Pages

Thursday, May 7, 2015

İşlevini Kaybeden Finans Sektörü

Marmara Üniversitesi'nde kurulmuş olan Yatırım ve Borsa Kulübü tarafından bir panele davet edildim. 4 Mayıs günü, Prof. Dr. Burak Arzova ile beraber son derece keyifli bir oturumla paneli gerçekleştirdik. Gün boyu süren oturumların konularını panelden önceki günlerde öğrendiğimde, teknik analize ağırlık veren konu başlıklarının daha hakim olduğunu gördüm. Ben de, finans sektörünün felsefesine ilişkin bir başlık seçerek, finans sektöründe çalışma olasılığı olan bir kitleye "olması gereken" ile "var olan" arasındaki farkları ortaya koymaya çalıştım. Bu yazı ile, yaptığım konuşmanın bir özetini sunuyorum.

Pek çok yazımda belirtmiş olduğum gibi, 1929 Buhranı sonrasında, zamanın "Fransız Devrimi" olarak adlandırılan Keynesyen devrim ile beraber ekonomi teorisi yeni bir döneme girerken, krizden çıkarılan derslerle bazı regülasyonlar yoluyla da kriz önleyici önlemler alınmaya çalışılmıştı. Ancak, 1980'lerin neoliberal dalgası ile beraber bu regülasyonların neredeyse tamamı yok edildi. Özellikle 1990'lar ile beraber teknolojinin desteğini de arkasına alarak süratle büyüyen bir finans piyasası ortaya çıktı.

1990'lı yıllarda, finans piyasalarında meydana gelen değişimlerin makroekonomik denge üzerindeki etkileri üzerine çok sayıda araştırma yapılmaktaydı. Bu konu o dönemlerde akademik dünyanın son derece popüler bir konusuydu. Yazılan makalelerde, finans sektörünün ekonomide oynaması gereken rol çok net olarak anlatılıyordu ama gelişmeler, makalelerin anlattığı ideal dünya ile zaman içinde ayrıştı.

Bugün gelinen noktada, finans piyasalarının toplumsal faydasının sorgulandığı yazılar revaçta olmaya başladı. Luigi Zingales'in son günlerde kaleme aldığı "Finans Topluma Fayda Sağlıyor mu? (Does Finance Benefit Society?)" başlıklı makale son dönemlerde okuduğum en çarpıcı makaleydi.

Finans piyasaları neden vardır? Aşağıdaki maddelere bir göz atalım:
  1. Finans piyasalarının ilk temel fonksiyonu bir ödeme sistemi sağlamakta kendini gösterir. Piyasalardaki mal ve hizmet alışverişlerinin bir sonucu olan para transferi yapma rolü finans piyasalarınca üstlenilmiştir.
  2. Finans piyasaları, hane halklarının birikimlerinin yatırım projeleri ya da işletme sermayesi finansmanı ihtiyacı olan firmalara yönlendirilmesine aracılık ederler. Bu aracılık, çok sayıda finansal ürünün tasarruf sahiplerine ve kredi ihtiyacı duyanlara sunulmasıyla gerçekleşir.
  3. Finans piyasaları, finansal varlıkların alımı ve satımı yoluyla, ekonomide likidite sağlanması görevini yerine getirir.
  4. Finans piyasalarının çok önemli bir görevi de, hane halkları ve firmalara fiziki ve finansal risk yönetimi hizmeti sunmaktır.
Finans piyasasındaki büyümenin reel ekonominin büyüme hızının çok ötesine geçmesiyle beraber, genel ekonomik verim düştü. Bu durum, başta ABD için geçerli bir durum olarak karşımıza çıktı. Finans sektörünün çok süratli büyüdüğü dönemlerde, nitelikli işgücü ağırlıklı olarak finans sektöründe yığılıyor. Çünkü, hızlı büyüme ile beraber ihtiyaç duyulan işgücünü çekebilmek için finans sektörü tatmin edici ücretler sunuyor. Böylece, yüksek verim sağlayabilme gücüne sahip olan işgücü reel sektör ile finans sektörü arasında dengesiz bir dağılım gösteriyor.

Süratle büyüyen finans sektörü, kredi mekanizması içinde kendini teminatlandırmak zorunda. Zaman içinde, süratli büyümenin bir sonucu olarak en sağlam teminat olarak görülen gayrimenkul teminatları devreye girmeye başlıyor. Bu durum, gayrimenkul piyasasındaki fiyatlarda finans piyasasındaki büyümeye paralel bir şişkinlik yaratmaya başlıyor. Bu noktada, hızlı büyüyen bir finans sektörüyle hızlı büyüyen bir gayrimenkul sektörü ekonominin lokomotifi oluyor.

