Pages

Monday, July 21, 2014

Jeopolitik Riskler Neden Fiyatlanmıyor?

Bir önceki yazımda, bir anda şiddeti artan jeopolitik riskleri özetlemeye çalıştım. Bu özeti ortaya koyarken, coğrafi perspektifi biraz geniş tutarak ve konunun insani boyutuna vurgu yaparak hislerimi de anlatmak istedim. Dile getirdiğim o geniş coğrafyanın orta yerinde Türkiye var.

Jeopolitik gelişmelerin piyasalar üzerinde ortaya çıkabilecek etkileri konusunda yapılmakta olan yorumların tersine, piyasalarda önemli boyutta ve kalıcı olduğunu düşünebileceğimiz bir dalgalanma görmedik. Bir anda yükselen uluslararası politik tansiyona bir miktar tepkisi geldiyse de, piyasalar daha sonra anladı ki ortaya çıkan jeopolitik risklerin ekonomik boyutu güçlü değil.

İsrail ile Filistin arasındaki çatışmanın ekonomik boyutunu en ciddi ölçüde petrol fiyatı üzerinde görebiliriz. Ancak, petrol fiyatına ilişkin bir endişe oluşması için, bu çatışmanın içine öncelikle Mısır'ın da çekilmesi lazım. Mısır'ın dahil olduğu bir askeri müdahale, petrolün lojistiğinde meydana gelebilecek aksamalar açısından çok önemli. Küresel piyasalarda, bir gündeki fiziksel petrol sevkiyatının yaklaşık %35'lik bir bölümü Kızıl Deniz'den geçiyor.

Mısır'ın dahil olacağı bir savaş durumunda, diğer Arap ülkelerinin devre dışında kalması mümkün mü? Bence hayır. Böyle bir felaket senaryosunda petrol fiyatının tahmin edemeyeceğimiz bir noktaya ulaşması elbette ki mümkün ve hatta kesin. Pekiyi, Mısır'ın çatışmalara katılma olasılığı var mı? Bence hiç yok. Dolayısıyla sonuç: Mısır'ın lojistik önemine tehdit oluşturmayacak gelişmeler petrol fiyatını etkilemez. İsrail ile Filistin zaten sürekli bir çatışma içinde. Son iki haftada ortaya çıkan durum, çatışmaların yoğunlaşması ve savaş havasına bürünmesi olarak görülebilir. İsrail'in ve Filistin'in petrol konusunda herhangi bir önemi olmaması, bu iki taraf arasındaki savaş nedeniyle petrol fiyatını ancak ve ancak psikolojik ve/veya spekülatif nedenlerle yükseltebilir. Bu psikolojik eşik ortaya çıkmadı. Bundan sonra ortaya çıkacağını bekleyecek bir nedenimiz yok. Spekülasyon konusunda bir tahminde bulunamam. Umarım devreye girmez.

Petrol fiyatının yükselmesi için diğer bir olasılık, IŞİD'in Basra Körfezi'ne ilerlemesidir. Hem bu blogdaki önceki bazı yazılarımda, hem de katıldığım televizyon programlarında üstüne basa basa ifade ettiğim üzere, Irak'ın petrol kaynaklarının %90'ını barındıran Basra'daki yataklar IŞİD tarafından ele geçirilmediği sürece petrol fiyatında yine ancak psikolojik ve/veya spekülatif nedenlerle yükselme meydana gelebilir. Irak'taki rafineriler Irak'ın kendi ihtiyacı olan işlenmiş petrolü temin etmekte dahi son derece yetersiz durumda. Dolayısıyla, Irak'taki rafinerilerin IŞİD'in eline geçmesinin petrol fiyatı üzerinde hiçbir etkisi olmaması gerekirdi. Fakat, Brent petrolün varil fiyatı $115'e ulaştığında piyasalar bu gerçekten habersizdi. IŞİD'in nereye kadar ilerleyeceği öngörülemiyordu. Bağdat'a yaklaşılması, havayı olumsuz etkiledi. Ancak, İran ve ABD tarafından ortaya konulan politik tepkilerle IŞİD'in Basra'ya ilerleyebilmesinin zayıf bir ihtimal olduğu anlaşıldı ve Brent petrolün fiyatı $106-107 seviyelerine geriledi.

Ukrayna ile ilgili olarak Rusya ve ABD arasındaki gerilim iki ülkenin birbirlerine karşılıklı olarak yaptırımlar açıklamalarıyla evrimleşiyor. Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesinin ardından ABD 3 ayrı paket halinde bir dizi yaptırım kararları aldı. Bu kararlar, Rus borsasında dalgalanmalara yol açtı ama enerji fiyatlarını küresel boyutta etkileyecek güce sahip olmadı. Zaten, böyle bir sonucun ortaya çıkmasını ne ABD ne de AB isteyebilir. Rusya'nın Ukrayna politikasına sert karşılık verebilecek konumda olan ülke ABD'dir. Fakat, AB'nin Ukrayna üzerinden tedarik ettiği Rus gazı düşünüldüğünde, ABD'nin AB'nin çıkarlarını da gözetmesi gerekiyor. Bu nedenle ABD, uyguladığı yaptırımların dozunu yumuşak bir şekilde artırırken AB ülkeleri ABD'ye sözlü destek veriyorlar ama sert olarak nitelendirilebilecek bir adım atamıyorlar.

