Pages

Thursday, January 29, 2015

Dünya Değişti: 25 Yıl Öncesinin Beklentilerine Ne Oldu?

1990'ları duvarların yıkıldığı bir ortamda karşılamıştık. ABD ve Sovyetler Birliği'nin soğuk savaşı bitmişti. II. Dünya Savaşı, küçük bir kıtaya sıkışmış onlarca toplumu perişan etmişti. Aynı şeylerin bir daha yaşanmaması gerekiyordu. Sıcak savaştan sonraki soğuk savaşın da sayılamayacak kadar olumsuz etkileri olmuştu insanlığa. Ama artık, barışın, demokrasinin önü açılmıştı. Sınırların kalktığı bir Dünya artık büyük işbirliklerine hazırdı. Huzur, refah ve daha fazla demokrasi bekliyordu bizleri. Artık ülkelerin değil, koca bir gezegenin insanlığı kucaklayacağı günler yakındı. Thomas More'un Ütopya'sına inanacaktık neredeyse. Ulus devlet kavramı çökecekti. İletişim teknolojilerindeki büyük devrimler tam zamanında devreye girmişti. Internet, müthiş bir iletişim aracıydı. Artık herkes birbirinin ne yaptığını anlık olarak bilebilecekti. Böylelikle, kültürler kaynaşacak, birbirlerine empatiyle yaklaşabileceklerdi. Tarihin sonuna gelinmişti. Küreselleşme, önü alınamayacak bir hızla insanlığa hizmet edecekti artık.

Bir çeyrek asır sonra, şimdi insanlık 1990'ların başlarında yaşadıklarını sorgulama ihtiyacı hissetmeye başladı. Ulus devlet çökecek denirken milliyetçilik hortlamaya başladı. Sıcak savaş olmayacak denirken, sıcak savaş başka bir formatla geri döndü: terörizm. Küreselleşme ile ekonomik entegrasyon artacak denirken AB'nin çöküşünü bile konuşur hale geldi gezegen.

Bir çeyrek asır önce yaşananların heyecanıyla çok mu hızlı gitti acaba insanlık? Mesela AB, sadece bir ticari birlik olarak 28 ülke yerine 12 üye ile sınırlı kalsa 25 yıl öncesinin insanlığa heyecan veren projeleri daha bir hazmedilerek ve kalıcı olabilecek şekilde mi inşa edilebilirdi? AB'nin bu kadar süratle genişlemesi ve bu genişlemeyi yeteri kadar sindirememesi soğuk savaş döneminin bir refleksi miydi acaba? Euro Bölgesi hiç kurulmasa ve birbirinden bu kadar uzak ekonomik yapılar tek bir para politikası ile yönetilmese Avrupa'nın refah artışının durma noktasına gelmesi engellenebilir miydi? 1980'lere hakim olan neoliberal politikalar değil de, sosyal içeriği de gözetilmiş ekonomi politikalarının uygulama alanı bulduğu ve sağlam temellere oturduğu bir havayla 1990'lar karşılansa, ekonomik eşitliğin daha iyi bir noktada olabildiği bir küreselleşeme süreci yaşayabilir miydi bu gezegen? Bu soruları sormama neden olan şüphe, bu soruların hepsine evet cevabı vermeme neden oluyor. Sizlerin cevabını bilemem ama merak da etmiyor değilim.

Küreselleşme, büyük ölçüde teknoloji ve finans ile sınırlı kaldı. Farklı kültürler birbirlerini daha yakından tanıyabildiler belki ama aralarındaki keskin ayrımlar da derinleşti. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF, G7, G20 gibi uluslar ve devletler üstü kuruluşlar ve oluşumlar küresel sosyal ve ekonomik sorunlara çözüm bulmakta yetersiz kaldı. Çünkü, 25 yıl öncesinden başlayan değişimle Dünya'nın ağırlık merkezi yavaş yavaş doğuya kaymaya başladı. Satınalma gücü paritesine göre Çin'in milli geliri ABD'ninkini geçmiş durumda. Doğuyu kapsayan tek oluşum G20. Fakat, bugüne kadar makam odalarında sıkılan liderlerin biraz oksijen ihtiyacını gidermek amaçlı seyahatlerinin ötesine geçemedi G20 toplantılarının içerikleri ve sonuçları.

Ekonomik açıdan gelir eşitsizliğinin yarattığı sosyal sorunların Hisndistan'da Modi'yi başa getirdiğine tanık olduk. Fransa'da Marine Le Pen'in yükselişini izliyoruz. Japonya'da Abe'nin, Çin'de Xi Jinping'in, Rusya'da Putin'in milliyetçilik kavramı üzerinden iç siyasetlerini farklı frekanslarda götürdüklerini görüyoruz. Daha geçtiğimiz yıl içinde İskoçya bağımsızlığını oyladı. Bağımsızlığa evet diyenlerin oy yüzdesi hiç de azımsanacak gibi değildi. Buna benzer kopma eğilimlerinin başka coğrafyalarda da giderek artan oranda taraftar bulduğunu gözlemlemekteyiz.

Duvarların yıkılmasıyla gelişen süreçteki en büyük ayrışma, batı ile İslam arasında oldu. IŞİD'in ortaya çıkmasının temelleri 11 Eylül saldırılarına kadar dayanıyor. Daha 2 hafta öncenin Charlie Hebdo saldırısını hazmedemedi Dünya. Tabii, ne İslamiyet'in hakim din olduğu ülke liderleri ne de Charlie Hebdo'nun karikatüristleri daha barışçıl bir süreci ortaya çıkaracak yaklaşımlar sunamadılar. Etki-tepki sarmalında kısır bir kavgaya tanıklık ettik. Bu işten küresel boyuttaki en büyük zararı aklı başında, medeni İslam dini mensupları gördü. Hem içinde yaşadıkları farklı dinlerin hakim olduğu toplumlarda, hem de uluslararası seyahatlerinde hiçbir suçları olmadığı halde bu tatsız ve ilkel ortamın bedelini ödeyecekler. Dışlanacaklar, ittirilecekler.

Dünya nüfusu 7.2 milyar. 2060'ta 9.5 milyar olacağı tahmin ediliyor. 1800'lerin sonlarında da büyük bir küreselleşme süreci yaşanmış ve ardından 2 tane Dünya savaşı ve büyük bir iktisadi kriz gelmişti. 25 yıl önce hareketlenen küreselleşme ile beraber mesela Facebook kullanıcılarının sayısı Çin'in nüfusunu geçti bugün. Dünya'daki cep telefonu hattı sayısı 7.2 milyarlık Dünya nüfusunu geçti. Masa üstü ve diz üstü bilgisayarların satış rakamı, tablet bilgisayarların satış rakamının gerisinde kaldı artık. ABD'de, internet üzerinden yapılan reklam harcamaları, televizyon, gazete ve sokaklardaki panolarda yapılan reklam harcamalarını geçti. Yani, iletişim teknolojilerinin sebep olmadığı ama yardımcı olduğu bir küreselleşme olgusuyla karşı karşıya kaldık. İletişim teknolojisindeki devrimin hızı, insanoğlunun kültürel, psikolojik, sosyal, siyasal ve ekonomik uyum hızının çok üstüne çıktı.

Dünya değişti, değişiyor. Ancak, 25 yıl öncesinin beklentilerinden çok uzakta bir haldeyiz bugün. Nicelikte değişim yaşandı ama nitelikte değişim beklentilere paralel olmadı. Görebildiğim kadarıyla, 21. yüzyıl içinde de pek o beklentilere yaklaşamayacak gibi.

Batı, kendi kavramları üzerinden bir Dünya inşa etmişti. Şimdi doğu ve batılı olmayan diğerleri de oyuna dahil oldu. Farklı ekonomik, sosyal ve siyasi yapılar eski kuruluşlar ve oluşumların altına sığmıyor. Ortada büyük bir güç mücadelesi var. Diğer bir ifadeyle, asimetrik bir yönetim var. Yerel demokrasiler ve küresel demokrasi ilerlemiyor. Ekonomiler sıkışmış durumda. Üniversite öğrenciliğim ve mesleki kariyerimin başlangıcı, bu 25 yılın içine denk geldi. Kriz olmayan bir ekonomik koşulda hiç çalışmadım desem abartmış sayılmam.

