Pages

Friday, November 28, 2014

Petrol Fiyatı Ekseninde Olası Faiz Politikası

Uzun zamandır, bu kadar kritik öneme sahip bir OPEC toplantısını takip etmek durumunda kalmamıştık. Suriye ve Irak'taki terör, Rusya'nın Ukrayna'daki hegemonyası ve batı ile restleşmesi uluslararası politikadan en çok etkilenme potansiyeline sahip emtia olan petrolün fiyatı üzerinde önemli etkiler yaptı. Brent petrolün varil fiyatı son derece sert bir çakılma yaşadı ve $110 civarından $85 civarına indi.

27 Kasım tarihli OPEC toplantısına ilişkin sorulan soru, petrolün arzında herhangi bir kısıntı yapılıp yapılmayacağı yönünde idi. Karar çıktı ve herhangi bir kısıntı olmadı. Karar sonrasında, kısıntı olabileceği yönündeki petrol pozisyonlarının bozulmasıyla fiyat $72 seviyelerine indi.

Biliyoruz ki, petrol fiyatının düşüşü şiddetle büyüme trendine girme ihtiyacındaki küresel ekonomi için olumlu bir durum. Petrol fiyatının bu düşüşünde ve önümüzdeki günlerde daha da düşmesi durumunda kısa vadede olumlu ekonomik gelişmeler ortaya çıkacaktır. Ancak, petrol fiyatını analiz ederken, petrol fiyatının ekonomiler üzerindeki etkilerini vade analiziyle anlamaya çalışmak daha doğru analiz sonuçları verecektir. Zira, kısa vadedeki olumlu durumun orta ve uzun vadede olumsuz sonuçlar doğurabilmesi mümkündür. Bu olumsuz durumun ağırlıklı nedeni uluslararası politikadaki ve petrole aşırı derecede bağımlı ülkelerdeki iç siyasi dengesizlikler olacaktır.

OPEC'in aldığı petrol arzını günlük olarak 30 milyon varilde tutma kararı büyük ölçüde Suudi Arabistan'ın arz kısıntısına gidilmesi konusunda ikna edilememesinden kaynaklandı. Suudi Arabistan, günlük 9.2 milyon varillik üretimiyle OPEC içinde çok önemli bir konumda. ABD'nin Suudi Arabistan ile ittifakı neticesinde arz kısıntısı gerçekleşmedi. Amaç, Rusya'yı ve İran'ı ekonomik olarak boğmak. Nitekim, her iki ülke de ekonomik olarak zor durumda. İran, bir ambargo ile karşı karşıya. Rusya ise ABD ve Avrupa sermaye piyasalarına giremiyor. Batının uyguladığı yaptırımlar söz konusu zira.

Soğuk savaş döneminde izlediğimiz uluslararası ilişkiler ile karşılaştırdığımızda, orta şiddetli bir soğuk savaş havasına geri dönmüş olduğumuzu ifade etmek mümkün. Bu orta şiddetin yoğunlaşması, örneğin Rusya'nın Avrupa'ya arz ettiği gaz miktarını düşürmesiyle mümkün olabilir. Yani, şiddetlenen bir soğuk savaş havası hem uluslararası politikada, hem de ekonomide çok önemli hasarlar yaratır. Ayrıca, siyasi olarak istikrarsızlaşma eğilimi güçlü olan petrol üreten ülkelerin düşük petrol fiyatı nedeniyle istikrarsızlaşan ekonomileri iç siyasi çekişmelerin kaynağı haline gelebilir. Böyle bir durum, petrolün arzı üzerinde kuşkular yaratacağı için petrol fiyatının çok ani olarak yükselmesi gibi bir sonuç doğurabilir.

Kısa dönemde olumlu sonuçları olacak olan petrol fiyatı düşüşü, orta ve uzun vadede siyasi istikrarsızlıkların tetiklediği ani bir yükselişin sebebi olabilir. Kısa vadede, Türkiye'nin cari açığı ve enflasyonu üzerinde petrol fiyatının düşüşü nedeniyle olumlu etkiler göreceğiz. Türkiye'nin cari açığı hemen hemen sadece petrol ithalatından kaynaklanan bir düzeye gelmiş durumda.

