Pages

Sunday, November 29, 2015

Uluslararası İlişkiler Boyut Değiştiriyor: İmparatorluklar Çağına Geri mi Dönülüyor?

Ekonomi için yazacak konu kıtlığı çekiyorum son zamanlarda. Akademik nitelikli yazılara ağırlık verebilirim. Bu tip yazılar yazıyorum da üstelik. Fakat, hiçbirini blog sayfama koymuyorum. Günlük yaşamı yorumlayan yazılara yer veriyorum burada daha çok. Günlük gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde kendimi tekrar etmeye başladığımı hissettim. Çünkü, Fed tutanakları, Fed'in faizi ne zaman artıracağı, San Francisco Fed başkanının ne dediği, Fed'in faiz artırımını kaç puanda tutacağı gibi konu başlıklarına takılan bir gündem var. Bu konularda söyleyeceklerimi söyledim, yazacaklarımı da yazdım. Hepsi Not Defterimden Alıntılar'da.

Yeni kabinenin kimlerden oluştuğuna bir baktım. Türkiye ekonomisi için reform gerektiğini ifade ettiğim çok sayıda yazım ve çeşitli televizyon kanallarında yaptığım değerlendirmeler mevcut. Hükümet programından Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) çalışmalarına dayalı hedeflerin çıkarıldığını gördüm. Bu hedeflerin tutmasının mümkün olmadığını defalarca anlattım. Hatta, bir televizyon kanalının canlı yayınında, aynı anda telefonla yayına bağlanan TİM başkanının heyecan ve coşku dolu ifadelerle 2023 hedeflerini bana teyit ettirmeye kalkan sunucusuna "bu hedeflerin hangi mikro ve makro yapıya dayandırıldığını bilmiyorum ama benim matematiksel hesabıma göre gerçekleşme olasılığı sıfıra yakın" şeklinde verdiğim cevap karşısında bir daha beni yayına almayışını da hatırladım. Bu nedenle, hükümet programını okuyunca içimden güldüm. Yani, bu konuda da değerlendirecek bir şey yok.

Şimdi, temel konu Rusya. Bu önemli. Türkiye-Rusya arasındaki ekonomik ilişkileri CNBC'den Hadley Gamble'a 25 Kasım günü ana başlıklarıyla özetledim ( http://finance.yahoo.com/video/turkey-russia-other-economist-083000766.html ). Rakamlar, her boyutuyla gazetelerde ve televizyonlarda yer aldı. Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri için de çok yazacak bir şey yok. Fakat, resmin büyük boyutunda konuşacak çok şey var. Büyük resimde ekonomi temelli değil, uluslararası politika temelli analizler yapmak gerekiyor. Hadley Gamble ile, yayından önce konuşurken İngilizce'de kafiyeli olan bir ifade kullanarak "we were globalizing, but now polarizing (globalleşiyorduk ama şimdi kutuplaşıyoruz)" dedim. Kendisi de bu ifadeyi manşet olarak kullanabileceğini söyledi. Telif hakkı istemeyeceğimi söyleyince güldük.

Öncelikle, bir 3. Dünya Savaşı yok ortada. Ancak, Suriye konusunun yeni yeni ısınmaya başladığı günlerde ortaya çıkan ABD-AB-NATO eksenine karşı beliren Rusya-Çin-İran ekseni hakkında sanıyorum 4 sene kadar önce Bloomberg HT'de Didem Arslanoğlu ile bir yayında Dünya'nın çok sevimsiz bir uluslararası ilişkiler sürecine girdiğini ve önce soğuk savaşı konuşacağımızı dile getirmiştim. Ardından, "3. Dünya Savaşı'nı da mı konuşacağız yani?" gibi abartılı bir soru sormuştum. Umarım o günlere gelmeyiz ama soğuk savaşın bittiği 25 yıl öncesindeki globalleşme havasından çok uzaklardayız. Soğuk savaş sonrasının tek kutuplu Dünya'sı çok kutuplu bir Dünya'ya yol almaya başladı ve sanki yeniden imparatorluklar çağına dönüşü yaşıyoruz.

