Pages

Friday, April 24, 2015

Pazar Yeri Sosyolojisi

Antik Yunan'da, halkın toplanma yerine agora denirdi. Alışverişin her türlüsü gerçekleşirdi agoralarda. Mal alışverişi, politik fikirlerin tartışılması, sanatın paylaşılması gibi faaliyetlerle toplumun sosyal yaşamı paylaştığı yerlerdi yani agoralar. Türkiye'de hangi antik Yunan kentini gezseniz, en görkemli yerlerin tiyatro alanlarının yanında agoralar olduğunu görebilirsiniz. Agora, sosyolojik bir anlam ifade eder. Toplumsal yaşama ışık tutar.

Agoraların biraz değişime uğramış halinin bugünün pazar yerleri olduğu düşünülebilir. Köy ve kasaba pazarlarını, şehirlerdeki semt pazarlarına göre daha bir agora havasında düşünmek mümkün. Şehirlerde herşey çok anonimleşmiş durumda. Yerel ya da uluslararası marka zincirlerinin alışveriş merkezlerinde ya da kocaman binalarda yarattıkları alışveriş mekanlarında kimseyi tanımadan, endüstrileşmiş ekonomiyi hissederek alışveriş yapıyoruz. Ama, bir köy pazarından çay ya da kahve içmeden ayrılıyor muyuz? Bir de cigara ikramları.

Agora, köy ya da kasaba pazarı sosyolojik açıdan birbirlerine en yakın özellikleri sunuyorlar. Bir tam gün geçiyor köy pazarlarında. Köyün ahalisi sabahtan akşama kadar pazar meydanında koşturup duruyor. Sadece sebze ve meyve değil, koyun ve küçük kümes hayvanları da satılıyor ve alınıyor köy pazarlarında. Köylü, sohbet ediyor, dedikodusunu yapıyor, birbiriyle tartışıyor ve haftalık ihtiyaçlarını karşılıyor bu arada. Haftalık sosyalleşme yeri oluyor pazar yeri. Herkes birbirinden haberdar oluyor pazar meydanında. Bir nevi eski usul ve geleneksel sosyal medya da denebilir.

Pazar, şehire kayınca kaybetmeye başlıyor yerel olmanın sıcaklığını. Zaten, baştan bir ayrım çıkıyor ortaya şehirle yüzleşince: Zeytinburnu, Avcılar, Beşiktaş pazarlarının karşısında birden sosyete pazarları beliriveriyor. Düşük, orta ve yüksek gelir grupları, yani sınıf ayrımı birden çeşitlendiriyor pazar türlerini. Düşük ve orta gelir gruplarının pazarları biraz daha agoramsı köy ve kasaba pazarlarını andırırken, sosyete pazarları daha bir alışveriş merkezi havasına bürünüyor. Bir tarafta çay, kahve, sohbet, diğer tarafta anonimleşmiş ticari ilişkiler. Söz, senet olmaktan çıkıyor. Garanti belgeleri ve "faturanızı kaybederseniz, aldığınız malı iade edemezsiniz" soğukluğu giriyor araya.

Alışverişin bir sosyolojisi var. Pazar yerleri, en basit, en geleneksel alışveriş mekanları. Köylerden devasa alışveriş merkezlerine uzanan gelir ve sınıf dağılımları, farklı endüstriyel ilişkilerin doğurduğu farklı alışveriş alışkanlıkları ve şartlanmışlıklar!

Ben, şehirdeki alışverişlerde pazarları tercih etmiyorum. Şehirin yoruculuğunun üzerine bir de pazar trafiğini, park yeri aramayı ve bulamamayı kaldıramıyorum. Bulduğum parkın parası da cabası. Pazarların kurulduğu sokak araları da sempatik gelmiyor. Hele ki, tamamlanmamış binaların her yeri inşaat demiri olan zemin katlarında kurulan sevimsiz pazarlara dayanamıyorum. Bir şekilde, pazar fiyatına alışveriş yapılabilecek alternatifleri buluyorum. Sosyete pazarlarına sadece merakımdan gitmişliğim var. İhtiyaçtan değil yani. Alışveriş merkezlerine ise mümkün olduğunca gitmemeye çalışıyorum. Sokağı seviyorum çünkü.

Köylerde ve kasabalarda ise eğlenceli oluyor gözlem yapmak. Düzenli olarak gittiğiniz yerlerde ya da doğup, büyüdüğünüz köy ya da kasabalarda her gördüğünüzle sohbet edip alışveriş yapabilirsiniz ama büyük şehirlerde zayıflıyor bu hava. Her hafta, aynı satıcıdan kandırılmadan sebze, meyve aldığınıza inanabilirsiniz ama bir köy pazarının sıcaklığını bulamazsınız yine de. Bir tam gününüzü geçirecek hava yoktur yani büyük şehirlerin semt pazarlarında.

Agora ile köy pazarının yakınlığının diğer ucunda alışveriş merkezleri var. Bu da bir sosyolojiye işaret ediyor. Sokakta mağaza dolaşmak yerine, kapalı bir dev binaya girip vakit geçiriyor insanlar. İşin ilginç tarafı, hiçbir mağaza satıcısıyla bir sohbet falan da yok. Bir tam gün içeride kalıp, çoluk çocuk ortalıkta dolanılıp, hatta hiçbir alışveriş yapılmadan akşam ediliveriliyor alışveriş merkezlerinde. Çocuklar birkaç oyuncak ata, eşeğe jeton atıyor, dondurma yiyor ve akşama kadar içeride kalınıyor. Bu arada, anne ve baba hafta içinden vakit bulamadıkları tartışmalarını yapıyorlar belki ya da çocukların ne kadar da çabuk büyüdükleri üzerine uzun bir sohbete dalıyorlar. Köy pazarlarında, uzun ağaç dallarını bacak arasına sıkıştırıp ata binme oyunu oynayan çocuklar toz kaldırarak geçiyor yanınızdan oysa. Daha sıcak, daha doğal, daha içimizden gibi. Bu çocukların karın bölgesinde selülit olmuyor mesela şehirlilerin pleysteyşıncıları gibi.

Agora ile başlayıp alışveriş merkezine uzanan yolculukta sosyolojik bir yapı değişikliği var. İhtiyaçlar ve ihtiyaç duyulmadığı halde yapılan alışverişler var. Söze dayalı veresiye ve taksitli kredi kartı kullanma alışkanlıkları var.

Şehirlere kaydıkça, temelden kopuş ve algılarla oynayış var. Birine ilkel ve basit, diğerine modern ve karmaşık diyorlar. Siz hangisine gerçekten ihtiyaç duyuyorsunuz?

Arda Tunca
(İstanbul, 23.04.2015)