ABD'nin son açıkladığı yaptırımlar Rusya'nın tüm sektörleri için geçerli değil. Yaptırımlar, Rosneft, Novatek, Gazprom gibi büyük enerji firmalarını, Gazprombank ve VEB gibi büyük bankaları,  Kırım'da denizyolu ile petrol taşıma işi yapmakta olan bir firmayı ve Kalaşnikov gibi savunma sanayi firmalarını hedefliyor. Buna göre, söz konusu sektörlerdeki Rus firmalarının Dünya'nın en likit sermaye piyasalarından biri olan Amerikan sermaye piyasasından bundan böyle 90 günün üzerindeki vadelerde finansman sağlaması yasaklanıyor. Yani ABD, sadece kısa vadeli işletme sermayesi finansmanı sağlamak için sermaye piyasalarımız size açık diyor Rus şirketlerine. Ancak, mevcut ABD-Rus işbirliklerine müdahale etmiyor ya da Rus şirketlerinin yurt dışındaki varlıklarına el koymak gibi bir yaptırıma gitmiyor. Örneğin, Rosneft ile ExxonMobil arasında devam eden ortak iş alanlarına herhangi bir müdahale henüz söz konusu değil. Bu ortaklıkların bitmesi için yaptırımların dozunun artması lazım. Yeni açıklanan yaptırımların sert olduğunu söylemek mümkün değil.

Yaptırımların etkilerini biraz anlayabilmek için bazı verilere bakmak gerekiyor. Petrol ve gazı beraber ele aldığımızda, Rusya'nın enerji firmalarının Suudi Arabistan'dan daha fazla enerji ihraç ettikleri ortaya çıkıyor. Rosneft'in piyasaya pompaladığı günlük varil adedi 4.1 milyon. Gazprom'un toplam borcunun $8.2 milyarlık kısmı Amerikan Dolar'ı üzerinden alınmış ve vadesi 90 günün üzerinde. Ancak, bu borcun önemli bir bölümünün ABD değil, Avrupa kaynaklı olduğu tahmin ediliyor. Kalaşnikov'un yıllık üretiminin %30'u ABD piyasasında arz ediliyor. 2014'ün ilk çeyrek sonuçlarına göre Rosneft'in $41 milyarlık bir borç rakamı söz konusu ve bu rakamın büyük bir bölümü batılı bankalara ait. Ayrıca, ilerideki vadelerde ürün teslimi yapılmak koşuluyla Rosneft'e yapılmış ön ödemelerin toplamı $25 milyar. Bu $25 milyarın $20 milyarı Çin tarafından sağlanmış. Şimdi, buradaki Çin bağlantısına dikkat etmek gerekiyor.

Çin, kendi bankaları üzerinden Rusya'ya yönelik kredi mekanizmalarını harekete geçirdiği anda Rusya'nın ABD ile arasındaki gerilimin bedelini karşılayabilecek durumda. Yukarıda dikkat çektiğim verilere paralel olarak mevcut yaptırımlar ancak söz konusu firmaların bazı satış ve finansman stratejilerinde değişiklik yapabilir ve bölgesel piyasaları olumsuz etkileyebilir. Ancak, fiyatlamaları küresel boyutta etkileme gücüne sahip değil.

Jeopolitik risklerin fiyatlanmasıyla ilgili esas önemli nokta bundan sonraki adımların ne olacağıdır. Yaptırımlar, yaptırımların uygulandığı ülkeleri çaresiz ve alternatifsiz bırakmadığı sürece zayıf ve sınırlı etkilere sahiptir. Nitekim, AB'nin dile getirdiği sert gibi gözüken Rusya karşıtı söylemlerin Rusya için hiçbir caydırıcı gücü bulunmuyor. AB, Brüksel'de toplantı yaparak Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası'nın (EBRD) Rusya'ya yönelik finansman sağlamada bazı kısıntılara gideceğini açıkladı. Bu noktada da dönüp dolaşıp Çin bağlantısına geliyoruz. Rusya'nın finansman ihtiyacı ile ilgili boşluğu Çin doldurduğu sürece, AB'nin açıkladığı bu yaptırımların işe yaraması mümkün değil. Çin, Rusya'nın finansman alternatiflerinin azalmasından dolayı Rus firmalarının fonlanma maliyetini yükseltici adımlar atabilir. Ama, belki! Ukrayna krizinin  olası aşamaları piyasalarda analiz edilmiş durumda.

Bu arada, Rusya'nın da eli boş durmadı. Rusya da ABD'ye karşı yaptırımlar uyguladı. Guantanamo/Küba ve Abu Ghraib/Irak hapisanelerinde insan hakları suçları işlemiş olan Amerikalı yetkililere Rusya'ya giriş yasağı getirdi. Çok etkili değil mi?

Hem İsrail-Filistin cephesindeki gelişmeler, hem de Rusya'ya ilişkin yaptırımlar başta petrol olmak üzere herhangi bir emtianın arzında kısıtlayıcı etki yapmadığı, uygulanacağı ileri sürülen yaptırımlar cılız kaldığı ve Rusya'yı alternatifsizliğe sürüklemediği sürece piyasaların fiyatlayacağı bir durum ya da gelişme ortaya çıkamıyor.

