Pages

Monday, March 31, 2014

Seçim Sonrasında Ekonomik Beklentiler

Piyasalara bir yandan piyasa profesyonellerinin (trader) gözünden bakıyorum, diğer yandan ait olduğum ekonomist gözüyle bakıyorum ve kısa, orta ve uzun dönem için bazı analiz sonuçlarına ulaşıyorum. Piyasa profesyoneli gözüyle bakınca, her koşulda ve her an değişik finansal enstrümanlar kullanarak getiri elde etmeye çalışan bir profesyonelin motivasyonunu dikkate alıyorum. Ekonomist gözüyle bakınca, ekonomik büyüme ve kalkınma konularına daha çok odaklanan ve daha makro ekonomi odaklı bir bakış açısına ulaşıyorum.

Kısa vadede, çok sert bir havada girdiğimiz seçim ortamının ortadan kalması bile tek başına psikolojik bir rahatlama getirecekti ve getirdi. 31 Mart günü, bu rahatlamanın etkisiyle düşen kur, düşen CDS primleri ve yükselen borsa verileriyle karşılaştık. Sıkça sorulan soru şu: bu hava devam eder mi? Diğer bir ifadeyle, piyasalarda görülen bu rahatlama ne ölçüde kalıcılık kazanır? Cevap: kalıcılık kazanamaz. Neden?

Önümüzde bir cumhurbaşkanlığı seçimi var. Dünkü balkon konuşması ve ardından ana muhalefet liderinin bugünkü seçim değerlendirmelerinden gördük ki, siyasi atmosfer pek yumuşayacak gibi durmuyor. Önümüzdeki günlerde ve haftalarda hem cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin tartışmalar yoğunlaşacak, hem de olası bir erken seçimin gündeme gelmesi tartışılacak. Zira, yerel seçimden önemli bir zaferle çıkan iktidar, bu fırsatı bir genel seçimle değerlendirmek isteyebilecektir. Üstelik, siyasi tansiyon yüksek olacaksa, Türkiye'nin ekonomik anlamda genel seçimleri bekleyecek tahammülü de olamaz. Zira, mevcut atmosfer, hane halklarının ve firmaların almak istedikleri ekonomik kararları erteletiyor. Bunun anlamı, ekonomik performansta zayıflamadır.

Türkiye, uluslararası sermaye hareketlerinden faydalanmak durumunda. Tasarruf oranı düşük ve potansiyel büyüme oranı olarak hesaplanmış olan %4.5 oranına dahi kendi kaynaklarıyla ulaşamıyor. Ortada çok ciddi ve kronikleşmiş bir yapısal sorun var. Bu konuda alınan bir önlem maalesef ki yok. Büyümeyi kısa vadeli dış finansman sağlayarak gerçekleştirebiliyoruz.

2013 yılına ait büyüme verisini bugün aldık. 2011'de %8.5, 2012'de %2.3 oranlarında büyüyen Türkiye ekonomisi 2013'te %4 büyüdü. Dikkat edilecek olursa, uluslararası sermaye hareketlerinde başlayacak olan yavaşlamayı öngörerek büyüme oranımızı düşürdük. Ancak, düşük büyümeye şimdi yükselen enflasyon eşlik etmeye başladı.

Türkiye için uluslararası sermayeyi çekebilmek çok önemli. Küresel likidite zayıflıyor ve paranın fiyatı olan faizin önümüzdeki dönemlerde uluslararası boyutta yükselmeye başlayacağı kesinleşti. Bu şartlar altında, 4 Nisan'da Fitch'in Türkiye ile ilgili bir toplantısı var. Bu toplantıdaki Türkiye değerlendirmesinde, çok büyük olasılıkla Türkiye'nin önümüzdeki dönemde yaşayabileceği siyasi atmosfere dikkat çekilecek. Uluslararası yatırımcılar bu değerlendirmeleri okuyacak. Değerlendirmelerin sertlik derecesine göre, uluslararası piyasalardaki Türkiye riski algısı bir miktar şekillenecek.

2014 yılı içinde, Türkiye'nin notlarının düşeceğini beklemiyorum. Gerçi, iki seçime rağmen siyasi bir gerilim de beklemiyordum ama bu tahminim tutmadı. Görünümle ilgili olarak bir seviye aşağı çekilebiliriz. Derecelendirme kuruluşlarının görünümü değiştirmesinin temelinde siyasi değerlendirmelerin yer alacağı kanısındayım. Teknik olarak ekonomi üzerine de riskler mutlaka vurgulanacaktır ama.

Şimdi, piyasa profesyoneli ve ekonomist bakış açısının farklılığının öne çıktığı noktaya geldik. Ekonomist gözlüğü ile bakınca, Türkiye'nin doğrudan yabancı sermaye çekmek konusundaki yetersizliğine vurgu yapmam gerekiyor. Kısa vadeli sermaye bir şekilde gelecektir. Nitekim, Venezuela, Rusya, Çin, v.b. ülkelere de gidiyor. Tek bir para transferi talimatıyla milyonlarca Dolar parayı bir ülkeden bir başkasına transfer edebiliyorsunuz. Ancak, doğrudan yabancı sermaye demek, Türkiye'ye yeni bir üretim tesisinin gelmesi demek. İşte o sermaye geldiği zaman kolay kolay gidemiyor.