Düşen petrol fiyatı nedeniyle Türkiye'nin kısa vadeli uluslararası sermayeyi cezbetme ihtiyacı düşecektir. Aynı zamanda enflasyon da düşeceği ve Fed'in olası faiz artırımı adımının 2015'in ilk çeyreğinde gelmeyeceği varsayımıyla TCMB'nin 0,25-0,50 puan aralığında bir faiz indirimine yeri olabileceğini düşünüyorum. Ancak bu indirimin mutlaka yeni yıla bırakılması gerektiği kanısındayım.

Politika faizi %8.25 iken, gösterge faiz zaten bugünlerde %7.6 seviyelerine gerilemiş durumda. Yani, piyasada faiz bir hayli geriledi. TCMB, fırsatı varken düşük oranlı bir faiz indirimine giderek 2015'in büyüme oranı hedefine katkıda bulunabilir. Ancak unutmayalım, yeni yılla beraber petrol fiyatlarının düşük kalması, enflasyonda gerileme görülmesi ve cari açığın şişirilmemesi şartıyla. Zira, Fed'in faiz artırımına ilişkin spekülasyonların yoğunlaşması bile piyasaları yüksek frekanslı bir dalgalanmaya götürebilir. Böyle bir durum, 2015 içinde bir yerlerde faizin artması gerekliliğini de beraberinde getirebilir.

TCMB'nin bu hafta yayımladığı finansal istikrar raporundan anlaşılacağı üzere, önümüzdeki dönemde faizden çok munzam karşılıklar gündemde olacak. Ancak, faiz konusu yine de masaya gelebilir. Bunu, hükümet baskısı ekseninde söylemiyorum. Objektif ve bilimsel bir tartışma yürütüldüğü sürece, faizin indirilmesi de, artırılması da bir ekonomik gereklilik başlığı altında tartışılabilir. Diğer unsurları sadece bir realite ve gelişme olarak izliyorum. Zira, içinde bulunduğumuz koşullar hükümetin bir bölümünün arzu ettiği yüksek puanlı bir faiz indirimini haklı çıkarmıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.11.2014)

Saturday, November 22, 2014

Yapısal Dönüşüm ve Yönetişim

Türkiye,yapısal bir değişim ile ilgili bir adım attı. Önceki bir yazımda belirttiğim üzere, çok geç kalındığını düşündüğüm bir başlangıç söz konusu ama konuyu tüm yönleriyle değerlendirmek durumundayız. Bu değerlendirmenin tamamını bugünden yapabilme şansına sahip değiliz. İlerleyen günlerde değil, yıllarda çok konuşacağız ve yazacağız.

Türkiye'nin içine gireceğini umduğumuz bir yapısal dönüşüm süreci çok yönlü bir bakış açısıyla konuya eğilmemizi zorunlu kılıyor. Yıllar içinde kaybedilen üretim gücünün kazanılabilmesi için iç tasarrufların artması gerekiyor. Artan tasarrufların yeni yatırımlara dönüşmesiyle beraber hem istihdam oranında artış, hem de üretim kapasitesinde artış görülebilir. Artan kapasite, talep yönlü fiyat baskıları karşısında enflasyon üretmeyen bir ekonomik yapıya gidişatı sağlayabilir.

Tasarrufların artışı nasıl sağlanacak ki yatırımlar için gerekli ve yeterli iç kaynağı yaratabilelim? Kamu kesimini dışarıda bırakarak analiz yapacak olursak, özel tasarrufların iki temel kaynaktan geleceğini düşünebiliriz: bireysel ve kurumsal tasarruflar.