Piyasalar, nadiren de olsa rasyonel davrandığı bir sürecin içinde bulunuyor. Spekülatörler de demek ki beklemedikleri bir şekilde bu gelişmelere cevap verebilecek pozisyonlardan uzak yakalandılar bu sürece. Tabii, hiç devreye girmeyecekleri anlamına gelmiyor bu durum ama çok konuşmayalım da nazar değmesin.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.07.2014)

Saturday, July 19, 2014

Riskli Bir Şey İnsan Olabilmek

Bacağının biri kopmuş. Kahverengi kumların üzerine yığılıp kalmış. Bir çocuk. Dört ya da beş yaşlarında. Aralarında yaşça biraz daha büyük olan çocuk başka bir çocuğu kollarında taşıyarak kaçıyor. Taşınan çocuk, son nefesini vermek üzere. Dört kuzen denize girmeye gidiyorlar Gazze sahillerine. Tepelerine inen bombalarla ölüyorlar.

Haziran 2006'da, Ghaliyas ailesinden yedi kişi birden aynı anda hayatını kaybetmişti. Filistin'de, İsrail saldırıları başladığından beri ölenlerin %75'i sivil. Böylesi bir saldırı ya da savaş taktiği çok gerilerde kaldı diye düşünüyorduk ama iş öyle değil. Siviller hedef alınıyor ve ölebiliyor.

Ölen çocukların bu çıldırmış dünyada olup bitenlerden haberleri yok. Ne Tevrat'ta ne de Kuran'da yazanları biliyorlar henüz. Bu savaşın anlamını dahi idrak etmiş değiller. Aynı bugün savaşanların da birkaç on yıl önce hiçbir şeyden haberleri olmadığı gibi. Ama öğrendiler. Kavgayı, kanı, öldürmeyi ve zulmetmeyi öğrendiler. Şimdi, öğrendiklerini yapıyorlar.

Son haftalarda olup bitenleri izleyerek ne daha fazla acı hissediyorum ne de sadece İsrail Hükümeti ya da Hamas'a kızgınım. Yıllardır günlük çatışmaları takip ettiğimde ne hissediyorsam yine aynısını hissediyorum. Her gün bir insan öldüğü için tepki vermeyip, ölü sayısı artınca gazete manşetlerine çıkan haberlere ve bu vurdum duymazlığa zaten hep kızgınım çünkü. Ölü sayısıyla doğru orantılı dikkat ve acı. Olmaz olsun böyle dikkat, böyle acı.

Orta Doğu'da olanların sorumluları, fikirlerinde aşırılıklar olan ve bu aşırılık içeren fikirlerini hayata geçirmiş olan gruplardır.

İnsanca, insan gibi, insanlık namına, insan vicdanı, insan onuru... Hepsi saçma sapan boş laflar. Çürümüş siyaset müssesesinin her yerde kullanmaya bayıldığı, kendisine meydan şakşakçısı toplamak için sarfettiği anlamsız laflar bunlar. Bu sözlerin anlamı kalmadı bende. Daha doğrusu tanım değiştirdi yıllar içinde. Kimsenin ispat etmesi mümkün olmayan iddialar ve bu iddiaların uzantısı olan inançlar nedeniyle iki bin yıldır savaşıyor insanlar. Din savaşları yapılıyor. Hatta, aynı dinden olanlar mezhep savaşı yapıyorlar. Tanrı, insanların birbirini katletmesini istediği için gönderdi o kitapları değil mi? Ben zerre kadar bir şey anlamış değilim bu işten.

Kahire'de İsrail'den bir üst düzey delagasyon ile Mahmud Abbas, Sisi ve Tony Blair bir araya geliyor. Bu ekipten bırakınız barışı, sürdürülebilir bir ateşkes kararı çıkacak. Gerçi çıktı da. Beş saat dayanabildiler ancak birbirlerini katletmeden.

Filistin'de yaşanan dramın bir başkası aynı anda Irak'ta yaşanıyor. Şiddetten kaçmaya çalışan bir Iraklı'nın anlattıklarını okuyorum geride bıraktığımız hafta içinde. IŞİD'e bağlı intihar komandolarının ardı ardına bulundukları noktaya atlayıp  üzerlerindeki bombalarla havada patladıklarını dile getiriyor. Aynı anda, kurşunların vızır vızır tepelerinde geçmekte olduğunu söylüyor.

Taliban'ın Haqqani adı verilen bir alt kolu Kabil'in havaalanına dadandı bu aralar. Gruplar Pakistan'dan giriyor Afganistan'a ve hükümet güçleri bu duruma engel olamıyor. Yine aynı sıralarda Pakistan başbakanı Nawaz Sharif'in evine birkaç kilometre uzakta Pakistan güvenlik güçleriyle Haqqani grupları çatışıyor.

