 ve altındaki seviyelere indirmek için artık TCMB'nin fazlaca bir hareket alanı kalmadığını gösteriyor.

Hükümetin 25 maddelik dönüşüm paketinden sonra, geçtiğimiz hafta içinde istihdam ve üretime yönelik 11 ayaklı bir teşvik paketi açıklandı. İstihdam ve üretim paketi 25 maddelik paket ile uyumlu ama o paketin bir parçası değil. Zira, istihdam ve üretim paketi yapısal sorunları kökünden çözmeyi hedeflemiyor. Özellikle yatırımlara ilişkin teşvikler tarafında 2015 ve 2016 yıllarına dair vurgu yapılıyor. Yani, teşviklerin devamı söz konusu olacak ise, 2016 yılında uzatılmaları gerekiyor.

İstihdam ve üretim paketinin içinde yer alan önemli bir konu, işbaşı eğitimleriyle ilgili olarak ortaya çıkan maliyetlere İŞKUR tarafından verilecek destek. Yeni işe başlayanların 6 aylık işbaşı eğitim programlarındaki net asgari ücretleri İŞKUR tarafından karşılanacak. Yükselen genç işsizliği hükümetin dikkatini çekmiş olmalı ki bu önemli adım atıldı. Ayrıca, kursiyerler için yapılan masraflar da vergi matrahından düşülebilecek.

İşgücü için destek verilmesi son derece olumlu. Ancak, temel eğitim zayıfken işbaşı eğitiminin ne ölçüde işe yarayacağını düşünmeden edemiyorum. Paketin ilerleyen bölümlerinde, "ileri teknoloji sınıfında yer alan yatırımlar" için öncelikli yatırımlar kapsamında 5. bölge teşviklerinin uygulanması söz konusu. Niyet çok güzel. Fakat, temel eğitimi zayıf olan bir ülkede başkasının yarattığı ileri teknolojiyi dahi kullanmakta zorlanırsınız. Bu durumda, ileri teknolojiden kastedilen "ileri teknolojiyi ithal edip uygulamak mı" yoksa "ileri teknolojiyi yaratmak mı"? Rakamlar, verim artışlarına işaret etse bile ben eşik atlamaktan söz ediyorum. Yani, bilimsel esaslı güçlü bir temel eğitimin üzerine oturmuş bir işbaşı eğitiminden söz ediyorum. Günü, haftayı, ayı, yılı ve hatta yılları kurtarmak sorun değil ama "eşik atlamak" başka bir kavram.

İstihdam ve üretime ilişkin teşvik paketinin en hızlı sonuç vereni KKDF oranının sıfırlanması olacak. Vadeli ithalattan alınan KKDF'nin nedenini hiçbir zaman anlamadım. Gereksiz bir maliyetten firmalar kurtulmuş oldu. Dışa bağımlılık bu kadar yüksek iken, firmaların üzerine böyle bir maliyetin yıkılması anlamlı değildi. Faiz ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir yüktü KKDF.

Paket, büyümekte zorlanan ve tıkanan ekonomiye biraz kan vermek amacını taşıyor. Zira, büyüme performansımız düşüyor. 2013'te %4.2 büyüdük, 2014'te ise %2.9. Küresel olarak büyüyememe sorunu varken %2.9 kötü değil ama hedeflerle uyumsuz. Sanayi üretimi Ocak'ta %2.2 daralmıştı. Şubat ayı verisini bu hafta içinde alacağız. Tüketici güven endeksleri ve satınalma yöneticileri anketlerinden çıkan sonuçlar daralmanın devam edeceğini söylüyor.

Cari açık düşüyor ama temelinde düşen büyüme performansı var. Kurdaki oynaklık ekonominin tüm kesimlerinde karar almayı imkansızlaştırdı. Dış kaynağa ihtiyaç var ve yabancı sermaye Ocak'ta net $403.6 milyon giriş yapmışken, Şubat ve Mart aylarında sırasıyla $731.3 milyon ve $510 milyon tutarında net çıkışlar gerçekleştirdi. Böylece, Ocak-Mart döneminin net kısa vadeli yabancı sermaye çıkışı $837.8 milyon olarak gerçekleşti. Diğer yandan, düşen büyüme ile beraber işsizlik yükseliyor. Ekonomik faaliyetlerdeki zayıflamanın kamu maliyesi üzerinde de olumsuz etkileri görülecektir.

Reel sektör, kurdaki oynaklık ile ilgili tecrübelerinden ders çıkarmalıdır. 2001 krizi sonrasında, bankacılık sektöründe yapılan reformların reel sektörde de yapılması gerekir. Ancak, firmaların kur riskini yönetmek konusunda almaları gereken dersler var. Umarım ki kur oynaklığı ile ilgili tecrübelerini yeteri kadar masaya yatırmış ve önlem almak konusunda önemli kararlar almışlardır. Reel sektör önemli bir reform sürecinden geçse bile kur riskinin yönetilmesi "kurumsallaşma ilkeleriyle" beraber öğrenilmesi gereken bir konu.

Türkiye'de reel sektörün zayıflığı sektörel çeşitlenmeyi engelliyor. Aynı zamanda, ithalata dayalı yapı da sektörel çeşitlenme konusunda önemli bir engel teşkil ediyor. Yine istihdam ve  üretime ilişkin pakete dönecek olursak, Türkiye Kalkınma Bankası'nın yeniden yapılandırılacağı söyleniyor. Bu konu da çok önemli. Türkiye Kalkınma Bankası'nın yeniden yapılandırılmasında sektörel yaklaşımlar öne çıkmalı. Türkiye, bölgesel teşviklere ihtiyaç duyuyor ama bölgesel kalkınma, bizim iç meselemiz. Eşik atlayacaksak, sektörel bazda küresel rekabetteki mukayeseli üstünlüklerimizi tespit etmek zorundayız. Türkiye Kalkınma Bankası'nın yeniden yapılandırılması ile kredi desteği verilecek olan firmaların küresel rekabet koşullarında Türkiye'nin mukayeseli üstünlüklerine göre belirlenmeleri gerekiyor. Bu konuda çalışma var mı ya da yapılacak mı? Bilmiyorum. Haberleri takip edeceğim.

Reel sektörde, sektörel çeşitliliğin artması ile kamu maliyesi cephesinde de avantajlar sağlanacaktır. Vergi gelirlerinin daha geniş bir tabana yayılması, örneğin akaryakıttan alınan yüksek vergilerin hafifletilebilmesini de beraberinde getirebilecektir. Dolayısıyla, düşen küresel petrol fiyatlarından sadece cari açıkta değil, kişisel gelir boyutunda da faydalanabilmek mümkün olabilir.

Tüm ekonomik sorunların üstesinden gelebilmek için analitik ve sistematik yaklaşımlar gerekiyor. kur ve faiz bir sonuç. O sonuçları arzu ettiğimiz noktaya getirmek için makro düzeyde yukarıdaki konuları konuşmaya ihtiyacımız var.

Seçime gidilirken hükümet ekonomiye destek vermek istedi. Türkiye'nin kendi olumsuzlukları dışarıdan gelen şoklarla daha derinden hissediliyor. 2000'li yılların başında piyasa koşullarıyla, 2008'den sonra ise büyük merkez bankalarının niceliksel genişlemeleriyle oluşan bol likidite koşulları Fed'in etkisiyle güç kaybediyor. Hükümet, bu olumsuzluğa karşı bir önlem almaya çalıştı. Paketin özeti bu.

Paket, merkez bankası üzerinden yapılan tartışmaların anlamlı olmadığını hükümetin gördüğünü anlatıyor ama burası Türkiye.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.04.2015)