Bireysel, yani hane halklarının tasarruflarında artış sağlanması için bireysel emeklilik sisteminde geliştirilen kamu sektörü teşviği ile bir adım atıldı. Ancak, marjinal tüketim eğilimi yüksek olan büyük bir nüfusumuz var. Bu nüfusun harcanabilir gelirinden tasarrufa aktarılan payı arttırabilmek kolay değil. Küresel ekonominin bazı bölgelerinin önemli hastalıklarından biri olan aşırı tüketim yapma alışkanlığına Türkiye de kapılmış durumda. Nitekim, Türkiye'nin milli gelirinin %70'ine yakın bir bölümü ABD'de olduğu gibi tüketim harcamalarından geliyor. Cari açıkla ilgili yapısal sorunumuzun temelinde, bu tüketimi gerçekleştirecek mal tedarikinin önemli ölçüde nihai, ara malı ve hammadde ithalatı ile karşılanıyor olması yatıyor. Bu sağlıksız ve Türkiye'nin dışa bağımlılığını yüksek düzeyde tutan yapının değiştirilmesi için sektörel bazda yeni düzenlemeler gerekiyor. İthalata duyulan ihtiyacı azaltarak yerli üretimi teşvik edecek bir yapının kurulması gerekiyor. Yerli üretimde meydana gelecek bir canlanma istihdamda da artış anlamına geleceği için bireysel tasarruf artışına katkı sağlayacak bir unsura dönüşecektir.

Yerli üretimde artış, ithalata duyulan ihtiyacı azaltacağı için hem üretimin yarattığı istihdam artışıyla beraber bireysel tasarrufu, hem de kurumsal tasarrufu artıracaktır. Artan iç tasarruf, dış kaynak ihtiyacının azalması anlamına gelecektir. İç tasarrufların bankacılık sisteminde birikmesiyle beraber yeni yatırım projelerine ağırlığı artan oranda iç tasarruf kaynaklarıyla kredi sağlanabilmesi mümkün olabilecektir.

Yapısal dönüşümün teorik ve uygulama boyutları birbirleriyle örtüşebilir. Ancak, uygulamaların teoride anlatılanlara uyum gösterebilmesi için yeni yapısal düzenlemelerin sektörel çıkar gruplarının, iktidara yakın olan kurumların lobi faaliyetlerine kurban edilmemesi gerekir. Zaten on yıllardır ahlaki açıdan büyük bir erozyon yaşamakta olan Türkiye'nin siyasi kleptokrasinin ağına düşmemesi gerekir. Ayrıca, kanunlar ihtiyaçlara cevap verebilecek özellikler taşısa da hukukun üstünlüğünü tanımayan bir iş kültürü ile yapılmak istenenler heba edilebilir. Asya'yı 1997 krizine götüren ahbap çavuş kapitalizminin ortaya koyduğu manzarayı hatırlamakta fayda var.

Yapısal dönüşüm, Türkiye'nin koşullarında, KOBİ'lerin destekleyemediği ya da yararlanamadığı bir süreci beraberinde getirirse sektörel ve/veya bölgesel yoğunlaşma sorunu ile karşı karşıya kalınır. Bu sorun, iç tasarrufların büyümeye yaptığı katkılar artsa dahi, kalkınma konusunda sorunların aşılamadığına ve aşılamayacağına işaret eder. Bugün, Türkiye'nin nüfusunun hemen hemen 1/5'inin sadece İstanbul'da yaşıyor olması bir kalkınma sorunudur.

Türkiye'nin iş dünyasında yaşadığı en önemli sorunlardan biri son derece yetersiz olan kurumsal yönetişim uygulamalarıdır. Patron güdümlü yönetişim, KOBİ'lerin ve hatta çok sayıda kurumsal olarak nitelenen işletmelerin neredeyse tamamında yaygındır. Profesyonel kadroların bilgi ve tecrübelerinden yararlanma alışkanlıklarına sahip olmayan işletmeler patron güdümlü yönetişim anlayışı nedeniyle ancak belli bir büyüme noktasına kadar ölçek ekonomisinden yararlanabilmektedir. Bu nedenle, çok sayıda şirketin sağlıklı bir üretim altyapısı ile büyüme potansiyeli son derece sınırlı bir düzeyde kalmaktadır. Küresel rekabette olamamızın temel nedenlerinden biri kötü yönetişimdir.

