Pages

Friday, August 29, 2014

Cinayetle Doğan Edebiyat Akımı

Romanın yazarları Jack Kerouac ve William S. Burroughs. Romanın yazıldığı yıl 1945. Bu romanı ben okuduğumda yıl 2012 idi.

David Krammer, Lucien Carr tarafından öldürülür. Ceset, New York'taki Hudson nehrine atılır. Hem Kerouac, hem de Burrougs Carr'ın suçu kendilerine itiraf etmesiyle cinayetten haberdar olurlar. Fakat, cinayeti polise bildirmezler. Carr, suçu polise de itiraf ettikten sonra Jack Kerouac ve William S. Burroughs'un da polisin sorgusuna çekilmesi ve hatta tutuklanmaları gerekli hale gelir. Her ikisi de kısa süreliğine tutuklanır. Sonra da, cinayetin öncesini ve New York'ta geçen günlerini anlatan romanı yazarlar. Roman yazılır ama 63 yıllığına uykuya yatar.

Jack Kerouac 1969'da, William S. Burroughs ise 1997'de hayatını kaybeder. Kerouac'ın James Grauerholz adındaki arkadaşı romanı basmak konusunda çok isteklidir. Kerouac'ın ölümünden sonra Lucien Carr ile temasa geçer. Amacı, kitabı basmak için Lucien Carr'ı ikna etmektir. Ama Lucien Carr, kendisi ölmeden romanın basılmasını istemez.

Romanın adı "And the Hippos Boiled in Their Tanks" başlığını taşımaktadır. Yani, su aygırlarının su havuzlarında haşlandıklarını ifade eden esprili bir başlık atılmıştır romana. Odaktaki konu, David Krammer cinayetidir. Londra Hayvanat Bahçesi'nde çıkan bir yangın sonucu su havuzlarındaki suyun ısınmasıyla haşlanmış su aygırlarından, hayvanat bahçesinden kaçan vahşi hayvanların Londra polisi tarafından sokaklarda vurulmalarından söz ediyor roman. Gerçek isimler değil, hayali isimler kullanılmış. Jack Kerouac ve William S. Burroughs bir barda sohbet ederken haberdar oluyorlar hayvanat bahçesinde çıkan yangından. Romana neden böyle bir isim verildiği üzerine çeşitli fikirler var ama kesin bir bilgi yok.

Lucien Carr, 2005'te ölünce Penguin Books tarafından romanın basılmasının önündeki engel ortadan kalkmış oluyor. Kasım 2008'de kitap reyonlarında boy gösteriyor roman.

Geçtiğimiz günlerde, film merakımdan dolayı internette bir film taraması yaparken gözüm 2013'te çıkmış bir filmin hikayesine takıldı. "Kill Your Darlings" adlı bu filmin özetinin anlatıldığı metinin içinde Beat, Kerouac, Burrougs, Ginsberg gibi kelimeleri görünce filmi aldım ve izledim. Lucien Carr'ın işlediği cinayet ve David Krammerer'in Lucien Carr tarafından Hudson nehrine bırakılmasıyla açılıyor film. Kerouac ve Burroughs'un romanı üzerine kurulu değil senaryo ama cinayetten önceki günlerde, sonradan Beat akımını yaratacak olan bu genç şairlerin yaşadıkları olaylar anlatılıyor.

Roman için çok iyi diyemem. Ne edebi açıdan, ne de içerik açısından Beat akımının oluşumuna dair felsefeye ışık tuttuğunu da söylemek pek mümkün değil. Fakat, romanın hikayesi, 1945'ten 2008'e kadar uzanıyor. 1950'lerde Beat şairleri arka arkaya eserler veriyorlar. Onların maceralarına bu blogdaki başka bir yazıda değinmiştim.

Beat büyürken, gelişirken, daha çok tanınırken roman sessizce yatıyor kenarda. Türkçe'sine rastlamadım romanın. Sanırım tercümesi yapılmış değil. Beat meraklıları için içeriği ya da edebi tadı zengin olmayan ama hikayesi çok ilginç bir roman var ortada. Roman, daha Beat yokken yazılıyor ve yine Beat yokken ilk kez basılıyor. Bir o kadar Beat'e ait, bir o kadar da Beat'ten uzak yani.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.08.2014)

Thursday, August 28, 2014

Çin'den Bir Şairin Hikayesi: Liao Yiwu

Hayatımızda aynı şeyleri defalarca yapmak zorunda kalmışızdır. Aynı şeyleri defalarca anlatmak durumunda da kalmışızdır. Usansak da, sıkılsak da birbirini tekrar eden çok şeyle karşı karşıya kalmışızdır. Fakat, aynı kitabı sıfırdan başlayarak 3 kez yazmak zorunda kalan pek kimse yoktur sanırım. Liao Yiwu'nun "For A Song and A Hundred Songs" başlıklı kitabını okumaya başlarken, bu kitabı üç kez baştan yazmak zorunda kaldığını öğrenince, az gelişmişliğin acımasızlığını ve bu acımasızlığın gelişmiş beyinlere ne gibi ıstıraplar yaşatabildiğini düşündüm. Kitabın arka kapağını son kez çevirene kadar Liao Yiwu'nun ıstırabını hissettim.

