Pages

Saturday, February 28, 2015

Kürk Mantolu Madonna

Her insan biraz kendisinden, biraz çevresinden bir şeyler bulabilir Raif Efendi'de. Kendi iç dünyasında sorunlu, çekingen, donuk ama keşfedilmeyi bekleyen duygularla doludur. Renksiz kişiliğini değiştiren güç aşktır. Bir kadının baştan çıkarıcılığı ile içindeki Raif Efendi'yi keşfeder. Bu hiç tanımadığı, o güne kadar hiç bilmediği, yıllarca içinde kalmış o gizli karakter, bildiği karakteri aşkın coşkulu duygularıyla sarsar.

Böylesi bir aşka aç olunması mıdır Kürk Mantolu Madonna'ya bu ilgiyi hala bu kadar zinde tutan? Yoksa, Maria Puder'in sahte olmayan duygulara inanmak istediği tarzdaki aşk mıdır bugünün daha az sahte olmayan ilişkilerden yorgun kadınlarına cazip gelen? Ya da, Maria Puder'in rahat ve vurdum duymaz görünen tavırlarının altındaki gerçeğe güvenme arzusunun kendisini zamanla Raif Efendi'ye nasıl yaklaştıracağını hissetmenin kadınların duygularında yarattığı bir istek mi?

Yaşamın monotonluğundan çıkıp, sürprizli coşkulara kapılmanın acı ve hüzünle karışık hikayesinin merakla yoğurulmuş sürükleyiciliği var Kürk Mantolu Madonna'da. Hayatın aktığı mekanlar, karakterlerin mekânlarla, duygularıyla, düşünceleriyle ilgili anlatım ve tasvirleri bugün için çok bilinmedik hayallerin peşinde koşmayı gerektirmiyor okuyucu için. 17. yüzyıldan bir şövalye, 1.000 yıl öncesinden doğulu bir bilge ya da bugüne ait olmayan yaşamlar ve tarzlar canlandırmaya gerek yok Sabahattin Âlî'nin sarih ve okudukça daha çok okuma isteği uyandıran dilinde.

Bir eser, geçmişe yönelik çok hayal kurdurmuyor diye değil, tam tersine, çok hayal kurdurabiliyor diye de okunur ve geniş kitlelerin ilgisini çekebilir. Ancak, 70 yılı aşkın bir süre önce yazılmış bir romanın bugünün günlük hayatına hitap edebiliyor olmasının da bir ilgi çekiciliği olduğu şüphesizdir.

Anlatımda, merakın uyandırılışının bir keyfi vardır. Merak, sürüklenmektir, takip etmektir, bir an önce sona ulaşma isteğidir, koşmak istemek, sabır göstermektir. Duygularla yoğunlaşan merakın ilgiyi yoğunlaştırdığını insani tecrübelerimizle biliyoruz. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Efendi ile geç gelen, merak uyandıran aşkı ilgiyi doruklara çıkarıyor.

Roman, 1943'te yazılmış. Berlin'de geçiyor büyük bir bölümü. Ankara ve Harran da var içinde. Raif Efendi'nin 2 yıllık Almanya macerası ölümüne kadar damga vuruyor her gününe 10 yıl boyunca.

Almanya'nın ekonomik açıdan adeta perişan halde olduğu bir zaman diliminde geçiyor roman. Bir çekmecenin içine gizlenmiş bir not defteri ile pıtrak gibi açılıveriyor renksiz ve melankolik Raif Efendi'nin içinde gizli kalan ve kendini keşfettiği aşkının hikayesi.

Vazgeçemediğim, sayısı bir kütüphane rafını dolduracak kadar çok sayıya ulaşmış olan küçük not defterlerim. İçlerinde yazan herşeyi hiçkimsenin bilmediği notlarım. Sinirli, neşeli, hovarda, aksi, çok keyifli ya da bambaşka ruh halleri içinde yazılmış duygularım, düşüncelerim,... Kitabın beni en çok düşündüren noktası, beni benden sonra okuyacak aile fertlerimin ne düşüneceği olmuştu.

Geçtiğimiz günlerde, Cüneyt Özdemir'in 5N1K programını izlerken, Kürk Mantolu Madonna'nın 1943'te yazılmış olmasına rağmen, neden hala çok satılan kitaplar arasında yer aldığına dair sorusu üzerine aklıma düştü bu yazı. Onca çivisi çıkmış, yoz, seviyesiz olayların ve insanların haberleri arasında bir kitabın satışının haber yapılmış olmasına sevinmem midir bilmem ama Kürk Mantolu Madonna'yı, romanın sürprizlerini, not defterini, aşkını ve acısını anlatasım geldi.

Yazdıklarım, benim duygu ve düşüncelerimdir. Subjektiftir yani. Her okuyucunun kendi tecrübesi bir başka maceradır her eserle. Edebiyatın gücü, o kişisel maceraların toplumsal algıya dönüşmesinde gizli. Bir eser veriyorsunuz, ölüyorsunuz. İnsanlar, 70 seneden uzun bir zamandan sonra baştacı yapabiliyor sizi. Bu da, edebiyata gücünü veren edebiyatçının gücü.

Not: yukarıdaki yazıyı 26 Şubat'ta yazdım ve 28 Şubat günü edebiyatın büyük bir çınarını kaybetti Türk edebiyatı. Son paragrafı, Yaşar Kemal'in ölümü üzerine yeniden okuduğumda, edebiyata güç veren bir kaleme farkında olmadan bir veda yazısı da yazmış olduğumu farkettim. Edebiyata güç veren daha nice güçlü kalemlerin yetişmesi dileğiyle...

Arda Tunca
(İstanbul, 26.02.2015)

Tuesday, February 24, 2015

Yunanistan Kurtuldu mu?

Yunan ekonomisinin bugün yaşadığı sorunların temelinde 3 tane çok önemli konu başlığı var:
  1. Sektörel çeşitliliğin olmaması
  2. Vergi denetimindeki sorunlar
  3. Kamuda yolsuzluk ve ağır bürokrasi
Yunan ekonomisi büyük ölçüde turizm ve gemicilik sektörlerine dayanıyor. Bu özelliği ile petrol üreten ülkelerin sektörel çeşitlilik yaratamaması durumuyla benzeşiyor. Vergi denetimindeki sorunlar nedeniyle vergi toplamada sorunlar yaşıyor ve kamu açıklarını kontrol altına almakta zorlanıyor. Almanya geçtiğimiz günlerde 500 vergi denetçisinin bir süreliğine Yunanistan'da çalışmasını dahi önerdi. Kamu kesimindeki yolsuzluk ve ağır bürokrasi yatırımların önünde büyük engel teşkil ediyor.

Ülke ekonomisinin temel yapısı ve sorunları Euro Bölgesi'nde yer alan ve" merkez ekonomiler" olarak nitelenen Almanya, Fransa, Hollanda, v.b. ekonomilerin yapıları ve sorunlarıyla hiçbir yakınlık göstermiyor.