Yapısal bir dönüşüm, çok önemli mikro bazlı düzenlemelere dayanmak zorundadır. Yani, makro iktisadi dönüşüm, işletme yönetimi ve organizasyonu temelli mikro iktisadi dönüşümden temelini almak zorundadır.

Yeni Türk Ticaret Kanunu, Türkiye'deki işletmelerin kurumsallaşmalarına ve patron güdümünden kurtulmalarına hizmet edecek düzenlemeler içeriyordu. Ancak, kanunun önemli bazı maddeleri devre dışı bırakıldı. Çünkü, Türkiye'deki firmaların çoğu bu kanunda getirilen yeniliklere ayak uyduramadılar. Kanun, hazırlık aşamasında iş dünyasına yeteri kadar duyurulmadı. Bu nedenle, yeteri kadar tartışılmadı. İş dünyası da kanunun hazırlık aşamasına yeterli ilgiyi göstermedi. Dolayısıyla uygulama, firmalara yeterli hazırlık sürelerine uyum gösterebilecekleri şansı veremedi. Sonuçta, tam bir "Törkiş çorba" usulü ile önemli bir kurumsallaşma projesinin hukuki temellerini gevşetmiş olduk. Oysa, ticari işletmeleri birkaç kişinin güdümünden kurtaran ve bir kamu malı olarak gören bir anlayışın sinyalleri vardı. 50 kişilik küçük bir organizasyon dahi ortalama 150 kişinin ekonomik ihtiyaçlarını karşılıyorsa, hiç bir işletmeye hissedarlar gözünden bakılmaz, bakılmamalıdır. 150 kişilik küçük bir bireyler grubunun dahi üzerinden geçindiği bir işletme kamu malıdır.

Türkiye, katma değer yaratma özelliği artan üretim modellerine geçecek ise, yönetişim (corporate governance) konularında bir kültür ve anlayış değişikliği yaşamalıdır. Yeni çıkacak kanunlar ve düzenlemeler bu kültür ve anlayış değişiminin yaşanması için şirketleri zorlayıcı olmalıdır. Yani, sert yaptırımlar ve sıkı denetim mekanizmaları kurulmalıdır. Soma'lar, Ermenek'ler başka üretim tesislerinde de sıkça yaşanmaktadır ama sonuçları ölüm olmadığı için gündeme gelmemektedir. Bu noktada ifade etmeye çalıştığım şey sadece iş güvenliği değil. İş güvenliği ile beraber üretim gücü ve üretimin artan katma değerli devamlılığından söz ediyorum.

Yetersiz ve az gelişmiş yönetişim nedeniyle KOBİ'lerin finansman olanakları son derece sınırlıdır. KOBİ bankacılığı adı verilen bankacılık faaliyetinden faydalanabilen KOBİ sayısı çok azdır. Türk bankacılık sisteminin KOBİ bankacılığı faaliyetleri ancak ve ancak arkasında büyük ve güçlü firmaların bulunduğu KOBİ'ler ile sınırlı kalmaktadır. Bu KOBİ'ler, bankaların kendilerine uyguladıkları sert kredilendirme kriterleri ile kendilerini sadece kendilerine çalışmaya yönlendirmiş ya da zorlamış büyük firmalar arasında sıkışmışlardır. Yani büyük ölçekli firmalar, KOBİ'leri sadece kendileri için fason üretim yapan işletmelere dönüştürmüş durumdadırlar.

