Pages

Friday, May 23, 2014

Neden Avrupa'da İş Kazaları Çok Az?

Kasım 1996'da bir gün. Özel sektör yaşamımın ilk günü. Özel bir projede görevli olarak pazarlama departmanında, bir grup ürünün gelişmekte olan ülkelerdeki potansiyel satışı için stratejik planlar yapılmasına yönelik olarak pazar araştırmaları yapmak görevim. AIESEC bursu ile stajyer olarak işe başlıyorum.

İlk işe başladığım gün pazarlama grubunun aylık toplantısına denk geliyorum. Toplantı masasının etrafında 17-18 kişi var ve aynı ülkeden iki kişi dahi yok. Son derece çok uluslu bir ortam söz konusu. Toplantı, pazarlama grubunun bir toplantısı olduğu için beklentim, pazarlama organizasyonlarından ve satışlardan söz edileceği yönünde. Fakat, iş güvenliği ile ilgili konuları kapsayan bir prezantasyon ile açılıyor toplantı. Bekliyorum ki, 10-15 dakikada toparlanacak bu konular. Ama, hayır. Yaklaşık bir saat sürüyor iş güvenliğine ilişkin prezantasyon. Ohio'daki bir fabrikada 27 yıl sonra ilk kez bir kaza meydana gelmiş. İşçinin eli, kolu falan mı koptu acaba diye düşünüyorum. Meğer, burnu kanamış. Kırılması beklenen bir kazasız çalışma süresi rekoru bozulduğu için herkesin suratı asılıyor toplantıda.

Şirkette bir çalışan Londra'ya tayin ediliyor. Dört ay için sağdan direksiyonlu araç kullanma kursuna katılması şirket tarafından zorunlu tutuluyor. Üstelik, önceden Londra'da yaşamış olup, sağdan direksiyonlu araç kullanma tecrübesine sahip olsa dahi.

1996'da, cep telefonu kullanımı yeni yeni başlamış durumda. Araç kullanırken cep telefonu ile konuşulması şirket tarafından yasaklanıyor. Bu yasak, şirketin bulunduğu tüm ülkelerde söz konusu. Araç kullanırken cep telefonu kullanımı henüz çoğu ülkede resmi olarak yasaklanmış değil. Fakat şirket, yerel mevzuata bakmıyor. Kendi çalışanını korumak için, iş güvenliğine uygun gördüğü yasağı kendisi uygulamaya sokuyor. İş nedeniyle gezdiğim ülkelerdeki şirket çalışanları yasalara bakmadan, şirketin aldığı karara uyuyorlar. Çalışanlar, "aslında kanun yasaklamıyor burada ama şirket yasakladığı için araçta cep telefonu kullanamıyoruz" diyorlar. İlgiyle izliyorum bana bunu söyleyenleri. Türkiye aklıma geliyor bir an. Bizde, mevzuatta yasak olmadığı için trafik polisi ceza yazmaz nasılsa denir ve kimse takmaz böyle bir yasağı diyorum kendi kendime konuşurken.

Şirketin çeşitli fabrikalarını geziyorum. En sık gittiğim ülke Lüksemburg. Fabrikada gürültü, toz yok. Kütüphanedeymişim hissine kapılıyorum fabrikanın içindeyken. Üretim yapılan yerlerde, bir koridorda yürür gibi yürüyor insan. Sağ ve sol yanımda birbiri ardınca dizili makinalar var. Her bir makinanın biraz ötesinde yere çizilmiş kalın çizgiler var. O çizgileri aşarak makinaların olduğu bölgelere girmemiz yasak. Makinaların arasındaki yürüyüş koridoru yaklaşık dört metre genişliğinde. Sağdaki ve soldaki çizgilerin ortasında yürüyünce, her iki yönde de yaklaşık olarak ikişer metrelik mesafeler söz konusu. Ayrıca, o çizgilerle makinalar arasında da geniş sayılabilecek mesafeler söz konusu. Buna rağmen, gömleğimin ikişer düğmesi açtırılarak kravatım gömleğin içine sokturuluyor ve gömlek düğmelerim kapattırılıyor. Ceketimin düğmeleri ayrıca iliklettiriliyor. Üzerine de, yine tüm düğmeleri iliklenmek koşuluyla bir iş önlüğü veriliyor. Makinaların arasındaki koridordan yürürken, kollarımı vücudumla 45 dereceden daha fazla açı yapacak şekilde açmamam söyleniyor. Kafamda baret ve ayrıca gözlükle üretim bantlarının olduğu bölgelere girebiliyorum.

Dünya'daki her fabrikada aynı güvenlik standartları söz konusu idi. Yüksek teknoloji ürünleri üretiliyordu. Fabrika ortamları dışında da alışkanlık geliştirmek için örneğin bir merdiven çıkılacağı zaman trabzan tutmak ve merdivenlerin sağından yukarı çıkmak zorunluluktu. Eğer birkaç kişi isek, tek sıra halinde, trabzanı tutarak merdivenleri sağ taraftan çıkardık. Üstelik, ofis ortamında.

Ofis ortamında, masada bir şey yemek ya da içmek yasaktı. Ofis sandalyesinde ergonomik olmayan bir pozisyonda oturmak yasaktı. Bilgisayar ekranının gözlerden belli bir mesafede açıyla durması zorunluydu. Önceden günü ve saati belli olmayan denetimlerle denetlenir, ofis kurallarına uymuyor isek, uyarılırdık.

Teknoloji üretmek de, kullanmak da bir kültür işi. Kurallar, mevzuat mükemmel bile olsa, uygulanmayınca bir anlamı yok.