Troyka adı verilen IMF, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası'nın ortak operasyonuyla Yunan ekonomisi 2010 yılında bir kurtarma paketi ile €240 milyarlık yardım aldı. Ancak, 2010 yılından bu yana kümülatif olarak ekonomi %25 oranında küçüldü. Hem Yunanistan'ın kendi ekonomik yapısının yarattığı sorunlar, hem de Avrupa ekonomilerinin çok düşük performansı nedeniyle Yunanistan bir türlü büyüme patikasına oturamadı.

Troyka'nın kurtarma paketi, Yunan halkına kemerleri sıktırdı. Maliye politikaları, ekonomik büyümeyi ivmelendirmek yönünde genişletici olarak değil, daraltıcı olarak belirlendi. Yunanistan'ın borçluluğunun milli gelirine oranı %170 seviyesinin üzerinde. Bu borcun, mevcut yapı ve sorunlarla Troyka'nın ortaya koyduğu kredi koşullarıyla ödenebilmesi mümkün değil. Halk, üzerindeki mali yüklerden ve kredi koşulları gereği artmayan ücretlerden yılmış durumda iken ortaya Syriza adlı parti çıkıverdi ve "sizi bu durumdan kurtaracağım" dedi.

Mevcut kredi paketinin süresi 28 Şubat günü doluyor idi. Yani, Yunanistan için kredinin geri ödeme takvimi çalışmaya başlayacaktı. Syriza, 6 ay erteleme istedi ama taraflar 4 ayda anlaştı ve böylece sorun Haziran sonuna ertelendi. Ancak, erteleme için Yunan Hükümeti'nin bazı reform sözleri vermesi gerekiyordu. Bu sözler verildi ve 24 Şubat 2015 günü Euro Bölgesi'nin maliye bakanları tarafından kabul edildi. Şimdi bu reform paketinin Euro Bölgesi üyelerinin parlamentolarında onaylanması gerekiyor. Büyük olasılıkla, parlamento onayları alınacaktır.

Bütün bu gelişmeler, Yunanistan'a ilişkin sorunların yok edildiği anlamına geliyor mu? Euro Bölgesi'nin sağlıklı bir parasal birlik olabilmesi konusunda hayır. Ancak, sorunun yüzdürülebilmesi anlamında evet.

Yunanistan'ın mevcut ekonomik yapısı ile mevcut borcunun Maastricht kriterlerinin öngördüğü kamu açıklarının milli gelirin azami %60'ı seviyesine getirebilmesi çok uzun yıllar alacak bir süreç. Sürekli küçülen bir ekonomi ile böyle bir şeyi hayal etmek dahi imkansız. Euro Bölgesi'nin genel ekonomik koşulları düzelemiyorken, Yunanistan'ın düzelmesini beklemek de mümkün değil. Bu durumda, Troyka ile Yunanistan'ın anlaşmasından başka bir olasılık zaten yoktu. Masada, çaresizliğin dayattığı çözümsüzlük nedeniyle pozisyonu çok zayıf olmasna rağmen Yunanistan garip bir şekilde güçlüydü.

Syriza, halkın ödediği bedelleri daha da artıracak her bir kuralın kendisi için "kırmızı çizgileri" oluşturacağını net olarak ortaya koydu. Ancak, devlete ait uygun varlıkların satılacağı, emeklilik fonlarının konsolide edileceği, vergi toplanma ve idaresinin reform nitelikli değişikliklere tabi tutulacağı yönünde taahhütlerde bulundu. Görünen o ki, Troyka da Syriza'nın kırmızı çizgilerine basmadı. Böylece, 4 aylık bir erteleme reformlara bağlanarak sağlandı.

Sorun, temelde hallolmadı. Zaman kazanıldı. Sorun ertelendi. Syriza'nın reformları izlenecek şimdi. Diyelim ki herşey olumlu seyretti, sorun çözülmüş olacak mı? Euro Bölgesi'nin sorunları sadece Yunanistan sorununu öteleyerek sonlandırılamıyor maalesef.

Piyasalar bir nefes aldı. Oynaklık kaynağı konusunda hiç arz sıkıntısı çekilmeyen bir yılda, hiç değilse kaynaklardan birinin ateşi bir süreliğine düşürülmüş oldu.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.02.2015)

Thursday, February 12, 2015

Döviz Kurunda Gelişmeler ve Cari Açık

Döviz Kurundaki Yükselişin Sebepleri

Döviz kurlarında sert yükselişler ve önümüzdeki günlere ilişkin artan belirsizlikler son günlerin kısa bir özeti niteliğinde. Kurdaki yükselişin birkaç nedeni var. Bu nedenlerin bir kısmı yurt dışı kaynaklı, bir tanesi ise yurt içi kaynaklı. Nedenleri sıralayacak olursak:
  1. Yunanistan'da Syriza'nın seçimleri kazanmasıyla başlayan süreç, Euro Bölgesi'ne ilişkin çöküş olasılıklarını yeniden gündeme getirdi. Bu nedenle, €/$ paritesi Dolar'ın güçlenmesi yönünde çalıştı. Parite, 1.13'ün altına dahi indi. Bu gelişme, doğal olarak $/TL kurunda da bir yükseliş yarattı.
  2. 6 Şubat günü, ABD'de açıklanan tarım dışı istihdam verisi güçlü geldi. Uzun bir süredir istihdam verileri zaten iyi idi. 11 aydır sürekli daha iyi bir istihdam verisi var ABD'de. Ancak, enflasyonda benzer bir olumlu tablo ortaya çıkmıyordu. 6  Şubat'ta, ücretlerde %2.2'lik bir artışın söz konusu olduğu da açıklandı. ABD'nin sağlıklı bir enflasyon üretebilmek konusunda istihdamda olduğu gibi potansiyel olarak olumlu bir görünüm ortaya koyması Fed'in faiz artırımını Haziran'da gerçekleştirebileceği yönündeki kanıyı güçlendirdi. Bu gelişmenin etkisiyle de €/$ paritesinde Dolar'ı güçlendirici bir etki çıktı ortaya. Diğer para birimleriyle beraber TL de parite kanalı üzerinden değer kaybına uğradı.
  3. Fransa cumhurbaşkanı Hollande'ın ve Almanya şansölyesi Merkel'in Ukrayna krizini çözmek için gerçekleştirdikleri görüşmeler olumlu sonuç vermedi. Ukrayna konusundaki her yeni olumsuzluk, gelişmekte olan ülkelerin para birimlerine değer kaybı olarak yansıyor. Yine aynı sonuç ortaya çıktı ve TL, Ukrayna etkisiyle de değer kaybı yaşadı.
  4. Türkiye'de, faiz politikasına dair yapılmakta olan tartışmalar yabancı yatırımcıların gözünde güven sarsıcı bir etki yaptı. Zira, TCMB'nin faiz politikasının geleceği, siyasi baskı nedeniyle belirsizleşti. Ekonominin yönetim ilkelerine uymayan her açıklama ile TL'nin değer kaybı söz konusu oldu.
  5. Yukarıdaki 4 maddede özeti verilen gelişmelerin yarattığı kur oynaklıkları ve belirsizlikler spekülatif işlemlere uygun bir zemin hazırladı. Çok kısa vadeli al-sat işlemleriyle döviz kurundaki oynaklıktan faydalanmak isteyenler de kur üzerinde hem yukarı, hem de aşağı yönlü fiyat hareketlenmelerine neden oldular.
Yukarıdaki sıralamada yer alan ilk 3 maddedeki gelişmeler Türkiye'nin iradesiyle ortaya çıkmadı. Fakat, zamanını bilemesek de, bu gelişmelerin 2015'te sıkça ortaya çıkabileceğini ve her piyasada fiyat oynaklıklarının artacağını 2014 yılında dile getirmiştik. Dolayısıyla, hiçbir ekonomik değişkene ilişkin olarak "trend" ya da "süreç" ifadelerini kullanabilmek mümkün gözükmüyor 2015 yılı içinde. Ancak TCMB, siyasi baskının bir sonucu olarak son yayımladığı enflasyon raporunun basın toplantısında Ocak'ta başlayan faiz indirimleri "sürecinden" söz etti. Böyle bir ifadenin piyasada yanlış beklentilere yol açabileceğini önceki yazılarımda belirtmiştim. Yukarıdaki maddelerde açıkladığım nedenlerin yarattığı ekonomik ortamda TCMB 24 Şubat'ta nasıl faiz indirecek şimdi?