Sistemleri tartışıyoruz ama bir yerde sorun arıyorsak eğer, sorun bir canlı türü olarak insanın kendisinde. Bir arada yaşayamıyor. Farklılıkları kabul etmiyor, kendi farklılıklarını diğer farklılıkların üzerinde görüyor. Paylaşmıyor. Çok büyük bir servet az sayıdaki insanın elinde birikiyor. ABD'de, bu az sayıdaki insana "gel biraz daha vergi öde de düşük gelirlilere pay edelim" deniyor. Yanaşmıyorlar. Siyasetçiye güven duymadıkları için de olabilir ki o da ayrı bir küresel siyasi sorun.

25 yılda geldiğimiz noktada, fazla sabırsız, fazla "homo economicus" ve giderek daha fazla tahrip edici oldu insanoğlu. Küresel ısınma, bu tahribatın en tehlikeli ve somut olanı oldu. İnsanlık, sorunu çözmek için alternatifler arıyor ama geç kaldı. Sorunu kendi başına çözemezse, doğa zaten kendi işini biliyor.

Türkiye'den söz etmeyi unutuyordum az daha. Dünya haritasını alın. Kızıldeniz'e doğru uzanın. Kızıldeniz boyunca, arada bir kara parçası var. Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne doğru bir ilerleyin. Biraz kuzeye de çıkabilirsiniz. Biz oraların lideri olmaya çalışıyoruz işte. Her medeniyet geçmişinden güç alır. Bazısı biliminden, sanatından, müziğinden, edebiyatçılarından, bazısı da büyük askeri gücünden. Tarih, hangi tarafın kazandığına tanıklık etti acaba bugüne kadar?

Tarih tekerrürden ibaret. Dönemler, süreçler, galibiyetler, mağlubiyetler, yıkımlar, yeniden yapılanmalar, v.s. bir insanın ömründen çok daha uzaklara taşıyor. İnsan ise, her yeni doğanla sil baştan öğreniyor bu kahrolası ve aynı zamanda yaşanası Dünya'yı.

Not: 22 yaşında iken yazmışım şimdi paylaşacağım diğer bir yazıyı. Yine medeniyetlere bir göz atmışım o zaman. Sözünü ettiğim 25 yıllık süreç henüz başlamış o tarihlerde. Demek ki, bir kıpırdanma hissetmişim ve neler olduğuna dair geçmişe bakmak gereği duymuşum. İlginç oluyor insanın gençliğinde neler düşündüğünü hatırlaması. Yani, henüz olgunlaşmamışken, çocukken, gençken, çok daha az tecrübeliyken düşündüklerini gözden geçirmesi: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2010/03/uygarlgn-celiski-dolu-yollar.html

Arda Tunca
(Köyceğiz, 29.01.2015)

Tuesday, January 27, 2015

TCMB'nin İletişimi Öngörülebilirlik Sunuyor mu?

Merkez bankalarının bağımsızlığı, para politikalarını uzun vadeli hedeflere yönlendirmek için kural olarak benimsenmiştir. Siyasetçiler, oy kaygısı ile kısa vadeli hedeflere yönelerek, para politikasının uzun vadeli olması gereken hedeflerini saptırabilirler.

Ekonominin hedeflerini iktidarlar belirler. Merkez bankaları bu hedeflere uygun para politikası araçlarını devreye sokarak iktidarın ortaya koyduğu hedeflere uyum göstermek zorundadırlar. Zira, seçilmiş iktidarların halka verdikleri sözler vardır. Ancak, merkez bankalarının bağımsızlığı iktidarların hedeflerinin önüne set çekmez. Merkez bankaları, hükümetlerin programlarını destekleyici ve para-maliye politikalarının uyumunu gözetici para politikaları uygulamak zorundadırlar. Bu doğrultuda merkez bankaları amaçta değil ama para politikası araçlarının kullanımında bağımsızdırlar. Bu farkı bilmek, doğru yorum yapabilmek için son derece önemli.

Haziran ayında Türkiye'de genel seçim var. Dünya'nın her yerindeki her seçimde ekonomi en önemli oy kriterlerinden biridir. Refahı artan toplum, bu refah artışını kullandığı oya yansıtır. Türkiye'de, küresel ekonomik aktivitenin yavaşlaması ile beraber yavaşlayan bir büyüme oranı söz konusu. Seçime kadar yaklaşık iki çeyrek yıllık bir süreç var. Bu süreçte, ekonominin yavaşlayan seyrinin bir miktar ivme kazanması iktidar için son derece önemli. Bu bağlamda, para politikasının önemli bir aracı olan faiz, kısa vadedeki ekonomik hedeflerin önemli bir belirleyicisi konumunda. Faizin düşürülmesiyle beraber artacak olan kredi talebiyle ekonomik faaliyetlerin ivme kazanması ve bu yolla iktidar partisinin rakiplerine göre seçime daha olumlu bir havada girmesi söz konusu olabilir. İşte merkez bankası bağımsızlığı, para politikası siyasetçinin kısa vadeli hedeflerine alet olmasın diye ortaya konmuş bir kural. Türkiye'nin Ocak 2015 itibariyle içinde bulunduğu süreç, konuyu anlatabilmek için çok güzel bir örnek sunuyor.

Merkez bankasının bağımsızlığı konusu, Türkiye'de son aylarda, haftalarda ve günlerde yoğun bir tartışma konusu oldu. Yukarıdaki satırlarda merkez bankalarının bağımsızlığı konusunu çok kısa bir özetle anlatmaya çalıştım. Gelişmiş ekonomilerde genel kabul görmüş anlayış yukarıda anlattıklarım paralelinde oturmuş durumda. Teorik olarak, her siyasetçinin kısa vadeli düşündüğünü ve düşüneceğini peşin olarak kabul edemezsiniz ama toplumsal kuralları düzenleyen hukuk, en olumsuz olasılıkları düşünerek yasalarını yapar ve yapmak zorundadır. Aksi taktirde, temel ilkeleri oturmuş bir hukuksal uygulama düzeninden söz edemezsiniz.

Para politikası neden uzun vadeyi hedeflemelidir? Ekonomide, karar alıcıların geleceğe ilişkin kararlarını mümkün olduğunca öngörülebilir bir ortamda verebilmeleri için. Buna göre, yatırım, tüketim, kredi kullanımı, v.b. başlıklara ilişkin ekonomik kararlar firmalar ve hane halkları tarafından güvenle alınabilsin diye. Para politikası, tüm bu kararların alınmasında elbette ki tek başına kriter olamaz. Ancak, çok sayıda başka kriterle beraber çok önemli bir karar alma unsurudur.

TCMB'nin 27 Ocak 2015 günü yayımladığı enflasyon raporunun sunum kısmındaki konuşmayı yukarıda yazdıklarım doğrultusunda değerlendirecek olursak, özellikle iki noktadaki ifade dikkat çekti. Birincisi, Ocak ayı enflasyonunun 1 puanın üzerinde düşmesi durumunda PPK'nın 24 Şubat yerine gerekirse 4 Şubat'ta toplanarak faize ilişkin karar verebilecek olması. İkincisi ise, faiz indirimi sürecinin Ocak ayı itibariyle başlamış olduğunun açıklanması.

TCMB'nin son dönemdeki iletişim politikası öngörülebilirlik unsurlarının artırılmasına yardımcı olmuyor. TCMB'nin çok hatalı para politikası uygulamaları içinde olduğunu düşünmüyorum ama iletişimdeki hataları, karar alıcıların uzun vadeye yönelik sağlıklı düşünebilmesine yardımcı olmuyor. Küresel ekonomik gelişmelerin karar almayı zorlaştıran her koşulu sunduğu bir ortamda merkez bankalarının karar almayı destekleyici iletişim politikaları geliştirmelerinin ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyoruz. Ayrıca, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede merkez bankası kararlarının siyasi malzeme olabildiği koşullarda TCMB'nin öngörülebilirlik yaratmak konusundaki işi bir hayli zor. Ancak, bu koşullara rağmen TCMB, son derece önemli iletişim hataları yapıyor.