Dolaysız sermayenin gelmesi için ise gelişmiş bir demokrasi, gelişmiş bir adalet ve hukuk sistemi ve gelişmiş özgürlüklerin tesis edilmesi gerekiyor. Bunların tesis edilmesi, Türkiye'nin yapısal sorunlarıyla ilgili konular. Bu konuların çözülebileceğine dair pek bir umut göremiyorum şimdilik.

Bir seçimi geride bıraktık ama sorunlarımız bitmedi. Ayrıca seçim, Türkiye ekonomisinin yapısını da değiştirmedi. Kutuplaşma ile çok vakit kaybediyoruz. Önümüzde yeni bir seçim süreci, yükselen enflasyon/düşük büyüme döngüsü ve azalan küresel likidite ortamı var. Diğer yandan da, uluslararası sermayeyi çekmek zorunda olan ama ancak kısa vadeli olanını çekebilen bir Türkiye var.

31 Mart sabahı, seçimin bitmesinin psikolojik bir rahatlığına kavuştuk belki ama Dünya dönmeye devam ediyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.03.2014)

Sunday, March 30, 2014

Seçim Bitti Ama Nasıl Sakinleşeceğiz?

Bugün yerel seçim günüydü. Tarih: 30 Mart 2014. Bu seçime, yerellik unsurlarının öne çıktığı bir havada gitmedi Türkiye. Bir genel seçim havasında gidildi. Çok ama çok sert bir havada girdi bu seçime Türkiye. Hemen söyleyeyim, bu sertlik ve kutuplaşmadan partilerin son yapılan seçimlerde aldıkları oy oranlarından çok uzaklaşan sonuçlarla çıkacaklarını sanmıyorum. Kutuplaşma, tarafları kenetler ve rasyonel düşünmeyi ortadan kaldırır. İnatlaşma, zıtlaşma, çok sert söylemler kamplaşmanın taraflarını mantıkla değil, duyguyla bağlar birbirine. Sonuçları göreceğiz.

Seçimden ne çıkarsa çıksın, önemli olan Türkiye'nin normalleşmesi. Türkiye'nin huzura ve sakinliğe doğru yol alması çok ama çok önemli. Ancak, önümüzde bir cumhurbaşkanlığı ve ardından genel seçim süreci olacağı düşünülürse, Türkiye'nin sakinleşeceğini düşünmek hayal olur herhalde.

Hiçbir partiyi gönülden destekleyemiyorum. Kendi içinde demokrasiyi özümseyememiş, hala lider sultasıyla yönetilen partilerin koskoca Türkiye için demokrasiyi tesis edeceklerini düşünemiyorum. Bu nedenle, oyumu kullanırken içim hiç rahat değildi. Hiç huzurlu değildim. Oy kullanmaya hak kazandığım günden beri hiç gönül rahatlığı ile oy verebildiğim bir parti hatırlayamıyorum.

Seçim sonucu ne olursa olsun, toplumsal huzur ve barış için olmazsa olmazlarımız şunlar olmalıdır:
  • Bireysel ve örgütsel özgürlüklerin gelişmesi için adımlar atılması, 
  • Gelişmiş insan hakları kurallarının tesis edilmesi,
  • Adaletin ve eşitliğin tesis edilmesi,
  • Kanunların değil, hukukun üstünlüğünün geçerli kılınması,
  • Demokrasinin çoğulculuk ilkesine dayandırılması.
İdeolojilerin eski sert mücadelerinin yumuşadığı, 1970'lerin havasına hiç dönmek istemeyen bir Türkiye'de kendi kutuplaşmamızı bambaşka bir yerden yaşadık.

Şu net ki, hangi parti başa gelse ideolojik olarak önemli değişiklikler ya da ekonomik model olarak farklılıklar yaşamayız. Dolayısıyla, yukarıda saydığım unsurları, kişisel çıkarlardan ve partizanlıktan uzak tutarak öne çıkaracak olan hangi parti olursa olsun Türkiye'yi bambaşka bir yere taşır.

Bu seçime, Gezi olaylarını doğru okumamış ve bu nedenle, varlığını kendisine tehdit olarak hissedenleri anlamamış bir AKP iktidarıyla girdik. İktidarın kutuplaşmayı artıran sert üslubu toplumun bir kesiminde iktidara karşı büyük tepki oluşturdu. Daha sonra, işin içine aşırılık içeren unsurlar girdi. AKP, saf talepler yerine o aşırılıklara işaret ederek var olan kutuplaşmayı derinleştirdi.

17 Aralık operasyonu ve ortaya dökülen yolsuzluklar ve iktidar-cemaat kavgası kutuplaştırmayı daha da derinleştirdi. Toplumsal rasyonelite hepten kaybedildi. İktidara karşı olanlar, iktidar yanlıları tarafından doğrudan CHP'li gibi yaftalanmaya, ayrıca cemaatçi olmuş olmakla damgalanmaya başladılar. Bu sırada, senin ölün, benim şehidim gibi son derece yakışıksız ve seviyesiz söylemler çıktı ortaya. Twitter ve You Tube'un kapatılması işin tuzu biberi oldu.