ABD, Dünya'nın her yerinde askeri varlığa sahip. Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birine sahip olduğunu düşünebiliriz. Her ne kadar bir imparatorluk değilse de bir nevi emperyal bir güç. ABD'nin yanında AB var ama karşısında eski imparatorluk dönemlerinin uluslararası gücüne dönmek isteyen bir Rusya var. Yani mevcut olan küresel gücünü üst seviyelere taşımak çabasında. Çin, büyüklüğü itibariyle zaten büyük bir güç ve bu gücünü uluslararası ilişkilerde artan oranda kullanmaya başladı. Denklemin bir tarafında Çin'i dışarıda bırakarak 12 ülkeli bir Transpasifik oluşumunun ABD liderliğinde gelişmekte olduğu da var.

Rusya'nın, kendi toprakları dışındaki tek askeri varlığı Suriye'de. Ukrayna ve Kırım'ı ayrı tutuyorum. Suriye, Rusya için ABD ve müttefiklerine bir mesaj verme platformu sunuyor. Rusya, "ben de buradayım ve herhangi bir konuda bensiz karar alamaz, operasyon yapamazsınız" diyor. Putin'in ABD'nin sorunlu olduğu Venezuela'da da bu ülkeyle sıcak ilişkiler geliştirerek karşısına dikildiğini unutmayalım. Rusya, ABD'ye kendisinin de emperyal bir güç olduğunu her fırsatta anlatmaya çalışıyor.

Çin, ekonomik açıdan Afrika kıtasında son derece aktif durumda. Özellikle inşaat sektöründe girmediği ülke kalmadı. Angola, Güney Afrika, Kenya, Tanzanya, Etyopya, Namibya gibi ülkelerde Çin'li taahhüt şirketleri enflasyonu var. Ancak, sektörel çeşitliliği de artırmaktalar. Rusya, başta doğal gaz ve petrol olmak üzere doğal kaynak zenginliklerini Avrupa için bir tehdit unsuru olarak kullanarak ekonomik bir gücü uluslararası politika gücüne dönüştürürken, Çin de Afrika'yı kendi ekonomik oyun alanı haline getirerek uluslararası alanda güçlenmeye çalışıyor. Bu güçlenme, geçtiğimiz hafta içinde Çin'in Cibuti'de askeri bir tesis kurmayı planladığını açıklamasıyla kendini gösterdi. Çin, Afrika'daki ekonomik varlığını ve gücünü askeri açıdan koruyacak bir önleme başvurmuş oluyor böylece. ABD'nin Afrika kıtasındaki tek üssü de 4.000 askeri personelle Cibuti'de (Camp Lemonnier) ve 2013 yılında $1.4 milyarlık bir yatırımla bu üssü büyüttü. Çin, Cibuti'de kuracağı tesise üs demekten kaçınıyor. Birleşmiş Milletler'in (BM) korsan dolu bu bölgede korsan terörünü önleyici operasyonlar yaptığını biliyoruz. Bu operasyonlara Japonya da katılıyor ve eski bir Fransız sömürgesi olan Cibuti'de Fransa'nın da üssü var.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu (People's Liberation Army), 2.3 milyon kişilik asker sayısını 2 milyon kişiye düşürerek teknoloji gücünü artırıyor. Çin ordusu baştan aşağı yapılanıyor. 1949'dan bu yana ilk kez böyle büyük bir yenilenme içinde. Çin, ABD'nin 150 yıldır Dünya'da ekonomik çıkarlar yaratan faaliyetlerde bulunduğunu ve bu ekonomik çıkarlarını küresel askeri varlığını artırarak korumakta olduğunu dile getiriyor. Bu anlamda, ABD'yi örnek aldığını açık bir dille ifade ediyor.

