Pages

Monday, December 28, 2015

2015'in Sohbetle Kapanışı

2015 yılının bir geçiş yılı olacağını 2014'ün sonunda tahmin ediyorduk ama kötü olacağını ve hatta bu kadar kötü olacağını tahmin edemedik. Yılın son yazısını ekonomik analizlere, siyasi gelişmelere ve sonuçlarına ayırmak yerine, biraz sohbet etmek istiyorum. Neden? Çünkü, içimden böyle geldi.

Geçiniz ekonomiyi, siyaseti, uluslarası ilişkileri falan. Öncelikle, Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullara üzülerek geçirdik 2015'i. 7 Haziran'dan sonra, yaz ayları boyunca yaşadığımız dram vurdu damgasını bu yıla. Hala da devam ediyor bu dram. Sadece, şiddeti azalmış durumda bugünlerde. Yani, onlarca insan değil, birkaç insan ölüyor hergün. Ölen insan sayısına göre toplumun duygusal hassasiyetinin artması ya da azalması ne acı! Bir kişi ölünce hayatın akışı değişmiyor ama 100 kişi ölünce ülke şoke oluyor. Bakalım bu acılar daha ne kadar sürecek? Siyaset, fazla ders çıkarmışa benzemiyor yaşananlardan. Belki de sorunu çözmek istemiyor. Sadece, çözmek ister gibi görünmek istiyor olabilir. Yoksa, bu işin silahla bitemeyeceğini anlardı herhalde üç tane on yılın ardından. Çözüm sürecinin de ne anlama geldiğini biz hiç anlamadık. Tek somut önerisi olamadı. Dolayısıyla, bir vitrinden ibaret olduğu şüphesini taşıtıyor insana. 2016'da da acılar devam edecek gibi. Maalesef!

Duygusal olarak yorulduk. Yani, acılar yordu bizi. Kimimiz konuştu, kimimiz şiirler yazdı, kimimiz ağladı, kimimiz sessizliğe gömülmeyi tercih etti, kimimiz haykırdı. Ateş, hep düştüğü yeri yaktı ama. Ölümün arkasından, barışın da, savaşın da bir anlamı kalmıyor.

Suriye de yordu bizi. Umudu arayan insanların sahile vurmuş bedenlerinde gördük bu defa acıyı. İçimiz dağlandı. Hergün sokaklarda gördüğümüz göçmenlerin bazılarıyla konuştum zaman zaman. Dramın boyutunu daha iyi anladım. Daha çok üzüldüm. Sonra, kızdım. Kızdım bu insanları bu hale getirenlere. Kim suçlu, kim değil? Umurunda olmuyor insanın bunlar o insanlarla konuşurken. Ortada bir sonuç var. Dramatik bir sonuç. Dram o kadar önümüzde ki, her gün bu manzaraları görerek gidiyoruz evlerimize hepimiz. Düşününce, deliriyorsunuz ister istemez. İçeride, bu dramı istismar eden siyaset, dışarıda Türkiye'nin sırtını sıvazlayıp, €3 milyara rüşveti verip, iki tane de fasıl açar yuttururuz bunlara dost olduğumuzu diyen bir Merkel ve Avrupa. Bunlara delirmek işten değil.

Seçim yaptık. Bitti sandık. Bitirilmedi. Durdurursun ülkeyi. Dondurursun ekonominin çarklarını. Yaparsın bir seçim daha. Alırsın %49'u ve durmak yok, yola devam. Siyasi taktik çok akıllıca. Her siyasi güç yapar bunu. Ama muhalefet? Diğer yanda duran muhalefet? Bu muhalefet öyle bir muhalefet ki, CHP'si, MHP'si, HDP'siyle bütün Dünya'nın iktidarlarına keşke bizde de olsa dedirtecek kadar imrenilecek türden. Bu manzara karşısında kişisel bir karar aldım. Referandum falan olursa sandığa gideceğim ama seçimlere gitmemin hiçbir manası kalmadı. Bu siyasetin hiçbir tarafına verecek tek oyum dahi kalmadı. Bir dahaki lüzumlu duruma kadar benden oy yok. Bu siyasetin herhangi bir unsuruna oy vermeyi kendime hakaret gibi algılamaya başladım. Çünkü, halkı aptal yerine koyan bu siyasi anlayışla derdim var. İktidarıyla, muhalefetiyle.