Bazı ülkelerde birileri bir şeyler düşünür ya da bir şeylere inanır ve bütün ülke halkının aynı şeyleri düşünmesi ya da aynı şeylere inanması istenir. Bu bazılarının düşünceleri ya da inançları toplum üzerinde baskı oluşturmak amacıyla yasalaştırılır. Bu yasalar, hep halkı korumak ve kollamak amacını taşır. Asıl amaç, düşünce ve inançlarla ilgili topluma format atmaktır. Tarih boyunca, insanlığın irili ufaklı topluluklar halinde başına gelenlerin çoğu genellikle bazılarının halklarını koruma ve kollama istek ve arzuları yüzünden meydana gelmiştir. Yasalar, hep toplumları korumak ve kollamak için çıkarılır.

Şimdi gelin, Liao Yiwu adlı Çin'li şairin nasıl korunduğuna ve kollandığına göz atalım. Bana ıstırap veren hikayesi sizleri nasıl etkileyecek, sizlere neler düşündürecek?

1959-62 arasında 30 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan bir açlık ve kıtlık yaşanır Çin'de. 1958'de, böyle bir Çin'e gözlerini açar Liao Yiwu. Açlık ve kıtlık, çocukluk dönemindeki gelişimini zaman zaman tehdit edebilecek bir ortam yaratmaktadır. Ancak, her şeye rağmen özellikle beyinsel gelişiminde herhangi bir engelle karşılaşmaz. Daha çocukluk çağlarında edebiyata ve şiire merak sarar. Kendisinde bu merakı uyaran kişi babasıdır.

Çin'den, batı dünyasından çok sayıda şair ve bu şairlerin şiirleriyle tanışır erken yaşlarda. Fakat, Kültür Devrimi yıllarının bir sonucu olarak batı dünyasına ait eserler "manevi açıdan kirli" bulunurlar Çin'de. Beat Akımı şairleri özel ilgi alanındadır Liao Yiwu'nun.

Yiwu, bazı şeylerin ters gitmekte olduğunu düşünmeye başlar ülkesinde. Bir grup arkadaşı ile sürekli olarak edebi içerikli sohbetler ve paylaşımlar içindedir. Bu sohbetler ve paylaşımlar, fikirsel gelişiminde ve aynı zamanda başının belaya girmesinde de önemli rol oynar.

Mao döneminde, halkı korumak ve kollamak üzere ülkede evlilik dışı cinsel ilişki yasaklanmıştır. Evlilik dışı herhangi bir ilişki, resmi sorgulama ve hatta gerekirse hapis cezası ile sonuçlanmaktadır. Fakat, sinemaların gece matineleri film izlemekten başka her amacı kafaya koymuş sevgililer ve fahişeler ile dolup taşmaktadır. Ülkenin herhangi bir noktasından başka bir noktasına gitmek için ilgili yerel idareden resmi izin almak gerekmektedir.

Yıl 1989'dur. Dünya'da duvarlar yıkılmakta ve komünist blok çökmektedir. Ünlü Tiananmen Meydanı olayları baş gösterir. Devrim karşıtları ayaklanmıştır ve Tiananmen'de direnmektedir. Aynı günlerde, Milan Kundera'nın "Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği" adlı romanını okumaktadır Liao Yiwu. 1968 yılında Prag Baharı'ndan bir sahne anlatılır romanın bir yerinde. Prag'ı işgal eden Rus tanklarının önünde öpüşen sevgililerin direnişi tasvir edilmektedir. Tiananmen dendiğinde hala hepimizin aklında kalan o meşhur manzara canlanır Liao Yiwu'nun kafasında: tankların önünde direnen genç adam. İki manzara da aynı ölçüde kahramanca ve aynı ölçüde romantiktir.

Liao Yiwu'nun başının resmi makamlarla derde girmesinin nedeni, halkı korumak ve kollamakla kendini sorumlu hissedenlerin ve bu ağır yükün altına kendini büyük bir cüretle sokanların Liao Yiwu'nun "Requiem" ve "Massacre" adlı şiirlerini devrim prensiplerine ve ruhuna aykırı bulmalarıdır. Liao Yiwu, masum aşk şiirleri yazmalıdır.

Çin'in saygın şairlerinden biri olan Shi Guanghua'nın Liao Yiwu'yu öven sözleri de Liao Yiwu'nun resmi makamların dikkatini çekmesine sebep olmuştur. Şair, sonunda kendini içeride bulur. Resmi makamların, aşk şiirleri yazması konusundaki telkinleri pek bir işe yaramamıştır. Oysa onlar, halkın bir parçası olan şairi korumak ve kollamak adına gereken uyarıları zamanında yapmışlardır. Bundan sonra daha iyi korumak ve kollamak için hapse atılması gerekmektedir.

İçerideki dünyanın kendine has kuralları vardır. Hemen bir yemek menüsü verilir yeni mahpuslara. İlginç yemek isimleri vardır menüde: deprem sırasında bir köpeğin sırtından düşmek, domuzu boğmak, çıplak heykel, ateşte pişirilmiş domuz çenesi, v.s. Menüdeki yemek başlıklarının altındaki uzun tarifler okununca anlaşılmaktadır ki, hapishane kurallarına uymayan mahpuslara uygulanacak işkence yöntemlerinin detaylı tarifleri yapılmaktadır. Disiplin kuralları her koğuşta farklıdır. Buna göre, yemek menüsündeki işkence yöntemleri de koğuştan koğuşa değişmektedir. Gardiyanlar da haberdardır bu menüden. Bu menüdeki bazı tariflerden Liao Yiwu da nasibini almak zorunda kalır. İşkence yöntemlerinin anlatımı bile insanın midesini kaldıracak kadar kötü ve hatta bazıları adeta pornografik içeriklidir.