Öncelikle, bir ayın enflasyon verisine bakılarak faiz konusunda nasıl karar verilebilir? Bugünkü sunumda, reel faize ilişkin referanslar yer aldı. Reel faiz, bugünün enflasyonuna değil, gelecekteki enflasyona bakılarak belirlenir. Nasıl ki bugünkü enflasyon oranı geçmiş dönemlerde alınmış faize ilişkin kararların bir sonucuysa, bugünkü faiz oranı da gelecek dönemlerin enflasyon oranının belirleyicisi olacaktır. Bu konuda, ex-post ve ex-ante analizlerle faiz teorisinin en önemli yaklaşımlarından birini sunan Fisher denklemine başvurulabilir. Detaylarını merak edenlerin okumalarını öneririm. Bu teorik temellerden yola çıkarak, TCMB'nin 20 günlük bir süreci kriter alarak gerekirse bir olağanüstü PPK toplantısıyla uzun vadeye yönelik bir para politikası uygulamasını nasıl hayata geçirmeyi düşündüğünü anlamadım. Bu kadar acele edilmesine neden olacak hangi panik havası var piyasalarda? Ayrıca, Türkiye'de yatırım talebinde 20 güne sıkışmış bir patlama mı var? Merkez bankacılığının felsefesiyle ne teoride, ne de uygulamada hiçbir uyumu olmayan bir yaklaşım olarak not ettim bu açıklamayı.

TCMB, faiz indirimlerine ilişkin bir "indirim sürecinden" söz etti. TCMB, 2015 yılına ilişkin olarak enflasyonun baz etkisiyle Ağustos'a kadar düşüş eğiliminde olacağını biliyor. Beklenmedik şekilde petrol fiyatlarındaki düşüşün faiz politikasında rahatlık getireceğinin elbette ki farkında. Fed'in yılın ortasında faiz oranını artırma ihtimalinin önümüzdeki aylarda giderek yoğunlaşan piyasa fiyatlamalarını beraberinde getireceğini de çok iyi biliyor. Nitekim, faiz politikası ile ilgili olarak "temkinli duruş" ve "sıkı para politikası" nitelemeleri sıkça dile getiriliyorsa da "indirim süreci" gibi bir ifade bu nitelemelerle beraber kavramsal temelde nasıl kullanılabilir? Bunu da anlamadım.

Fed'in faiz artırımına ilişkin belirsizliklerin gelişmekte olan ülkelere yönelik portföy akımlarında dalgalı bir seyire yol açtığından söz ediyor TCMB. Yani, piyasalar gibi TCMB de 2015 yılında volatilitenin artacağını çok iyi biliyor ve bunu da ifade ediyor. Öyleyse, bu ortamda nasıl yine faiz indirimlerine ilişkin bir "indirim süreci" ifadesi kullanılabilir? "Süreç" ifadesi, bir döneme işaret eder. Bu süreç, Nisan'a kadar mı devam edecek, yoksa sadece Şubat ile sınırlı mı kalacak? Zira, dil kullanımında "iki aylık faiz indirim süreci" ifadesiyle Ocak'taki ve kuvvetle muhtemel Şubat'taki indirimi kastedebilirsiniz. Böylece, kendinize bir çıkış yolu bulmaya çalışabilirsiniz.

Firmalar ve hane halkları, kendi ekonomik koşullarına ilişkin kararlar alırken TCMB'nin açıklamalarına bakmak durumundalar. TCMB'nin açıklamalarından sonra herkes faiz indirimleri beklemek durumunda. Neden? Bakınız, TCMB'nin açıklamaları. Küresel piyasalarda oynaklık beklenirken, Fed'e ilişkin belirsizlikler hala söz konusu iken, Türkiye'nin dış tasarruf çekmek gibi bir zorunluluğu varken ve bu konudaki rakiplerimizin ne yapacağını da tahmin edemiyorken Ocak'ta indirim sürecinin başlatılmış olduğunu hangi ekonomik temellere dayanarak belirledi TCMB? Oysa, 0.50 puanlık son indirimde siyasi baskının etkili olmadığı izlenimini edinmiştik. Sanırım yanıldık. Zira, faizin ineceğine dair kesinlik ifade eden başka açıklamalar da dinliyoruz.

Ekonomi ve siyaseti birbirinden ayıramazsınız ama ekonomi yönetimi ilkelerinin doğru uygulanması için bazı konularda aradaki çizgiler bazı ülkelerde çok net çizilmiştir.

Gelinen bu noktadan sonra konuyu ekonomi kuralları değil, siyasetin kapalı kapıları ardından değerlendirebiliriz. Bu da mümkün olmadığına göre neye bakacağız? Yine TCMB'nin açıklamalarına. Ocak ayı enflasyonu 1 puanın üzerinde bir düşüş kaydederse olağanüstü PPK toplanacak ve faizi indirecek. Ne kadar indirecek? Bilmiyoruz. Siyasetçilere bakacak olursak, en az 1 puanlık indirim gerekir ki tatmin edici olduğunu düşünsünler. Bir önceki indirimle beraber düşünüldüğünde, 2 puana yaklaşan bir indirim olasılığı gündemde olabilir.

Buradan sonrasında söz ekonomistlerde değil artık. TCMB ne yapacağını anlattı. Tahmine gerek yok. Kur mu? Onu da piyasa belirler. Sınır neresi? Gökyüzü.

Arda Tunca
(Köyceğiz, 27.01.2015)

Friday, January 23, 2015

7.75'likler: Endonezya Örneği

Filipinli bir arkadaşımla sohbet ediyordum bir gün. "Sizin ülkenizde kaç tane ada var" diye bir soru sordum. "Duruma bağlı" gibi garip bir cevap aldım. "Ne demek duruma bağlı" diye tebessüm ederek yeni bir soru sormak zorunda kaldım. "Gelgit olaylarının yaşandığı döneme göre değişiyor" dedi. Bu defa, ikimiz de gülerek bu ada sayısı meselesini konuşmaya devam ettik.

Dünya, duvarların yıkıldığı, komünist bloğun çöktüğü 1989 yılından bu yana çok büyük değişimler yaşadı. Uluslararası ilişkilerin şekli değişti. Ekonomiler farklı ve o güne kadar hiç alışmadıkları üretim ve finansman yapılarıyla karşılaştılar. Aradan 25 yıl geçti. Bugün karşımızda çok başka bir Dünya gezegeni var. Bu değişimi başka bir yazıda ele alacağım.

25 sene önce ortaya çıkan radikal değişimlerin hemen arkasından, 1997'de Asya Krizi yaşandı. Bu krizin önemli ölçüde etkilediği ülkelerden biri Endonezya oldu. Endonezya'yı özel bir yazı ile ele almamın sebebi, Türkiye gibi kırılgan beşli olarak adlandırılan ülkeler içinde yer alması. Ülkenin gündemindeki konuları aşağıda sıralayacağım. Türkiye'ninkilerle benzerlikleri var. Siyasi ve ekonomik yapı itibariyle iki ülkenin çok büyük benzerlikleri yok ama gelişmekte olan ülke konumunda olmaları nedeniyle gündemleri birbirine yakın. Ben de bu gündem yakınlığına gelişmekte olan ülkeler cephesinden bakarak bir örnek vermek istedim.

Endonezya önemli. Satın alma gücü paritesi itibariyle Dünya'nın en büyük 10. ekonomisi. 256 milyonluk büyük bir nüfusu var. Dünya'nın en büyük müslüman nüfusuna sahip ülkesi. Bu açıdan, Türkiye gibi demokrasi ve İslam'ın bir arada olabileceğini ispatlamak derdinde. Hele ki, islamofobinin yükselişte olduğu bir dönemde.

Endonezya'nın Ekim 2014'te göreve gelen yeni bir başkanı var: Joko Widodo. Kısaca Jokowi olarak anılıyor. 1997'deki Asya Krizi, 31 yıl iktidarda kalan Suharto'yu istifa ettirmişti. Endonezya'da, üst düzey kamu görevlerinde ve ülke yönetiminden sorumlu makamlarda yakın akrabalık ve arkadaşlık ilişkileri geçerli. Asya Krizi'nin önemli sebeplerinden birisi de ekonomik düzenin bu yakın ilişkilere bağlı olarak idare edilmesiydi. Yani, sosyal, kültürel ve yönetsel bir hastalık Asya'nın gelişmekte olan ülkelerinden kaynaklanan bir krizin önemli nedenlerinden biri olmuştu. Jokowi, bu ilişkilerin dışından gelen bir başkan. Seçimlerdeki rakibi Suharto'nun damadı Subianto idi.