Boşa gitti 2015. Eğitimiyle, kültürüyle, siyasetiyle, üretkenliğiyle, verimiyle, kısaca herşeyiyle. Dünya da iyi değildi. Tatsızlaşıyor insanlık. Kendi kazdığı kuyuya düştü ABD'si, Fransa'sı, Almanya'sı, v.s. Paris'te iki büyük terör saldırısı ile yer yerinden oynadı. Kaliforniya'da da terör saldırısı oldu ve günlerce bir felaket olarak aktarıldı. Bunların hepsi bir felaket ama coğrafyaya göre değişiyor felaketin büyüklüğünün algısı. Buyurun size bir felaket daha: Kabil'de bir kadını sokakta döverek ve yakarak öldürdü halk. Polis, insanların elinden alamadı kadını. Halkın sinirinin gerekçesi, bu kadın hakkında Kuran-ı Kerim yaktığı iddiasının var olmasıydı. Oysa, böyle bir durum yokmuş. Kadın öldürüldükten iki gün sonra çıktı gerçek ortaya. Kadın boşuna öldü. Sokakta insan öldürenler hakkında ne yapıldığını bilmiyorum. Hukuk falan aramayın. Yer, Afganistan. Şu, Rusya ve ABD arasında oyuncağa dönen ülke.

Biz de ekonomiyi derinliği olmadan konuştuk durduk 2015 boyunca. Son derece sığ, son derece içi boş tartışmalarla geçirdik yılı. Katma değeri yüksek üretimden, marka yaratmaktan, yapısal reformlardan söz ettik ama boş yere. Sadece, arada bir bakın böyle bir gündem olması lazım aslında demekten öteye geçmedi bu lakırdılar. Hoş, ortam sakin olsa ne olacak? Gördük reform diye anlatılanların ne olduğunu. Reform buysa, konuşmanın ve yazmanın bir anlamı kalmıyor. Gazetelerde beyanatlar okuyorum bazen ve şu gibi sözleri okuyunca fırlatıyorum elimdeki gazeteyi: piyasadaki öncü rolümüzü inovasyon ve ar-ge ile pekiştirerek Dünya'daki yerimizi alacağız, on yıllık stratejilerimizle ufuklarımızı Dünya'ya yönelttik, hedefimizde yeni teknolojilerle büyüyerek sosyal fayda sağlamak var, yeni dönem vizyonlarıyla büyüyoruz... 2015'te, gazete okumayı ve televizyon seyretmeyi bıraktım. Nedeni, bu laflarla dolu haberlerdir. Sadece haber istiyorum. Yorum istemiyorum. Bu laflara yorum bile yapmayacağım. Hele ki, inovasyon haftası falan gibi isimlerle yapılan toplantılara ayrı bir hayranlığıım var. Haftayı düzenlemekle kalmıyorlar, bir de ödül veriyorlar. Rakamlar ortada. Nitelik de ortada. Eğitimin durumu belli. Komik!

Bir de şu Nobel konusu ilginç tartışmalar yarattı yılın son günlerinde. Bu da ayrı bir komediydi. Bir kesim zannetti ki, ödülü Türkiye aldı. Sakince anlatalım. Bu kadar üniversite mezunu olan insan var Türkiye'de. Neden hiçbiri Nobel alamadı da, 1971'den beri araştırmalarını ABD'de yapan bir insan Nobel aldı? Demek ki, o ödülü almak için üniversiteden sonra başka birşeyler yapmak lazım. O başka birşeyleri Türkiye yapıyor mu? Nobel aldıracak çalışmaları destekliyor mu ya da destekleyebiliyor mu ya da desteklemeye niyeti var mı? Desteklemeye niyeti olsa bile bunu yapacak akademik kültür birikimi var mı? TÜBİTAK'ın çalışmasını reddettiği bir lise öğrencimiz var mesela. Adı, İlayda Şamilgil. Gereksiz görülmüş yaptığı fizik çalışması. Aziz Sancar, asilce bir tavırla, Nobel'i aldıktan sonra, 1971'den beri ülkesini hiçbir zaman unutmadığının mesajlarını verdi. Mezun olduğu Çapa Tıp Fakültesi'ne atıfta bulundu. Türkiye'nin imajına olumlu bir katkı sunmak istedi. Fakat, Nobel'i alma sebebinin kendisine akademik çalışma imkanlarını sunan Amerikan üniversiteleri (Dallas Teksas Üniversitesi, Yale Üniversitesi, Kuzey Caroline Üniversitesi) olduğunu elbette biliyor. Ödülü Anıtkabir'e koydurarak bir mesaj vermeye çalışıyor. Yani, ödülü Türkiye almadı. Hayatımda, çok zor koşullardan çıkıp büyük başarılar elde etmiş çok insan tanıdım. Kendilerini hayranlıkla dinledim, izledim. Çok şey öğrendim o insanlardan. En çok da, yılmadan ve nazlanmadan çalışmayı öğrendim. Her zorluğun altından mutlaka kalkabilecek gücüm olduğunu keşfettirdi o insanlar bana. Doğru koşulları sunduğunuz her insanı büyük başarılara taşıyabilirsiniz. Önemli olan, sağladığınız sosyo kültürel ortam. Sokakta kadın döverek öldürenleri bile kazanabilirdiniz. Tüm şanssızlıkları hayatlarını sadece Afganistan'da geçirmiş olmak.

Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullarda, konferans, sempozyum, seminer türü faaliyetlere katılmamaya karar verdim. Kıramayacağım bazı dostlarımın ricalarına evet diyorum sadece. Yoksa, hiç gidip de konuşasım ya da konuşmaları dinleyesim yok. Üniversitelerin davetlerine de gitmiyorum. Sadece sohbet niteliğinde konuşmaları kendi çevrem içinde yapıyorum. Bu tip sohbet nitelikli bir araya gelmelere hayır demiyorum. Çünkü, karşıt fikirlere de sahip olsak, kimse kimseye hakaret etmiyor bu ortamlarda. Önyargılı konuşmuyor kimse. Bilimsel bir mantıkla, birbirini anlamaya çalışarak fikirlerini beyan ediyor herkes. Anlaşamasak, birbirimizi kendi görüşlerimiz doğrultusunda ikna edemesek de farklı fikirleri benimsemiş insanlar olarak devam ediyoruz hayatlarımıza. Nezaketle, saygıyla. Kimse birbirini şucu, bucu gibi yaftalamalarla ötekileştirmiyor. Yani, samimiyet var konuşmalarımızda. Kimsenin şov yapma niyeti de yok. İşin şov kısmında olanlarla bağlantım yok. Televizyonlara çıkıyoruz, konuşuyoruz. Fakat, konuk olmakla televizyoncu olmayı karştırıp işi başka bir boyuta taşımaya kalkanlar da oluyor. Bu da bana uzak bir dünya.

2015'te, BrandMap adında, yayın hayatına yeni başlayan bir dergide yazmaya başladım. Aylık olarak yazıyorum. Finans odaklı bir dergi olsaydı, teklifi kabul etmezdim. Konferans, sempozyum, seminer türü faaliyetlere katılmıyorum ama yazmak başka bir şey. Söz uçar, yazı kalır. Bildiğimiz doğruları anlatmış olmakla yine de doğru bir faaliyette bulunmak isterim. Böyle bir isteğim olmasa bu blogu da canlı tutmazdım ama 2015 yılı içinde, yaz aylarında blog yazılarıma son vermeyi aklımdan geçirmedi değilim doğrusu. İnsanın umudu kalmayınca, söyleyecek sözü de bitiyor. Umutsuzluğu bir kenara atıp, neden çok sevdiğim bir faaliyetimden vazgeçeyim dedim ve devam etme kararı aldım. Yani, yazı yazarak ve sadece birkaç televizyon kanalı ve radyoda sohbetlere katılarak devam edeceğim düşünmeye ve yorumlara. Kavga isteyen, hakaret eden, kutuplaşmayı seven, olumlu tartışma katkısı yapmak istemeyen herkes sosyal medyada tarafımca bloke edilecektir. Kalitesizliğe tahammülüm yok. Toplum da ayrı bir yorucu hale geldi. Herhangi bir ifadenizde AKP'li oluyorsunuz. Başka bir yorumda hemen CHP'li. Diğer bir yorumda ya MHP'li ya da HDP'li ki bu durum beni çok şaşırtıyor. Aynı cümle ile bazıları MHP'li, bazıları HDP'li olduğumu nasıl düşünebiliyor? Sanırım zır cahilim ki bu iki farklı siyasi fikirlerin yakınlıklarını kendi kurduğum cümlemde ben bile anlayamıyorum, algılayamıyorum. Yani, ya zeka sorunum ya da bilgi eksikliğim var. Olabilir. Ben de bir insan olarak neysem oyum sonuçta. Zekası benden düşük olan insanlara hiç kötü davranmadım bugüne kadar. Bilgi eksikliği olanlara da bilgi hatırlatmalarında bulunmakla yetindim hep ama hiç hakaret etmedim. Yaşla beraber olgunluk artıyor. Bilmiyorum olgunlukla zeka arasında bir ilişki var mı? Bu konuda bir bilgi eksikliğim var ama sanırım.