Tiananmen, çok etkili olmuştur Çin'de. Komünist Parti'nin o zamanki genel sekreteri Jiang Zemin, Tiananmen'de dile getirilenlerin uygunsuz olduğunu söyler. Direnişçilerin doğru yolu bulmaları ve doğru olan bir düşünce yapısına ulaşmaları için kendilerine ter tür yardımı yapmaya hazır ve sabırlı olduklarını ifade eder. Doğru olan düşünce ve davranış biçiminin ne olduğuna dair resmi kararlar ve kanunlar bulunmaktadır çünkü.

Tiananmen sonrasında, tanınmış politik figürler hapiste özel koşullarda tutulurlar. Onlar, yemek menüsündeki tariflere tabi değildirler. Yiwu, çok bilinen bir toplumsal figür olmadığı için kendi yaşam mücadelesi içindedir içeride.

1992'ye gelindiğinde, Liao Yiwu'nun durumu zamanın İngiltere başbakanı John Major'a kadar ulaşır. Major, Yiwu'nun durumu ile ilgili olarak yeniden bir değerlendirme yapılması konusunda Çin hükümetine çağrıda bulunur. Liao Yiwu, iki yıl gözaltında tutulmuştur. Ortada henüz bir mahkeme kararı dahi yoktur tutukluluk için.

Hapishane içinde hapishane adı verilen özel hücreler vardır içeride. Ayağa  kalkmak dahi mümkün değildir bu hücrelerde. Ancak ve ancak, oturur, yatar ve yerde sürünür pozisyonda durabilmek mümkündür. Bu tip hücreler karanlıktır aynı zamanda. Yemek ve tuvalet ihtiyacı dahi böyle bir ortamda giderilmektedir. Bir yıla varan sürelerle bu hücrelerde kalanlar vardır. Bir yılın sonunda, incelmiş ve damarların gayet net olarak görülebildiği soluk renkli bir deri, kolayca kırılabilecek hale gelmiş kemikler ve beyazlamış saçlarla çıkmaktadır mahpuslar bu hücrelerden.

1994'te, hapisteki olumlu davranışları nedeniyle erken salınması gündeme gelir Liao Yiwu'nun.  Bir yetkili, değişeceğine dair taahhütte bulunmasını ister. Tuhaf bir ikna çabasıdır bu. Liao Yiwu, dört yıl süren mahpusluğu için yetkiliden bir üniversite diploması talebinde bulunur. Sinirlidir. 31 Ocak 1994 günü, olması gerekenden 43 gün daha erken olarak salınır hapishaneden.

İçeriden çıktıktan sonraki hayat hiç kolay değildir. Karısı tarafından terk edilir. Hapiste bulunduğu sürede büyüyen kızıyla iletişim kurmaya çalışır ama sorunludur ilişki. Çin, Yiwu'nun içeride bulunduğu dört yıl içinde çok büyük ve süratli bir değişimin içine girmiştir. Toplum son derece materyalistleşmiştir. Herkes neredeyse sadece para kazanmakla meşguldür.

Liao Yiwu'nun, hapishane günlerinin öncesinde ve hapishane günlerinde edebiyat, şiir ve politik düşüncelerle ilgili çok şeyler paylaştığı arkadaşlarının çoğu Çin'deki baş döndürücü değişime ayak uydurmuştur. İdeallerini, fikirlerini, sanatlarını bir kenara atıp para kazanmanın peşinde düşmüşlerdir. Yiwu'nun, yazmak, çizmek, edebiyatla ilgilenmek konusunda ortak paylaşımda bulunabileceği pek bir kimsesi kalmamıştır çevresinde. Özgürlük, hayal kırıklığı ile karışık olumsuz duygular yaratmıştır. Bu arada polis, attığı her adımı takip etmektedir. Yiwu'nun ailesi de rahatsızdır durumdan. Politika ve edebiyatla ilgilenmeyi bırakıp ticaretle uğraşmasını istemektedirler.

Çin, özgür insan beyni için bir hapishanedir. Özgürlük olmadan oluşan bir ekonomik dönüşüm söz konusudur ülkede. Daha yolun çok başındadır ülke. Bütün Dünya Çin'e akın etmiştir para kazanmak için. Politik suç nedeniyle hapis yatanlar için en büyük felaket kamuoyu gündeminden düşmektir. Onlar, bu ortamda gündemdeki yerlerini kaybetmişlerdir.

Liao Yiwu hapisten çıkmasına rağmen özgür değildir. Soluğu Almanya'da alır.

Liao Yiwu'nun ıstırabını hissederek okudum üç kez yeniden yazmak zorunda kaldığı kitabını. Özgürlük ve demokrasi, insanlık tarihi boyunca uğruna kesintisiz mücadele edilmiş iki kavram. Özgürlüğü ve demokrasiyi, kendi düşünce ve inançları uğruna kısıtlayanlar ve hiç üstlerine vazife olmayan toplumu koruma ve kollama adı altında topluma format atmaya kalkanlar tarihin karanlığına gömülüyor. Fakat gelecek, tankların önünde öpüşen sevgilileri ve Tiananmen'deki genç adamı hatırlıyor. Hikayeler her yerde aynı, sadece hikayelerin kahramanları farklı.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.08.2014)

Monday, August 25, 2014

Jackson Hole'da Manşet Altındaki Konular

1990'lı yıllarda, Silikon Vadisi'nde bilgisayar klavyesinin tuşuna çok iyi basarım diyen iş buluyordu. Son dönemlerde bizde moda haline gelen ve Türkiye için son derece içi boş olan inovasyonun bilişim sektöründe zirveye ulaştığı yıllardı ABD'de. Dönemin başkanı Clinton, Silikon Vadisi'ndeki bilişim sektörü firmalarında çalışmak üzere yurt dışından Kaliforniya'ya gelecek 80.000 kişiye hemen çalışma ve oturma izni verileceğini açıklamıştı. Çünkü, ABD bu sektördeki gelişim hızına ayak uydurabilecek sayıda yetişmiş insan gücünü işgücüne dahil etmekte zorlanıyordu. O yılların bir bölümüne yerinde tanıklık ederek gelişmeleri ilgiyle izliyordum.