13 Şubat 1997 günü, DİTAŞ'a ait bir tankerde, Türkiye'de yangın çıktı. Yangına müdahale eden itfaiye erleri yangına değil, suya dayanıklı tulumlarla göreve gittiler ve iki itfaiye eri öldü. Çalıştığım şirketin ürettiği yangına dayanıklı ürünler bizim itfaiye teşkilatına satılmıştı. Bu ürünleri test ortamlarında görmüştüm. İnsan boyunu aşan alevlerin içine bu kıyafetlerle girilebiliyor ve insanın derisinde bir hassasiyet dahi oluşmadan alevlerin içinden çıkılabiliyordu. Bu ürünler, yangına müdahale sırasında kullanılmadığı için iki insan ölmüştü. Neden mi kullanılmamıştı? Yangına doğrudan müdahale etmeyecek üst rütbeli yöneticilere dağıtılmıştı bu tulumlar çünkü. Diğerleri depolarda duruyordu. Dağıtılmamıştı. Büyüğe saygı duyar ya bizim toplum. Dolayısıyla, en iyi malzeme en büyük rütbelilere verilir. İşlev? Boşverin. Sonuç: iki insanın ölümü!

İnsanların yaşamlarını koruma altına almak, mevzuat kadar, denetleme kadar bir vicdan ve kültür işi. Vicdanın da mevzuatı olmaz. Kültür ve vicdan, uygulamada gösterir kendini. Cezai yaptırımların ağırlığı, esasen vicdansızlar içindir. Vicdan sahiplerinin mevzuata ihtiyacı olmaz zaten. Yukarıda örneği var. Yeteri kadar net anlatabildim sanırım.

Soma'da yüreğimiz dağlandı. Maden, fabrika, inşaat, v.s. hiç fark etmez. İnsan hayatının risk altında olduğu her koşul özel ele alınır, alınmalıdır. Soma faciasından hemen sonra sorduk bu kazalar Avrupa'da neden yok ya da çok az diye. Avrupa ile ilgili kişisel tecrübelerimi yazma ihtiyacı hissettim.

Ben, ne bir iş güvenliği uzmanıyım ne de iş hukukçusu. Fakat, profesyonel yaşamımda tehlikeli iş ortamlarında bulunmuş bir kişi olarak aktarmaya değer gördüğüm tecrübelerimi kaleme aldım. Neden Avrupa'da olmuyor sorusu canlandırdı aklımda yukarıda yazdıklarımı.

"Aslında şöyle yapmak lazım, biz esasen şuna uymalıyız, şöyle yapmalıyız" gibi lafları hiç sevmiyorum. Soma'dan önce çok kez uyarılar vardı benzeri vakaların Türkiye'ye anlattığı. Olmadı. Neden? Kafa yapısı uygun değil bunları anlamaya Türk siyasetinin ve iş kültürünün. İşin bu kısmı ile ilgili saatlerce konuşulabilir ama ben susayım. Tekmeler, tokatlar konuştu ve anlattı durumu zaten. Başka ilave edecek bir şeyim yok benim.

Ekonomi felsefesine ilişkin de kısa bir not düşelim. Özelleştirmeye karşı değilim. Fakat, bazı işler özelleştirilirken ülkenin iş ahlakı, iş adaleti, özelleştirilecek işin risk unsurları özel olarak incelenir. Dondurma fabrikası değil bu. Bir maden. Yer altına inen insanlardan söz ediyoruz. Piyasa etiği kanunlarla bile tesis edilemiyorsa, bekleyeceksiniz. Özelleştirmeyeceksiniz. Ahbap çavuş ekonomisi varsa ülkenizde, dikkatli olacaksınız da, ...

Boşverin, kime anlatıyoruz ki biz bunları. Belki de hiç gerek yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.0.2014)

Tuesday, May 20, 2014

Yerinde Sayan Avrupa

Geçen hafta, Eurostat tarafından Avrupa ekonomilerine ilişkin büyüme verileri yayımlandı. Biz Türkiye'de Soma'nın ilk acı şokunu yaşamaktaydık. Acıyı yaşamaya devam ediyoruz ve unutamayacağız yaşadıklarımızı. Toplumsal sorumluluklarımız, Soma'yı unutmadan konuşmayı gerekli kılarken, diğer konular üzerinde süregelen sorumluluklarımızı da yerine getirmeye devam etmemiz gerekiyor. Geçen hafta okuyup, içinde bulunduğum psikolojik durum nedeniyle anlamakta zorlandığım Eurostat verilerini bu yazıyla ancak paylaşabiliyorum.

Avrupa ekonomilerinin içinde bulunduğu koşullar Türkiye açısından önemli. Avrupa'nın hem en büyük ticaret partnerimiz olması özelliğiyle, hem de ECB'nin olası parasal genişleme kararının Türkiye üzerindeki olası etkileri nedeniyle önemli. ECB'nin parasal genişlemeye geçme olasılığını kısa vadede yüksek görmüyorum. Avrupa esas olarak, başta Çin'deki büyüme performansı olmak üzere küresel riskleri ve kırılganlıkları analiz etmek için önemli. ECB'nin Türkiye'ye ilişkin boyutu şimdilik sadece gelişmeleri izlememizi gerekli kılıyor. Bunun ötesinde, ancak bazı senaryo analizleriyle geleceğe yönelik olası politika tahminleri yapabilmemiz mümkün olabilir.

Euro Bölgesi, 2014 yılının ilk çeyreğinde, bir önceki çeyreğe göre %0.2 oranında büyüdü. Bu oran, yıllık bazda %0.8'lik bir büyümeye isabet ediyor. AB ise, yılın ilk çeyreğini %0.3'lük bir büyüme ile geçti. Yıllık bazda ise %1.3'lük bir büyümeyi ifade ediyor bu oran.

AB ülkelerinin büyüme oranlarına bakıldığında, iki ülkenin büyüme performansını özel olarak değerlendirmek gerekiyor. Almanya ve İngiltere yılın ilk çeyreğinde, bir önceki çeyreğe göre %0.8 oranında büyümüş. Yıllıklandırılmış verilerle Almanya %2.3 ve İngiltere %3.1 oranlarında büyümüş. Dolayısıyla, AB'nin tümü için Almanya ve İngiltere'den düşük olan yıllık %1.3'lük büyüme verisi, Almanya ve İngiltere dışındaki ülkelerin düşük ya da negatif büyüme performansları nedeniyle oluşuyor. İngiltere Euro Bölgesi'nde olmadığı için Euro Bölgesi'nin tümündeki büyüme performansı AB'ninkinden de daha düşük olarak ortaya çıkıyor.