Türkiye faizleri indirmek isterken, bundan 2 hafta öncesine kadar %6.6 civarında seyreden gösterge faizi ekonomi yönetimi ilkelerinde hatalar yaparak %8.3 civarına yükseltmeyi başardı. $/TL kuru da 2.5087 ile bir rekor gördü.

Şimdi ne olacak? İşin siyasi yönünü ya da ekonomi yönetiminde hangi yetkilinin kariyeri ile ilgili ne kararlar alacağını bilemem. Fakat, bu şartlarda faizin ekonomi kuralları çerçevesinde indirilmesi imkansızlaştı. Oysa, yurt dışındaki gelişmeleri sabit tutmak kaydıyla (ceteris paribus) %7.75 olan politika faizi %7.25'e çekilebilir ve faiz koridorunda da gereken teknik ayarlamalar yapılabilirdi. Zira, piyasada faiz zaten %6.6 seviyelerine gelmişti.

Siyasiler siyasi baskı yaptıkları için, merkez bankası da siyasi baskıya boyun eğdiği için zaten tıkanmış olan ekonominin bu tıkanıklık durumunu derinleştirdi. Yükselen döviz kurunun ihracata destek vermesi beklenebilir ama içinde bulunulan konjonktür gereği Marshall-Lerner kuralı devreye giriyor. Yani, hem ithalat ve hem de ihracattaki elastikiyet koşulları nedeniyle kurdaki yükselme ihracatta beklenen olumlu etkileri büyük ölçüde sınırlayabilir ya da hiç yapmayabilir. Bu durumda, son yıllarda neredeyse %0 olan Dolar faizi nedeniyle sürekli Dolar ile borçlanan firmaların kurdaki sert yükselişten olumsuz olarak etkilenmesini dengeleyecek bir unsur devre dışı kalabilir.

Yukarıdaki maddelerin ekonomileri etkileme gücünün çalışacağı yöne bağlı olarak kurun oynaklığı devam edecek. Ortam, kimseyi yönlendirmemek adına kafamdaki kur seviyelerinin şimdilik bende kalmasını gerektiriyor.

Cari Açığa İlişkin Tespitler

Aralık 2014'e ilişkin cari açık verisinin yayımlanması ile beraber, geçtiğimiz yılın tamamına ilişkin cari açık yorumu yapabilecek noktaya ulaştık. 2014 sonu itibariyle açık rakamı $45.9 milyar oldu. Milli gelire oranı %5.8'e geriledi. Kasım ayı itibariyle son 12 aylık açık rakamı $47.4 milyardı. Milli gelire oranı ise %5.9 idi. Düşüşün iki temel nedeni var: düşen petrol fiyatları ve Türkiye'nin düşen büyüme temposu. Genel rakamdaki düşüş, cari açıkta gelinen noktanın olumlu olduğunu düşündürüyor. Buna şüphe yok ama bu manşet verinin altında yatan bazı çok önemli noktaları tespit etmek zorundayız.

Küresel sermaye hareketlerinde zayıflama söz konusu. 2013 yılında Türkiye'ye yönelen yabancı sermaye tutarı $72 milyardı. 2014'te bu rakam $43 milyar oldu. Aralık ayında TCMB, açığın yabancı sermaye girişi ile finanse edilemeyen kısmı için rezervlerini kullanmak zorunda kaldı ve $5.6 milyar harcamak zorunda kaldı. Son derece önemsenmesi gereken bir gelişme! Diğer önemli bir nokta da, açığın finansman kalitesinde ortaya çıktı. Kısa vadeli sermaye ile açık finansmanının toplam finansman içindeki payı %44'ten %51'e çıktı. Yani, finansman vadesinde daralma var.

Bütün veriler ve gelişmeler ortada. Potansiyel gelişmeleri de tahmin edebiliyoruz. Bu ortamda yapılması gerekenler de belli.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.02.2015)

Monday, February 9, 2015

Kahve Muhabbetiyle Merkez Bankası, Faiz, Enflasyon

Aynı gün içinde siyasilerin verdiği demeçlerin içeriği para politikasında hem faiz indirimini, hem de faiz artırımını gerektirecek mesajlar verebilir mi? Teorik olarak veremez. Vermemelidir ama 9 Şubat 2015 tarihinde Türkiye'de oldu.

Bir ülkenin siyasi iktidarı, faizin inmesini isterken nasıl yükseltir? Bilmiyordum ama öğrendim. Bu durumu da yine Türkiye'de son 10 gün içinde yaşadık.

Ne ekonomi teorisi, ne de kafa karıştıracak politika uygulamaları. Sokakta yürürken birisi bizi çevirdi ve diyelim ki sordu: aklım allak bullak oldu, faiz inmeli mi artmalı mı?

Hemen belirteyim, bu yazıyı iktisatçılar, iktisat eğitimi almışlar ya da tecrübeleriyle piyasaların işleyişi hakkında fikir sahibi olmuş kişilere yönelik olarak yazmıyorum.