1990'lı yıllarda ABD'de işsizlik %4 seviyesine inmişti. 1990'lara kadar %3 seviyesinde seyreden potansiyel büyüme oranı %3.5'e yükselmişti. Potansiyel büyüme oranı 1947'den 2007'ye kadar büyük bir dalgalanma göstermemişti. Ekonominin bu olumlu performansı istisnai dönemler dışında enflasyonu hemen hemen yatay bir seyirde tutuyor ve parasal istikrarsızlık yaratacak bir noktaya getirmiyordu. Ancak, 2008'in sonrasında işler değişmeye başladı.

IMF'nin hesaplamalarına göre ABD'nin potansiyel büyüme oranı %2'ye inmiş durumda. Başta JPMorgan olmak üzere oranı %1.75 olarak hesaplayan çalışmalar da var.

İçinde bulunduğumuz 10 yıllık süreçte, ABD'de bugüne kadar işgücündeki büyüme oranı %0.3 düzeyinde gerçekleşti. Bir önceki 10 yıllık dönemdeki oran %0.8 olarak gerçekleşmiş. 2010-2030 yılları arasında çalışma çağında olan nüfusun yıllık artış hızının ortalama %0.3 olacağı tahmin ediliyor.

1990'larda, ABD'de çalışma yaşındakilerin nüfus artışı yılda ortalama %1.2 idi. 2013'teki oran %0.4. Uzun süredir iş arayan ama bulamayanlar umutlarını yitirerek iş aramaktan vaz geçtiler. İşsizliğin tanımına göre, iş aramayanlar işgücünün bir parçası ve dolayısıyla işsiz sayılmaz. İş aramaktan vazgeçişin arkasında işgücünün yaşa ve niteliklere bağlı değişim ve dönüşümü ve demografik nedenler gibi analizi son derece karmaşık konular yatıyor.

İşgücüne katılım oranı, yani çalışma çağında olup çalışan ve iş aramakta olanların toplam nüfustaki payı 2007'de %65.9 iken bugün %62.8'e düşmüş durumda.

ABD'de, 2007 yılından önce başlayan işgücündeki verim artışı düşüşü, 2007'den sonra hız kazanmış durumda. 1947-2007 yılları arasında, yılda ortalama %2.3 olan işgücünde verim artışı 2008 krizi sonrasında başlayan toparlanma döneminde yılda ortalama %1'in biraz üzerine çıkabilmiş durumda. Verim artışının, bugün yapılan yatırımların bir sonucu olarak ilerideki yıllarda gecikmeli olarak ortaya çıkabildiğini biliyoruz. Ancak, bugün yapılan hangi yatırımlar verim artışı yaratma potansiyeline sahip? Verim artışı yaratabilecek yatırımların sonuçları işgücü verimine ilişkin rakamlara ne zaman yansıyabilir? Bu soruların cevaplarını eksiksiz olarak bugünden bulabilmek mümkün değil. Ayrıca, kişisel yorumlar ve değerlendirmelere göre farklı cevapların ortaya çıkmasının çok doğal kabul edilebileceği sorular bunlar.

Potansiyel büyüme oranı, işsizliği ve enflasyonu herhangi bir dönemde mevcut cari oranlarında sabit tutan büyüme oranını ifade eder. İşsizliğin azalması için ekonominin potansiyel büyüme oranının üzerine çıkması gerekiyor. Bu durumda enflasyonun yükselmemesi için verim artışı gerekiyor.

Potansiyel büyüme oranına ulaşamayan ya da yaklaşamayan bir ekonomide yeni yatırımların yapılmasında zayıflıklar görülecektir. Yatırım harcamalarının milli gelir içindeki payı düşecektir.

Yukarıdaki özetten sonra, 22 Ağustos'taki Jackson Hole toplantısında Fed başkanı Yellen'ın yaptığı açıklamalara gidelim. Yellen, işgücü piyasasında atıl bir kapasite olduğunu ve bu atıl kapasitenin ne kadarlık bir zaman diliminde eriyebileceğini bilmediğini söyledi. Faiz artırımının düşünülenden önce gerçekleşebileceğini dile getirdi ve bu konuda karar vermekte zorlandıklarını anlattı. Yellen'ın bu sözlerinin altında ve kafasında, The Economist dergisinden derlediğim yukarıdaki istatistiki veriler var. Arızi ve yapısal sorunları tespit ederek bir karar vermek gerekiyor.

ABD ekonomisindeki manzara böyle iken, S&P 500 endeksinin 2.000 değerine ulaşıp ulaşmayacağını sorgulamak ekonomistler arasında paranın yönünü anlamak, yatırımcılar arasında ise sadece o piyasada yatırım yapanlar açısından önemlidir. Temelde başka sorunlar varken sadece borsa, döviz, faiz, v.s. konuşmanın çok büyük bir anlamı yok.