Fransa, çeyrek bazda %0 oranıyla yerinde saymış. Yine çeyrek bazda Hollanda %1.4, İtalya %0.1 ve Portekiz %0.7 oranında küçülmüş.

Euro Bölgesi ekonomilerinin büyüklüklerinin 2008'in ikinci çeyreği ile 2013'ün son çeyreğine göre kıyaslaması yapıldığında, büyüme kaydedebilmiş iki ülkenin Almanya ve Fransa olduğu ortaya çıkıyor. Bazı Euro Bölgesi ülkelerinin  yukarıda anılan dönemde ne kadar küçüldüklerini The International New York Times'tan alıntıladığım aşağıdaki özet tablo vasıtasıyla sunuyorum:

                                        Gayrisafi Yurt İçi Hasıla Değişimi (%)
                                 2008 (İkinci Çeyrek) - 2013 (Dördüncü Çeyrek)
Yunanistan                                            -%19.4
İtalya                                                     -%  8.4
İspanya                                                  -% 7.4
Portekiz                                                 -% 6.9
İrlanda                                                   -% 5.1
Euro Bölgesi                                         -% 2.1
Fransa                                                   +%0.5
Almanya                                               +%3.0

Bu arada, ABD'yi de yukarıdaki tabloya dahil etsek, +%6.5 oranıyla karşılaşıyoruz. ABD, bu yılın ilk çeyreğinde %0.1 oranında büyüdü ve geçici olan bu oran revize edildiğinde büyük olasılıkla negatif bir oran ortaya çıkacak. Ancak, bu durumun arızi olduğunu ve son derece olumsuz hava koşullarından kaynaklandığını unutmamak gerek.

Diğer arızi bir durum Japonya'nın ilk çeyrek büyüme verisinde ortaya çıktı. Japonya, yıllıklandırılmış veriye göre yılın ilk çeyreğinde %5.9 oranında büyüdü. Fakat, bu veriye aldanmayalım. Zira, tüketim üzerindeki vergilerin artacağı haberiyle tüketiciler vergi oranları artmadan önce tüketime hız verme yoluna gittiler. Sonuç itibariyle, her ekonominin kıskanacağı bir büyüme oranı geldi.

Avrupa'da büyüyememe sorunu var. Ancak, kamu borçları krizin ilk dönemindeki genişleyici maliye politikaları nedeniyle adeta patlamış durumda. Ancak, bu politikalara bir sonraki dönemde Avrupa ekonomilerini yapısal olarak homojenleştirecek yeni politikalar eşlik edemediği için Avrupa ekonomileri çığ gibi olmuş kamu borcu yükü ve büyüyememe sorunuyla karşı karşıya kalmış durumda. Kamu borçlanmasına ilişkin olarak, yine The International New York Times'tan alıntıladığım bir başka tabloyu aşağıda paylaşmak isterim:

                                                    Kamu Borcu/Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (%)
                                               2008 (İkinci Çeyrek) - 2013 (Dördüncü Çeyrek)
Yunanistan                                        %108.6                        %175.1
İtalya                                                 %105.2                        %132.6
İspanya                                              %  36.0                        %  93.9   
Portekiz                                             %  68.8                        %129.0
İrlanda                                               %  32.4                        %123.7
Euro Bölgesi                                      % 67.5                        %  92.6
Fransa                                                % 66.5                        %  93.5
Almanya                                            % 66.4                        %  78.4

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere, özellikle bazı ülkelerdeki borç yükü durumu vahim bir hal almış. Üstelik büyüyemiyorlar. Avrupa'nın ayağa kalkabilmek için çok uzun yıllara ihtiyacı var. Bu tabloya da bir ABD eklemesi yaparsak, tablodaki aynı dönemlerde kamu borcu/gayrisafi yurt içi hasıla oranının sırasıyla %39.3 ve %72.1 olarak oluştuğunu görüyoruz. Oran, ABD'de de artmış ama bir önceki tabloda %6.5'lik bir başka oran var. Yani, sonuç almışlar.

Euro Bölgesi oluşturulmadan önce, 1990'larda Avrupa üzerine okuduğum ekonomi makalelerinde hep bir homojenlikten ve ekonomik yapıların uyumlaştırılmasından söz edilirdi. İngilizce'si "convergence" olan kavram, kafama kazınmıştı. Fakat, Avrupa'da tam tersi oldu. Yani, yine İngilizce kaynaklarda sıkça adı geçen bir başka kavram var ortada: "divergence". Bakalım bu şartlarda ne kadar sürdürülebilirlik sağlanacak?

Günümüzde, her yer kırılgan. Bakmayın ABD'nin sonuç aldığını söylediğime. Keynes'i hep hatırlamak lazım: uzun vadede hepimiz ölüyüz.

Önemli Not: Yukarıdaki büyüme verileri nihai değil, geçicidir.


Arda Tunca
(İstanbul, 20.05.2014)

Friday, May 16, 2014

Soma'da Son Bulmak

Neden güç tek elde toplanmamalıymış? Meclis'te yolsuzluk ya da Soma için araştırma komisyonu kurulabilsin diye.

Neden kuvvetler ayrılığı ve iktidarın denetlenmesi gerekliymiş? Yolsuzluklar ve Soma konuşulabilsin, gerçekler ülkenin sahibi olan 76 milyon tarafından tüm çıplaklığı ile öğrenilebilsin diye.