Bu şartlar altında, bir önceki seçim sonuçlarından çok temel bir değişikliği ifade edecek bir manzara çıkmaz ortaya bence. Bir TC vatandaşı olarak toplumsal huzur ve barış için yukarıda saydıklarımdan başka bir yol göremiyorum. Kimin oy oranı ne olursa olsun. Bundan sonraki sürecin nasıl geçeceğini başta başbakan olmak üzere, diğer parti liderlerinin tarz ve tavırları belirleyecek. Tarz ve tavır, yukarıdaki beş noktayı geliştirecek yönde olursa, tansiyon düşer. Siyasi hava, son aylardaki gibi devam ederse, daha çok canımız sıkılacak demektir.

Demokrasinin sadece sandıkta tecelli edemeyeceğini, demokrasinin kesintisiz bir toplumsal süreç olduğu gibi temel bir noktayı da asla unutmamak lazım.

Konunun ekonomi boyutunu yarın sabah 07:00-09:00 arasında CNBC-e'de Geri Sayım programında değerlendireceğiz.

Arda Tunca
(İstanbul, 30.03.2014)

Wednesday, March 26, 2014

Üretim Ekonomisi Kongresi Özeti - 2

Bir önceki yazıda, 21-22 Mart tarihlerinde Kültür Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin düzenlediği Üretim Ekonomisi Kongresi'nde katıldığım oturumların özetini aktarmıştım. Kapanış oturumunu ise, ayrı bir yazıda ele almak gerektiğini belirtmiştim.

Kapanış oturumunda Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. Tuncer Bulutay ve Prof. Dr. İzzettin Önder yer aldılar. Prof. Dr. Gülten Kazgan, bir sağlık sorunu nedeniyle oturuma katılamadı ama kongreye mesajını Prof. Dr. Tuncer Bulutay vasıtasıyla iletti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde iken Gülten Hoca'nın iktisadi düşünce tarihi derslerini büyük bir dikkatle dinlerdim. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan geçiş ekonomilerinin içinde bulundukları ekonomik koşulları ve onları bekleyen geleceği iktisat teorisinin temelleri üzerinden dinlemek büyük bir keyifti.

İzzettin Hoca, maliye teorisi ve politikası derslerimize gelmişti ama kendisiyle ilgili unutamadığım ders, son derstir. Mezuniyetimize sayılı günler kala bizi okuldan uğurladığı dersti o. Unutulmaz bir konferansa dönüşmüştü ders. Bazı hocalar vardır, onlardan konularının çok ötesinde şeyler öğrenirsiniz. Kendi branşlarını hayatın içine serpiştirip felsefi yorumlar yaparlar ve siz çaktırmadan, o konuyu öğreniyor olursunuz. İzzettin Hoca, bunu yapan hocalardandı. Gerçekçi ve her zamanki mütevazi tavırlarıyla, bize üniversite ve fakülte olarak iyi bir eğitim verememiş olduklarını, hiçbir şey öğretmemiş olduklarını ve eğer kendisi biraz da olsa hayatı öğrenmeye çalışmayı öğretmişse, bundan mutluluk duyabileceğini anlattı. Enteresandır, kendilerinden hiçbir şey öğrenmediğim ne kadar hocam varsa, hep her şeyi kendilerinin en iyi bildiğini düşünenler olmuştur onlar. İsimlerini verip üzmeyelim onları ama anılarımda hiç hoş yerleri yoktur. İzzettin Hoca, Gülten Hoca ve benzerlerinin ayrı bir yeri vardır ama.
 
Gelelim kongrenin son oturumunun içeriğine. Tuncer Bulutay'dan, Gülten Hoca'nın Türkiye'de imalat sanayinin giderek geriye gittiğini kendisine aktardığını dinledik. Türkiye'nin uluslararası rekabette üretim cephesinde zayıfladığını ve giderek dışa bağımlılığının ve kırılganlıklarının arttığını Gülten Hoca'nın ana mesajı olarak kongreye aktarılmasını istediğini öğrendik.
 
Korkut Boratav'ın ortaya koyduğu verilerin mesajları ise şunlardı:
  • Türkiye, sadece krizde olduğu dönemlerde cari fazla veriyor ya da cari açığı önemli ölçüde düşüyor.
  • AKP döneminin yıllık büyüme oranı ortalaması %4.5 civarında ki eğer 2013 yılı büyüme oranı %3.6 olarak gelirse.
  • %4.5'lik büyüme oranı, Türkiye'nin ancak potansiyel büyüme hızına denk gelen bir oranı ifade ediyor.
  • Türkiye, 1998-2003 yılları arasında neredeyse hiç büyümemiştir ve uluslararası sermaye hareketleri son derece zayıftır.
  • 2003 sonrasında, atıl kapasiteler devreye girmiş ve atıl sermaye stoğunun yeniden kullanımı söz konusu olmuştur. Uluslararası sermaye hareketlerinin güçlenmesiyle beraber Türkiye yurt dışından sermaye çekmeye başlamıştır. Böylece 2003 yılı, her geriye gidiş döneminin ardından gelen konjonktürel çıkışa denk gelmiştir.
  • Türkiye'nin milli gelir hesapları sorunludur. Örneğin TÜİK, ithalata bağımlılık hesaplarında halen 2002'nin baz alındığı değerleri kullanmaktadır. Dolayısıyla, milli gelir hesaplarında bazı önemli sıkıntılar bulunmaktadır.
  • Ocak 2014'e ait sanayi üretimi verileri iktisadi mantıkla açıklanabilir değildir. İktisadi faaliyete ilişkin diğer tüm verilerin olumsuzluk sergilediği bir ortamda sanayi üretimi verilerinin durumu ancak ilerideki aylarda belki açıklanabilir hale gelecektir.
  • Türkiye ekonomisi, düşük sermaye birikimi, düşük tasarruf oranı, yüksek sermaye girişi denkleminde, giderek dışa bağımlılığı ve dolayısıyla kırılganlığı artan niteliklere sahip bir ekonomi haline gelmiştir. Kırılganlığı artıran en önemli unsurların başında, kısa vadeli dış borcun toplam dış borç içindeki payının artması gelmektedir. Nitekim, kısa vadeli dış borç/toplam rezervler oranı da yükselme eğilimindedir.
Korkut Boratav'dan sonra sözü İzzettin Hoca aldı. Bütçe dengesi, maliye politikaları gibi verilerden söz etmek yerine küresel ekonominin bugünkü niteliksel özelliklerinden söz etmek istediğini dile getirdi. Bugünün neo-liberal politikaların temellerinin 1980'lerde değil, 1930'larda, 40'larda atıldığını dile getirdi İzzettin Hoca. Sermayenin giderek güçlenmesinin temelinde ve üretim ilişkilerini topyekun değiştirmesinde Hayek, Friedman gibi isimlerin yer aldığını aktardı. Şekil değiştiren sermaye-üretim-devlet-toplum ilişkilerini Bourdieu'nun habitus mantığı çerçevesinde ele aldı. Bugünün sosyolojik yapılanmasında sermayenin devleti yönettiğini ve bilgi çağı ya da ekonomisi kavramının sadece bilinmesi istenenin daha yaygın bir şekilde ortaya sürülmesinden ibaret olduğu fikrini ileri sürdü. 