Draghi ve Kuroda da konuştu Jackson Hole'da. İkisinin de yaptıkları konuşmaların hiçbir mesajı yok. Ancak, kendilerini suçlamak mümkün değil. Zira, kendi siyasetçileri nedeniyle söyledikleri anlamsızlaştı. Yapabileceklerinin azamisini yapıyorlar oysa. Yine de eleştirilebilirler ama yaşamakta oldukları sorunların temelinde kendileri yok.

Draghi'nin Avrupa'daki siyasetçilere sorması gereken şu: ECB parasal genişleme yaparken ve TLTRO uygulamasına giderken siz maliye politikalarını sıkarak neden benim amaçlarıma ters düşen politikalar uyguladınız? Geldiğimiz nokta, benim çabalarımı boşa çıkardı. Örneğin Fransa neden vergi artışları yaptı ve 2017'ye kadar €50 milyar tutarında harcama kısıntılarına gitti? Hollande, 2014 için %1 büyüme beklerken, şimdi %0.5'e razı durumda. Üstelik, Maastricht kriteri olan kamu açığı/milli gelir oranındaki %3'lük hedefi de tutturamıyor. Oran, 2013'te %4.3 oldu ve bu yıl da tutturmanın mümkün olmadığını ve %3.8 olarak gerçekleşeceği yine Hollande tarafından dile getiriliyor. Hiç mi yoktur sizin hükümetinizde optimum vergi oranının ne olduğunu bilen?

Kuroda'nın da benzer şekilde Abe'ye neden tüketim üzerinde vergi artışına gittiğini sorması gerekiyor. Avrupa'daki gibi bu kadar büyük ölçekte parasal genişleme uygulayan bir merkez bankası olarak bu verginin hangi akla uygun olarak nereden çıkarıldığını sorması gerekir.

Özellikle Draghi, üzerine düşen soruları sormuş durumda ama anlamıyorlar. Sıkılaştırıcı maliye politikaları uygulanırken reel kesime özel olarak planlanmış olan TLTRO'nun başarılı sonuç verip reel ekonomide talep yaratması nasıl mümkün olacak?

Jackson Hole'daki açıklamaları kafamdaki bu bilgiler, sorular ve tartışmalarla dinledim. Bizde olduğu gibi, küresel boyutta da yapısal sorunlar var ve bizde olduğu gibi küresel boyutta da pek bir şey yapılmıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.08.2014)

Wednesday, August 20, 2014

Hassaslaşan Dengeler: İç Siyaset, Dış Politika ve Fed

Ekonomide, siyasetin belirleyicilik özelliği güç kazanınca ekonomik veriler üzerine yapılan tahminlerin aralığı genişliyor. Çünkü siyasetin içindeki çok sayıda bilinmez ekonominin içinde fiyatlanmaya çalışılıyor. Doğru fiyatlama başarısı ancak belli bir noktaya kadar gerçekleşebiliyor.

Türkiye ekonomisi, iç siyasette arka arkaya yaşamakta olduğu seçim süreçleri ve geleceğe yönelik çok köklü siyasi değişim olasılıklarına ilave olarak dış politikanın da etki alanına çoktandır tanıklık etmediğimiz boyutta girmiş durumda.

Ekonomi, salt kendi içindeki dinamiklerle değerlendirildiğinde, bir tıkanıklık yaşıyor. Enflasyon yüksek, cari açığı büyütmeden büyüyemiyoruz, reel sektörün bankacılık kesimine yönelik kredi talebinin temelinde yeni kapasite yaratılması amacı yok, işsizlikle ilgili seyirde olumsuzluk var, büyüme performansımız düşüyor, kamu maliyesindeki gücümüzde zayıflama sinyalleri var. Yüksek cari açık nedeniyle uluslararası sermayeyi çekmek konusunda geçmiş 10 yıla göre zorlanabileceğimizi düşünebileceğimiz bir 2015 yılı yaklaşıyor. Zira, Fed'in faiz artıracağına dair tahminler bile piyasa fiyatlamalarını küresel düzeyde en azından faizlerin artık inmemesi yönünde etkiliyor.

Ekonominin dışındaki dinamiklerin başında Haziran 2015 genel seçimlerine giden yolda karşımıza çıkabilecek sert bir siyasi ortamın ekonomide yaratabileceği riskler geliyor. Babacan'ın yeni hükümette kalıp kalmayacağına ilişkin tartışmalarla beraber ekonomi-siyaset arasındaki ilişkiler sıcaklaştı. Tartışmanın temelinde Babacan'ın yeni kabinede kalıp kalmaması yok aslında. Babacan'ın kabinede neden kalıp kalmayacağı önemli. Nedenin sonuçtan daha önemli hale gelmiş olması başbakan ile Babacan arasındaki ekonomi yönetimi prensiplerine ilişkin tartışmadan kaynaklanıyor. Merkez bankasının bağımsızlığının Türkiye'de sorgulanmasına neden olacak bir tartışma olmasaydı, Babacan'ın kabinede kalıp kalmayacağı bu kadar önemli olmayacaktı. Babacan görevde kalmasa bile, görevi yeni alan kişinin yaklaşımlarına piyasa alışır ve ekonomik-siyasi konjonktürün gerekliliklerine uygun olarak çalışırdı. Mevcut tartışma, Türkiye'nin yabancı sermayeyi çekebilme gücünü etkileyecek kadar önemli ve ciddi. Ya başbakan ikna edilerek Babacan görevde kalacak ya da yeni bir ismin göreve gelmesiyle beraber yabancı sermayenin Türkiye'ye olan ilgisini en azından bir süre için riske atacağız. Bu sürenin uzun ya da kısa olması, yapılacak açıklamalara bağlı. Gereksiz yere alınabilecek böylesi bir riskin ekonomiye ödeteceği bir bedel var tabii ki.