Neymiş? Kuvvetler ayrılığı denen şey entel dantel bir muhabbet değilmiş. Meğer, Soma'daki madende, yer altında mahsur kalan işçinin, ölen canların, yani en içimizden birilerinin günlük hayatıymış aslında.

Soracağız ve sorgulayacağız. Sorduklarımıza ve sorguladıklarımıza eften püften deseler de soracağız ve sorgulayacağız. Tekme atanın, tekme atanı savunanın görevinden ayrılmasını talep edeceğiz.

Halk acısını haykıracak. Haykırmayınca, kurduğunuz düzen tıkır tıkır işlemeye devam edecek diye hoşunuza gidecekti değil  mi?

19 yaşındaki gencimizin 3 sene önce işe alındığında 16 yaşında olduğunu bileceğiz ve biz de mi Çin gibiyiz diye soracağız.

Yerin altında mahsur kalanların acısını yüreğimizde hissedecek, yukarıda her şey mevzuata uygundu diyenlerin bizi aptal yerine koymasına kızacağız, öfkeleneceğiz.

Halk aptal değildir. Halk, eğitimsiz bırakılır. Halk, kendine muhtaç hale getirilir. Böylece halkın tasması ele alınır ve halkla kukla gibi oynanır. Halk, tasmayı elinde tutanların istediği formata getirilir. O format, bazen dinle, bazen futbolla, bazen ırkla, bazen parayla, bazen de başka bir şeyle oluşur. Ama halk madende ölür, olağan şeydir. Ayda 1.800 TL'ye sokarsın yerin yedi kat dibine halkı.

En büyük paye nedir bizleri ülkeye bağlayan? Vatandaş olmak! Başka kimsede olmayan birer kimlik numaramız var değil mi? Madende ölmemek sadece bir tesadüf değil mi? Bugün sen, ben, biz yoktuk orada. Anamız, babamız, arkadaşımız, kardeşimiz, dostumuz yoktu orada. Bir gün orada olup olmayacaklarını biliyor muyuz? Olmayacağından emin miyiz?

Soracak ve sorgulayacağız aydınlanmak için. Aydınlanmak, idrak etmektir, özümsemektir. Kaderde, birilerine gebe kalmak yazılmışsa da, bundan kurtulmaya çalışmaktır aydınlanmak.

Neden kaç kişinin mahsur kaldığının bilinmediğini sormaktır aydınlanmak. Mevzuata uydun ama yer altında öldük, bana mevzuat hikayeleri anlatma diye haykırmaktır aydınlanmak. Hesap sormaktır aydınlanmak.

Acı, keder, ızdırap ve üzerine asap bozukluğu. Neden? Alay edilmekten. Muktedirler, güç kaybetmemek için soranı, sorgulayanı rant devşirmeye çalışmakla suçlarlar. Yine yapıyorlar, yapacaklar. Siyaset yapıyorsunuz diyorlar, diyecekler. Düşünen kafalara onlar için zararlı fikirler üşüşüyor çünkü.

Suçlamak, savunmak için kılıf uydurmaktır bazen. Siyaset üzerine sadece siyasetçi, yani kendileri konuşsun istedikleri içindir suçlamaları. Evinde, işinde, kendi hayatını sessizce sürdürenin rantı mı olur? Sokaktaki vatandaş rant devşirmeye mi çalışabilir? Hele ki ölüm üstünden.

Tüm bu yaşananlardan sonra en acısı da umudun yokluğu. Kaderidir bu ülkenin böylesi acılardan sonra "Türkiye Cumhuriyeti güçlüdür, halkımız bu acıları aşacak durumdadır, devletimiz gerekeni yapacaktır" saçmalıklarını dinlemek.

İnsanlar gözyaşı döküyor, sokaktaki simitçinin gözleri doluyor parayı uzatırken nasılsın bugün dediğimde. Soma'da, Kırkağaç'ta yakınları olanlarla konuşuyorum, anlatılanlar nefesimi daraltıyor. Dört gündür, sadece çalışmaya çalışan ama çalışamayan insanlar her yerde. Madendeki işçileri düşününce, kendi yatağında gece uykuya dalmayı yediremiyor, utanıyor insanlar. Hepsi bu anlattıklarımı anlatıyor, yakınıyor. Siyaset yapıyorlar değil mi bu insanlar? Siyasi rant devşiriyorlar değil mi?

Soma'daki acı, her yerinde Dünya'nın. Facia, önce dram oluyor, ardından resmi açıklamalarla öfke bulaşıyor duygulara.

Yüreklerin kulakları sağır, hava kurşun gibi ağır.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.05.2014)

Tuesday, May 13, 2014

Ödemeler Dengesi Analizi - Mart 2014

13 Mayıs itibariyle, 2014 yılının ilk çeyreğine ait ödemeler dengesi verilerini elde ettik. Ödemeler dengesi, Türkiye'nin yurt dışı ile ekonomik ilişkilerinin rakamsal bir ifadesi ve Türkiye ekonomisinin dışa bağımlılığının en önemli göstergesi olduğu için büyük bir önemle analiz edilmeyi gerekli kılıyor. Doğrusu, her ödemeler dengesi verileri açıklandığında bir analiz yazısı yazmıyorum ama Türkiye ekonomisinin yeni bir evreye girdiğini düşündüğüm bu dönemde, yılın ilk çeyreği için bir ödemeler dengesi analizi yapmayı önemsedim.

2012 yılının ilk çeyreğinde $16.4 olarak gerçekleşen cari işlemler açığı 2013'ün aynı döneminde $16.6 milyara, 2014'ün yine aynı döneminde ise $11.5 milyara ulaşıyor. 2013'ün ilk çeyreğinden 2014'ünkine açıktaki daralma %31 düzeyinde oluşuyor.

Cari açık tek başına analiz edildiğinde sınırlı düzeyde anlamlı olabiliyor. Cari açığın diğer ekonomik değişkenlerle ilişkilerini ortaya koymak, cari açığı ve Türkiye ekonomisine ilişkin pek çok can alıcı noktayı anlamak için önemli!