Hem kredi kriterlerinin sertliği, hem de büyük ölçekli firmaların KOBİ'leri sadece kendilerine üretim yapmaya zorlamalarının temelinde KOBİ'lerin patron güdümlü çalışmaları yatmaktadır. Patron güdümlü yönetişim anlayışı, KOBİ'lerin ana faaliyetlerinden koparak, elde ettikleri karları kendi sektörleriyle ilgisi olmayan verimsiz alanlara yönlendirmelerine sebep olabilmektedir. Büyük ölçekli firmaların korkusu, üzerine inşaa ettikleri üretim yapısının bir anda çökebilecek olmasıdır.  Patron güdümlü yönetişim anlayışı bankaların yeni işlere, projelere ve kurumlara değil, KOBİ'lerin teminat yeterliliğine göre kredilendirme yapmalarına neden olmaktadır. Sonuç itibariyle, KOBİ'lerin kendi ayakları üzerinde durarak üretim yapabilmeleri ve finansman olanaklarına ulaşabilmeleri mümkün olamamaktadır.

KOBİ'lerin, arkalarında büyük ölçekli firmalar olmadan, tek başlarına finansman sağlayabildikleri sektör faktoring sektörü olarak dikkat çekmektedir. KOBİ'lerin zayıf ve yetersiz yönetişim ilkeleri ve zayıf sermaye yapıları kaynak maliyetlerini yükseltmektedir. Bankaların ilgi duymadıkları türdeki KOBİ kuruluşları yüksek maliyetlerle borçlanabildikleri faktoring sektöründen kredi olanakları sağlayabilmektedir. Finans teorisinde yüksek risk yüksek faiz anlamını taşır.

Bir üst paragrafta dile getirdiklerim, bu işleyişin taraflarını haklı ya da haksız görmemden değil, genel olarak sorunlu yönetişim ilkelerinin Türkiye ekonomisini içine düşürdüğü kısır döngüye dikkat çekmek istememden kaynaklanmaktadır ve tarafımca çok önemsenmektedir.

Yönetişim, içinde muhasebe, finans, insan kaynakları, satınalma, satış, iç denetim, pazarlama, üretim, lojistik, v.s. fonksiyonların eşgüdümünü barındıran son derece kapsamlı bir konudur. Eşgüdüm ise, analitik düşünmeyi ve her fonksiyonu yöneten nitelikli yöneticilerin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yani, her fonksiyonda ve kurum hiyerarşisinin her kademesinde nitelikli işgücüne ihtiyacımız var. Ancak, bu konuda tam anlamıyla dökülüyoruz. Bundan 10-15 sene sonra bugünkü KOBİ'leri kurumsallaşmış ve küresel ekonomiye entegre olabilmiş hale getirebilecek insan kaynağını yaratma umudumuz var mı? Görebildiğim kadarıyla hayır.

Bugün, iç tasarruf eksiğimiz nedeniyle oluşan cari açığı dış tasarruf ile finanse ediyoruz. Umarım yerli insan kaynağı açığını da benzer bir modelle kapatmak zorunda kalmayız.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.11.2014)

Friday, November 7, 2014

Petrolün Düşüşü ve Yaklaşan OPEC Toplantısı

OPEC tarafından hazırlanan yıllık bir rapora (World Oil Outlook) göre OPEC ülkelerinin ham petrolüne olan talep 2035 yılına kadar sürekli düşecek. Öyle ki, 2017 yılındaki günlük talebin 14 yılın dip seviyesi olan günlük 28.2 milyon varile gerilemesi bekleniyor. Bu tahmin, geçen yıl yapılan tahminin günde 600,000 varil altında ve bu yılki günlük ihtiyacın 800,000 varil altında.