Dış politikada Türkiye ekonomisini en fazla etkileyebilecek konu Irak. Haziran ayının cari işlemler açığı $4.1 milyar oldu. Beklenti, $3.7 milyar düzeyinde idi. Mayıs ayında gerçekleşen cari açık ise $3.5 milyardı. Irak, Türkiye'nin Almanya'dan sonraki en büyük ikinci ihracat pazarı. 2013 yılında Türkiye'den Irak'a yapılan ihracat $13 milyar. Haziran 2013'ten Haziran 2014'e uzanan 1 yıllık süreçte Irak'a yapılan sevkiyatlarda $745 milyon civarında bir düşüş var. Irak'taki gelişmelerin ve koşulların Haziran'dan sonra olumsuzlaşmaya devam ettiğini düşünecek olursak, Temmuz ve Ağustos'a ait cari işlemler verilerindeki Irak etkisinin Haziran'a göre daha büyük olacağını tahmin edebiliriz.

Türkiye için Rusya'da bazı fırsatlar ortaya çıkabilir. Irak'ta kaybolan pazar büyüklüğü AB'nin Rusya'ya karşı uyguladığı yaptırımlar nedeniyle bir ölçüde Rusya'da telafi edilebilir. Ancak, jeopolitik risklerin ortaya koyduğu tablonun enerji fiyatlarını alevlendirmesi durumunda bütün senaryoları yeniden gözden geçirmek zorunda kalırız.

Uluslararası derecelendirme kuruluşları son günlerde Türkiye üzerine ard arda yorumlar yapmaktalar. Bu yorumların zamanlaması, motivasyonu benim ilgi alanıma girmiyor. Bu kurumların Türkiye'nin temel ekonomik yapısına ilişkin yorumlarını izliyoruz ve dinliyoruz ama benzer yorumları kendi içimizde yıllardır yapmaktayız. Bu kuruluşların yorumları, yorumların kalitesi anlamında ilgi çekici değil. Fakat, bu kuruluşların verdikleri notlara ve/veya görüşlere göre Türkiye'ye gelme ya da gelmeme kararı veren fonlar var. Bu fonların yatırım kararlarının cari açık vermekte olan Türkiye için önemli olması nedeniyle uluslararası derecelendirme kuruluşlarını dinlemekteyiz. Bu kuruluşların 2008'e giden yolda yaptıkları hataları biliyor, hatırlıyor ve aklımızda tutuyoruz.

2014 yılının ikinci yarısının, ilk yarıya göre daha olumlu bir havada geçmesini bekliyordum. Çünkü, 30 Mart'taki yerel seçimler atlatılmış ve en geç 24 Ağustos (2. tura gedilmesi gerekseydi) tarihinde cumhurbaşkanlığı seçimi tamamlanmış olacaktı. Ancak, merkez bankası üzerinden başlayan faiz tartışmasının tansiyonunun bu kadar yükseleceğini hiç düşünmedim. Ortaya çıkabilecek tartışmaların Türkiye'nin aleyhine sonuçlar vermeyecek şekilde sonuçlanacağını düşündüm. Rusya'nın Kırım'ı ilhak edeceği hiç yoktu hesaplarımda. IŞİD'in Irak'ı işgal edeceğini hiç tahmin edemedim. İç siyasetin genel seçimlere kadar belli ölçüde gerilimlere gebe olabileceğini düşünüyordum ama belirsizliklerin henüz 2014 yılı içinde bu denli fazla olabileceğini öngöremedim. Gelinen noktada, en azından 2014 sonuna kadar iç siyasette sakin kalabilmeyi başarabilsek bile tedirginlik faktörü sürekli devrede olacak.

Avrupa'dan her an tatsız bir haber geleceğini düşünüyordum. Zamanını bilemezdim. Avrupa, bütün sorunlarını sadece Draghi ile çözmeye çalışıyor. Bu yaklaşımla, Euro Bölgesi'nin çökme olasılığı halen vardır. Böyle bir felaketin küresel ekonomi için sonuçlarını düşünmek bile istemem.

Türkiye, iç siyasette ve dış politikada son derece hassas bir dengede giderek, Avrupa'daki ekonomik gelişmeleri çok yakından takip ederek ve Fed'in faiz artırımına ilişkin tartışmaların ortaya koyduğu fiyatlamaları dikkate alarak ve %3-3.5 aralığındaki bir büyüme oranına razı olarak 2015 sonuna kadar durumu idare etmek zorunda. Sonrasına ilişkin tahminlerim de var ama onları konuşmak için ya çok erken ya da artık çok geç.

Amin Maalouf'un Çivisi Çıkmış Dünya adlı kitabını yeniden okumak lazım galiba.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.08.2014)

Thursday, August 14, 2014

Süleyman Seba'lar Ölmez

14 Ağustos 2014'teki doğum günümü hiç unutamayacağım. Hep hatırlamak zorunda kalacağım Süleyman Ağabey'in 13 Ağustos'taki vefatı nedeniyle. Haberi alınca, önce boğazım düğümlendi. Sonra gözlerim doldu. Ardından, geçmişe gittim. Gençliğimin Süleyman Seba'sını hatırladım. Yani, Beşiktaş'ta başkanlık yaptığı yılları. 88 yaşında vefat ettiğini hatırladım ve içimdeki acı ve o ilk andaki sarsıntı, tahammül edilebilir bir hüzne dönüştü.