Jokowi, Jakarta'nın eski valisi. Görevde olduğu sürede şehrin kamu hizmetlerini bilgisayar sistemleri üzerinden duyurulur hale getirmiş ve şeffaflık ve hesap verilebilirlik kavramlarında halka yeni bir bakış açısı kazandırmış. Başkanlık seçimlerinde, birbiriyle arkadaş, akraba olan eski yöneticilerden farklı olduğunu ve demokrasiyi geliştirmek adına çok önemli özellikleri olduğunu anlatmış. Jakarta'da yaptıklarını da örnek olarak göstermiş. Kandırılmayacak olduğunu, önemsendiğini hisseden halk, bir orman mühendisi olan ve vali olmadan önce mobilya ihracatı işi yapan Jokowi'yi göreve getirmiş.

Endonezya, 1967'de kurulan ASEAN (Association of South-East Asian Nations) üyelerinden en büyüğü. ASEAN, içinde budist, müslüman ve hıristiyan çoğunluklu nüfuslara sahip ülkeleri, bir komünist diktatörlüğü, demokrasileri, bir İslami sultanlığını ve bir de askeri cunta yönetimini barındıran yapısıyla verimli bir ekonomik yapı sunmuyor. 10 tane üyenin milli gelir toplamı $2.8 trilyon. Bunun $990 milyarı Endonezya'dan geliyor. ASEAN üyelerinin toplam nüfusu ise 630 milyon. ASEAN'da kişi başına yıllık gelir $4.370. Sadece bir büyüklük kıyaslaması için 28 üyeli AB'nin milli gelir toplamının $18.2 trilyon, nüfusunun 510 milyon ve kişi başına gelirin de $35.620 olduğunu belirtelim.

Endonezya, G20'nin de bir üyesi. Yani, işine yarayan herhangi bir birliğin ya da uluslararası bir ekonomik kuruluşun üyesi değil. Aslında, küresel siyasi ve ekonomik düzeni daha fazla refah, daha fazla demokrasi, daha barış dolu ilişkiler kurmak yönünde geliştirecek bir organizasyon kalmadı yeni küresel düzende. Bu açıdan bakacak olursak, işe yarayan uluslararası bir siyasi ya da ekonomik kuruluşun var olduğunu hiç düşünmüyorum. Bilinen eski kuruluşların misyonlarını çok daha geniş coğrafyaları kavrayıcı bir şekilde yenilemeleri gerekiyor.

Dünya'da bir büyüyememe sorunu var. Endonezya da bu durumdan kendine düşen payı almış. 2010-2012 arasında yılda ortalama %6.3 büyüyen ekonomi 2013'te %5.8 büyümüş ve 2014 için ise büyük ihtimalle %5.2'lik bir büyüme verisi açıklayacak. Endonezya'nın doğal kaynaklarının ihracatı toplam ihracatının %60'ından büyük bir yer tutuyor. Çin ve Avrupa yavaşlayınca Endonezya'nın ihracat kaynaklı gelirleri düşüyor ve bu durum milli gelirine de düşüş olarak yansıyor.

Endonezya'nın 2014 yılı enflasyon oranı Aralık 2014 itibariyle yıllık %8.4 olarak gerçekleşmiş. Türkiye'nin enflasyonu %8.2 düzeyinde. Endonezya'nın faiz oranı %7.75'te. Hindistan ve Türkiye'de de politika faizi %7.75. Endonezya'nın işsizlik oranı ise %5.9. Türkiye'nin işsizliği ise %10.4.

Endonezya'nın cari açığının milli gelire oranı %2.8. Bu oran, $24 milyarlık bir rakamı ifade ediyor. Hindistan'ın cari açığının milli gelire oranı %2. Diğer bir ifadeyle, $23.4 milyar. Türkiye için veriler ise %5.4 ve $47.1 milyar.

Yukarıdaki veriler çerçevesinde, TCMB'nin politika faizini örneğin %4'e indirmesiyle Türkiye'nin uluslararası sermaye için cazibesi ne olurdu? Cevabı okuyucuya bırakıyorum.

Demokrasi, ülkelerin refahını artırıyor ama gelir adaletsizliğine çare değil. Dünya kamuoyunda demokrasinin son 25 yılda ilerleme kaydettiği ama gelir dağılımının düzelmediği yönünde bir kanı var. Tespit doğru ama beklenti yanlış. Endonezya da bu yanlış kanının tuzağına düşmüş. Asya Krizi sırasında sona eren Suharto saltanatı sonrasında uygulanan "reformasi" ile  gelir eşitsizliğinin ortadan kaldıracağı düşünülmüş.

Endonezya, finansal kaynak bolluğunun azalmakta olduğu, Çin'in ve Avrupa'nın büyüme sorunu yaşadığı bir dönemde ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye gidiyor. Doğal kaynak ihracatına aşırı bağımlılığın ileride bedelini ödemek istemiyor çünkü. Ayrıca, katma değeri yüksek üretime yönelmek gibi bir amacı var. Bu nedenle, altyapı, üretim ve araştırma-geliştirme harcamalarının yeniden ele alınması gerekiyor. Bu noktada, insan sermayesinin geliştirilmesi özellikle büyük önem arz ediyor. Endonezya'nın nüfusunun %50'si 30 yaş altındaki genç bir kesimden meydana geliyor. Gelecekteki rekabet koşullarına adapte olunabilmesi için bu genç nüfusun nitelikli eğitimle donatılması gerekiyor. Endonezya'nın kamu kesimine bağlı eğitim sistemine harcadığı paranın milli gelire oranı %3.6 gibi düşük bir düzeyde.

Endonezya'nın önemli sorunlarından biri, ahbap çavuş ekonomisi alışkanlıklarından kaynaklanan yolsuzluk. Bürokratik engeller de işin içine girince yatırım yapılması zor bir ülke manzarası çıkıyor ortaya. Yani, yolsuzluk ve bürokrasinin yarattığı bir verimsizlik söz konusu.

Jokowi'nin politik olarak zorlanacağı önemli bir konu var: yılda $22.5 milyara ulaşan akaryakıt sübvansiyonları. Halk, bu sübvansiyonlara öylesine alışmış durumda ki, geri çekmek politik olarak zor. Aslında, petrol fiyatlarının $115'ten $50'a gerilediği ortam bu sübvansiyonları kesmek için bir politikacıya gereken desteği ve fırsatı veriyor. Bütçede büyük bir enerji yükü söz konusu.

Endonezya, 615 kilometrelik Trans-Java yolunun yapımını önemli bir altyapı çalışması olarak görüyor. Ayrıca, limanların hem fiziki koşullarının hem de gümrük mevzuatının düzeltilmesi lazım ki gemilerin mal yükleme ve boşaltma süreleri kısalarak ülkenin uluslararası ticaretine verimli bir düzen getirilsin. Zira, Endonezya limanlarına demirleyen gemilerin ortalama mal yükleme ve boşaltma süreleri 2010'da 4.8 gün iken, 2014'te 6 güne çıkmış.

Jikowi, ülkenin mental bir devrimden geçmesi gerektiğini söylüyor. Reform, üretim, insan kaynağı kalitesi, katma değeri yüksek ihracat, alt yapı, cari açık, %7.75'lik faiz, yolsuzluk, şeffaflık, hesap verilebilirlik, İslam ve demokrasi gibi kavramlar çerçevesinde yukarıdaki özet biraz tanıdık geliyor mu?

Arda Tunca
(İstanbul, 23.01.2015)

Saturday, January 17, 2015

Varsayımlar ve Gelişmeler

Bu yazıyı, 2015 yılının hemen başında ortaya çıkan önemli ekonomik gelişmeleri özetlemek, bazı temel varsayımları bugün itibariyle ortaya koymak ve o varsayımlar çerçevesinde olası ekonomik gelişmelere dikkat çekmek için yazıyorum. Yılın ilerleyen aylarında hangi varsayımların ne ölçüde gerçekleşip gerçekleşmediğine bakarak hangi varsayımların doğru ya da hatalı olduğunu tespit edeceğiz. Bu amaçla, temel başlıklar altında topladığım değerlendirmelerimi aşağıda paylaşıyorum.