Bu arada, Amsterdam'dan kalkmış Malezya Havayolları'na ait bir uçak Kualalumpur'a giderken Ukrayna semalarından geçme talihsizliği yaşıyor. Uçak iniyor aşağı. 295 sivil ölüyor. Ukrayna'daki Rusya yanlısı isyancılar, 10.000 metre civarında bir irtifadan uçan bir uçağı indirecek silahımız yok diyorlar. Fakat, Rosoboronexport adlı devlete ait Rus silah ihracatçısı firmanın Buk adı verilen bir misil füzesiyle yüksek irtifada uçmakta olan uçakları dahi hedefleyebilecek silahlar üretmiş olduğu ve bu silahların Ukrayna'daki isyancılara verildiği iddiaları var. Pekiyi, neden Malezya'ya ait bir uçak ve yine masum siviller?

Kasım 2013'te, İran'ın uranyum zenginleştirme projesinin engellenmesine yönelik görüşmeler 20 Temmuz'a ertelenmişti. Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın da dahil olacağı görüşmelerde ABD ve İran yarın tekrar masaya oturacak. Görüşmeler öncesinde Putin, ABD'nin elini attığı her yerde büyük sorunlar yarattığını dile getirdi. Afganistan'ı, Libya'yı, Irak'ı, Mısır'ı, pek çok Afrika ülkesini ve şimdi de Ukrayna'yı örnek gösterdi. Bu ortamda, konunun temel unsurlarına dair kalıcı nitelikli kararların alınabileceğini beklemek bana hayal gibi geliyor.

Yukarıda anlattıklarımın hepsi birkaç gün içinde oldu. Birkaç ayda falan değil. Bütün bu olanların arkasında ekonomik temeller ve sonuçlarının da ekonomik etkileri var. Bunlara bir sonraki yazıda gireriz. Fakat, atın jeopolitik riskleri falan bir kenara. İnsan olabilmek bir hayli riskli bir şey ve biz bütün bu yaşananların, bu ateşin tam ortasındayız. Bu özet, biraz da olsa anlatmıyor mu bize neden bu ülkeyi yönetenlerin çok iyi eğitimli ve vizyon sahibi olmaları gerektiğini?

Arda Tunca
(İstanbul, 19.07.2014)

Friday, July 11, 2014

İş Yaşamında Kişisel Gelişim

Kişisel gelişim kitapları uzun bir süredir kitap mağazalarının reyonlarında giderek artan raf sayılarıyla kitapçıları adeta işgal eder hale geldi. Zaman yönetimi, başarılı stres yönetimi, iş insanlarının vazgeçemedikleri alışkanlıklar, v.b. başlıklar altında çok sayıda kitap görüyorum kitapçılarda. Doğrusu, fazla reklam koktuğunu düşündüğüm bu başlıkların içeriği ilgimi çekmiyordu. Fakat, hem çevremde, hem de zaman zaman oturup gazete, dergi okuduğum kafelerde bu kitapları okuyanları gördükçe, insanların bu kitaplarda ne bulduklarını merak ederek içeriklerini incelemeye başladım. Kitapçılarda gezinirken, son çıkan kitaplara bakarken arada bir kişisel gelişim başlığı altındaki kitapları da inceleyerek merakımı gidermeye çalıştım.

Kişisel gelişimle ilgili yazılan kitapların çoğu ne bir psikoloji ne de iş yönetimi kitapları. Bu konu başlıklarındaki içerikle ilgilenenler, ikisi de ayrı birer dal olan bu konularda yazılmış kitapları zaten bulabilirler. Kişisel gelişim kitapları, çok hafif bir şekilde her iki alana da dokunan içerikler taşıyorlar.

Psikoloji eğitimi almamış bir kişinin psikoloji kitabı okumasını pek tavsiye edilebilir bulmuyorum. Çünkü, insanın iç dünyası korku, endişe, cesaret, mutluluk, hüzün, coşku, v.b. duyguların yer aldığı ve bedenin çalışma prensiplerinin de işin içinde bulunduğu son derece karmaşık bir yapıya sahip. Birkaç kitap okuyarak bir insanın sorunlarına çare bulabilmesi ya da herhangi bir sorunu yoksa dahi kendini veya genel olarak insanı tanıyabilmesi mümkün değil. Herhangi bir konuda ilgi ve merak sonucunda bir kitap okuyabilirsiniz ve o konunun uzmanı olmadan kendinizde farkındalık yaratabilirsiniz. Farkındalık, konuya vakıf olduğunuz anlamına gelmez ama o konuda etrafınızda konuşulanları daha bir bilinçli dinleyebilmenizi sağlayabilir. Fakat, psikoloji kitaplarında okuduklarınızın üzerinizde doğrudan etkiler yapabilecek bir güce sahip olması ve o okunanlar üzerinden kişinin günlük hayatında farkında bile olmadan bazı davranışsal deneylere kalkışabilecek olması nedeniyle psikoloji kitaplarının okunmasını tavsiye edilebilir bulmuyorum.