Ölümün de hayırlısı derler hani. Herkes Süleyman Seba gibi hatırlanacak gibi ölse. Dolu dolu yaşanmış koca bir hayat. Elbette sonu var bu hayatın. Ama, son nefesten sonraki cenaze çok önemli. Kimler gelecek? Nasıl hatırlayacaklar? Neler düşünecekler? Ölenin unutmuş olduğu iyiliklerini hatırlayanlar mı bir son teşekkür için gelecek, yoksa görev yerine getirmek için mi gelecekler?

Sabahtan beri, insanlar bana baş sağlığı diliyor. Kabataş Erkek Lisesi'nden arkadaşlarımla konuşuyorum, sesler titriyor telefonda. Kabataş Erkek Liseliler Derneği başkanı arkadaşım, kardeşim, Anıl Cansızoğlu ile yarını konuşuyoruz. Benim yaş günümü kutlama nezaketini gösteriyor hala. "Bırak şimdi yaş gününü, başımız sağ olsun" diyorum. Koyuveriyor kendini telefonda. Dayanamıyorum. Yine dönüyorum eskiye, 80'li yıllara. Sonra, Faik Gürses ile karşılaşıyoruz. 42 yılını beraber geçirdiği Süleyman Seba için konuşması istenmiş NTV Spor'da. Gökhan Keskin ile yayından çıkmışlar. Faik Gürses'in gözleri yaşlı.

Kabataşlı idi, Beşiktaşlı idi. Fakat, her şeyden önce büyük bir insan, yüreği büyük bir çınardı. Gençtik, kanımız durmuyordu. Heyecanlı tepkilerimiz vardı ama asaleti gördük O'ndan. Heyecanımız ne kadar çok, taşkınlıklarımız ne kadar fazla olursa, duruşumuzun nasıl olması gerektiğini öğrendik O'ndan. Babamın heyecan duyarak örnek gösterdiği adamdı gençliğimde.

Okulumuzun pilav günlerinde sohbetler ettik. Akaretler'deki Bordo'da yemekler yedik. Yaşama bakışında, spor anlayışında, insanlara tavırlarında hep aynı duruş vardı. Yaşa bakmaksızın saygılı, herkese sevgili, asil, son derece mütevazi ama bir o kadar da prensipli, ahlaki konulardaki ilkelerde tavizsiz. Benim yakından izlediğim bu duruş, toplumun her kesiminde biliniyor. İşte biz Kabataş'lılara ve Beşiktaş'lılara "Beşiktaşlı duruşu" kültürünü veren değerler de bunlardı.

Her ölüm ölüm değildir. Hele ki Süleyman Ağabey'in ölümüne ölüm demek mümkün değildir. Değer yaratan, değerlerini kitlelere en güzel üslupla anlatabilen ve topluma mal olan insanlar ölmez. Artık yok diye üzülür insan sadece. Bu değerlerin rengi de olmaz. Değerler siyah-beyazdır bazen, sarı-laciverttir, sarı-kırmızıdır, bordo-mavidir, kırmızı-siyahtır, kırmızı-beyazdır. Nasıl ki Metin Oktay ya da Lefter'de de değerlerin renkleri birbirine karıştıysa.

Ölümün hayırlısı varsa eğer, sıralı olsun ölüm. Hayat, dolu dolu ve uzun yaşanmış olsun sağlıkla. Büyük insanlar göç edince, ilk hüzün gurur ve kıvanca bırakır yerini daha sonra.

Bir yandan yeni yaşımla beraber hatırladığım gençlik yıllarım, diğer yandan da o yıllara damgasını vurmuş bir insanın gidişi. Birbirine karışan duygular.

Haldun Taner'in sözüyle, ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.08.2014)

Monday, August 11, 2014

Haziran 2015'e Uzanan Siyaset-Ekonomi İlişkisi Tahmini

Yüksek Seçim Kurulu'nun ilan ettiği geçici sonuçlara göre 55.692.841 kayıtlı seçmenin 41.283.773'ü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılarak Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanlığına layık gördü. Seçime katılım oranı %74.13 oldu. Oyların %51.79'unu Recep Tayyip Erdoğan, %38.44'ünü Ekmeleddin Mehmet İhsanoğlu ve %9.76'sını Selahattin Demirtaş aldı.

Seçime katılım oranı, genel kanaatin aksine düşük değildi. 10 Ağustos'ta yapılan seçimin ardından 30 Mart'taki yerel seçim düşünülerek kamuoyunda seçime katılımın düşük olduğu kanaati oluştu. Ancak, çok sayıda ülkedeki katılım oranlarıyla karşılaştırma yapıldığında, bizdeki katılımın düşük olduğunu söylemek mümkün değil.

Yeni cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 28 Ağustos'ta yeni görevine resmen başlayacak. Haziran 2015'teki milletvekilliği seçimlerine kadar Türkiye'de siyaset ilgi çekici bir sürece tanıklık etmemize neden olacak. Yeni cumhurbaşkanı, halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı ve mevcut anayasaya göre bakanlar kuruluna başkanlık yapabiliyor. Ancak, hükümet ile ve kadrolarından geldiği siyasi partiyle herhangi bir ilişiği olamıyor. Yeni cumhurbaşkanı seçilmiş bir cumhurbaşkanı olduğuna ve yeni başbakan en azından Haziran 2015'e kadar seçimle göreve gelmiş bir başbakan olamayacağına göre icra görevi kim tarafından yerine getirilecek?