Cari açık, yıl sonları itibariyle 2012'de $48.5 milyar ve 2013'te $65.1 milyar düzeyinde oluştu. 2011'de ise $75.1 milyar idi. 2011 verisini, bir uç nokta teşkil etmesi nedeniyle not olarak düşüyorum.

Türkiye'nin sanayi üretimi 2012'nin ilk çeyreğinde %3.9 ve 2013'ün ilk çeyreğinde %1.3 oranında arttı. 2014'ün ilk çeyreğindeki artış oranı ise %5.3 düzeyinde gerçekleşti.

Milli gelirin sanayi kesimindeki artış oranı 2012'de %3.1 ve 2013'te %1.4 oranlarında gerçekleşti. 2014 yılına ilişkin ilk çeyrek büyüme verilerini henüz bilemediğimiz için milli gelirin sanayideki büyüme verisini de henüz bilemiyoruz.

Genel büyüme verilerine göz attığımızda, 2012'nin ve 2013'ün ilk çeyreklerinde sırasıyla %3.1 ve %2.9 oranlarıyla karşılaşıyoruz. Yıl genelinde ise 2012 ve 2013 yıllarındaki büyüme oranları sırasıyla %2.2 ve %4 olarak gerçekleşti.

Türkiye'de milli gelirin yaklaşık %25'ini sanayi kesiminde oluşan rakamlarla açıklayabiliyoruz. Bu nedenle, büyüme için önemli bir gösterge ama milli geliri oluşturan faktörler içinde kamu ve özel kesimlerin tüketim ve yatırım harcamaları ile dış ticaretin net etkisi de var. Yani, sanayi verileri büyüme verisi üzerine tahmin yapmak için tek başına kesinlikle yeterli değil.

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları nedeniyle büyüme hızı arttıkça cari açığın da arttığını biliyoruz. Ancak, büyümenin dinamiklerinin cari açığın artış ya da azalış oranı ile arasındaki korelasyonunu da iyi gözlemlememiz gerekiyor. 2012'deki büyümenin temelinde ihracat vardı. 2013 yılında baş rolü iç tüketim oynadı. 2014'e girerken, BDDK'nın kararlarıyla tüketimdeki artışın hızını kesecek önlemler aldık. Tüketime yönelik kredilerin artış hızını düşürerek ticari kredilerdeki artış hızına ivme kazandırmayı hedefledik. Gelişmeler de bu yönde olmaya başladı. Kredi türlerinin rakamsal analizine başka bir yazıda girmek istiyorum. Zira, bu yazıyı çok fazla rakama boğmak niyetinde değilim.

Türkiye'de kullanılan kredi türleri ve kredi türlerini izleyerek analiz ettiğimiz büyümenin dinamiklerine odaklandığımızda, tüketim temelli bir büyümenin işletme faaliyetleri temelli bir büyümeye göre daha büyük bir cari açık yarattığı sonucuna ulaşıyoruz.

2014 yılının ilk çeyreğindeki gelişmeler, ilk çeyrek için şimdilik %4.5 civarında bir büyümeye işaret ediyor. Şimdilik diyorum çünkü açıklanacak başka verileri de görmeye ihtiyacım var. Eldeki verilerle yapabildiğim tahmine göre, kullanılan kredilerdeki kompozisyon değişikliği ve dolayısıyla değişen büyüme dinamikleri nedeniyle cari açık daralıyor. Ancak, bu durumun Türkiye'nin yapısal konularıyla (ya da sorunlarıyla) kesinlikle karıştırılmaması gerekiyor. Kredi kompozisyonu ve büyümenin dinamiklerinde meydana gelmekte olan değişimin yapısal bir değişim olarak algılanmaması gerekiyor. Bu gelişme, değişmeyen mevcut yapı dahilindeki bir dönüşüm olarak adlandırılabilir.

Pekiyi, mevcut yapı dahilindeki bu dönüşüm olumlu bir gelişme midir? Evet. Çünkü, Türkiye'nin dışa bağımlılığını mevcut yapı dahilinde azaltır. 2014 yılı sonunda, OVP'de öngörülen %4'lük büyüme oranına ulaşılması ve cari açık rakamının 2013 yılı sonundaki $65.1 milyar seviyesinden $50 milyar seviyesine doğru ilerlemesi, Türkiye ekonomisinin dış alemden gelebilecek riskleri daha rahat karşılayabilmesini sağlar. Ancak, risklerin bertaraf edilmiş olduğu anlamına gelmez. Bu nokta çok önemli!

Büyüme ve sanayi üzerine odaklanmışken, Türkiye'nin son derece yüksek bir siyasi tansiyon ve bu yüksek tansiyonun yarattığı yabancı sermaye çıkışlarının etkisiyle hem kurda ani artış ve hem de faizde sert bir yükseliş yaşadığı yılın ilk çeyreğinde, sanayi üretiminde %5.3'lük bir artışı nasıl yakaladığını sormamız gerekiyor.

Ödemeler dengesinin diğer kalemleri incelendiğinde, 2013 yılının ilk çeyreğindeki $2.1 milyarlık net doğrudan yatırım rakamının 2014'ün aynı döneminde $3.1 milyara yükseldiğini görüyoruz. Rakamdaki artış sadece rakamsal bir artış olup, niteliksel olarak da, tutar olarak da Türkiye için son derece yetersizdir.

Nitelikli doğrudan yatırımları çekemediğimiz ve portföy yatırımlarına çok bağımlı bir yapımız olduğu için ödemeler dengesinin finans hesabı altında yer alan portföy yatırımları kalemine özellikle bakıyoruz ve 30 Mart seçimlerine giden günlerde uluslararası sermaye akımlarının Türkiye'yi bir risk bölgesi olarak gördüğünü anlıyoruz. Zira, 2013 yılının ilk çeyreğindeki $8.1 milyarlık portföy yatırımları kaynaklı para girişi 2014'ün ilk çeyreğinde $2.5 milyarlık para çıkışına dönüşmüş. Bu olumsuz durumun 30 Mart seçimleri sonrasında terse dönmüş olduğunu belirtmek gerekiyor.