Küresel Büyüme:

Dünya Bankası, altı ayda bir yayımladığı küresel ekonomik görünüme ilişkin raporunda (Global Economic Prospects), 2015 yılı için küresel ekonominin büyüme tahminini %3 olarak açıkladı. Haziran 2014'teki raporda tahmin %3.5 seviyesindeydi. Dünya Bankası ya da diğer ekonomiyle ilgili kuruluşların küresel büyümeye ilişkin tahmin ve tespitlerini küresel büyümede %2 oranının resesyon ifade ettiğini bilerek takip etmekte yarar var. Dünya piyasaları, ekonomilerin büyüyememesinin endişesini taşıyor.

Petrol ve Bakır:

Büyümeye yönelik endişelerin piyasalarda en somut göstergesi sanayi üretimine ilişkin fikir veren iki emtianın fiyatında kendisini belli ediyor: petrol ve bakır. Petrolün fiyatı son 6 ayda %50 civarında düşüş kaydederken, bakır da 2014'te %17 oranında değer kaybetti. Bakır, 1 Ocak 2015 ile 15 Ocak 2015 arasında ise %9.5'lik bir değer kaybına uğradı. OPEC'in petrol fiyatını belirlemedeki rolünü elden bırakacağı hiç beklenen bir gelişme değildi. OPEC'in devre dışı kaldığı petrol piyasasında fiyat doğal piyasa dengesi çerçevesinde belirleniyor artık. Bakır ise zaten doğal piyasa dengesi ile buluyor denge fiyatını. Petrolün ve bakırın fiyatındaki düşüş, küresel büyümeye ilişkin endişelerin önemli birer göstergesi özelliğini taşıyor.

2014 yılının sonlarına doğru firmalar bütçe çalışmalarını yaparken, petrolün 2015 yılı fiyat ortalamasını genel olarak $70-$75 aralığında varsaydılar. Ancak, daha 2015 yılının ilk ayının ortasında verilerin revize edilmesi bir zorunluluk haline geldi.

Önemli petrol üreticisi ülkelerin 2015 yılı için ortalama petrol fiyatı varsayımlarına bakacak olursak, İran $40 olarak belirlemiş durumda. Bir önceki varsayımı $72 idi. Kuveyt, sadece 2015 değil, 2016'yı da kapsayan bir varsayım ile $45 olarak almış tahminini. Irak ise $60 seviyesinde tutuyor şimdilik. S. Arabistan ise $80 seviyesini belirlemiş. Görüldüğü üzere, bu verilerden yola çıkarak bir kanı oluşturmak son derece güç. Petrol fiyatını Haziran'a kadar ve Haziran sonrası olarak kısa ve orta vadeli olarak analiz edecek olursak, kısa vadedeki ortalama fiyatı kabaca $50 olarak alabileceğimiz kanısı ağır basıyor. Bu kanının arkasındaki varsayımları ise, OPEC ya da OPEC dışındaki petrol üreticilerinden herhangi bir arz kısıntısı kararı çıkmayacağı, petrol üreticisi ülkelerin pazar paylarını koruma ya da artırma çabalarının bugünlerde olduğu gibi devam edeceği, gelinen fiyat seviyesinin daha da altının petrol üreticisi ülkeler açısından katlanılabilir olmaktan çıkması olarak sıralayabiliriz. Dikkat edecek olursanız, bu varsayımlarda petrol üreticisi ülkeler için herhangi bir siyasi kaos öngörüsü yok. Olası bir siyasi kaosun şimdilik ortaya çıkmayacağını ümit ediyoruz.

Petrol fiyatındaki son ayların gelişmeleri, son yıllardaki fiyat istikrarının kırıldığı yer anlamına geliyor. Brent petrolün varili 2011'de $111, 2012'de $112, 2013'te $109, 2014'te $104 seviyelerinde oluştuktan sonra, şimdi $45-$50 civarlarını konuşur noktaya geldik. Örneğin, 1995 yılında günde 343,000 varil petrol ithal eden Çin'in 2013'te bu rakamı 5.7 milyon varile taşımış olduğuna tanıklık ettik. Dolayısıyla, 2008'deki finansal krizi bir istisna olarak kabul edersek, petrol fiyatını $100 seviyesinin üzerine atan gelişmenin arkasında önemli bir talep artışı vardı. Şimdi, bu talep önemli ölçüde zayıflıyor ve kısa sürede toparlaması da mümkün gözükmüyor.

Petrol fiyatının düşüşünün önemli bir sonucu, petrol üretiminin altyapısına yönelik yatırımların ertelenmesi anlamına gelecek. Bir örnek: Qatar Petroleum ve Shell'in ortaklaşa kuracakları bir petrokimya tesisinin yapılması ertelendi. Projenin bedeli $6.5 milyar idi.

Faiz İndirimleri:

Küresel boyutta bir büyüyememe sorunu, bu durumun bir sonucu olarak üretimi etkileme gücü yüksek olan emtia fiyatlarındaki düşüş ve emtia fiyatlarındaki düşüşün bir sonucu olarak da enflasyon oranlarında düşüş. Bu ortam, son bir hafta içinde iki tane gelişmekte olan ülkede faiz indirimine yol açtı. Hindistan, temel borç verme faizini %8'den %7.75'e indirdi. Peru ise, son 7 ayda üçüncü faiz indirimini gerçekleştirdi ve son indirimde faizi %3.5'ten %3.25'e getirdi. Türkiye için Hindistan önemli ama Peru'nun faiz indirimini hem güncel, hem de bu paragrafın ilk cümlesinde anlattığım sarmala bir örnek vermek açısından yazıma koydum. Peru, ayrıca yukarıda değindiğim bakır fiyatı için son derece önemli bir ülke. İhracatının %25'i bakırdan meydana geliyor ve Dünya'nın en büyük üçüncü bakır üreticisi konumunda. Çin'deki büyümenin %7'ye doğru geriliyor olması ve Avrupa'nın talep yetersizliği nedeniyle Peru da enflasyonist baskıların olmadığı bir ortamda kendi büyümesine destek vermek için faiz oranında indirim yaptı. Peru'nun 2014 yılı büyüme oranının %3.3 olması bekleniyor ve cari açığının milli gelirine oranı %5. Biraz bir şeyler çağrıştırıyor mu?

Pekiyi, TCMB'nin faiz indirmesi söz konusu mu? TCMB'nin para politikası araçlarını kullanmada bağımsız olduğu varsayımı ile ve son dönemde faiz yerine faiz dışındaki para politikası araçlarını kullanacağına yönelik açıklamaları nedeniyle faiz oranında herhangi bir değişiklik yapmasının beklenmemesi gerekir. Ayrıca, 3 Ocak tarihinde ROK ve mevduat dışındaki yükümlülüklere yönelik zorunlu karşılıklarla ilgili düzenlemeler yaparak da faiz oranında değişiklik yapmayacağına dair bir mesaj verdi. Diğer yandan, sıkı para politikasının sürdürüleceğini sürekli olarak dile getiriyor. Bütün bu açıklamalar, uygulamalar, ifadeler faiz indirimi olmayacağını anlatıyor. Ancak, TCMB'nin ifade ve uygulama arasında zaman zaman çelişkiye düştüğünü geçmişte gördük. TCMB'yi bu gerçeği düşünerek de değerlendirmek zorundayız. Cuma günü itibariyle, TCMB üzerindeki siyasi baskı da arttı. Bu baskının etkilerinin ne olacağını öngöremiyorum. Fakat, yukarıda detaylandırdığım küresel gelişmeler çerçevesinde TCMB'nin 0.50 yüzde puanlık bir politika faizi ve aynı şekilde faiz koridorunun alt bandında indirim yapmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu indirimin ise, Ocak ayından sonraya kalmaması gerektiği kanısındayım. Zira, Fed'in faiz artırımının tarihi yaklaştıkça, bu defa faiz artırmanın gündeme gelebileceği küresel bir ortama doğru sürüklenilebilir. Yani örneğin, Nisan ayına gelindiğinde ortaya çıkacak küresel ekonomik görünüm pek çok gelişmekte olan ülkede faiz artırımlarına yol açabilir.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve İsviçre Milli Bankası (SNB) Kararı