Çevremdeki bazı insanların, kişisel gelişim kitapları üzerinden kendilerini ve sosyal çevreyle ilişkilerini çözümlemeye kalkıştıklarını görünce sonu gelemeyecek bir çabanın içine düştüklerini görüyorum. Bu son derece karmaşık olan alanı, ilgili bilimlerden birinin eğitimini almadan çözümleyebilmeniz olası değil. Bir insanın, kendinde beğenmediği bazı alışkanlıklarını değiştirmeye çalışması olumlu bir irade ortaya koymak olarak düşünülebilir ama birkaç psikoloji kitabı okumakla böylesi bir çabaya kalkışmak akıl alır gibi değil. İşte, kişisel gelişim kitaplarına merak saldığına tanık olduğum insanların büyük bir bölümünün beklentisi bir karakter değişimi başlatmak ve sosyal çevrelerindeki tüm unsurları çözümleyerek yönetebilir hale gelmek. Çok zor bir işi çok zayıf bir metotla deniyorlar.

Kişisel gelişim ile ilgili diğer bir ilgi alanı iş yönetimi ve alt başlıklarında ortaya çıkıyor. Bu kitaplarda anlatılanlar başka kültürlere ait kişilerce yazılmışsa, kitaplar sizin içinde bulunduğunuz kültürde uygulanabilir tavsiyelerde bulunabiliyor mu diye sormak gerekir. İş dünyasında, belli bir ölçeğin üzerine çıkmış işletmelerdeki uygulamaların ve iş yapış şekillerinin uluslararası düzeyde standartlaştığı düşünülebilir. Bu görüş belli bir noktaya kadar doğru. Fakat, Türkiye gibi uluslararası iş alemine entegrasyonu zayıf bir ülkenin işletmelerinde yapancıların yazdığı kitaplarda dile getirilen kuralların uygulanabilmesi hiç kolay değil. Yani, iş yapmanın yerel yöntemleri uluslararası yöntemlere göre çok ağır basıyor Türkiye'de. Üstelik, aynı kültürün içinde olan ama farklı iş modellerine sahip olan organizasyonlarda da aynı tavsiyelerin uygulanabilirliği olmayabilir.

İş yaşamı ya da genel yaşam koşullarıyla ilgili tavsiyeler içeren kişisel gelişim kitaplarına bakınca, "bu yazanlar insanların aklına gelmiyor mu ki acaba" diye sormuyor değilim. İş yaşamında katılmak zorunda olduğum kişisel gelişim eğitimlerden hep "neydi bu şimdi yani" diye söylenerek çıkmışımdır.

Standart bir eğitim almış herkes matematikte matrisler konusunu öğrenmiştir. Örneğin, bir zaman yönetimi eğitimi ya da kitabında yapılacak işler çok önemliden az önemliye ve acil olanlardan hiç acil olmayanlara doğru sıralanır. Matematikteki matris konusu ile iş hayatında edinilmiş çok kısa bir tecrübe biraz olsun birlikte düşünüldüğünde dahi bir kişinin işlerini önceliklendirmesi konusunda bir matris mantığında planlama yapması gerektiği sonucu ortaya çıkmaz mı? Bunu anlamak için kişisel gelişim kitapları okumak mı gerekir? Bir yöneticinin yaptığı delegasyondan sonuç almasının delege ettiği işleri daha sonra takip etmesini gerekli kıldığını öğrenmesi kitapçı reyonlarında bunu tavsiye eden bir kitap bulmasını mı gerektirir? Bir insanın işini disiplinli bir şekilde takip etmesi gerektiği daha lise yıllarında öğrenmesi gereken bir şey değil midir?

Eğitim sisteminin giderek zayıfladığı Türkiye'de insanların kişisel gelişimle ilgili desteğe ihtiyaç duymasını anlıyorum. Fakat, benim anladığım kişisel gelişim temel eğitimini aldığınız bir konunun uygulaması içinde olduğunuz bir alt alanında zaman içinde meydana gelen değişimlere uyum sağlamaya yönelik ilave teknik bilgileri kazanmaya yönelik olmalı. Yani, mesleki anlamda bir kişisel gelişimden söz ediyorum aslında. Bunun kişilik değişimi, psikoloji ya da işe sabah geldiğinizde güne ne tip işlerle başlamanız gerektiğine yönelik davranışsal tavsiyelerle ilgisi yok.

Bugüne kadar ne bir kişisel gelişim kitabının ne de eğitiminin bir faydasını gördüm. İnsanın kendi kendine akıl edebileceği şeylerin çok müthiş tavsiyelermiş gibi kitaplarla bana sunulmasına da hep bir antipatiyle yaklaştım. Mesleğin teknik detaylarında ve çeşitli nedenlerle uygulama yöntemlerinde meydana gelen değişikliklere beni adapte edecek yöntemleri tercih ettim. Öğrenmeyi öğrenmenin kişisel bir çaba olduğunu ve mutlaka kazanılması gereken bir özellik olduğunu düşündüm. Bunu bana düşündüren, bana bu mantığı aşılayan özellikle lise hocalarım oldu. Maalesef görüyorum ki, öğrenmeyi öğreten hoca sayısı ve eğitimin bu yöndeki kültürü Türkiye'de çok ama çok yıprandı. Bu gözlemimden, "benim zamanım çok iyiydi, şimdi ise çok kötü" gibi bir fikir taşıdığım düşünülmesin. Eğitimde, öğrenmeyi öğrenmeye atfedilen önemin azaldığına yönelik bir görüşümü dile getiriyorum sadece.