Finans hesabı altındaki diğer yatırımlar kalemi de 2013 yılının ilk çeyreğinde $17.2 milyarlık bir para girişine işaret ederken, 2014 yılının ilk çeyreğinde $0.7 milyarlık bir çıkış olduğunu gösteriyor.

Gelelim rezervlere. 2013 yılının ilk çeyreğinde $7 milyarlık bir rezerv artışımız olmuş. Fakat, 2014'ün aynı döneminde $4.9 milyarlık rezerv kaybına uğramışız. 2014'ün ilk çeyreği boyunca bir şok etkisiyle yükselen kurlara karşı TCMB'nin piyasaya sürekli olarak döviz sattığını hatırlayalım. Yanlış müdahalelerdi. Boşuna yapıldı ama yapıldı.

Sırada net hata ve noksan kalemi var. Bu kalem, son aylarda en ünlü pop şarkıcıları kadar herkes tarafından bilinir oldu. Kaynağını bilemediğimiz bir para girişi ya da çıkışını ifade ediyor. 2013'ün ilk çeyreğinde $3.9 milyarlık para çıkışı, 2014'ün ilk çeyreğinde $6.6 milyarlık bir girişe dönüşmüş. Nereden ve nasıl geldi bu para? Bilmiyoruz. Bu kalem yeni icad edilmedi. Fakat, temsil ettiği tutar büyüyünce dikkat çekmeye başladı.

Net hata noksan kaleminin detaylarını er ya da geç öğrenebiliyoruz ama. Ülkemizde, bilgilerini paylaşmakta son derece cömert olanlar var neyse ki. Çıkıp, cari açığın şu kadarını ben finanse ettim diyorlar da, biz de birkaç ay gecikmeyle de olsa merakımızı gideriyoruz. Burada durun! Bu paragrafın ilk üç cümlesi mizahi içerik taşıyordu. Doğru değil o yazdıklarım. Mizah ama kara olanından.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.05.2014)

Friday, May 9, 2014

ECB ve Parasal Genişleme Senaryoları

ABD'de bankacılık sektörünü denetleyenler, büyük bankaların sermaye/aktif oranı için asgari %5 sorunluluğunu uygulamaya sokmaya çalışıyorlar. Mevduat sigortası kapsamına giren bankalar için bu oranın %6 olmasını istiyorlar.

Bankacılık kesiminin mali tablolarına yönelik oran kriterleri için esas olarak Basel kuralları çalışıyor ve Basel'in kriter olarak kullandığı sermaye/aktif oranı %3. Yani, ABD'nin %5 ya da %6'sı Basel'e göre daha muhafazakar bir bilanço yönetimi ilkesini temsil ediyor. Çok sayıdaki Amerikan bankası, %5'lik orana en azından yakın seviyelerde. Oysa, Avrupa'daki bankaların çoğu Basel'in %3 oranını tutturmaktan dahi çok uzak.

Bir önceki yazımda, ABD Hükümeti'nin büyük Amerikan bankalarına verdiği destekle bu bankaların öz sermayelerine $500 milyarlık bir katkı yaptığını, Avrupa'daki bankaların ise ancak €235 milyarlık katkı yapabildiklerini dile getirmiştim. Yukarıdaki oran kriterlerine göre, Avrupa'daki bankaların Basel kriterlerine uyum sağlayabilmeleri için bile önemli ölçüde sermaye enjeksiyonu gerçekleştirmeleri gerektiğini net olarak ortaya koyuyor.

Avrupa'daki bankalar bu yıl içinde bir stres testine tabi tutulacaklar. Bu defa işi sıkı tutma eğilimindeler. Zira, önceki stres testlerinde uygulanan kriterlerin ve senaryoların yeteri kadar zorlayıcı olmadığı görüşü hakimdi. Bu nedenle, sonuçlarını Ekim ayında öğreneceğimiz stres testleri ECB'nin önümüzdeki günlerde alması muhtemel kararlarını değerlendirirken aklımızın bir kenarında mutlaka tutmamız gereken bir unsur.

ECB, faiz oranı belirlemek için yapacağı ilk toplantıda ancak %0.25 olan faizi indirebilir. Zira, stres testlerinin ipuçlarına sahip olabilmesi için zamana ihtiyacı var. Ayrıca, Fed'in varlık alım programına benzer bir program uygulamak isterse, hukuki altyapısı hazır olmayan bir durumla karşı karşıya kalacak. Üstelik, böyle bir programın uygulanmasına yönelik bir konsensüs de yok. Özellikle Almanya cephesi.

Varsayalım ki herhangi bir hukuki engel yok, bu sefer de hangi ülkelerin varlıklarının hangi oranda satın alınacağı sorusu çıkıyor karşımıza. Bu konuda herhangi bir hazırlık çalışması yapılmış olup olmadığını bilmiyoruz. Dolayısıyla, ECB'nin başlatacağı bir parasal genişlemenin bankalara ucuz maliyetli kaynak sağlamak ve bu kaynağın yeniden ECB'nin hesaplarına yönelmemesi için söz konusu hesaplara negatif faiz uygulamak şeklinde olacağını düşünüyorum. ECB'nin, Fed'in uyguladığı tarzda bir varlık alım programı uygulaması olasılığını en azından şimdilik zayıf görmekteyim. Diğer yandan, ECB'nin önceden uygulamaya aldığı LTRO yönteminin başarılı olamadığını da hatırlamak lazım. ECB'nin bankalara sağladığı likiditenin büyük bir bölümü de dönüp yine ECB'deki hesaplarına gitmişti ve ekonomik faaliyete dahil olamamıştı.