Gelelim 2016'ya. Vallahi, pek bir beklentim yok. Geleni yaşayacağız. 2016 bizim için yeni dönüşümlerle yeni ufuklara yelken açılacak bir fırsat yılı olacaktır gibi cümleler kurmayacağım. Etrafınızda böyle cümleler kuranlar olursa ne olur haber verin. Ne görüyorlar da bu cümleleri kuruyorlar çok merak ediyorum. Ya da, bu insanlar ne yer, ne içer diye soru sorarak konuşmalar çok moda oldu ya son yıllarda, lütfen diyet listelerini paylaşın. Ben de öğrenmek isterim. Yani, ekonomi ve politika detaylarına girmeden konuşmaya devam ederek diyorum ki, pek heyecanlı bir gelişme göremiyorum 2016 için. Ne Türkiye'de, ne de Dünya'da. 2016'da olacakları ve olmasını beklediklerimi sohbet havası dışındaki bir yazıyla daha sonra toparlayacağım.

Küçük şeyler mutluluktur. Bir bardak suyu keyifle içebilmek bile bir lüks olacak bu gidişatında yerkürenin. Yaşamak bile tek başına bir mutluluk. Fazla şey beklemeyelim. Çalışalım. İyi niyetle ve özveriyle çalışalım. Üretelim. Kaynağı ne olursa olsun, yani din, vicdan, kültür, v.s., bunları hiç sorgulamadan iyi insan olalım birbirimize. İyi insan olmayı sürdürülebilir kılalım. Zor şartlar bizi sınasa dahi iyi insan olalım. Sadece hak ettiğimizin peşine düşelim. Başkasının hak etmediğini elde etmiş olması bizi yanlışa itmesin. Biz yine doğru olanı yapalım. Yanlış, yapanı bağlar, yanlışa maruz kalanı değil. Vicdanımızın sesini hep dinleyelim. Böyle davrandığımız için azınlıkta kaldığımız psikolojisine de kapılmayalım. Bu psikolojiyle olumsuz düşünen ve kendini kahreden insanlara kızıyorum. Bir kere gelmişsiniz şu Dünya'ya zaten. Neden başkaları yüzünden kendi veriminizi yok edersiniz?

Etrafımıza ışık saçalım. Önce, kendinizle konuşun. Kendini mutlu eden insan, etrafını da mutlu eder. Lüksle mutlu olmayalım ama. Yeni bir insan tanımak mutlu etmeli insanı. Konuşmak, dinlemek, paylaşmak bir mutluluksa, dostu olmalı insanın. Ben dostlarımı ne kalbimle, ne de aklımla severim der Mevlana. Çünkü, kalp durur, akıl unutur bir gün. Ama ruh ne durur, ne de unutur. Ruhla sevmek lazım yani dostları ve hayatı.

Daha hayatında tek kuruş para kazanmamış 15 yaşındaki selülitli çocuklar yeni çıkan cep telefonlarının son modellerinin peşinde olmazsa, küçük şeylerle mutlu olan yeni nesiller yaratır bu Dünya herhalde. Umut var mı? Bilmiyorum ama biz hep umut varmış gibi yaşayalım. Çünkü, başka bir şey bilmiyoruz.

Tatsız bir 2015 giderken, basit şeylerle mutlu olunacak bir 2016'yı yaşayabilmeyi diliyorum. İçi boş temennilerde bulunacak da değilim. Ayağı yere basan bir temenni ile 2016'ya başlamak isterim ki gerçekçi olalım. Din, dil, renk, düşünce ayrımı olmadan, daha önyargısız, daha az gerilimli bir Dünya için küçük ama çok küçük bir adım atılan her an çok değerli. Bu da bireyle başlıyor. Bu işler tepeden inmiyor. Hiçbir zaman da inmedi. Herşey bizde yani.

2016'da yine bol bol yazmak ve konuşmak dileğiyle.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.12.2015)