Adım adım gidelim:
  1. Bizim merkez bankasının görevi enflasyonun makul seviyelerde seyretmesini sağlamak. Enflasyonun, yani düzenli fiyat artışlarının makul bir oranda kalması için merkez bankası bazı araçlar kullanıyor. Bu araçların bütününe para politikası araçları deniyor. Bunların içinde en güçlü olan araç faiz. Enflasyonu, günün koşullarına göre makul düzeylerde tutabilirse, fiyat istikrarını sağlamış oluyor. Bizim merkez bankasının internet sitesine girerseniz, orada "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir" yazdığını göreceksiniz. "Bankası'nın" yerine "Bankasının" yazıyor. İmla hatası yapmışlar ama boşverin şimdi bunu.
  2. Bir merkez bankası, kendi ülkesinin para birimini doğrudan etkileyecek araçlarla en yüksek düzeyde etkinlik sağlar. Yani, bizim merkez bankası, Türk Lirası'nın faizini belirleme hak ve yetkisine sahip olarak, Türk Lirası'nın üzerindeki değerler hakkında kararlar alarak en yüksek etkinliği sağlar. Faiz de bu değerlerin başında gelir. Etkisi en güçlü araçtır çünkü. Başka araçlar da var ama gündemde faiz olduğu ve bu yazıyı en düşük düzeyde karmaşık kılmak için sadece faizi konuşalım.
  3. Faiz, kredi sistemi var olduğu sürece olacaktır. Paranın belli bir süre için kiralanmasının bedelidir, yani fiyatıdır faiz. Nasıl ki evinizi kiraya verip kira geliri elde ediyorsanız, parayı da bir süre kişilere ya da firmalara ödünç verirsiniz ve karşılığında faiz geliri elde edersiniz. Bu işi yapan kuruluşlara banka deniyor. Çok basit düşünerek, kendinize ait bir banka olsa, 3 ay için birisine ödünç para verecek olsanız, elde edeceğiniz faiz gelirinin satın alma gücünü koruması için neyi kıstas alırdınız? Bence enflasyon. Yoksa mazallah, en az 3 ay sonraki enflasyon kadar verdiğiniz borcun (mesela 100 TL) değerini koruyamazsanız o 100 TL'nin satın alma gücü zayıflamaz mı? Bugün 100 TL'ye 2 tane pantolon alabiliyorsanız, 3 ay sonra da elinizdeki para ile yine 2 tane pantolon almak için, o 100 TL ile elde edeceğiniz faiz gelirinin en az enflasyon oranı kadar olması gerekmez mi? Böylece, faiz için uygulayacağınız oran için enflasyona bakmış olmuyor musunuz? İşte, merkez bankası da böyle yapıyor. Faiz oranını belirlemek için gelecekteki enflasyona bakıyor. Yani, enflasyon neden, faiz sonuç oluyor. Yani, bu örnekte siz de 100 TL'lik bilançosu olan bir küçük merkez bankası olmuş oldunuz aslında. Varsa başka bir kıstasınız, aşağıda yorum kısmına lütfen yazınız. İsterseniz mevduatı düşünün. Güvendiğiniz bankalar arasında enflasyona karşı en güzel zaferi kazanacak faiz oranını seçmiyor musunuz?
  4. Merkez bankası faizi belirliyor ve piyasayı izliyor. Faizi indirirseniz ne olur? Hepimiz, bireyler, firmalar, kısaca ödünç para ihtiyacı duyan herkes daha fazla kredi alma eğilimine girmez mi? Bir ev, kredi kartı faizi üzerinden taksitle buzdolabı, bir otomobil alacaksanız, faiz oranı düşünce, bunu bir fırsat olarak görerek satın alma yapmaz mısınız? Düzenli bir gelir akışınız varsa ve beklentiniz, satın almak istediğiniz şeyin fiyatının önümüzdeki dönemde artacağına yönelik ise, düşük faiz ile istediğiniz şeyi almaya karar verirsiniz. Daha fazla kredi kullanılmasıyla beraber, piyasada daha fazla para dönmeye başlamaz mı? Yani, para miktarı bollaşmaz mı? Bir şey bollaşınca ne olur? Değeri düşer değil mi? O halde, Türk Lirası'nın yabancı paralar karşısında değeri azalır. Mesela, $1=2.30 TL iken, $1=2.50 olabilir. Kredi kullanımı arttıkça talep artmaya başlar. Bir şey çok talep edilirse ve artan talebi karşılayacak üretim hemen yapılamazsa ne olur? O talep edilen şeyin fiyatı başlar yükselmeye. Ne oldu şimdi? Merkez bankası faizi indirdi, para bollaştı ve kur yükseldi bu yüzden, bir taraftan da talep arttığı için başladı fiyatlar artmaya. Sonuç: hem kur yükseldi, hem de enflasyon.
  5. Faiz artarsa ne olur? Yukarıdaki 4. maddede anlattıklarımın hepsinin tersini düşünün. Yani, faiz artınca kredi talebi azalıyor, para bollaşması yerine azalması söz konusu oluyor. Yüksek faiz söz konusu olduğu için kimse kredi kullanıp herhangi bir şeyi talep etmiyor. Yani, fiyatı artıracak bir talep de devreye girmiyor. Faiz arttı ve ne oldu? Türk Lirası değer kazandı, yani kur düşmeye başladı. Talep düşünce de fiyat baskısı ortadan kalktı ve enflasyon da başladı düşmeye.
  6. Diyebilirsiniz ki, indiririz faizi, kur artınca merkez bankası atar elini döviz cebine, verir piyasaya Dolar ve düşürür Dolar'ın değerini. Yukarıda ne demiştim? Bir merkez bankası, kendi para birimi üzerinden o para birimine ilişkin değerleri belirler. Dolar'ın üzerindeki değerleri yönetmek Amerika'daki merkez bankasının işi. Biz Dolar basabilir miyiz? Olmaz. Kalpazana çıkar sonra adımız. Dolar'ın faiz oranını belirleyebilir miyiz? O iş için Amerikalı arkadaşlar var görevde. Biz Türküz ve Türk Lirası'ndan sorumluyuz. Basamadığımız bir parayı kullanırsak ve ya çok Dolar satmamıza rağmen kuru düşüremezsek ne olacak? Biz o parayı basamıyoruz ki. Geçen sene denedik bu işi ve merkez bankası $3.8 milyar harcadı döviz olan cebinden. Fakat piyasa, "nasıl olsa merkez bankası Dolar satmaya devam edecek, ucuzken alalım bari diyerek" Dolar'ı aldıkça aldı. Merkez bankası baktı ki bu durumla başa çıkamayacak, piyasaya onca Dolar satmasına rağmen indiremiyor kuru, "heeeyyyttt, benim aslan gibi Türk Lira'm var" dedi, yükseltti faizi, azalttı piyasadaki Türk Lirası miktarını ve yukarıda anlattığım gibi düşürdü kuru. Merkez bankası başkanı o zaman, Türk Lirası Dolar'ı döver falan dedi hatta. Hatırladınız mı? Yani, bu döviz cebine güvenerek yola çıkılmaz. Günde $5.3 trilyon para dönüyor bu döviz piyasasında ve bas tuşa uçur parayı bir yerden bir yere. Hangi merkez bankası baş edebilir bu kadar dev bir piyasayla? Mümkün mü hiç? Biz kendi paramızla ilgilenelim en iyisi. Sizce?