Euro Bölgesi'nin İspanya ve İtalya gibi ülkelerinde kamu tahvili faizleri son dönemlerde düştü. Bu ülkelerin borçlanma araçlarına yönelen ilgi, küresel yatırımcıların alternatif yatırım araçlarına risk algısı nedeniyle yeteri kadar yönelememesinden kaynaklanıyor. Euro Bölgesi ve borçluluğu yüksek ülkeleri sağlıklı bir ekonomik yapıya kavuşabildikleri için ortaya çıkmıyor bu ilgi.

ECB'nin, bu şartlar altında ve stres testlerinin ipuçları ortada yokken, faiz indirimi dışında herhangi bir karar alabileceğine yönelik ihtimalin zayıf olduğu kanısındayım. Yani, yazın sonlarından önce parasal genişlemeye ilişkin bir adım atılabileceğini düşünemiyorum.

Parasal aktarım mekanizmalarının çalışmıyor olmasının sebebi mevcut faiz oranı da değil, likidite sorunu da değil. Ayrıca, zaten borçluluğu yüksek olan bir sistemi daha fazla borçlandırarak parasal aktarım mekanizmalarının çalışmasını beklemek ne kadar gerçekçi olabilir?

Pekiyi, sorun deflasyon riski mi? Evet ama deflasyon riskini yaratan talep yetersizliğinin ve ardından talep yetersizliğinin yarattığı deflasyon riskinin ortaya koyduğu çemberin sebebi ne? Güven sorunu mu? Açıklaması bu kadar  kolay olmasa gerek.

Normal koşullarda ECB, enflasyon verisini takip ederek parasal genişlemeye başvurabilirdi ama bu konuda alınacak kararın çok karmaşık bir arka planı var. Fed ile beraber ECB'nin yapacakları bizi çok ilgilendiriyor. TCMB'nin para politikaları üzerinde çok belirleyici özellikleri var. Bu nedenle, çok önemli!

Arda Tunca
(İstanbul, 09.05.2014)

Monday, May 5, 2014

Beklentilere İlişkin Senaryolar

Haftalık bazda yaptığım ekonomik değerlendirmelerin hepsini yazıya dökmüyorum ama bazı haftaların beklenen gelişmeleri ilgili yılın tarihine not düşmek için yazıya aktarılmayı gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz hafta, bazı açılardan önümüzdeki günlere ait bazı kritik gelişmelere işaret ediyor olabilecektir. Daha da önemlisi, beklentilerin şekillenmesinde önemli rol oynayabilecektir.

Türkiye ekonomisi, siyasetin gölgesinden çıkmış durumda. Hem 30 Mart yerel seçimleri, hem de 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun oluşturduğu kasvetli siyasi atmosferin piyasalar üzerindeki olumsuz yansımalarının ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Borsanın genel ekonomik performansın bir ölçüsü olmadığı kesin ama piyasaların nabzını tutmak ve özellikle yabancı yatırımcıların Türkiye'ye olan ilgilerini anlamak için önemli. BİST, yıl başından bu yana ortalama 66.918 değerine ulaşmış. 3 Mart'ta, 61.189 değeriyle yıl başından bu yana gördüğü en düşük noktaya gerilemiş. 2 Mayıs'ta ise 75.159 ile yine yıl başından bu yana ortaya koyduğu en yüksek performans değerini elde etmiş. Yani BİST, yılın en iyi günlerinde şimdilerde.

Gösterge faiz, 24 Mart günü %11.60 ile yılın zirvesini gördükten sonra 2 Mayıs tarihini %9.14 ile kapattı. Yani, yaklaşık 2.5 puanlık bir düşüş söz konusu oldu. Seçim öncesi gerginlik ve sonrasında yumuşayan havayı gösterge faiz üzerinden de okuyabiliyoruz.

TL/USD kuru ise 24 Ocak'ta 2.3365 ile yıl başından bu yana en yüksek seviyeyi gördükten sonra 8 Nisan'da 2.0921'e kadar gerilemiş. Yıl başından 5 Mayıs'a kadar ortalama 2.1880 değerine ulaşmış ve 5 Mayıs itibariyle kabaca 2.10 değerinin hemen altında bir seviyede seyrediyor.

Yukarıda verdiğim değerler, 5 Mayıs verileri haricinde gün sonları itibariyledir. Piyasaların bir süredir siyasetin güdümünden kurtulduğunu ve yılın en olumlu havadaki günlerinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, "piyasa" kelimesini kullandığımı ama "ekonomi" ifadesini kullanmadığımı özellikle belirtmek isterim. Nedeni, ekonominin yapısal sorunlarında saklı.

Geldiğimiz nokta, 30 Mart yerel seçimleri sonrasında başlayan olumlu piyasa atmosferinin devam etmekte olduğunu gösteriyor. Oysa, seçimlerin hemen sonrasındaki havanın geçici olduğu kanısı hakimdi. Bu havanın kalıcı olduğunu söylemek için henüz erken belki ama piyasalar açısından bu olumlu atmosferin beklenenden daha olumlu bir hale geldiğini söylemek mümkün.

Öncelikle, 28 Ocak'taki olağanüstü PPK toplantısına kadar ağır eleştiriler altındaki TCMB, ana misyonuna bağlı kalacağını ifade eden mesajlarla piyasalara güven verdi. Kaybolmuş kredibilitesini ve inandırıcılığını piyasalar nezdinde büyük ölçüde geri kazandı. Bir merkez bankası için inandırıcılığı kaybetmenin para politikasını işlemez hale getireceğini düşünecek olursak, para politikamız bir felaketin eşiğinden döndü diyebiliriz. Hiç olmazsa şimdilik!