Gayrimenkul sektörü, herhangi bir teknolojik gelişmenin olmadığı, inovasyon yoluyla verim artışının hiçbir şekilde sağlanmadığı bir sektör. Dolayısıyla, önce finans sektörü ile başlayan büyüme ivmesi gayrimenkul sektörünün buna eşlik etmesiyle devam ediyor ve kredi mekanizmasının finans-gayrimenkul piyasaları arasında çalıştığı ve reel ekonomiden koptuğu bir model ortaya çıkıyor.

Ekonomideki kaynakların gayrimenkul sektörü gibi teknolojik gelişimin ve dolayısıyla verim artışının olmadığı bir alana yönelmesiyle teknolojik gelişmenin sağlandığı yatırım alanlarında kaynak kullanımı söz konusu olamıyor. Nitekim, 1990'lı yıllarda süratle büyüyen teknoloji yatırımlarının etkisiyle çok yüksek verim artışlarının sağlanmasına aracılık eden Amerikan teknoloji firmaları bu güçlerini bugün kaybetmiş durumdalar.

Finans sektörü, bir aracılık rolü üstlenmek yerine, aşırı kar elde edilmesiyle tekelleşme eğilimi gösteren bir piyasaya dönüşüyor. Sonuçta, "batmak için çok büyük" olan finansal kurumlar ortaya çıkıyor. Bu kurumların kurtarılması, finansal balonların patlamasıyla bir zorunluluk haline geliyor. Zira, batmalarına izin verilmesi halinde, ortaya çıkan toplumsal maliyetin çok üzerinde bir toplumsal maliyetin oluşması riski beliriyor.

Devasa finans kuruluşlarının kurtarılmasıyla, bu kuruluşların zararları kamu sektörünün bilançosuna aktarılıyor ama elde edilen kar, bu kuruluşlarda kalmaya devam ediyor. Kamu sektörünün bilançosundaki zararı karşılayanlar vergi ödeyenler oluyor. Yani, toplum. Finansal kuruluşlardaki karı alanlar ise, ortalama gelire sahip bir Amerikan vatandaşının yaklaşık 300 katı kadar maaş alan CEO'lar ve diğer üst düzey yöneticiler oluyor. ABD'deki gelir adaletsizliğinin temelinde, bu gelişmeler var.

Finans sektörü, tasarruf biriktirme ve uzun dönemli servet biriktirme aracı olmak yerine bir kumarhaneyi andıracak şekilde spekülasyonun özendirildiği bir saha haline geldi. Böylece, ekonomi teorisinin öngördüğü işlevler ile finans piyasalarının ortaya koyduğu seyir birbirinden koptu. Doğal olarak ekonomi teorisi de bu gelişmeleri açıklamak konusunda adeta "afalladı". Davranışsal ekonomi modelleriyle bir takım açıklamalar getirilmeye çalışıldıysa da, teorinin mevcut enkazı savunabilmesi etik olarak mümkün değil. Teori, duruma ancak açıklık getirebilir.

Finans piyasalarındaki ahlaki erozyonun sonucunda, Ocak 2012 ile Aralık 2014 arasında, finans kuruluşlarının ABD'deki yasal kurumlara ödemek zorunda kaldığı ceza tutarı $139 milyar. Libor skandalı, kur sabitleme operasyonları gibi faaliyetler ile doğmuş cezalar bunlar. Bu konuda gazetelerden okuduğumuz son haber, Deutsche Bank'a kesilen $2.5 milyar tutarındaki ceza oldu.

Borç, alanın ödediği bedel ile, verenin kazancının toplamının sıfır olduğu bir denklem sunmaz. Ortada bir teminat var ve patlayan balonların bir sonucu olarak hem borcu alan, hem de veren beraber yok olurlar. 2015 yılı itibariyle geldiğimiz noktada kriz öncesindeki borç miktarının eritilememiş olduğunu görüyoruz. Küresel borç, sadece kamu kesimlerinin bilançolarına aktarılmış durumda.

Miller-Modigliani teoremi der ki, piyasa, bir firmanın nasıl finanse edildiğine kayıtsızdır. Yani, hissedarın ya da bankanın bir firmayı finanse etmesi arasındaki farkı piyasa gözetmez. Tespit doğru. Fakat, herhangi bir olumsuzlukta, birinde bir şahıs ve çevresi, diğerinde ise genel olarak toplum ekonomik hasar görüyor.

Şimdi, bir daha soralım. Finans sektörü toplumsal bir fayda sağlıyor mu? Bilimsel çalışmaların bulguları, son 40 yıl için çok net bir cevap veriyor: hayır! O halde, finans sektörünü olması gereken işlevlerine kavuşturmak lazım.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.05.2015)