Bilgi, habitus, Bourdieu denmişken, Bourdieu'nun şu sözünü hatırlamaya çalıştım oturum esnasında: Eğer sosyolog her zaman biraz rahatsızlık veriyorsa, bunun nedeni, bilinçsiz kalınması yeğlenen şeylerin bilincine varmaya zorlamasıdır. Söz, hayal meyal aklıma geldi oturduğum yerden ama eve dönüp iki satır karıştırınca buldum. İzzettin Hoca'nın bilgi ile ilgili değerlendirmelerinin üzerine tam oturuyordu söz. Ayrıca, nomokrasi kavramının sermaye lehine kullanılan bir araç olmanın ötesine pek geçemediğini vurguladı İzzettin Hoca. Bu şekilde, finans kapitalin bu kadar güçlenmesinin temelinde bozulan gelir dağılımının bulunduğunu ve bu nedenle artan finansman ihtiyacının küresel finans piyasalarını kontrol edilemez bir noktaya getirdiğini anlattı. Stiglitz'in bu konudaki çalışmalarının son derece önemli olduğunu ve bu nedenle bazı çevrelerce aforoz edildiğinden söz etti.

İzzettin Hoca, küresel düzenin değişebilmesi için bizlerin yapacak bir şeyi olmadığını söyledi ve iktisat değişmeden küresel yapı değişmez dedi. Oturumun soru-cevap bölümünde, kendisine bu kapanış cümlesiyle ilgili bir soru sordum. Finans piyasalarının reel ekonomileri adeta perişan ettiğini, finans piyasalarının asli fonksiyonlarını yitirdiğini, iktisat teorisinin tükenme noktasına geldiğini belirttim ve yeni bir teorik yaklaşımın finansal ekonomiyi regüle eden bir yerden mi gelmesi gerektiğini sordum. Bu konu başlı başına dev bir konu. İzzettin Hoca ile hasret giderdik oturumun sonunda. Bu teorik tartışmaya bu yazıda girersem çıkamam zira. Ancak, Inside Job belgeselinden söz ettiğimizi belirterek satır arası mesajımı vermiş olayım.

Tuncer Bulutay, oturumun son konuşmacısıydı. İlerlemiş yaşına rağmen, çok samimi bir itirafta bulunarak çok önemli bir mesaj verdi salondaki gençlere. Diğer yorum ve değerlendirmelerinin hepsinin önüne geçti konuşmasının sonundaki tavsiyesi. Dedi ki, "bizler çok iyi eğitimler alamadık ve çok olumsuz ve kötü şartlarda öğrenim gördük. Bu nedenle, Türkiye için mevcut teorilerin dışına çıkan, farklı varsayımlar koyan modeller geliştiremedik. Ancak, önemli olan Türkiye'ye özel çalışmalarla farklı modeller geliştirmektir. Sizler, yeni nesiller olarak bizlerden daha şanslı ve daha iyi eğitimlisiniz. Bu nedenle, kafayı Türkiye için modeller geliştirmeye takın biraz". Son derece doğru bir tespit ama acaba ümit var mı diye sordum kendime Tuncer Bulutay'ı dinlerken. İnşallah dedim ve devam ettim kendisini dinlemeye.

Tuncer Bulutay, daha çok ders verir nitelikte bir konuşma yaparak rasyonel beklentiler teorisinden, animal spirits kavramından, Keynes'in geri dönüşünden, matematiksel modellerin ne ölçüde çalıştığından söz etti ama konuşmasının can alıcı noktası, bende saygı uyandıran bir üst paragraftaki ifadeleri oldu.