2011 yılında Euro Bölgesi önemli bir ekonomik krizden geçmekteydi. 2008 krizinin etkileriyle yeni bir dibe doğru gidiliyordu ve bu gelişmelerin önemli bir sebebi Yunanistan idi. O günlerin koşulları altında uluslararası sermaye kendisine güvenilir bir ortam aramaktaydı ve Avrupa'nın tam ortasındaki İsviçre, Euro Bölgesi'nin dışında olan bir ülke olarak uluslararası sermayenin cazibe merkezi konumuna gelmişti. İsviçre'ye yönelen sermaye, İsviçre Frangı'nın aşırı ölçüde değerlenmesine sebep olmaktaydı ve bu nedenle İsviçre'nin ihracat olanaklarını sınırlandırabilecek bir tehdit unsuru halini almaya başlamıştı. Diğer bir ifadeyle İsviçre, uluslararası rekabet gücünü zayıflatacak bir tehlikeyle karşı karşıya idi ve buna karşı bir önlem alması gerekiyordu. Aşırı değerlenen Frank, dezenflasyon gibi tehlikeli bir süreci de başlatabilirdi. Bu gelişmelere karşı önlem almak amacıyla İsviçre, Frangı'nın değerini asgari €1.20 olarak belirledi ve kendi para birimini Euro'ya bağladı. Eylül 2011'den Ocak 2015'e kadar bu kur rejimini uyguladı. 15 Ocak itibariyle bu politika bırakıldı ve -%0.25 olan faiz oranı da -%0.75'e çekildi.

SNB, kur rejimiyle ilgili değişiklik kararını açıklamadan üç gün önce, bankanın başkan yardımcısı Jean-Pierre Denthine, Frank'ın Euro karşısında asgari 1.20 Euro değeriyle işlem görmesinin uygulanan para politikasının temel direği olduğunu dile getirmişti. Üç gün sonra bu temel direğin yok edilmesiyle SNB kredibilitesini yerle bir etti. Başta Macaristan ve Polonya olmak üzere, özellikle Doğu Avrupa'daki ülkelerde önemli miktarlarda İsviçre Frangı üzerinden kullanılmış krediler vardı. Uluslararası yatırımcıların döviz pozisyonları vardı. Kararın üç gün öncesinde yapılan açıklamayla kararlarını yeniden gözden geçiren tüm kuruluşların içinde bulunduğu durumu şimdi düşününüz. Ortada çok önemli bir hasar olduğu kesin.

Kararı takiben Frank, Euro karşısında bir gün içinde %41 oranında değer kazandı ve 0.8517 seviyesine kadar geldi. Haftayı, 0.9940 civarlarında kapattı. Önümüzdeki günlerde bir denge noktası oluşacaktır. Böylesine önemli ve şok nitelikli bir karar sonrasında volatilitenin yüksek olması doğaldır.

İsviçre'nin kararının sonuçlarını takip ediyoruz ama bu kararın amacı nedir? 22 Ocak'ta ECB'nin faiz kararı toplantısı var. Bu toplantıda, Euro Bölgesinin olumsuz giden ekonomisini canlandırmak amacıyla bir varlık alım programının açıklanması bekleniyor. Diğer yandan piyasalar Haziran ayında Fed'in faiz artırımına gitmesini bekliyor. Bunun anlamı, Dolar'da güçlenme ve Euro'da zayıflamadır. Nitekim, hafta kapanırken EUR/USD paritesi 11 Kasım 2003'ten bu yana en düşük seviyesi olan 1.1545'e kadar geriledi. Dolar endeksi 92.748'e çıktı. USD/TL kuru ise 2.34'e kadar yükseldi. Frank, Euro'ya bağlı olan kur rejimiyle devam etseydi, önümüzdeki dönemde büyük ölçüde Dolar karşısında değerini yitiren bir para birimi konumuna gelecekti. Önümüzdeki dönemde, Fed'in faiz artırımı ile uluslararası fonlar ABD'ye yönelirken, 2011'de olduğu gibi İsviçre'ye yoğun bir şekilde yönelmesi olasılığı azaldı. Zira, 2011'de de ABD'nin faiz oranı düşüktü ve ekonomik açıdan ne zaman toparlayacağı bilinmiyordu. Şimdi denklem değişti. 2011'deki tehlike ortadan kalktı ve İsviçre rejim değişikliğine gitti.

Enflasyon ve Fed

ABD'de Aralık enflasyonu yıllık bazda %0.8 düzeyinde gerçekleşti. Çekirdek enflasyon ise %1.6 olarak oluştu. Bilindiği üzere hedef %2'lik bir enflasyon seviyesi. ABD'de işsizlik %5.6 seviyesine ulaştı ama hem ülkede düşen ortalama ücret seviyesi, hem de düşen petrol fiyatlarıyla beraber sağlıklı bir enflasyon üretilmesi konusunda sıkıntılar yaşanıyor. İşsizlik ve istihdam kadar önemli olan "sağlıklı" enflasyonist unsurlar devreye girmiş değil. Güçlü istihdam verilerinin dışında, zayıf enflasyonist koşullar Fed'in kararının Haziran sonrasına kalma olasılığını da düşündürmüyor değil. Makul süre ifadesinden sabırlı ifadesine geçiş hiç önemli değildi ama bundan sonraki ifadenin ne olacağı çok önemli. ABD'nin enflasyon verisi işsizlik/istihdam verisinin önem olarak önüne geçti.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.01.2015)

Saturday, January 3, 2015

TCMB'nin Yeni Yıl Mesajı: Bana Döviz Lazım

TCMB, alışılmışın dışında bir uygulama ile bir hafta sonunda para politikasına ilişkin bazı kararlar açıklayarak "kapalı olan piyasaları" şaşırttı. TCMB'nin, özellikle faiz dışındaki para politikası araçlarını kullanacağını biliyorduk. Zorunlu karşılıklar ve rezerv opsiyon katsayısı (ROK) üzerinden piyasa likiditesini yönetmeye niyetli olduğunu dile getirmişti. Bu açıklamadan yola çıkarak, faiz politikasının 2015 yılı boyunca değiştirilmeyeceği anlamı çıkarılmamalı. Fakat, küresel ekonomik koşulların Türkiye ekonomisini etkileyiş kanalları itibariyle TCMB bir ihtiyaç baş gösterene kadar faiz politikasını değiştirmeyeceğini bugünkü kararlarıyla deklare etmiş oldu. Bu durumda, bir sonraki PPK toplantısından faiz oranlarına ilişkin bir karar değişikliği bekleyemeyiz. Pekiyi, bugün açıklanan kararların anlamı ne?

TCMB, temel olarak mevduat toplama yetkisine sahip tüm finansal kurumların topladıkları mevduat üzerinden mevduatın vadesine göre bir zorunlu karşılık oranı uyguluyor. Zorunlu karşılık, hem Türk Lirası cinsinden, hem de yabancı para cinsinden mevduatlarda uygulanıyor. Ancak, karşılıklar mevduat dışındaki yükümlülükler için de söz konusu olabiliyor. Nitekim, TCMB'nin zorunlu karşılıklara ilişkin bugünkü açıklaması sadece yabancı para cinsinden mevduat dışındaki yükümlülükleri kapsıyor. Mevduat dışındaki yükümlülükler ise, a) repo işlemlerinden sağlanan fonlar, b) kullanılan krediler (Hazine garantisiyle sağlananlar hariç), c) ihraç edilen menkul kıymetler (net), d) sermaye benzeri borçlar (öz kaynak kapsamında dikkate alınanlar hariç), e) yurt dışı şubeler nezdinde izlenen krediler, f) yurt dışı şubeler nezdinde izlenen yurt içi yerleşiklerin mevduat/katılım fonu, g) yurt dışı merkez ve şubelere net yükümlülüklerin e ve f maddelerindeki tutarları aşan kısmı ve h) kredi kartı ödemelerinden borçlar kalemlerinden oluşuyor.