İmparatorluklar çağına geri dönüyoruz derken, ABD, Rusya ve Çin'in küresel güç olma yarışını kastediyorum. Türkiye de Osmanlı hayalleriyle bu imparatorluklar çağına dönüşte kendisine yer bulmak istiyor anladığımız kadarıyla. Bu zihniyetle, Türkiye Rus uçağını düşürdü. Sonrasında, "Rus uçağı olduğunu bilsek başka türlü uyarırdık" gibi çekingen bir ifade kullanıldı. Türkiye, kendi hava sahasını korumalıdır. Ancak, Dünya'nın her yerinde dost ve komşu ülkeler birbirlerinin hava sahalarını ihlal edebiliyorlar. Rus uçakları günlerdir uyarılıyormuş ama dinlememişler. Rus tarafı da hava sahasını ihlal etmedik diyor. Türk genelkurmayı harita ile hava sahası ihlalini ispatlamaya çalışıyor. Kim doğru söylüyor bilemeyiz. Bu operasyonun NATO'nun bilgisi dahilinde yapılıp yapılmadığını da bilemeyiz. Fakat, kutuplaşan Dünya'da Türkiye de bir yerde konumlanıyor. Fakat, Türkiye küresel bir güç değil. Küresel bir güç olmaması, elbette ki uluslararası duruşunu Rusya ile ilintili ekonomik çıkarlarına feda etmesi anlamına gelmez. Ancak, uyarının uluslararası kamuoyu nezdinde yapılmadan doğrudan uçağın vurulması Türk kamuoyunda da pekçok konuyu soru işareti halinde bırakıyor. Net bir kanaat oluşması zorlaşıyor.

Türkiye, değil küresel bir güç olmayı, bölgesel bir güç olabilecek durumda olma özelliğini de yitirdi. Balkan Yarımadası ve Ortadoğu'da işbirliği yapabileceği güçlü ülkeler yok. Osmanlı'yı geri getirme isteği bir hayaldir. Eğer uluslararası ilişkilere ilişkin planlar bu hayalin üzerine kuruluyorsa, bu hayalin sonu ancak hayal kırıklığı olur. Osmanlı'nın duraklama döneminin 1579'da başladığı düşünüldüğünde, dönülmek istenen dönem en az 436 yıl öncesine gidiyor. Ekonomisi sağlam temellere oturmamış olan bir ülkenin ABD, Çin ve Rusya gibi küresel güç olma stratejisi uygulaması mümkün değildir. Örneğin, Rusya için de sağlam ekonomik bir yapıya sahip olduğu söylenemez ama son derece stratejik öneme sahip doğal kaynaklarıyla önemli bir ekonomik gücü temsil ediyor. Uyguladığı uluslararası politikadan Rusya da ekonomik açıdan zarar görüyor ama daha güç koşullar altında direnme gücü olabilir. Türkiye, bir OECD ve NATO ülkesi olmasına rağmen, süratle zayıflayan demokrasisi nedeniyle batı ile de zayıflamış ilişkilere sahip. Yani, kendi etki alanında tutabileceği güçlü bir ülkeler oluşumu yok. Dolayısıyla, ekonomisini ve ekonomisinin dayanacağı uluslararası ilişkiler denklemini geniş bir perspektifle değerlendirmek durumunda.

Her zaman bir iddiam olmuştur. Türkiye, çok donanımlı, çok eğitimli, çok değişkenli düşünebilecek nitelikli insanların yönettiği bir ülke olmak zorundadır. Bunu bir türlü başaramıyor Türkiye. Mevcut eğitim sistemiyle başaramayacaktır da. Bugünün savaşları Çanakkale'de olduğu gibi insan ve iman gücüyle olmuyor artık. Teknolojiye sahip olmak ve o teknolojiyi akılla kullanabilmek gerekiyor. ABD'nin gücünü zaten biliyoruz. Rusya, Hazar'dan, yaklaşık 1.500 km. uzaklıktan Suriye'ye roket gönderebiliyor. Çin'in de ordusunda büyük bir yenilik var. Türkiye'nin de kendini 4. bir büyük imparatorluk olarak konumlandırmaya çalışması gibi bir tehlike görüyorum. Bakalım, o coşkuyla, heyecanla anlatılan 2023 hedefleri hükümet programında kendine yer bulamamışken nasıl olacak bu işler?

Arda Tunca
(İstanbul, 29.11.2015)