Tüm kongrenin organizasyonunu Doç. Dr. Sinan Alçın gerçekleştirmiş. Ellerine ve emeğine sağlık. Entelektüel bir ziyafet oldu bu kongre.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.03.2014)

Tuesday, March 25, 2014

Üretim Ekonomisi Kongresi Özeti - 1

Geçtiğimiz hafta sonu, Kültür Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi tarafından düzenlenen Üretim Kongresi'ne katıldım. Kongreye daveti, bir süre önce aynı üniversitede öğretim üyesi olan Prof. Dr. Zafer Tunca'dan aldım. Bana, küresel kriz perspektifinde parasal aktarım mekanizmalarını anlatmak düştü. Gün boyunca, farklı salonlarda çok sayıda oturum gerçekleşti. Dolayısıyla, tüm bildirileri dinleyebilmek mümkün olamadı. Ancak kendimin yer aldığı salondaki bildirileri dinleme fırsatı bulabildim. Ülkenin böylesine boğucu atmosferinde, bu kongre sayesinde biraz oksijen kaynağı sağladık kendimize.

Bu blog sayfasına arada sırada uğrayanlar, Türkiye ekonomisine ilişkin yapısal değişim ihtiyacı konusunda ne kadar ısrarlı olduğumu bilirler. Türkiye ekonomisinin kırılgan olduğunu ve bu kırılgan yapıyı ayakta tutabilecek unsurlar Türkiye lehine çalıştığı sürece herhangi bir krizin ya da durgunluğun yaşanmayabileceğini ama söz konusu durumun sürdürülebilir olmadığını düşündüğümü her fırsatta dile getirmekteyim. Bu kırılganlığın temelinde, yetersiz tasarruf ve Türkiye'nin uluslararası rekabetteki yerini doğru analiz etmekten uzak kaldığı için yüksek katma değer üretilmesine katkı sağlamayan teşvik sisteminin bulunduğunu iddia etmekteyim.

Kongrede, Yrd. Doç. Dr. Burcu Yavuz Tiftikçi'den ar-ge yatırımlarıyla ilgili çarpıcı sonuçlar ortaya koyan bir sunum dinledik. Burcu Yavuz Tiftikçi, teoriye göre ar-ge harcamalarının Schumpeter'in yaratıcı yıkım tezinin "yaratıcı" tarafına katkı sağlayan bir unsur olması gerektiğini dile getirdi. Ar-ge harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılaya oranının OECD ülkelerinde ortalama %2.33, AB'de %1.90, ABD'de %2.79 ve Güney Kore'de %3.36 olduğunu ortaya koydu. Türkiye için ise oranın %0.85 civarında olduğunu anlattı. 2023 hedefi olarak belirlenen %3 oranının gerçekleşebilmesi, ar-ge harcamalarına ilişkin mevcut anlayış devam ettiği sürece mümkün gözükmüyor. Bu manzara karşısındaki yorumum ancak, ekonomik verilere ilişkin değerlerin bilinçli olarak saptırılması halinde oranın tutabileceğini söylemek yönünde. Türkiye'nin içinde bulunduğu korkunç ahlaki erozyon karşısında, böyle bir durumun gerçekleşmesine hiç şaşırmayacağımı kendi adıma rahatlıkla ifade edebilirim.

Ar-ge ile ilgili bu çalışmanın, Granger nedensellik testi sonucunda Türkiye için ortaya koyduğu çok çarpıcı bir sonuç var: Ar-ge faaliyetleri, ekonomik büyümenin yükselmesiyle artıyor ama büyümeye katkı yapmıyor. Yani ar-ge, büyümeden kendisine kaynak sağlıyor. Fakat, büyümeye hiçbir kaynak sağlamıyor. Bu noktada, ar-ge faaliyetlerinin tanımlamasının önemi öne çıkıyor. Örneğin, herhangi bir kurumda çalışan bir kişinin kendi konusunda aldığı bir eğitim ar-ge harcaması kapsamına giriyor. Ayrıca, uluslararası karşılaştırmaları sağlıklı bir şekilde yapabilmek ülkeler arasındaki farklı ar-ge faaliyetleri tanımlamaları nedeniyle pek mümkün olamıyor.

Ar-ge faaliyetlerinin uluslararası rekabette Türkiye'yi öne çıkarabilmesi için niteliği ve kurumsal yönetim alt yapısı son derece önemli. Bu iş, yapılıyor gözüksün diye yapılınca sonuç Türkiye'deki gibi oluyor. Yani, büyümeye hiçbir katkısı yok. Bu anlayış ve yaklaşımla, Türkiye'nin ekonomide eşik atlayabilmesinin mümkün olmadığı gayet açık. Bu tespitler, seçim meydanı konuşmalarına değil, bilimsel tartışmalara hitap ediyor. Ancak, bu tespitleri dinlemeye niyetli siyasetçi kıtlığı yaşadığımız için boşa yapılmış çalışmalar bunlar. 21. yüzyılın Türkiye'sine fazla geliyor, alerji yapıyorlar. Gereksiz!

Kongrede, bilişim teknolojisinin üretim ilişkileri üzerindeki etkilerini Yrd. Doç. Dr. Özgür Narin'den dinledik. 1970'ler Şili'sinden bir planlama modelini ele alarak mühendislik ve iktisadı yan yana oturtan bir sunum gerçekleştirdi.