Petrol arzı ile ilgili olarak, 31 Ekim itibariyle günde 9 milyon varillik üretim seviyesine ulaşan ABD'nin güçlü bir şekilde devreye girdiğini her petrol analizinde dikkate almak gerekiyor. 1 galon (3.79 litre) benzinin ABD'deki pompa fiyatı $2.95 seviyesinde. Yani, petrolün ABD'deki tüketicisi son derece keyifli bir noktada. Petrolü ucuz bir fiyattan tüketiyor zira. ABD'nin, Suriye ve Irak'ta terörle mücadele ederken Ukrayna'da güçlü bir Rusya ile karşı karşıya kalmak istememesi nedeniyle Suudi Arabistan ile yakınlaşarak OPEC içinde bir görüş ayrılığına neden olduğunu biliyoruz. Bu bir komplo teorisi değil, The New York Times yazarı Thomas Friedman'ın da geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı bir makalesinde (http://www.nytimes.com/2014/10/15/opinion/thomas-friedman-a-pump-war.html?_r=0) belirttiği üzere, gün yüzüne çıkmış bir strateji.

Yaklaşık 2.5 hafta kadar sonra Viyena'da bir OPEC toplantısı düzenlenecek. Toplantı, süratle gerilemiş olan petrol fiyatlarının petrole aşırı derecede bağımlı ülkelerde yaratmaya başladığı gerginliğin gölgesinde geçecek. Petrole aşırı bağımlılığı olan ülkelerin sektörel zenginliği olmadığı için, bütçelerinde petrol fiyatının seviyesi büyük etkiler yapıyor. Venezuela, ancak $162 seviyesindeki petrol fiyatıyla bütçesini denkleştirebiliyor. Fiyat, Nijerya için $126, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri için $82 seviyesinde. Yani, Brent petrolün mevcut $82-83 seviyesi, fiyat açısından durumu en rahat olanların dahi zorlanmaya başlayacakları bir seviye.

Mevcut koşullarda, OPEC toplantısının kuvvetle muhtemel sonucu, bir arz kısıntısına gidilmesidir. Rusya'nın petrol fiyatı üzerinden tehdit edilmesi konusunda dozun kaçması Rusya'yı ekonomik olarak zor durumda bıraksa bile Avrupa'nın enerji ihtiyacında Rusya'nın stratejik önemi unutulmamalı. Yani, Rusya'nın canını gereğinden çok sıkmanın küresel jeopolitik koşullar ve ekonomiler açısından maliyeti çok büyük olur.

OPEC üyelerinin önemli bir bölümü Suudi Arabistan ile ABD arasında yoğunlaşan ittifakın kendilerine olan maliyetinden rahatsız iken ve bu ülkelerin çoğu sorunlu ve istikrarsız siyasi rejimlere sahipken, mevcut küresel jeopolitik ve ekonomik sorunlarda yeni cepheler açılmaması için çaba gösterilecekse, OPEC toplantısından bir arz kısıntısı kararı çıkması gerekir. Yapılmakta olan tahminler, günlük 500,000 ila 1,000,000 varil arasındaki bir kısıntının gerçekleşeceğine işaret ediyor. Bu kısıntının fiyat cephesindeki anlamı, petrol fiyatının $90-100 aralığına yükselmesidir. Eğer ki bir arz kısıntısı ortaya çıkarsa, bu fiyat aralığını yılın sonuna doğru görme olasılığımız ortaya çıkar.

Türkiye için petrolün bugünlerdeki seviyeleri elbette ki olumludur. Ancak, yukarıda ifade etmeye çalıştığım faktörlerin olumsuzluk olarak küresel ekonomiye yansımaları Türkiye için dolaylı etkilerle başka olumsuzluklar yaratır. Bu nedenle, OPEC'in olası bir arz kısıntısına gitmesine Türkiye'nin çok da üzülmemesi gerekir. Bu da globalleşmenin sonuçları. Hep beraber iyi ya da hep beraber kötüyüz. Herkes birbirinin sağlığını da düşünmek zorunda.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.11.2014)

Thursday, November 6, 2014

Yapısal Dönüşüm mü, Yeni Düzenleme mi?