  7. Bir soru daha soracaksınız ve diyeceksiniz ki, bazen bu faiz düşüyor ama enflasyon falan yükselmiyor hemen. O zaman derim ki, biraz bekleyin. Faiz düşünce bir şeyler satın almak isteyen bakacak ekonomiye. Fiyatlar düzenli olarak yükseliyor mu, yani enflasyon var mı diye soracak. Enflasyon varsa, "aman fiyat daha fazla artmadan ihtiyacımı karşılayayım" diyebilecek. Fiyatlar düşüyor olsa, tam tersini yapacak ve alacağı şeyi almayı erteleyecek. Yani, enflasyon varsa ülkede, faiz düşünce daha hızlı davranabilir tüketici. Tabii, işsiz kalma riski çoksa falan da "dur şimdi, biraz bekleyelim, nicedir halimiz bugünlerde" diyebilecek. Yani, faiz düşünce, insanların o bekleme süreleri her ülkedeki duruma, kültüre, alışkanlıklara, aile ilişkilerine ve daha bir sürü nedene göre değişiyor. Faiz ile ilgili kararın enflasyona yansıması biraz zaman alıyor yani anlayacağınız. Her ülkede değişiyor bu süreler. Öyle hemen, "bak faiz indi, 2 aydır hala enflasyon değişmedi" demeyin. Bekleyin biraz.
  8. Yine diyebilirsiniz ki, Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da faiz sıfır ama adamlar enflasyonu %2 bile yapamıyorlar. Tutturdular enflasyon diye. Biz enflasyon olmasın istiyoruz, onlar ise enflasyon yok diye deliriyorlar. Nedir bu iş? 2008'de, ABD'de öyle bir kriz çıktı ki, Amerika'da, Avrupa'da, Japonya'da üretim falan durdu. Fabrikalar kapasitelerini kullanamadı. Şimdi, Amerika kullanabilmeye başladı. Fena gitmiyorlar. Fakat, insanlar ekonomiye güven duymaya başlayıp daha fazla tüketmeye başladıkça, yani talebi arttırdıkça o fabrikaların boşta kalan kapasiteleri devreye girmeye başladı. Talep arttı ama arz da, yani talep edene sunulan miktar da artabildi. Böylece enflasyon bir türlü artmadı. Halbuki, %2 civarı enflasyon ekonominin kalp atışlarının iyi olduğunu gösterir. Fakat, Avrupa'daki arkadaşlarımız o kadar korktular ki bu kriz durumundan, bir türlü tüketecek güven de duyamadılar Amerikalı'lar gibi ekonomilerine. Zaten bir karar alacaklar diye 19 kafadan 190 tane ses çıkıyor, yedi kocalı hürmüz gibi adamların merkez bankası. Yukarıda dedim ya, aile ilişkileri bile önemli tüketmek için karar almakta. Mesela Amerikalı daha kolay tüketmeye başlıyor böyle krizlerden sonra. Öyle alışmış çünkü adam. Yiyor, içiyor. Avrupalı biraz daha az meyilli tüketmeye ama mesela Japon hiç değil. Ver bir Japon'un eline $100, hemen bankaya götürüp tasarruf hesabına yatırıyor. Bir de, Avrupa'da ve Japonya'da tüketimden yana bir çekince olduğu için fiyatlar üzerinde bir türlü baskı oluşmuyor. Ayrıca, bankalar da insanlara ödünç para verip, buyurun tüketin demiyor. O da güvenmiyor tüketiciye çünkü. O zaman ne oluyor? Fiyatlar biraz artacağına, düşmek eğilimine giriyor. Herkes mal satmak derdinde ama alan yok. Mal bol ortalıkta. O zaman, fiyat düşüyor. Bu sefer ne oluyor? Biraz tüketmek niyetinde olan bile "nasılsa düşer bunun fiyatı gelecek ay" diyerek tüketimini hepten erteliyor. Bu deflasyon denen şey enflasyondan fena. Şimdi, ben de size bir soru sorayım: bizde böyle bir durum var mı?
  9. Her ülkenin tüketim, üretim alışkanlıkları, kalıpları, gelir dağılımı durumu, ülke ekonomisine herkesin duyduğu güven farklı. Bizde faiz inerse enflasyon çıkacak değil mi? Burada anlaştık mı? Çünkü, bizde talep bol maşallah. Tüketmeye her an hazır 78 milyonluk bir karınca ordusuyuz. herkesin eline versek $100'er, göndersek Japonya'ya, 3 günde toparlamazsa Japon ekonomisi, bırakıyorum ben bu işi. Hatta, o kadar tüketmeye meraklıyız ki, kendi yaptığımız tasarruftan daha fazla tüketmeye çalışıyoruz. Türk Lirası faizini cazip kılarak Hans'tan, Francois'dan falan tasarruf getirsinler bize istiyoruz. Fakat, şimdi Amerika faiz artırmaya yakın. Eh, bizden daha çok güveniyor insanlar oraya ve bizde faizde tuttukları parayı hemen kaçırıp New York'a uçuruverirler Amerika faizi artırınca. Biz faizi düşürelim ama cazibemizi yitirir gibi olduğumuz yere kadar yavaş yavaş indirelim istiyoruz. Bunu "küüüt" diye indirirsek Hans ve Francois ürker ve gider. O zaman hepten büyüyemeyeceğiz. Yani, hem faiz düşsün ve ülkemizin içindeki büyüme biraz artsın ve enflasyon da çok yükselmesin, hem de yurt dışından bize gelen tasarruf kesilmesin ki biz de tüketimi çok kesmek zorunda kalmayalım. Değil mi? Nasıl bulacağız bu dengeyi pekiyi? Buyurun, çıkın işin içinden.
  10. Hükümet ne istediğini açıkladı. O istediklerini açıkladığı belgenin adı orta vadeli program. Bizim merkez bankası da ona uyum sağlamaya çalışıyor ama anlattığım gibi, bir sürü dengeye bağlı ekonomik şeylerin kendi içindeki kurallar doğru tespit edilmeyince merkez bankası da ne yapacağını şaşırıyor. Bir yere kadar uyum gösterebiliyor. Hele ki, yukarıda anlattıklarımın yerine faiz düşerse enflasyon da düşer denince donup kalıyor. Çünkü, bilmediği bir şeyi yapmaya zorlanmış oluyor. Merkez bankası mı anlamıyor bir şeylerden? Hayır. Dünya'da anlayan yok bu anlatılanı. Faiz düşünce, firmalarımızın yaptıkları tüm masrafların (işçilik, hammadde, yakıt, kırtasiye, tamirat, gibi masraflar) sadece %2.5'i etkileniyor bu düşüşten. Yani, devede kulak gibi. Kredi mekanizması o kadar güçlü ki, bu %2.5'in hiçbir önemi yok.
Ben şimdilik kaçıyorum. Bir sıkıntı olursa konuşuruz yine. Ne de olsa, bir kahvenin 40 yıllık hatırı var. Ha bu arada, bu anlattıklarımın arkasında bazı detaylı çalışmalar ve teoriler var. Söylememiş olmayayım. Ekonometrik büyüme modelleri, miktar teorisi, Fisher denklemi, paranın dolanım hızı, volatilite, para çarpanı, konjonktürel dalgalanmalar, likidite tuzağı, imkansız üçleme, regresyon ve VAR analizleri, rasyonel beklentiler, parasal aktarım mekanizmaları, yeni Keynesyenler, monetaristler, IS-LM eğrileri, Barro-Ricardo hipotezi falan var. Çok merak ederseniz okuyun elbette ki. Çocuklar 1776'dan beri çalışıyor. Onlar da sıkıntıda. Genç ekonomistler rahatsız.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.02.2015)