Banka kredileri ve büyüme arasındaki ilişkilerin Türkiye üzerine bir çalışmasını Cahit Yılmaz'dan dinledik. Tüketimde, yerli mal yerine ithal malların talep edilmesiyle kullanılan banka kredilerinin büyüme performansını beklenen ölçüde artıramadığını ortaya koydu. Sunum sırasında aklıma, Türk tüketicisinin 2013'te cep telefonuna $2.6 milyar harcadığı geldi. Elbette ki, bu tartışmanın sonu cari açığa çıkıyor.

İşletmecilerin sunumları da teorik altyapı ve özellikle ekonometrik yapı itibariyle son derece sağlamdı. Bulguların istatistiki anlamlandırma ve nedensellik ilişkileri tarafında bazı katılmadığım ya da daha doğrusu ikna olamadığım noktalar oldu ama son derece kaliteli sunumlardı izlediklerimiz. Dr. Meltem Ulusan'dan BİST-100'ün dış ticaret açığı ve enflasyon arasındaki ilişkilerini dinledik. Giderek küreselleşen bir piyasa ortamında, gelişmiş ve gelişen ülkelerin aynı veri havuzu içinde izlenebileceğini dile getirdi ve bu tezini BİST-100 ile Dow Jones arasındaki endeks hareketlerinin paralelliğine dikkat çekerek destekledi. Araştırma görevlisi Görkem Hancı'dan CDS'ler ile BİST-100'ün arasındaki ilişkileri yine ekonometrik bir perspektiften dinledik. CDS'ler ve BİST-100 arasındaki ters yönlü ilişkilerin rakamsal değerlerini sundu bize.

Kongrenin son iki sunumunda şirketlerin fiziki olmayan varlıklarının değerleme sorununa ilişkin bir başlığı Dr. Atahan Çelebi ele aldı. BİST-50 şirketlerinin kurumsal yönetim ilkelerinin SPK yönetmelikleriyle uyumlu olup olmadığı konusunda ise Dr. Özgür Atılgan bilgilendirdi dinleyicileri. Dr. Atahan Çelebi, öylesine zor bir konuyu ele almış ki, muhasebenin klasik yaklaşımlarının çok ötesine geçen değerleme ve raporlama süreçlerini ilgilendiren ve piyasa fiyatlarıyla mali tablo rakamlarını değerleyen yaklaşımların en zor noktalarına temas etmiş. Uluslararası finansal raporlama standartları (IFRS) fiziki olmayan varlıkların değerlemesine ilişkin hükümler içeriyor ama ülkeden ülkeye değişen piyasa gerçekleri nedeniyle uluslararası düzeyde yeknesaklık sağlamak son derece güç. Bu iki sunum, kendi içlerinde birbirini bütünlüyordu. Vardıkları ortak nokta, Türkiye'nin kurumsallaşamama sorunları nedeniyle şirketlerin önemli projelerinde (örneğin ar-ge faaliyetlerinde) süreklilik sağlayamadığı ve uluslararası rekabete açılmada eksik kurumsallaşmanın bedelini son derece ağır bir şekilde ödedikleri oldu.

Kongrenin sonunda, dünden yarına Türkiye ekonomisi ele alındı ve Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. Tuncer Bulutay ve Prof. Dr. İzettin Önder'in katıldığı bir kapanış oturumu, daha doğrusu ziyafeti gerçekleşti. Prof. Dr. Gülten Kazgan, bir rahatsızlığı nedeniyle oturuma katılamadı. Bu oturumun özetini bir sonraki yazıda anlatmak lazım. İçerik itibariyle, yukarıda özetlediğim teknik konuların çok dışında konular ele alındı. Ayrıca, ustalara ayrı bir saygı göstermek de gerekiyor. Bu kongrede oturumlarına katıldığım kişiler arasında, iktisadi düşünce tarihini Prof. Dr. Gülten Kazgan'dan, maliye teorisi ve politikasını Prof. Dr. İzettin Önder'den ve uluslararası iktisat teorisi ve politikasını Prof. Dr. Zafer Tunca'dan aldığımı da belirtmek isterim.

Kongre bitti, dışarı çıktık. Türkiye'nin darmadağın olmuş hukuki düzeni, giderek güç kaybeden ekonomisi, artık iflah olması neredeyse imkansız hale gelmiş siyasi ahlakını değerlendirerek seçime ilişkin kararlarını vermek yerine uçkur lobisi üzerinden fikir oluşturmaya meraklı bir toplumun dedikodularının ortasına düşüverdik. Bir grup zavallı, seçkin diye nitelenerek ötekileştirilen "homo garibusun" dinlenmeyen fikirleri, tespitleri, çalışmaları böylece güme gitmiş oldu. Bilimin giderek gereksizleştiği bir Türkiye'de son derece normal bir sonuç. Çölde penguen yetiştirmeye çalışmak gibi oldu Türkiye'de bilgi ve bilim üreten çalışmalar yapmak.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.03.2014)

Thursday, March 20, 2014

Fed'in Faiz Artırımı Sinyali: 2015

Fed'in aylık tahvil alım programı $85 milyardan kademeli olarak dün itibariyle $55 milyar düzeyine inmiş bulunuyor. Yeni alım tutarı olan $55 milyarın $25 milyarını konut kredileri destekli tahviller, $30 milyarını ise uzun dönemli diğer tahviller oluşturacak.

Yazılı basın açıklamasında Fed, özel tüketim harcamaları ve sabit yatırımların devam etmekte olduğunu, ancak konut sektöründeki toparlanmanın yavaş olduğunu dile getiriyor. Buna göre, ABD'de genel iktisadi faaliyetin yumuşak bir çıkış trendinde olduğunu vurguluyor. Böylece, kümülatif süreçle beraber istihdam/işsizlik koşullarının giderek düzeleceği tahmin ediliyor.