Eğitimle ilgili ihtiyaçlar, değişen çalışma koşulları nedeniyle çok değişti. Okullar bitirildikten sonra yine eğitime dönme ihtiyacı özellikle gelişmiş ülkelerde süratle arttı. Bu durum, internet üzerinden alınan eğitim sertifikaları uygulamalarını da beraberinde getirdi. Çünkü, hem çalışıp hem de okula gitmek suretiyle mesleki gelişim sağlamak neredeyse imkansız ya da çok güç.

İş yaşamına atıldıktan sonra ortaya çıkan eğitim ihtiyaçlarının az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde gelişmiş ülkelere göre daha düşük düzeyde olduğu gerçeği de var. Buluş yapmak, yeni teknolojiler yaratmak, hiç yapılmamış şeyleri ilk defa yapmak gelişmiş ülkelere has kavramlar. Dolayısıyla, teknolojiyi taklit edenlerin ya da yaratmayanların geleneksel eğitim metotlarının çok ötesine geçmeleri ve eğitimi mesleki yaşam boyunca devamlı kılmaları teknolojiyi üretenlerdeki kadar elzem bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıyor.

Özetle, benim kişisel gelişim anlayışımla çevremdekilerin anladıkları biraz farklı. Fakat, başkalarının tecrübelerinden öğrenmeyi çok seviyorum. Bu nedenle, biyografi okumak hoşuma gidiyor. Esas kişisel gelişim biyografilerde. Hem de, her devirden ve meslekten insanların biyografilerinde.

Bu arada, buluş demişken, sakın ekonomistlere ya da finansçılara yeni buluş yaptırmayın. Sonra gidip finansal mühendislik falan gibi fiyakalı isimlerle buluş yapmaya kalkıp bütün dünyanın başına dert açıyorlar.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.07.2014)

Tuesday, July 8, 2014

Fonlama Faizi Uygulaması

Son haftalarda, TCMB'nin faiz politikasına ilişkin çok sayıda soru sorulduğunu gözlemlemekteyim. Merak edilenlerin başında "faiz koridoruna ne oldu" sorusu geliyor. Faiz koridorunun kaldırılmadığını hemen belirteyim. Ancak, para politikası uygulamasının bazı detaylarında değişiklikler olduğu için faiz koridorunun kaldırıldığı yönünde bir algı oluşmuş olabilir. Son dönemdeki TCMB uygulamalarına bakınca, bu algının özellikle reel sektör kanadında mantıklı bir dayanağı olduğunu söyleyebilmek mümkün.

Faiz koridoru %8-%12 aralığında. Geçtiğimiz yıl 23 Temmuz'daki TCMB kararıyla koridorun aralığı %3.5-%7.25 olarak belirlenmişti.

Bankacılık sisteminde oluşan atıl fonların TCMB'ye gecelik borç olarak verilmesini sağlayan fiyat bugünlerde %8 düzeyinde. Ancak, bu fiyattan TCMB'nin piyasadan borçlanması 2014 yılı içinde bugüne kadar sadece 6 kez kullanıldı. Bu piyasa çok nadir çalışıyor.

TCMB'nin günlük bazda fon açığına düşen bankalara borç vermek için kullandığı gecelik azami fiyat ise yine bugünlerde %12 seviyesinde. Ancak, piyasa yapıcısı olan bankalara uygulanan faiz oranı %11.50 düzeyinde.

TCMB, 28 Ocak'ta gerçekleştirdiği olağanüstü Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı sonrasında diğer bir fonlama yöntemi olan bir haftalık repo ihalesiyle bankalara para vermeye yöneldi. Bu bir haftalık repo ihalesindeki faizin diğer adı politika faizi. 28 Ocak'ta politika faizi %4.5'tan %10'a yükseltildi. Bu oran daha sonra %9.50'ye ve son olarak 24 Haziran'da %8.75'e çekildi. 28 Ocak'tan bu yana bankacılık sisteminin fonlanması çok büyük oranda politika faizi kullanılarak bir haftalık repo ile sağlanıyor. Diğer bir ifadeyle, faiz koridorunun borç verme faizi olan %12 oranı çok düşük bir fonlama miktarı ile gerçekleştiriliyor.

TCMB'nin kullandığı fonlama yöntemleri ve her birinin faiz oranı hesaba katılarak ağırlıklı ortalama bir fonlama maliyeti hesap edildiğine ve çok büyük bir ağırlıkta bir haftalık repo ihalesi ile piyasanın likiditesi ayarlandığına göre, ağırlıklı ortalama fonlama faizi de politika faizine ya eşit ya da çok çok yakın bir seviyede oluşuyor. Nitekim, politika faizi %9.50 iken ağırlıklı ortalama fonlama faizi sürekli %9.50 civarında seyretmişti. Bugünlerde ise %8.75 civarında seyrediyor. Neden? Çünkü, piyasanın fonlanması büyük ölçüde bir haftalık repo faizi olan %8.75 ile gerçekleştiriliyor.

TCMB'nin her cuma günü düzenlediği bir ay vadeli repo ihalesi de mevcut ama bu noktadan fonlama Kasım 2013'ten beri yapılmıyor. Bu noktadan fonlama yapılan dönemlerde faiz koridoru kullanılmıyordu ve faiz ihalelerde serbestçe belirleniyordu. Bankalar, portföylerindeki menkul kıymetleri (tahvil, bono, hisse senedi, v.s.) teminat olarak TCMB'ye veriyorlardı ve böylece bir aylık bir fonlama sağlıyorlardı.