Saturday, February 7, 2015

İnsanın Doğası Çerçevesinde Sanat ve Medeniyet

Doğada duyduğumuz seslerin belirli bir sistematik düzene sokulmuş halidir notalar. İnsanın doğadan aldığını, ruhunu ve aklını katarak doğaya geri vermesidir müzik. Sanat, insanın içindeki "iyiyi" dışarı vurmasıdır. O halde sanat ve onun yaratıcısı insan sanat yoluyla hep iyi olana mı hizmet eder?

Sanat, insanın estetik özelliklerinin dışa vurumudur. Estetik, insanın iyi olanı temsil eden yönüdür. Ama bir de kötü var insanın içinde. Bu iyi ve kötü, aynı ruhta, beyinde ve bedende bir arada olabiliyor. Daha doğrusu, oluyor. Şiirin, faşizmin propaganda aracı olarak kullanılmasını bu iyi ve kötüyü bir arada tutma özelliği olarak görmek mümkün.

Nüve, herhangi bir şeyin doğasını meydana getiren kaynaktır. İnsanın nüvesinde iyi tarafı olan estetik ve kötü tarafı olan vahşet, yıkım, acımasızlık, bencillik, v.s. de var. İyi ve kötü, her bireyde farklı derecelerde barınıyor. İyinin ve kötünün tanımlanmasında tüm insanlığın tarihte mutabık kaldığı tanımlamalar yok. Tarihsel dönem ve toplumların kendi içlerinde birbirlerini etkileme süreçleri tek ve doğru bir tanımın yapılabilmesini imkansız kılıyor. Tarihsel süreçlerde, genel kabul gören fikirler ve yaklaşımlar dönemsel olarak ortaya çıkıyor ancak.

Doğasında estetik ve estetikle beraber sanat üretebilme gücü olan insan yıpratma gücünü de aynı bünyede barındırıyor. Nüvesinde, yani doğasının kaynağında hissetme ve düşünme gücü var. Benim iyi olanı tanımlama eğilimim estetik ve sanattan yana. Bu kaynağın yönleniş biçimiyle insanlık iyinin ve kötünün arasında sürdürüyor var oluş macerasını. Yönleniş, var oluşunun şeklini, formatını, biçimini belirliyor ve ortaya koyuyor.

Hangi yönün her bireyde ağır bastığını aile içinde yaşanan ve yaşatılan kavramlar, okul yaşamında sindirilen anlayışlar ve yaşam boyunca sosyal çevrelerde etkisi altında kalınan kişilerin ve toplulukların hisleri ve düşünceleri belirliyor.

Medeniyetler, iyi olana yaklaştıkları ölçüde doğabiliyor, gelişebiliyor ve olgunlaşabiliyor. Medeniyet kurmak ile topluluk oluşturmak, ülke yaratmak, devlet kurmak arasında çok büyük farklar var. Medeniyet kurabilmek, diğer yapılanmalardan çok daha derin, çok daha karmaşık, çok daha yaratması zor ve uzun bir sürece işaret ediyor. Yeryüzü çok sayıda ülkenin kuruluşuna ve yok oluşuna tanıklık etti ama çok daha az sayıda medeniyetin kuruluşuna ve yok oluşuna ev sahipliği yaptı. Toplumların niteliksel yaşam döngüleri, medeniyetlerin varlığının, kalitesinin ve ömrünün belirleyicisi oluyor.

Antik Yunan tragedyalarında öldürme, vahşet, kanlı olaylar gibi insanın doğasındaki kötü olan özellikler sahnedeki koro tarafından bildirilir ama oyuncular tarafından canlandırılmazdı. Yani, tarihin önemli medeniyetlerinden birini kurmuş olan Yunan'da, kötü olanın sanat yoluyla sahnelenmesi istenmemiş. Toplum içi etkileşimde kötü olan, arka plana atılmış. Aiskylos, Euripides, Sophokles gibi tragedya yazarları tercihlerini iyiden yana kullanmışlar. Başka bir anlatımla, örneğin şiirin faşizme alet edilmesi gibi iyi olanın kötüye hizmet etmesini istememişler.

Araplar da bir altın çağ yaşadılar. Bilime ve sanata, yani iyi olana hizmet ettiler bir dönem ama sonra yarattıkları medeniyeti medeniyetsizleştirme sürecine soktular. Bugün içinde bulundukları durum da ortada. Süreç, iyiyi üretemeyen ve ona hizmet edemeyen bir karanlığa sürükledi onları ve çıkamıyorlar o karanlıktan.

Avrupa, Rönesans ile çıktı müthiş bir karanlıktan. İnsanın hissetme ve düşünme gücünü doğasındaki estetiği ve sanatı güçlendirsin diye kullandılar. Bugün, müzelerinde izlemeye doyamadığım resimleri, heykelleri ve konser salonlarında dinlemeye doyamadığım müzik bestelerini yarattılar.

İnsan topluluklarının bireysel nüvesindeki hisleri ve düşüncelerinin iyi olanları, sosyal etkileşim süreçleri sonucunda kolektif bir şekilde iyi olana dönüşebildiği sürece medeniyetler yaratılabiliyor ve geliştirilebiliyor.

Toplumların kolektif tercihleri, zaman içinde iyiden kötüye ya da kötüden iyiye de kayabiliyor. Kötü olanın ağır basması sonucu örneğin Hitler iktidara gelebiliyor ama nüvesindeki hissetme ve düşünme gücünü doğasında iyi olanı hakim kılmak için uzun bir süre seferber etmiş olan bir toplumsal etkileşim hızlıca iyi olana dönüşü sağlayabiliyor. Alman toplumu, bunun bir örneğini sunuyor.