Fed, fiyat istikrarı yanında tam istihdamı hedefleyen misyonu ile %6.5 olarak hedeflediği işsizlik oranını faiz artırımının yegane kriteri olmaktan çıkardı dün. Bu nokta çok önemli. Sadece işsizlik oranı yerine, yine yazılı basın açıklamasında yer aldığı gibi geniş bir veri setine bakıyor olacak Fed.

Fed, enflasyon hedefi olarak ortaya koyduğu %2'den uzakta. Bu kadar düşük faiz ortamına rağmen enflasyonun artmıyor olması Fed'in kararlarında temkinli olmasına neden oluyor. Böylece, sadece %6.5'lik işsizlik kriteri yerine artık daha geniş bir veri setine bakarak kararlarını alacak. Ancak bu karar, tahvil alım programındaki azaltım ile ilgili değil, faiz oranlarıyla ilgili olacak. Yeni başkan Yellen'in basın toplantısında vurguladığı üzere, tahvil alım programı büyük olasılıkla 2014'ün sonbaharında sonlanacak, faiz artırım kararı ise 2015 yılına sarkacak. Tahvil alım programının sonlanmasıyla faiz artırımı tarihi arasına 6 aylık bir süreç koydu Yellen.

İşsizlik, enflasyon ve büyüme tahminlerini de açıkladı Fed. Buna göre, işsizliğin 2014'te %6.1-%6.3, enflasyonun %1.5-%1.6 ve büyümenin %2.8-%3 aralığına ağırlıklı olarak meyil edeceği öngörüsünde bulundu. 2016'nın ötesinde ise işsizlik için %5.2-%5.6, enflasyon için %2, büyüme için %2.2-%2.3 tahminleri yapıldı.

Türkiye açısından Fed'in kararlarının etkisine bakacak olursak, hem kurun, hem de faizin varlık alım programının azaltımıyla ve daha sonra da Fed'in faiz artırımıyla yükseleceği netleşmiş oluyor.  Önemli olan nokta, bu artışların bir şok etkisiyle gerçekleşmemesi. Herhangi bir ekonomik değişkenin şok nitelikli artışlar ya da azalışlar kaydetmesi, piyasadaki fiyat uyumlarını ve dolayısıyla fiyatlama kararlarını son derece olumsuz etkileyebiliyor.

Amerikan ekonomisinin durumu ve buna göre Fed'in kararlarının gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etkisi son dönemlerin en hararetli tartışma konularından biri. Fed, sadece ABD'ye bakacağını söylüyor ama bazı kesimler gelişmekte olan ülkeleri de dikkate alan bir yaklaşımı savunuyor. Fed ise, ben Dünya'nın merkez bankası değilim diyor. Fed, gelişmekte olan ülkelerin durumunu sadece ABD ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerin büyüklüğü çerçevesinde ele alır. Doğrusu da budur. Gelişmekte olan ülkeleri içine soktuğu durumun ABD'yi ne ölçüde etkileyeceğidir önemli olan. Bu nedenle, bu konuyla ilgili çok anlamsız tezlerle tartışmalar yapıldığını düşünüyorum.

Yellen yönetimindeki Fed'in kararlarını tartışırken, Volcker yönetimindeki Fed'in Latin Amerika'da sebep olduğu dalgayı hatırlamakta yarar görüyorum. Tarih, bugünü anlamaya yarıyor derler ya hani.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.03.2014)

Wednesday, March 19, 2014

Amerikan Petrolü

ABD, hidrolik kırılma (fracking) teknolojisi ile kendinden "Suudi Amerika" olarak söz edilmesine neden olan bir sürecin içine girdi. Var olduğu uzun zamandır bilinen ama çıkarılması çok yüksek maliyetli olan petrol, hidrolik kırılma teknolojisi sayesinde kullanılabilir hale geliyor. Yer altında olduğu uydular aracılığıyla tespit edilen ve üzerindeki jeolojik yapıyı aşarak yer üstüne doğru sızamayan bu petrole İngilizce'de "tight oil" deniyor. Geçirgenliği olmayan kayaların altında kalmış petrol tanımlaması yapabiliriz "tight oil" için.

Hidrolik kırılma, yeri tespit edilen petrolün üzerinde duran bir kayaya delik açılması ve tonlarca tazyikli su kullanımıyla o deliğin petrolün bulunduğu noktaya kadar bir hat halinde ilerletilmesini ifade ediyor. Daha sonra, kayanın boyu uzunluğunda açılan kanaldan petrolün yer üstüne doğru emilmesiyle, petrol yer üstüne çıkarılmış oluyor. Bu teknoloji göreceli olarak çevre dostu ve bu yeni teknoloji sayesinde ekonomik hale gelebilmiş durumda. Hidrolik kırılma, önce kaya gazı için kullanılmaya başlandı, daha sonra petrol için de kullanılır hale geldi.

Yer altına hapsolmuş petrolün ABD'de üretimi 2008'de günde 600.000 varil iken, içinde bulunduğumuz 2014'te 3.5 milyon varile çıkıyor. ABD'nin, 2020'ye kadar küresel ekonominin en büyük enerji (gaz ve petrol) tedarikçisi olacağı tahminleri yapılıyor. Yani, S. Arabistan ve Rusya'nın önüne geçmesi kuvvetle muhtemel. Örneğin, günde 11.6 milyon varillik üretimle S. Arabistan'ı geçeceği tahmin ediliyor.