TCMB, 28 Ocak itibariyle ağırlıklı olarak fonlama yaptığı noktayı politika faizi olarak belirlediği için faiz politikasına ilişkin uygulamalar piyasa tarafından daha kolay anlaşılabilir bir hal aldı. Bu arada, koridor bir yere gitmedi. Yerinde duruyor ama kullanılmıyor.

Piyasalarda ortaya çıkabilecek ani değişimler karşısında kullanımına ihtiyaç duyulabileceği gerekçesiyle uygulamadan kaldırılmış değil. Piyasanın likidite koşulları bugün için bir haftalık reponun kullanılmasını gerekli kılıyor. Böylece piyasa, daha kolay anlaşılır bir para politikası yapısına geçildiğini düşünüyor ama işin aslı öyle değil.

Uygulamalar, piyasada ortaya çıkabilecek ihtiyaçlara göre değişir.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.07.2014)

Monday, July 7, 2014

Para Piyasası Fonlarının Bir Parçası Olarak Kısa Vadeli Borçlanma Senetleri

1970'li yılların başları Amerikan ekonomisi için bir kabusun başlangıcıydı adeta. 1929'daki Büyük Depresyon sonrasında hem uluslararası politikada, hem de ekonomide neredeyse kesintisiz bir çıkış yakalanmıştı. 1960'ların yükselen piyasaları bir anda son bulmuş ve New York Borsası (NYSE) 18 aylık bir sürede %40'a varan bir düşüşle karşı karşıya kalmıştı. Büyümenin dinamikleri zayıflamış, işsizlik çift haneli oranlara süratle yaklaşmıştı.

1970'lerin ortalarına gelindiğinde Fed, %10'un üzerine çıkan enflasyonu bir kenara koyarak tam istihdam hedefine odaklanan para politikası araçlarına sarılmıştı. Enflasyon, %3 seviyelerinden çıkış başlatarak %10 civarına gelmişti. Böyle bir ekonomik konjonktürde, Amerikan hane halklarının ve firmalarının tasarruf mevduatlarından reel getiri elde edilebilmelerinin karşısında çok ciddi bir engel bulunmaktaydı: Regulation Q.

1929'daki Büyük Buhran'ın ardından 1933'te meşhur Glass-Steagall kuralları yürürlülüğe girdi. Regulation Q, bu kurallar bütününün bir parçasıydı. Glass-Steagall'ın getirdiği en temel yenilikler, bankaların ticari bankacılık ve yatırım bankacılığı faaliyetlerini birbirinden ayırmaları zorunluluğu ve mevduat sigortası fonunun kurulmasıydı. Regulation Q ise, bankaların tasarruf mevduatları üzerinde uygulayabilecekleri faiz oranına bir üst sınır getiriyordu.

Enflasyonun %3 civarında olduğu bir ortamda, mevduat faizi üzerindeki sınırlama pek önemli değildi. Ancak, enflasyonun %10'a çıkmasıyla mevduat faizinin önemi arttı. Tasarruf sahipleri, tasarruflarına tatmin edici reel getiri elde etmek isteğindeydi. Ancak bu isteğin karşılanabileceği nokta banka mevduatı değildi. Çünkü, Regulation Q yürürlükteydi.

Bruce Bent ve Henry Brown, yukarıda anlatılan ekonomik konjonktürü fırsat bilerek ve Regulation Q nedeniyle arzu ettiği reel getiriyi elde edemeyen tasarruf sahiplerini göz önüne alarak 1971 yılında ABD'nin ilk para piyasası fonunu kurdular. Amaç, fon talep eden firmalar ile fonlarını o dönemin koşullarına uygun reel getiriyle arz etmek isteyen hane halklarını aynı noktada buluşturmaktı. Bunun anlamı, kredi mekanizmasında bankaların bu yeni piyasanın büyüklüğü nispetinde devre dışı kalmalarıydı. Güvenilir, likit ve kısa vadeli olma özellikleri taşıyan borçlanma senetlerinin ya da diğer bir ifadeyle finansman bonolarının ihracı böylece başlamış oldu. Finans piyasalarıyla ilgili olanların yakından tanıdıkları "commercial paper" piyasası 1970'lerin başlangıcındaki olumsuz ekonomik koşulların bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Borçlanma senetleri, Glass-Steagall ile getirilen mevduat sigortası sistemine tabi değildi. Bu nedenle, piyasa itibarı yüksek olan firmaların kısa süreli finansman ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir para piyasası ürünü olarak ortaya çıktılar. Ancak, 1980 yılında çıkarılan bir yasayla tasaruf mevduatları üzerindeki tavan faiz oranı sınırlaması kaldırıldı. Bu durum, tasarrufların sigorta altına alındığı bankacılık sistemine yeniden yönelmesi sonucunu beraberinde getirdi. Ancak, para piyasası fonlarının kurucuları menkul kıymet piyasalarının kanuni otoritesi olan Securities and Exchange Commission (SEC) adlı kurumun yetkililerini ikna ederek söz konusu varlıkların sabit nek aktif değeri ile muhasebeleştirilme yöntemini uygulattılar. Çünkü, kısa vadeli borçlanma senetlerine ilgi sadece hane halklarıyla sınırlı kalmamış, zamanla firmalar da bu varlıkların önemli alıcısı konumuna gelmişlerdi. Böylece, bilançolarının aktifinde tuttukları bu varlıkların değeri büyük dalgalanmalara konu olmayacak ve bilançolarında bozucu etkiler yapmayacaktı. Bu yöntem, 2008 krizi sonrasında kanun yapıcıların hedef alanına girdi.