Mevcut anayasaya göre icranın başındaki kişi başbakan. Fakat, yeni cumhurbaşkanının seçim propagandaları sırasındaki söylemlerini hatırlayınca, olağanüstü parti kongresiyle göreve gelecek olan ve halk tarafından seçilmemiş bir başbakanın yeni seçilmiş cumhurbaşkanı tarafından yönlendirilmesi söz konusu olabilecektir. Cumhurbaşkanı ve başbakan her hafta toplanabilir ve devletin yönetimine ilişkin istişarede bulunabilirler. Cumhurbaşkanının bakanlar kuruluna başkanlık yapma yetkisi de olduğuna göre, yeni cumhurbaşkanının yeni kurulacak hükümet üzerinde nefesini yoğun bir şekilde hissettirme şansı var. Olası manzara, geçmişteki Turgut Özal-Yıldırım Akbulut arasındaki başbakan-cumhurbaşkanı ilişkilerine benzeyecek gibi görünüyor. Gelişmelere bakarak, bu tahminin niteliksel taraflarını önümüzdeki aylarda irdelemeye çalışacağız.

Haziran 2015'te yapılacak olan milletvekilliği seçimlerine kadar, bir anayasa değişikliği ile yeni cumhurbaşkanının önceki açıklamalarından bildiğimiz başkanlık sistemine geçiş arzusu gerçeğe dönüşebilir mi? Sanmıyorum. Ancak, konuyla ilgili nabız yoklamalarının olabileceğini tahmin ediyorum. Konuyla ilgili olası görüşmelerin kamuoyuna yansıyış biçimine göre siyasi tansiyon zaman zaman yerinden oynayacak. Zira, muhalefetin bu konuda direnişte olacağı çok açık. Haziran 2015'teki seçim sonuçları Türkiye'nin uzun vadeli geleceğine ilişkin son derece belirleyici unsurları içerecek. Diğer bir ifadeyle 2015'teki seçim, Türkiye için önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyacak.

Ekonomi yönetimi Haziran 2015'e kadar mevcut hükümetin içinde yer alan kişilerle mi yoluna devam edecek yoksa değişecek mi? Kabinede ekonomi açısından özel öneme sahip iki isim var: Babacan ve Şimşek. Bu iki isim, uluslararası yatırımcılarla aynı dili konuşabilen kişiler olmak özellikleriyle yüksek cari açığın zorunlu bir sonucu olarak uluslararası sermayeyi kendisine çekmek durumunda olan Türkiye'nin cari açığının finansmanına olumlu katkılar yapabiliyor. Ancak Babacan'ın başbakan ile ekonomi yönetimi prensipleri ve özellikle merkez bankası bağımsızlığı konusunda anlaşamadığı son derece net olarak ortada.

Başbakan, cumhurbaşkanı olduğunda hükümetin kararları üzerinde müdahil olacaksa ve yeni kabinede Babacan yer almazsa uluslararası yatırımcılar nezdinde ekonomi yönetimi prensipleri noktasında Türkiye'nin itibarı zedelenir. Çünkü, Babacan'ın dile getirdiği prensipler ile ekonomi kitaplarında anlatılanlar temel olarak örtüşüyor. Türkiye'nin ekonomi cephesindeki siyasi kaynaklı risklerin başında işte bu prensipte anlaşamama durumu yer alıyor. Yani konu, ekonomi yönetiminin değişmesi ile doğrudan ilgili değil. Asıl ön plana çıkan nokta, ekonomi yönetimindeki olası değişikliğin nedeni.

Görünen o ki, 2002 yılından bu yana küresel boyutta yüksek likidite koşullarından yararlanan mevcut hükümetin ekonomide reformist bir yaklaşım ortaya koyabilmesi en azından Haziran 2015'e kadar imkansız. Zira, ekonomide reform yapmak demek siyasi bir bedel ödemek demek. Derviş'in reformlarının DSP-MHP-ANAP koalisyonuna nasıl bir bedel ödettiğini hatırlayalım. Haziran 2015'ten sonra yine bir Ak Parti iktidarı söz konusu olursa, reform gerçekleşebilir mi bilemiyorum. Ancak, bu konuda pek ümidim yok. Zira, geçmişteki performans geleceğe yönelik olumlu bir sinyal vermiyor.

2015 yılında Fed, faiz oranında bir artırım gerçekleştirmese bile, faiz artırımı sürekli konuşuluyor olacak ve piyasalar bu olasılığı fiyatlayacak. Yani, Fed'in faiz artırımının sürekli gündemde olduğu koşullarda bile uluslararası sermayeyi Türkiye'ye çekmenin bedeli içerideki faizlerin yükselme eğiliminde olması olarak karşımıza çıkacak. Faiz artırımı gerçekleşirse, bizim faizlerimizin de yükselmesi kaçınılmaz olacak.

2000'lerin başlarından beri süregelen ucuz ve bol para döneminin sonuna yaklaşmış bulunuyoruz. Ekonomimizde yeni bir nefes yok ve bir tıkanma söz konusu. Üretim gücü artan bir ekonomik model yerine toplam bedeli neredeyse Türkiye'nin yıllık milli gelirinin yarısına ulaşan mega inşaat projeleriyle birkaç yıllığına durumu idare edecek bir süreç yaşanacak. Ekonomide reform yapılırsa, bu yazıyı yazan kişi çok şaşıracak.

Özetle, ekonomi yönetimine kimin geldiği değil, neden geldiği önemli. Görevde olan ya da olacak kişilerin doğru ekonomi yönetimi prensiplerini uygulamaya ve merkez bankasının bağımsızlığını korumaya özen göstermeleri gerekiyor. Bu çizginin dışına çıkmanın Türkiye'ye faturası ağır olur.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.08.2014)