Bugün, uzun bir zaman sonra ilk defa hükümet düzeyinde, sanayi ile ilgili düzenlemeler içeren bir basın toplantısına tanıklık ettik. Böyle bir gündemin ortaya çıkmış olması önemli ve sevindiricidir. Türkiye, 2001 krizi sonrasında özellikle bankacılık sektörü ağırlıklı düzenlemelerle finans piyasalarında önemli değişiklikler ve düzenlemeler yapmıştı. Ancak, finans piyasalarının sağlıklı olarak işlemesini sağlayacak reel sektörün gelişimini hiçbir şekilde gündeme almamıştı. Bu ihmalin sonucunda, sanayimiz çöktü ve ekonomimiz yapısal olarak kısır bir döngünün içine girdi ve tıkandı.

Türkiye ekonomisindeki tıkanma ile beraber ülke orta gelir tuzağına düştü. Türkiye, kendi yarattığı kaynaklarla büyümek yerine ancak dış tasarruflarla belli bir büyüme oranının üzerine çıkabilen bir ülke haline geldi. Ama yazılarıyla, ama televizyon programlarıyla Türkiye'nin bazı ekonomistleri yapısal bir dönüşümün büyük bir ihtiyaç olduğunu dile getirdiler. Hükümet içinde de özellikle Babacan'ın kaliteli büyüme ile ilgili ihtiyaçları dile getiren konuşmalarını dinledik. 6 Kasım tarihi itibariyle, yapısal bir dönüşümü başlatacağı düşünülen bir programın ilk bölümünü dinledik.

Yapısal değişiklikler öngören paketin 25 ana başlığının 9 tanesini öğrendik bugün. 8 maddeden oluşacak ikinci bir paket makro ekonomik değişimleri içerecek, diğer 8 maddelik paket ise insan sermayesine yönelik düzenlemeleri ele alacak.

Başbakan Davutoğlu, akademisyen kökenli olmasının getirdiği analitik bir yaklaşımla, 25 maddelik eylem planının temelini oluşturacak felsefi nitelemeye ilişkin prensipleri ortaya koydu. Buna göre, siyasi istikrarın, insan kaynağının artan kalitesinin, üretim teknolojilerinde gelişmelerin, birbiriyle bütüncül bir yapı içinde çalışacak finansal ve reel kesimlerin varlığının ve Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiye artan entegrasyonun destekleyeceği bir plan şeffaflık, izlenebilirlik ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle uygulamaya konulacak. Kısa dönemli noktasal müdahalelerle uzun dönemli hedeflere ulaşılması sağlanacak.

Eylem planıyla ilgili olarak, buraya kadar anlattığım prensiplerle mutabıkım. Ancak, planın detaylarını ve kalan 16 maddeyi görmeden resmin tamamını değerlendirebilmek mümkün olamayacak. Mecburen, bize sunulan kadarına yorum yapabileceğiz. Açıklanan plana ilişkin yasal düzenlemeleri çok yakından takip etmemiz gerekecek. Zira, planın yapısal değişim içeren yönlerini ve sadece bir yeniden düzenleme ifade eden yönlerini başka türlü anlayamayacağız. Kişisel beklentim, ortaya hedef koyan planların altındaki düzenlemelerin yapısal değişim niteliği ortaya koyması. İzleyeceğiz, takip edeceğiz, okuyacağız ve değerlendireceğiz.

Plan, 2018'e kadar olan süreci içeriyor. 2018'de, $1.3 trilyon büyüklüğünde olan, cari açığının milli gerlire oranı %5.2'ye düşmüş ve işsizliği %7'ye gerilemiş bir Türkiye ekonomisi manzarası öngörülüyor. Planı değerlendirmek üzere Gökay Otyam ve Prof. Dr. Murat Ferman ile NTV'nin stüdyosunda iken milli gelir hedefine takıldım. Cep telefonumun hesap makinası ile basit bir hesaplama yaptım. Dolar bazında yılda ortalama %15 oranında büyümemiz halinde $1.3 trilyon seviyesine ulaşabileceğiz. Dolar bazında yılda ortalama %15 büyümek, USD/TL kurunun aşağı yönlü baskılanması ya da hiçbir ekonomide görülmeyecek bir rekor büyüme oranının kaydedilmesi anlamına geliyor. Bu, nasıl mümkün olacak? Bu noktaya takıldım.