Kısa süreli finansman olanağı sağlayan bu ürünlerin bankacılık sistemini önemli ölçüde devre dışı bırakmasıyla beraber bu piyasaya bankalar da dahil olmaya çalıştılar. Ancak, Glass-Steagall yasası nedeniyle ticari bankacılık ve yatırım bankacılığı faaliyetlerini aynı tüzel kişilik altında yürütmeleri mümkün değildi. Bu yasal engelin aşılması, bankalar için bu varlıkların alımını ve satımını yapan kurumların ortaya çıkmasıyla aşıldı. Bankalar, 1990'lı yıllarda kendileri için işlem yapan kuruluşların aracılığıyla bu piyasada önemli rol oynamaya başladılar. Böylece, kaybettikleri bir pastadan yeniden pay alır hale geldiler.

1999 yılında yürürlülüğe giren Graam-Leach-Biley yasasıyla Glass-Steagall yasasının son birkaç kalıntısı da silinince bankaların iştiraki durumundaki banka olmayan finansal kurumların bu büyüyen piyasadaki varlıkları giderek arttı.

Eylül 2008'de Lehman krizi patlayınca, kısa vadeli borçlanma senetlerinin piyasadaki değerleri defter değerlerinin altına indi. Ardından, bu varlıklar yaklaşık $64.8 milyarlık bir satış baskısı ile karşı karşıya kaldı. Daha sonra bu baskı, tüm para piyasası fonları genelinde $300 milyar gibi bir seviyeye ulaştı. ABD hükümeti, bu durumun önüne geçmek için tüm para piyasası fonları yatırımcılarına mevduat sigortası benzeri bir garanti vermek zorunda kaldı.

1929'dan çıkarılan derslerle alınan yasal önlemler 1980'lerin neoliberal politikalarına kurban edilmişti. Yukarıda anlatmaya çalıştığım konuya "regülasyon-deregülasyon" ya da "piyasaların etkinliği" başlıklarıyla bakabiliriz. İlginçtir, geçtiğimiz günlerde ABD'de bir davada, piyasa koşullarında zarar gören bir kurumun şikayetine ilişkin olarak ilgili mahkeme "piyasalar her zaman mükemmel çalışmayabilir" hükmünde bulundu. Diğer bir deyişle, 2013 yılının Nobel ödülüne layık görülmüş Eugene Fama'nın görüşleri yok sayılmıştı.

Şimdi SEC, iki yeni yasal düzenlemeyle para piyasaları fonlarının bu kısa vadeli araçlarına ilişkin değişiklikler düşünüyor. Bunların ilki, bu varlıkların kurumsal yatırımcılarına sabit net varlık değeri metodu yerine değişken net varlık değeri metodunu uygulatmak. Buradaki amaç, kurumsal yatırımcıların yazının yukarıdaki bölümlerinde dile getirdiğim motivasyonunu kırmak. Diğer bir yasa tasarısı hazırlığı da para piyasası fonları için arzu ettikleri muhasebe kaydı yönetimini uygulamak konusunda serbesti sağlamak ama ekonomik dalgalanma ya da kriz dönemlerinde kullanılmak üzere bir oran kullanılarak yedek likidite yaratmak.

Bu yasal düzenleme önerileri karşısında hemen akla gelen soru şu: Hangi muhasebeleştirme yönteminin kullanıldığı yeni bir kriz ortamında para piyasası fonlarının yatırımcıları için herhangi bir önem arz edecek midir? Dolayısıyla, bu yöntem değişikliğinin bu piyasayı ayakta tutmak için faydaları sınırlı olmaz mı? Ayrıca bu piyasanın sağlıklı ama daha küçük olması, sağlıksız ama daha büyük olmasına tercih edilmemeli mi?

Sözünü ettiğimiz piyasanın bugünkü büyüklüğü $2.7 trilyon civarında. "Commercial paper" piyasasının 2008 sonrasında yaşadığı süreçten çok, gelecekteki zor ekonomik koşullarda içinde bulunabileceği durum ve bulaşılık riskleri ve etkileri önemli. Kişisel görüşüm, değişken net varlık değeri yönteminin uygulanması ve likidite yastığının kullanılması gerektiğini söylüyor.

Temeli krizleri önleyici olan tedbirli finansal ve ekonomik politikalara dayanan regülasyonlardan yanayım. Tedbirli olmanın bazı temel kuralları her dönemde geçerliliğini koruyor. Mesela, temeli sağlam mimari yapılar depremlere rağmen binlerce yıl ayakta kalabiliyor. Ekonomide modaya uymak temeli sarsıyor. Mesela, 1980'lerin neoliberal modası gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.07.2014)