Bugün açıklanan ve yıllık bazda %9.34 değerine ulaşan enflasyon bir hayli yüksek. BİST olumlu giderken, gösterge faiz düşerken, kur gerilerken, kısa vadeli yabancı sermaye girişlerinin var olduğu gözlemlenmekteyken ve enflasyon parasal istikrar açısından ürkütücü bir hale gelmekteyken hükümet kanadından yükselen "faiz insin" baskıları da şimdilik ortadan kalkmış gözüküyor. Dolayısıyla, TCMB bağımsızlığı konusundaki hararetli tartışmalar da duruldu. Enflasyon dışındaki unsurlar (siyasi kutuplaşma, toplumsal gerginlik, v.s.) faiz indirimini haklı gibi göstermekteyse de TCMB'nin ana işlevinin parasal istikrarı sağlamak olduğunu ve yükselen enflasyonun TCMB'nin faiz indirimini gündeme almasını engellediğini özellikle vurgulamak gerekiyor. Zira, kısa bir süre öncesine kadar enflasyonun yükselme potansiyeli faizle ilgili tartışmalarda göz ardı ediliyordu.

Türk piyasalarının beklenenden daha olumlu bir havaya girmesinde küresel belirsizliklerin payının da olduğunu belirtmekte fayda var. Ayrıca, yüzdesel olarak ortaya çıkan toparlanmanın, 2013'ün son çeyreğinde beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmış olan olumsuzlukların bir anda terse dönmüş olmasından kaynaklandığını da belirtmek gerekiyor.

Enflasyon cephesinden kötü haber geldi bugün. Haftanın geri kalanında izlenecek en önemli gelişmeler, Fed başkanı Yellen'in konuşmaları ve ECB'nin vereceği kararlar olacaktır.

Bilindiği üzere Fed, işsizlikte %6.5 ve enflasyonda azami %2.5 kriterinden vaz geçerek daha geniş makro ekonomik verileri kriter alarak faiz artırımını gündemine alacağını belirtmişti. Nitekim, işsizlik %6.3'e geldi ve enflasyon %2.5'in bir hayli altında ama faiz artırımı 2014 için gündemde yok. Çünkü, Avrupa'dan gelen verilerin olumlu bir trende girip girmediği bilinmiyor. Çin'in %13-14 civarındaki büyüme oranlarından %7.5 civarına inmiş olması küresel talep koşullarını aşağı yönde belirliyor. Ayrıca, ortada bir Ukrayna krizi var ve ülkede iç savaşın başladığını ifade edebilecek noktaya geldik gibi. Yani, Fed'in faiz artırımı için adım atmasını zorlaştıracak çok sayıda belirsizlik var.

ECB, %0.25'lik faizi indirmek ve/veya parasal genişleme başlatmak seçenekleriyle karşı karşıya. Faiz indiriminin etkinliği son derece zayıf olacaktır. Tek başına, neredeyse hiçbir işe yaramaz. Parasal genişlemenin ise ne kadar işe yarayacağı ayrı bir tartışma konusu. Avrupa'nın uzun yıllar sürecek bir zayıf ekonomik performans sürecinde olduğu çok açık. Bir birlik olmak adına atılacak reform nitelikli yapısal adımlar atılmadıkça Euro Bölgesi'nin kalıcı bir sağlıklı yapıya kavuşması mümkün değil. Parasal genişleme ya da genel olarak para politikalarıyla atılacak adımlar ancak zaman kazanılmasını sağlayabilir.

Klasik ticari bankacılığın ekonomi içindeki payı Avrupa'da ABD'dekine göre çok daha yüksek. Ancak, ABD Hükümeti'nin büyük Amerikan bankalarına verdiği destekle bu bankalar öz sermayelerine $500 milyarlık bir katkı yaparken, Avrupa'daki bankalar ancak €235 milyarlık katkı yapabildiler. Dolayısıyla, ECB'nin parasal genişlemeyle atacağı bir adımın gelişmekte olan ülkelere bir sermaye hareketi başlatmasının etkisinin Fed'in parasal genişlemesindeki kadar olacağı düşüncesinde değilim. Ancak, böylesi bir adımın piyasalarda yaratacağı olumlu algının etkisiyle Türk piyasalarının yatırımcılar için olumlu fırsatlar sunabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Fed ve ECB'nin rakamsal etkileri ve piyasaların ortaya koyduğu sonuçlar arasındaki korelasyon incelendiğinde nasıl bir sonuç ortaya çıkabileceğini şimdiden merak ediyorum. Tabii, ECB parasal genişlemeye giderse.

Bu hafta, Fed ve ECB üzerine yoğunlaşarak hiçbir önemli söylem ya da karar çıkmasa bile yoğun bir şekilde olası para politikaları üzerine yorumlar yapılacaktır. Ekonomide beklentilerin önemi eski on yıllara göre çok daha fazla artmış durumda. Fed ve ECB üzerine bu kadar çok senaryonun yazıldığı bir dönemde hem Yellen'ın konuşmaları ve hem de ECB'nin para politikalarına ilişkin karar haftasında olması piyasalar açısından önemsenmesi gereken unsurlar. Piyasalar, yılın kalanına ilişkin sinyaller arayacaktır. Yine altını çiziyorum: Yellen'den öngörülebilirlik unsurlarını artıran söylemler, ECB'den de hiçbir yeni karar çıkmasa bile geleceğe yönelik beklentilerin oluşması açısından önemli bir haftadayız.

Yukarıda anlattıklarımdan sonra konuyu yine bize bağlayarak yazıyı bitireyim. Önümüzdeki aylarda TCMB faizi indirebilecek koşullara ulaşsa bile düşen faizin o seviyede ne kadar kalabileceğini kestiremeyiz. Fed, verdiği likiditeyi yılın son çeyreğinde sıfırladığında ve ECB'nin olası parasal genişlemesinin etkileri Fed'inki kadar olmadığında ve ABD'deki faizlerin olası artışı yaklaştığında TCMB de mesela yaz aylarının ortalarında ortaya çıkacak faiz oranını uzun süre koruyamaz. Ne zamana kadar ve hangi seviyelerde? Bugünden bilemeyiz. Önemli olan senaryoları ortaya koyabilmek şu anda.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.05.2014)