Pages

Saturday, March 7, 2015

Piyasa Riski Artınca Faiz İnemez

Şubat ayında BİST'te $731 milyonluk yabancı sermaye çıkışı gerçekleşti. Borsa, Türkiye ekonomisinin sağlığı ile ilgili hiçbir fikir vermiyor ama uluslararası sermaye akımlarının yönünü görebilmemiz için bu tip verileri izlemek zorundayız. Endeksin Şubat'ta %5.39'luk değer kaybına uğradığını da belirtelim.

Türkiye, kısa vadeli sermayeye muhtaç. BİST'ten çıkışın bir nedeni var: yabancılar, Türkiye'de ekonominin, ekonomi teorisinin bilmediği kurallarla yönetilme ihtimali olabileceği yönünde mesajlar alınca "bize müsaade" dediler. Bu çıkışın açıklaması bu. Yabancılar Türkiye'yi terketmeye kalkınca, TL cinsinden Türkiye'de tuttukları fonları Dolar'a dönmeye başlıyorlar. Böylece, Dolar'a yoğun bir talep oluşuyor ve kur yükseliyor.

Kur yükselecekti. Bunu bekliyorduk. Fed'in faiz artırımı beklentisi ile, Türkiye'deki yabancı sermayenin de diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, ABD'ye yöneleceğini öngörmüştük. Piyasa mekanizması çerçevesinde bu gelişme doğaldır. Zaman zaman bazı hatalar yapılıyor olsa da, para ve maliye politikalarında Türkiye'yi bu gelişme karşısında ciddi bir sıkıntıya düşürecek herhangi bir temel sorun yoktu. Piyasa işleyişi çerçevesinde, düşen petrol fiyatlarının da yardımıyla, Fed ile ilgili potansiyel gelişmelere ve Türkiye üzerindeki etkilerine olabildiğince hazırdık.

Faiz politikası ile ilgili olarak, siyasi baskıyı da bekliyorduk. Ancak, baskının şiddetini ve Türkiye'yi içine sokacağı güç durumun derecesini tahmin edebilmek imkansızdı. Nitekim, siyasi baskı düşünülenin çok ötesine çıktı. Böylece, yıl sonu için 2.50 olarak öngördüğüm ve pek çok ekonomist tarafından biraz yüksek bulunan kur tahminim dahi yılın kapanmasına 9 ay kala önemli ölçüde düşük kaldı.

Sorun, kurun yükselmesi değildir. Sorun, kurun neden yükseldiğidir. Sorun, kurun istikrarsızlığı ve buna yol açan nedenlerdir. Bu nedenlerin hangilerini yönetebildiğiniz ve yönetemediğiniz önemlidir. İstikrarsız kur dalgalanması şirketler için plan yapmayı engeller. Zaten, hepsi durdu.

Piyasa mekanizması çerçevesindeki kur hareketine yine piyasa mekanizması çerçevesinde uygun karşı politikalar bulunabilir. Fakat, ekonomi teorisini alt üst eden iddialarla para politikası yönetimine yönelik baskılar karşısında doğru politika yönetimi yapmak imkansızlaşıyor. Politika yönetiminden sorumlu olanların her yılın başında ortaya koydukları planları uygulayabilmeleri ve piyasa beklentilerini istikrarlı ve tutarlı bir şekilde yönlendirebilmeleri mümkün olmuyor. Türkiye, yaklaşık iki yıldır merkez bankası nezdinde bu sorunu yaşıyor.

Kurdaki çok ani ve çok sert yükselişin yarattığı endişenin temel nedeni, TL ile para kazanan firmaların yıllardır son derece düşük faize sahip olan Dolar ile borçlanmış olmalarıdır. Faiz riskini asgari düzeye indirmeye çalışırken karşı karşıya kalınan kur riskidir bu.

Siyasi baskının devam edip etmeyeceğine yönelik sorulara benim bir cevabım yok ve olamaz. Çünkü, bilmiyorum. Bugüne kadar yaşananlara bakınca, ancak devam edebilme olasılığının yüksek olduğunu düşünebiliyorum. Sadece, siyasi baskının hafiflediği ya da gündemde olmadığı sürelerde kurun düşebileceğini öngörebilirim. Ancak, Fed ile ilgili haber akışı çerçevesinde kurda hareketlenmenin devam edeceğini de rahatlıkla söyleyebilirim. Siyasi baskı ve Fed etkisinin eş zamanlı ya da farklı zamanlarda kuru iki yönde de etkilemesi mümkün olabilecek. Dolayısıyla, kur üzerindeki net etki de her iki yönde ortaya çıkabilecek.

Türkiye'de piyasalar, ekonomi kuralları dahilindeki öngörülebilirlik özelliğini yitirdi. Siyasi baskı nedeniyle bir sarmala girildi. Siyasi baskı ile faiz, indirilmeye çalışılırken yükseliyor. Bakınız, gösterge faiz. Kur da çıldırıyor ve enflasyonist baskı yaratıyor. Böylece, TCMB'nin faizi indirme şansı kalmıyor. Faiz indirilmeyince de siyasi baskı giderek artıyor. Bu durumun neden olduğu önemli bir sonuç var: TCMB faizi yüksek oranlı indirse dahi, artan piyasa riskleri nedeniyle bankacılık sistemi kredi faizlerini indirmez ya da TCMB'nin indirdiği ölçüde değil, çok daha düşük oranlı olarak indirir. Bu defa da, bankacılık sistemine yönelik eleştiriler başlar. Nereden tahmin ediyorum? Geçmişte yaşadığımız örneklerden.

Sermaye piyasasına, para piyasasına, mal piyasasına, hizmet piyasasına ve bunların alt piyasalarına sürekli bağırıp çağırmak, hukuki düzenin dışına çıkılmadığı ya da iş ahlakına aykırı davranılmadığı sürece sürekli eleştiri yapmak piyasa mekanizmasının terk edilmesini gerekli kılar. Piyasa ekonomisiyle bir probleminiz yoksa, ortada kızgınlık gerektiren bir hukuki sorun yoksa her piyasa için sürekli yorum yapmak ekonomide güven zedeler. Sistemsel eleştiri yapmak ile hiçbir ilgisi yoktur piyasalar ile ilgili gerekli gereksiz yorum yapmanın.

Piyasa dediğimiz yer nedir ki zaten? Kişilerin ve onların kurdukları işletmelerin ekonomik çıkar peşinde koştukları yer değil mi? Yani, ortada soyut bir kavram ya da herhangi başka bir şey yok. Bizler varız. Neden hukuka ve/veya ahlaki değerlere aykırı bir gelişme olmadıkça sürekli "bizlere" zarar verelim?

Mesela, sistemsel bir tartışma açmak için merkez bankasının sadece fiyat istikrarını değil, büyüme ve istihdamı da dikkate alan bir misyon üstlenmesini düşünmeliyiz diyebilirdik. Çok da keyifli ve hararetli tartışmalar içinde olabilirdik böylece. Ama hayır. Biz kavga ederiz. En iyi bunu öğrendik çünkü. Biz tartışmayalım, bağıralım, çağıralım, vuralım, kıralım.

Bu arada, bu kavgalar olurken ekonomi durdu. Yaprak kımıldamıyor ve bunun faizle hiç ilgisi yok. Farkında mısınız?

Arda Tunca
(İstanbul, 07.03.2015)