Gelelim, 9 maddelik plana. İlk madde, üretimde ithalata bağımlılığın azaltılmasını hedefliyor. Başlı başına devasa bir konu. Her ne kadar bir basın toplantısıyla sektör bazında detayların açıklanmasını beklemek gerçekçi değilse de, basın toplantısında yapılan açıklamalarla hedefin doğru olduğunu söylemek mümkün ama yöntemlere ilişkin detayları görmeden bir kanı oluşturabilmek mümkün değil. İhracatın ithalatı karşılama oranının 2018'de %70 olması hedefleniyor. Bu hedefe ulaşmanın stratejik alt kırılımı nasıl olacak? Şu anda bilmiyoruz.

Öncelikli teknoloji alanlarında ticarileşme programıyla ürün ve marka üretimine hız verilecek. Kamu alımlarıyla teknoloji geliştirilmesine öncülük edilecek. Yerli kaynaklarla enerji üretimi 2018'de %35 oranına ulaşacak. Enerji verimliliği sağlanacak. Tarımda su kullanımına yönelik etkinleştirme programları hayata geçirilecek. Sağlıkta 2018'de cihazlarda yerli payı %20, ilaçta ise %60 olacak. Sağlık turizmi ile bu alandaki gelir yılda $9 milyara ulaşacak. Taşımacılıktan lojistiğe dönüşüm gerçekleştirilecek.

Başlıkların hepsi çok güzel. Bu 9 başlığın altı, yapı değiştirici nitelikli yasalarla ve sıkı denetim esaslarıyla doldurulmalı. Örneğin, 2016'ya geldiğimizde sadece bu planlar için harcadığımız paraları anlatan siyasi söylemler duymamalı, niteliksel dönüşümü görebiliyor olmalıyız. İnsan sermayemiz niteliksel açıdan bugün dökülüyor. Eğitimde, sadece açılan okul sayısından, yapılan bina sayısından söz edecek olursak, insan sermayesinin verimini sorgularız. Bu nedenle, "niteliğin denetimi" çok önemli. Bu planların uygulayıcılarının performansının değerlendirilmesi çok önemli.

Planın açıklanması ve bir planın uygulanacağını görmek çok olumlu. Ancak, Türkiye'deki şirketlerin kurumsal yapısına çok önemli katkılar yapacağını düşündüğüm yeni Türk Ticaret Kanunu'nun başına gelenleri hatırlayınca, Türkiye'deki firma organizasyonlarının halini düşününce, şirket patronlarının şirketlerine bakış açısını değerlendirince, Soma ve Ermenek'i gözlerimde calandırınca izleme ve denetimin doğru regülasyonlar çerçevesinde kimseye nefes aldırmadan yapılmasının gerekliliğini özellikle vurgulamak istiyorum.

Çok geç kaldığımız, çok uzun zamandır beklediğimiz bir plan var ortada. Şimdi bunları konuşma, tartışma ve çok çalışma zamanı. Başarırsak, daha anlamlı konu başlıklarını tartışıyor olacağız. Bu tip yeniliklerin ihtiyacı karşılaması halinde uzun vadede artan oranda katkıları söz konusudur. Ama, regülasyonlar doğruysa ve nitelik arttırıcı özelliği ağır basarsa.

Bugünkü basın toplantısının soru-cevap bölümünü izlerken, basın mensuplarının sordukları soruların sığlığı karşısında Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarıyla ilgili olarak hiçbir şey anlamamış olduklarını tespit ettim. Hukuk, özgürlük, demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi kavramlar da var bu işin içinde. Basın mensuplarının çizdiği görüntü, insan kaynağı kalitesi ve basın özgürlüğünün reel ekonomideki yapısal dönüşümle ilişkilerini de sorgulamama neden oldu.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.11.2014)