Toplumsal yaşam döngüleri çok uzun ve bireysel yaşam döngüleri iyi olana da, kötü olana da ya da her ikisinin arasında yaşanan bir sürece de denk gelebiliyor. Önemli olan, bireyin kendi yaşam döngüsünde iyiye hizmet etmiş olarak içindeki his ve düşünce nüvesini doğasında yansıtabilmesi. Zira, uzun bir medeniyet yolculuğunda yaptıklarının sonuçlarını çoğunlukla göremiyor birey. Arkadan gelenler ise, medeniyetten, iyiden, kötüden, türünün hislerinin ve düşüncelerinin tarihinden hiç haberi olmadan "sıfırdan" başlıyor her şeye.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.02.2015)

Thursday, February 5, 2015

Reel Sektörün Kurumsallaşamaması Sorunu

Türkiye ekonomisinde yapılan son reformlar Kemal Derviş'in ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yaptığı döneme denk gelmektedir. Ekonominin günlük siyasetin dalgalı atmosferinden kurtulmasını sağlayan merkez bankası bağımsızlığı ve mali disiplinin sağlanabilmesi için atılan adımlar, 2002'de iktidara gelen AKP hükümetlerince zedelenmedi ve siyasi istikrarın da sayesinde etkinliğini korudu. Ancak, içinde bulunduğumuz dönemde, bu reform nitelikli adımların ortaya koyduğu düzen terkedilmeye başlandı. Üstelik, anayasaya göre tarafsız olması gereken cumhurbaşkanı tarafından. Kişisel beklentim, ekonomi yönetiminde ve siyasi düzende Türkiye'nin bugünkü atmosfere gireceği yönündeydi. Nitekim, tahminlerimin gerçekleşmekte olduğunu üzüntüyle izlemekteyim.

Hükümet tarafından reform olarak sunulan 25 maddelik eylem planının reform özelliği taşıyıp taşımadığını henüz bilmiyoruz. Üç ayrı basın toplantısıyla açıklanan maddelerin özellikle ilk dokuzunun başlıkları son derece önemli. Ancak, bu başlıkların altını dolduracak yasal düzenlemeleri incelemeden reform ifadesini kullanamayız. Hükümet, siyasi rekabet içinde, ilgili yasalar çıkmadan reform ifadesine sarıldı. Fakat, tarafsız bir analizin gereği olarak henüz reform ifadesini kullanmak herşeyden önce bilimsel düşünceye aykırıdır. Ayrıca, ikinci basın toplantısındaki konu başlıkları da ilk basın toplantısına göre zayıf olmakla beraber bir reform niyetini ortaya koyuyordu ama üçüncü basın toplantısında ele alınan konular Türkiye'nin insan kaynağı gelişimine yönelik beklentilere cevap verecek bir niyet sunamadı. Eğitimdeki temel sorun temel eğitimde zira.

Türkiye ekonomisinde son yapılan reformlar 2001 krizinden sonra ortaya çıktı. Daha sonraki yıllarda, reform nitelikli ekonomi politikaları uygulamaları görmedik. Üstelik küresel ve Türkiye ekonomisinin koşulları reform yapmaya imkan sunuyordu. Ancak, siyasette reformdan çok, kısa vadeli toplum çıkarlarına yönelik çalışmalar daha fazla oy getirdiği için reform nitelikli uygulamalar siyasi iktidar tarafından tercih edilmedi. Bugün, reform yapmanın çok zor olduğu küresel koşullardayız. Yüksek dışa bağımlılık nedeniyle Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu reformları hayata geçirebilmesi 2015 yılı ve hatta sonrasında da pek mümkün gözükmüyor. Türkiye ekonomisi tıkandı ve önünün açılması için reform şart diğer yandan da.

Türkiye, 2001 krizinden sonra finansal sistemin ve özellikle bankacılık sektörünün işleyişinin belli prensipler üzerine oturması yolunda önemli başarılar elde etti. Fakat, reel kesimin de işleyişinin sağlıklı bir hale getirilmesi için daha sonra hiçbir şey yapmadı. Sonuçta, sanayisi son derece zayıf, üretimde katma değeri düşük, ağırlıklı olarak montaj sanayiine dayalı ve kurumsal alt yapısını kuramamış bir sanayi sektörüyle baş başa kaldı Türkiye.

Reel sektörün kurumsallaşmasını sağlayabilecek en önemli adım, yeni Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) devreye alınmasıydı. Fakat, hem Türkiye'deki şirketlerin "biz bu yasanın getirdiklerine ayak uyduramayız" ifadesiyle ayak diremeleri, hem de kanuna ilişkin uygulama tebliğlerinin yeterince açık olmaması sonucunda piyasada oluşan kafa karışıklıkları yeni TTK'nın reel sektörün kurumsallaşması için son derece büyük önem arz eden maddelerinin iptal edilmesine sebep oldu. Sonuçta, hükümetin reform olarak nitelediği adımlar yeni yasalar ile reforma dönüşse bile bu reform uygulamalarının üzerine oturacağı kurumsal alt yapı sağlam olamayacak. Dolayısıyla, olası reformların uygulama verimliliğini ve etkinliği önemli ölçüde zedeleyecek. Kurumların iyi işleyemediği, patron merkezli iş yönetim anlayışının hakim olduğu bir yapıda değişimlerden söz edilebilir belki ama "ekonomik kalkınmayı" beraberinde getirecek reformlardan söz edilemez.

Patron merkezli yönetim anlayışı, takım çalışmasını hiçbir şekilde teşvik etmiyor. Bir kişinin verdiği kararlar mutlak doğru olarak profesyonel kadroya empoze ediliyor. Böylece, farklı fikirlerin tetikleyebileceği yeni ürünlerin ortaya çıkması, daha verimli çalışma metotlarının hayata geçirilmesi, daha iyi finansal yönetim sağlanması, v.b. süreçler ve unsurlar devre dışı kalmış oluyor. Bu durum, profesyonel kadro içinde yeni fikirlerin üretilmesi konusunda motivasyonun kırılmasıyla, yeni olan hiçbir fikrin artık gündeme gelmemesi noktasına kadar varabiliyor.

Patron merkezli karar almanın farklı dereceleri de söz konusu olabiliyor. Yani, bazı organizasyonlarda fikirler çeşitli toplantılarda masaya getirilebiliyor ama hep patronun dediği oluyor. Bu durumda da bir organizasyon yenilikçi olma özelliğini kaybediyor.