Alınan kararlarla, bir yıl da dahil olmak üzere bir yıla kadar vadeli yabancı para cinsinden mevduatı dışı yükümlülüğün %13'ü TCMB'ye zorunlu karşılık kapsamında yatırılacakken şimdi %18'i yatırılacak. Bir yıl vadedeli mevduat dışındaki yükümlülüklerin zorunlu karşılık oranının beş yüzde puan ile yükseltilmesinin amacını, TCMB'nin banka ve diğer kurumların mevduat dışındaki yükümlülüklerinin vadelerini uzatma çabası olarak değerlendirebiliriz. Diğer bir ifadeyle, finansal istikrarı desteklemeye yönelik bir adım. Pekiyi, yabancı para cinsinden mevduat dışı yükümlülüklerin vadesini uzatmaya elverişli bir konjonktür var mı? Yok!

Kararlar, TCMB, Fed'in faiz oranı artırımı öncesinde yaşanacak sert dalgalanmaya ufak bir hazırlık yapması anlamına geliyor. Türkiye'nin yılda yaklaşık $200 milyarlık bir dış açık finansmanına ihtiyacı var. Fed'in faiz artırımı kararına ilişkin fiyatlamaların piyasalarda yoğunlaşmasıyla uluslararası sermayenin Türkiye'ye olan ilgisi zayıflayacak. Kısa vadeli sermaye girişlerinde zayıflama ve hatta bazı dönemlerde net çıkışlar görülecek. Türkiye'nin en büyük ticaret partneri olan Avrupa'nın resesyon ile çok düşük büyüme arasında yalpaladığı bir ortamda ihracat gelirlerinin 2014 seviyesinde seyredip seyretmeyeceği bir belirsizlik unsuru. Diğer yandan, Rusya ve Suriye/Irak kaynaklı gelirlerde düşüş söz konusu. Bu kadar olumsuz koşullar altında, döviz rezervlerinin seviyesine özel önem vermek gerekiyor.

Geçelim diğer vadelerdeki zorunlu karşılık oranlarına. İki yıl da dahil iki yıl vadeye kadar olan yabancı para cinsinden mevduat dışı yükümlülüklerin zorunlu karşılık oranı % 11'den %13'e yükseltildi. Oranlar, iki yıl için %11'den %13'e, 3 yıl için %11'den %8'e, 5 yıl için %6'dan %7'ye getirildi ve 5 yıldan uzun vadeler için %6 oranında sabit tutuldu. Bir yıl ve üzerindeki vadeler için oranlara bakılınca, mevduat dışındaki yabancı para cinsinden kaynak yaratılması konusunda özendirici olunmaya çalışılmış. Ancak önemli etkisi olmayacak oran değişiklikleri bunlar. Böyle bir küresel ekonomik konjonktürde yabancı para cinsinden vade uzatarak mevduat dışında kaynak yaratabilmek pek mümkün gözükmüyor. Fakat TCMB, yabancı para cinsinden kısa vadeli yükümlülük yaratılırsa, bu kaynağın maliyetini yükselteceğini söylüyor bu kararlarla.

Kısaca, zorunlu karşılıklardaki oran değişiklikleriyle TCMB, "karşılaşılabilecek olan sert piyasa dalgalanmalarına karşı bana sağlamlaştırılmış bir döviz stoğu lazım" dedi. Nitekim, mevduat dışındaki yabancı para cinsinden zorunlu karşılık oranlarındaki bu değişikliklerle TCMB'nin döviz rezervlerinde $3.2 milyarlık bir artış bekleniyor.

TCMB, ROK ile ne yapmaya çalıştı pekiyi? Kısaca hatırlamak gerekirse ROK, zorunlu karşılık oranları üzerinden uygulanıyor. ROK, Türk Lirası cinsinden TCMB'ye yatırılması gereken zorunlu karşılıkların yabancı para cinsinden yatırılabilmesine imkan tanıyan bir uygulamayı ifade ediyor. Bir yıla kadar vadeli Türk Lirası cinsinden mevduat için zorunlu karşılık oranı %11.5. Yani, 100 TL'lik mevduatın 11.5 TL'lik kısmı TCMB'ye yatırılmak zorunda. İşte bu 11.5 TL'lik karşılığın azami %60'ının yabancı para cinsinden TCMB'ye yatırılabilmesi mümkün. Burada tercih, mevduat toplama yetkisine sahip olan finansal kurumda. TCMB, 11.5 TL'nin %60'ına kadar, yani 6.90 TL'ye kadar olan kısmının yabancı para cinsinden yatırılması hakkını veriyor. Bu hakkı kullanmak ya da kullanmamak zorunlu karşılığı yatırmak durumunda olan kurumun insiyatifinde. 6.90 TL'lik zorunlu karşılığın tamamını yabancı para cinsinden TCMB'ye yatıran kurum, bu hakkını %100 oranında kullanmış oluyor. 19 Aralık itibariyle Türk finansal sistemi bu hakkı %86.1 oranında kullanmış durumda.

ROK, TCMB'nin verdiği kullanım oranı imkanının yüzdesine göre bir katsayıyı ifade ediyor. İmkan, örneğin 100 TL'lik Türk Lirası zorunlu karşılığın %60'lık kısmı olan 6.9 TL'ye uygulanabildiğine göre, bu imkanı %100 oranında kullanmak isteyen bir banka yeni uygulamaya göre 4.1'lik bir katsayı uygulamak zorunda. Yani, 28.3 TL (6.9 TL x 4.1) karşılığı olan yabancı para tutarını TCMB'ye yatırmak zorunda.

TCMB, 03.01.2015 tarihli kararıyla ROK uygulamasıyla tanıdığı imkanın yüksek oranlı kullanımını caydırıcı hale getiriyor. Bu imkandan zorunlu karşılığın %0-30 dilimi aralığında faydalanmak isteyen bir kurum için katsayı 1.4'ten 1.2'ye indiriliyor. Fakat, %59-%60 dilimi aralığında faydalanmak isteyen bir kurum için katsayı 3.2'den 4.1'e çıkartılıyor. Yani TCMB, "bu imkandan az ölçüde faydalanılmasını istiyorum" diyor. Neden? Yabancı paraya getirdiği zorunlu karşılık artışıyla artıracağını düşündüğü döviz rezervlerini ROK cephesinde olabildiğince düşük miktarda kaybetmek istiyor. Finansal sistemin, 19 Aralık 2014 verileriyle, ROK ile sağlanan imkanı %86.1 oranında kullanmayı tercih etmesi halinde TCMB'nin döviz rezervlerinden $2.4 milyar serbest kalacak. Yani, yabancı para cinsinden zorunlu karşılıkların artırılmasıyla, döviz piyasasında oluşacak $3.2 milyarlık likidite kaybının $2.4 milyarlık kısmını %86.1'lik tercih oranı varsayımıyla geri veriyor.

ROK ile sağlanan imkanın dilimler itibariyle katsayıları ise, %0-30 için 1.4 yerine 1.2, %30-35 için 1.5 (değişiklik yok), %35-40 için 1.8 yerine 1.9, %40-45 için 2.6 yerine 2.3, %45-50 için 2.9 yerine 2.7, %50-55 için 3.1 (değişiklik yok), %55-56 için 3.2 yerine 3.3, %56-57 için 3.2 yerine 3.5, %57-58 için 3.2 yerine 3.7, %58-59 için 3.2 yerine 3.9 ve %59-60 için 3.2 yerine 4.1 olarak belirlendi.

Görüldüğü üzere, imkanın %100'ünden faydalanmak anlamına gelen Türk Lirası mevduat üzerindeki zorunlu karşılık oranının %60'lık kısmını yabancı para cinsinden yatırabilme olanağı caydırıcı hale getiriliyor. Dolayısıyla, bu imkandan bundan sonra %86.1 gibi yüksek bir oranla yararlanılması mümkün gözükmüyor. İmkandan yararlanma oranı düşecektir. Bunun anlamı, TCMB'nin döviz rezervlerinden $2.4 milyardan daha yüksek bir tutarın serbest kalmasıdır. Zorunlu karşılıklardaki değişiklikle beklenen $3.2 milyarlık döviz rezevi katkısı ve yine beklenen $2.4 milyarlık döviz rezervi kaybı düşünülünce, döviz rezervlerine net olarak $0.8 milyonluk bir katkı yapılmış olunuyor. ROK mekanizmasının %86.1 oranından daha düşük düzeyde kullanılması halinde ise $2.4 milyar rakamı büyüyeceği için TCMB'nin döviz rezervlerine yapılan katkı $0.8 milyonun da altına inecektir. O halde, bütün bu değişiklikler neden yapılmış oluyor? Bu arada, mevcut ROK imkanı dahilinde Türk Lirası zorunlu karşılıklar için TCMB'de $33 milyar tutulmakta.

Bu bir ince ayar. Hiçbir şekilde, köklü bir para politikası hamlesi değil. Kısa süre için, yani Fed ile ilgili fiyatlamalar piyasalardaki hakimiyetini artırmadan önce temkinli bir adım atmak istemiş TCMB. TCMB'nin amaçları için de etkin bir hamle değil. Faiz silahı cephanelikte duruyor. Henüz yukarı yönlü kullanmaya gerek yok.

Pek de anlam veremediğim bu hamlenin bugüne kadar tanıklık ettiğimiz kullanılış amacına itirazım var. TCMB'nin miktar ihaleleri, döviz talebinin çok kuvvetlendiği dönemlerde, TCMB'nin müdahale edeceği beklentisiyle döviz talebini patlatıyor. 28 Ocak 2014 günü, neden olağanüstü bir PPK toplantısı yapıldığını unutmayalım. Bu olağanüstü toplantı öncesinde, TCMB'nin bir günde $3.8 milyarlık döviz rezervi kaybı yaşamış olduğunu hatırlayalım.

Yeni oranlar ve katsayılar 13 Şubat tarihli yükümlülükler cetveline girecek ve 27 Şubat itibariyle uygulanmaya başlayacak. Pazartesi günü döviz piyasası hareketli açılır. Daha sonra dengelenir. Yön ilk etapta yukarıya olur.

Bu kararlar, ekonomi kurallarını temel aldığımızda gösteriyor ki, faiz indirimi konusu kapanmıştır. Fakat, ister misiniz bir sonraki PPK toplantısında faiz insin ve "Allah Allah" diyerek o an oturduğum sandalyenin sırtına yapışayım? Burası Türkiye!

Arda Tunca
(İstanbul, 03.01.2015)

Friday, January 2, 2015

Rusya Etkisi: İş Ortaklıkları, Türkiye, Beyaz Rusya

Rusya Merkez Bankası, Trust Bank adlı bankaya $530 milyonluk bir enjeksiyon yapacağını açıkladı geçtiğimiz günlerde. Ekonomik krize girdiğinden artık emin olduğumuz Rusya'nın ilk kurtarma operasyonu böylece devreye girmiş oldu. Mart 2014'ten bu yana süren Ukrayna kaynaklı jeopolitik kriz Rusya'yı bu kötü noktaya getirdi. Putin'in büyük başarısı (!) söz konusu. Altyapısındaki ve işgücündeki verimsizliklerin ekonomik bedellerini petrol fiyatı yüksekken de zaten ödemekte olan Rusya'nın $55-$60 arasında seyreden petrol fiyatlarıyla ekonomisini ayakta tutabilmesi imkansız görünüyor.

Rusya için 2015 yılı büyüme tahmini -%5 olarak yapılıyor. Yani, ciddi bir küçülme bekleniyor. Enflasyonun ise %12-15 aralığında gerçekleşeceği öngörülüyor. Rusya, 2008 krizinin etkisiyle 2009'da da %7.8 oranında küçülmüştü. Ancak bu defa, düşen petrol fiyatlarının ve ABD ile AB'nin uyguladığı ekonomik yaptırımların etkisiyle krizde.

Batı, Beyaz Rusya'nın otoriter lideri Aleksandr G. Lukashenko için Avrupa'daki son diktatör benzetmesini yapıyordu ama Putin'in Rusya'yı eski emperyal havasına döndürmek için attığı adımları görerek bu benzetmeyi bir kenara attı. Lukashenko, kıtadaki son diktatör değilmiş meğer. Demokrasilerin gerilediği bir coğrafyada soğuk savaşın sona ermesiyle bittiği düşünülen anlayışlar 21. yüzyıl versiyonlarıyla geri döndüler. Bu durum, Rusya ile iş ortaklıklarına girişmiş olan bazı şirketler için de zorlukları beraberinde getirdi.

Morgan Stanley, Rosneft'e petrol ticareti ve depolama iş kolunun satışını planlamaktaydı. Ancak, bu plandan vazgeçildi. Alman kimya şirketi BASF, Batı Sibirya'da Gazprom'a ait 2 adet gaz sahasını alacak ve karşılığında Almanya'da BASF'in ve Gazprom'un ortaklığının söz konusu olduğu gaz ticareti ve depolama iş kolunun kontrolünü Gazprom'a bırakacaktı. Bu plan da rafa kaldırıldı. BP, 2013 yılında BP-TNK ortaklığındaki hissesini Rosneft'e devretmiş ve ayrıca Rosneft'e $12.5 milyar ödemişti. Karşılığında ise, Rosneft'in %20'lik hissesine sahip olmuştu. Rusya'nın içinde bulunduğu kriz nedeniyle Rosneft'in zarar etmesi BP için önemli bir sorun haline geldi. Yani, batı dünyası ile Rusya arasında kurulmuş olan iş ortaklıkları planları ya geri çekiliyor ya da mevcut ortaklıklar için sıkıntılı bir süreç başlamış oluyor.

Geçtiğimiz günlerde, Radikal'deki köşesinde Fatih Özatay Rusya ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilere ilişkin bazı istatistiki verileri derledi. Bu derlemeye göre, Kasım 2013-Kasım 2014 arasında Türkiye'nin Rusya'ya $6.2 milyarlık ihracatı olmuş. 2013'te Türkiye'ye gelen turistlerin %12'si Rusya'dan gelmiş. Kasım 2013-Kasım 2014 arasında, Türkiye'nin toplam turizm geliri $29.7 milyar olduğuna göre, Rusya kaynaklı yıllık turizm gelirimiz kabaca $3.6 milyara tekabül ediyor. Ayrıca, Türkiye'nin Kasım 2013-Kasım 2014 arasındaki toplam $8.7 milyarlık bavul ticareti gelirinin yarısı da Rusya kaynaklıymış. Sonuç itibariye, Rusya'nın Türkiye'nin yıllık gelirlerinde önemli bir payı var ve bu gelirin önemli bir bölümü 2015'te kaybolacak.

Yukarıda Lukashenko'dan söz etmişken, Rusya'nın krizini fırsat bilen ve Rusya ile Ukrayna arasında duran bir ülkenin aradan çıkıverdiğini de belirtmek lazım: Beyaz Rusya. Moskova, Avrupa'dan gıda ithalatını yasakladı. Bazı Beyaz Rus firmaları Avrupa'dan et ve diğer gıda ürünlerini ithal ediyorlar ve üretimden geçirerek Rusya'ya ihracat yapıyorlar. Bazı firmalar ise, paketlenmiş, yani nihai tüketicinin kullanımına hazır hale getirilmiş gıda ürünlerini yeniden paketleyerek ürünlerin ülke orjinlerini değiştiriyorlar ve böylece Rusya'nın Avrupa'dan gıda ithalatı yasağını aşmak için Rusya'ya "Avrupa'lı olmayan" ürünleri ihraç ediyorlar. Beyaz Rusya'nın döviz rezervleri $5.8 milyar ve 2015'te $4 milyarlık dış borç servisi var. Bugüne kadar, bu krizden en çok faydalanan ülke Beyaz Rusya olmuş gibi.

Rusya, Beyaz Rusya ve Kazakistan Mayıs 2014'te bir Avrasya Ekonomik Birliği kurdular. Bu üç üye ülkenin finansal sistemini, sanayi ve tarım sektörlerini, işgücü piyasalarını ve lojistik güçlerini koordine edeceği düşünülen bu birliğin mevcut koşullarda ne anlamı olabilir? Bu birlik, ABD ve AB karşısında bir cephe oluşturma vizyonuysa eğer, Putin'in Rusya'nın emperyal gücü konusunu bir kez daha düşünmesinde fayda olur sanırım.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.01.2015)