Türkiye'deki şirketlerin çoğunun patron merkezli olmasının temelinde, geleneksel iş yapma modelinin tek ve en doğru model olarak kabul edilmiş olması yatıyor. Şirketlerin hissedarları genelde aile fertlerinden oluşuyor ve profesyonelleşme sürecine giren aile şirketlerinin pekçoğunda "şirketin hakimiyetinin kaybedilmesi" psikolojisi bir noktadan sonra devreye girebiliyor. Böylece, profesyonelleşme çabaları boşa çıkıyor ve Türkiye'deki şirketler kurumsallaşamıyor. Ayrıca firmaların çoğu neden profesyonelleşme ve kurumsallaşma projelerinin içine girdiklerinin farkında dahi olmuyorlar. Genellikle, yükselen ciroları yönetmenin başka türlü mümkün olmadığı fikrine kapıldıkları ve işletme yönetimi konusunda zorlandıkları için kurumsallaşma ve profesyonelleşme süreçlerine giriyorlar.

Kurumsallaşma ve profesyonelleşme süreçlerinde, şirket hissedarlarının geleneksel düşünmeyi tercih etmesi ve şirketin ellerinden gidiyor olduğu hissine kapılmalarında yanlış profesyonellerle ve danışmanlarla çalışmaları da etkin bir rol oynayabiliyor. Çalışma hayatımda o kadar çok danışman adı altında kişiler gördüm ki, olmayan sorunları var gibi gösterip, sonra da çözmüş gibi yapıp aile şirketlerinin yükselen yıldızları olabiliyorlar. Ancak, bu danışmanlık modelinin başarısızlığı ortaya çıkınca, şirket hissedarlarının kurumsallaşma ve profesyonelleşemeye olan güvenleri sarsılıyor ve proje bir daha gündeme getirilmemek üzere rafa kalkabiliyor.

Şeffaflık, dürüstlük ve iletişim kanallarının sonuna kadar açık olması her organizasyonda son derece önemli. Ancak, kurumsallaşan ve profesyonelleşen bir yapıda iletişim kanallarının nasıl çalışacağının adının konulması gerekiyor. Zaten "şirketim elden mi gidiyor" diye ifade edebileceğimiz bir ruh halinde olan hissedarların başarılı bir kurumsallaşma ve profesyonelleşme ile ellerindeki hisselerin değerinin artacağını süreç boyunca iyi anlamaları gerekiyor. Burada da görev, danışman ya da profesyonel kişilere düşüyor. Yani, hangi komiteler ve/veya kurullar hangi sıklıkta toplanacak ve hangi konuları konuşacak? Bu komitelerin ya da kurulların misyonu ne olacak ve katılımcıları hangi kişiler değil, fonksiyonlar olacak? Önceden tespit edilen konuların konuşulması için toplantılarda hangi raporlar hangi içeriklerle hazırlanacak? Bu sorulara cevaplar bulunmazsa ve toplantılar belli bir prensibe bağlanmazsa, hissedarlar ile profesyoneller arasında tam bir kaos oluşuyor. Zira, her hissedarın her an aklına gelen her konuda profesyonel kadro ile konuşması, günlük operasyonel işleyişlere yönelik olarak fikirler yürütmesi profesyonel kadro için tam anlamıyla kafa karıştırıcı bir çalışma ortamı yaratıyor. Zira, farklı hissedarlar, farklı konularda bambaşka fikirlerle profesyonel kadro ile konuşunca, koordinasyon sağlanması imkansızlaşıyor. Sonuçta, şirketin, eğer varsa, yazılı vizyonuna ve misyonuna uygun stratejiler geliştirmek mümkün olamıyor. Ortaya çıkan başarısız süreçten ise herkes birbirini suçlar bir hale geliyor.

Şeffaflık ve şeffaflığa dayalı iletişim kanalları kullanımının yeni ürünlerin geliştirilmesinde, doğru insan kaynağının uygun iş profiline göre bulunmasında, finansal verimliliğin artırılmasında, şirketin dış ilişkilerinde tutarlı bir iletişim geliştirebilmesinde, doğru üretim modellerini doğru teknolojiler ile geliştirebilmesinde, kısaca bir işletmenin tüm fonksiyonlarında önemi son derece büyük. Komiteler ve kurullar ile oluşturulabilen şeffaf iletişim kanalları sayesinde takım çalışmaları, yeni fikirlerin enine boyuna tartışılması ve her alanda ilerleme kaydedilmesi, ülke çapında ya da uluslararası alanda daha rekabetçi olunabilmesi gibi hem işletmelerin hem de ülkenin kalkınmasına katkı sağlayacak unsurlar koordinasyon içinde bir araya  gelebiliyor.

Kurumsal alt yapının yeniliklere imkan tanımadığı bir organizasyonun bir ülkenin "büyümesine" katkısı olabiliyor ama kalkınmasına katkısı neredeyse hiç yok. Türkiye'de finans sektörü ile reel sektör arasındaki kurumsal yapı gelişmişliği farkı, bu iki sektörün arasındaki bağın da yeterince güçlü kurulamamasına neden oluyor. Zira, karşılıklı güvene dayanan bu ilişkide yeteri kadar güven tesis edilemiyor. Bu iki kesim arasındaki ilişkilerin sadece finansman maliyetlerine dayanmadığının çok iyi bilinmesi gerekiyor. Bankalarla firmalar arasındaki ilişkileri ele aldığım bir yazımı ayrıca sunmak isterim: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2013/03/banka-firma-iliskileri-yonetimi.html

Türkiye, düşük katma değerli üretimden şikayetçi. Bu şikayetten kurtulmanın yolunun ekonomide reformlardan geçtiğini biliyoruz. Fakat, bu reformlar yapılırken - ki reform olup olmadıklarını yasal alt yapıyı görünce anlayacağız - kurumsal alt yapımızın durumu nedir? Bu konuda, reel sektörün durumunun hiç iç açıcı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Gözlemlerimi yukarıda yazdım. Yeni TTK'nın ilk haliyle uygulanamaması nedeniyle kurumsal alt yapıyı ekonomik reformların gerçekleşmesine hazırlayacak zeminin son derece zayıf kaldığı yönündeki düşüncelerimi de dile getirdim. Pekiyi, bu durumda Türkiye daha yüksek katma değerli üretim modellerine ne ölçüde geçebilir? Şirketleri, o şirketlere sahip ailelerin malı gibi değil, topluma ait birer "varlık" gibi görmeye eğilimli yeni TTK'nın bu doğrultudaki maddeleri zayıflatıldıktan sonra "kalkınma" konusunda şirketlerin etkin rol oynamaları ne kadar mümkün? Örneğin, 50 kişilik bir KOBİ'den yaklaşık 200 kişinin geçiminin sağlandığını düşünürsek ve geleceğe yönelik bir reform yapmak istiyor ve kalkınmaya ivme kazandırmak istiyorsak şirketlere hissedarların malı gibi mi bakmak daha doğru, yoksa toplumun varlığı olarak mı?

Her toplum kendi tercihleriyle geleceğine şekil verir.

Arda Tunca
(İstanbul, 03.02.2015)