ABD'nin enerji konusunda elde etmeye başladığı güç yeni değil aslında. 1970 yılında, günde 9.6 milyon varillik üretimi var idi. 2008 yılına gelindiğinde rakam günde 5 milyon varile kadar düştü. 1970'teki zirveden düşüşün nedeni, 70'lerin başındaki Ortadoğu krizine karşı OPEC'in uyguladığı petrol ambargosuydu. ABD, bu ambargoya önlem olarak, kendi ham petrolünü kendi kullanımına bırakmak amacıyla ham petrol ihracatını yasaklamıştı. Bu yasak, bugün halen devam etmektedir. Buna karşın, doğal gaz ihracatı yasak değil ama doğal gaz ihraç edebilmek için son derece ağır işleyen bir bürokratik mekanizma söz konusu.

Bugün, ABD'nin günlük petrol üretimi 7.4 milyon varile kadar çıkmış durumda. Bu üretim artışında, yeni teknoloji kullanımının büyük payı bulunmakta. Beklenti, 2019 yılına kadar ABD'nin petrol üretiminde 1970 yılındaki seviyesini yakalayacağı yönündedir.

Petrol jeopolitik dengeler açısından çok önemli olduğu için hem fiyatı hem de üretiminin hangi coğrafyalarda yoğunlaştığı çok sayıda ekonomik ve politik değişkeni etkiliyor. OPEC, Dünya'nın günlük petrol tüketiminin 1/3'ünü 90 milyon varillik tedarik miktarıyla karşılıyor. ABD'nin giderek kendi kaynaklarına yönelmesiyle, bir süre önce hem kalite, hem de navlun maliyetleri açısından ilgi gösterdiği Batı Afrika petrolünü ithal etmeyi bırakacak. Bu bölgedeki petrol daha çok Avrupa ve Latin Amerika tarafından talep edilir olacak. Ortadoğu petrolünden ABD'nin açıkta bıraktığı kısım ise Asya ülkelerine yönelecek.

İran, üzerindeki ambargonun zayıflaması nedeniyle Ocak ayı itibariyle günlük petrol ihracatını 100.000 varil düzeyinde artırmış durumda. İran ekonomisinin 2013'te %1.5 oranında küçüldüğünü ve enflasyonun %45 olarak gerçekleştiğini bir kenara yazalım. Ayrıca, Libya'da göreceli politik istikrar ve Kuzey Irak'tan başlayacak petrol ihracatı küresel petrol arzını artırıcı etkiler yapacaktır.

ABD'de yukarıda anlatılan gelişmeler, diğer petrol kaynağı olan ülkelerdeki olası gelişmeler ve Çin ekonomisinin büyüme hızının düşmesi göz önüne alınınca önümüzdeki 2 yıllık bir süreçte petrol fiyatlarının düşeceği ya da bugünkünden daha düşük bir düzeye inip, yatay bir seyir içine gireceği sonucu ortaya çıkıyor.

Yukarıda ele alınan konular içinde Ukrayna krizi nedeniyle Rusya'nın doğal gaz kozunu Avrupa'ya karşı kullanıp kullanmayacağını hiç ele almadım. Zira, yaz aylarına giriyor olmamız nedeniyle Avrupa'nın Rusya'dan satın alacağı gaz ihtiyacı azalıyor. Bu süreçte diplomasinin izleyeceği seyri 2014 yazının sonlarına kadar izleyeceğiz. Sert bir Rusya-Batı diplomasisi söz konusu olsa da, Avrupa'nın Rus gazından vazgeçmesi ya da Rusya'nın yurtdışındaki $100 milyar civarında olduğu düşünülen varlıklarından vazgeçmesi söz konusu değil. Bu nedenlerle, Ukrayna krizinin kısa vadede doğal gaz fiyatlarını yükseltme potansiyelini limitli görüyorum. Bu konuyu yeniden ele alıp almamak gerektiğini önümüzdeki haftalarda ya da aylarda anlayacağız.

Ukrayna konusu şimdilik kısa vadeye, ABD'nin petrol ile ilgili gelişmeleri ve küresel etkileri ise uzun vadeye hitap ediyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.03.2014)

Wednesday, March 5, 2014

Soğuk Savaş Yıllarını Andıran Günler

1978 yılını 1979'a bağlayan yıl başı geliyor. Bütün Avrupa tatile girecek. Üniversite kampüsünde yaşıyoruz. Babam, Annem, kardeşim Tuna ve ben. O yıllarda dahi Avrupa'da bir ülkeden diğerine seyahat etmek kolay ve ucuz. Kampüsteki öğrenciler de, hocalar da dağılacaklar bir tarafa. Aile içindeki eğilim, İtalya'ya gitmek yönünde ama Babam Berlin diyor. Manheim'da bir staj yaptığında gitmiş ve çok ilginç gelmiş. Doğu Almanya diye bir ülke kalmaz bir gün ve bu haliyle Berlin'i bir daha göremezsiniz ama İtalya'ya her zaman gidilir nasılsa diye ısrar ediyor. Çok da haklı çıkıyor.

Batı Almanya'dan Doğu Almanya'ya geçişler serbest ama bir Doğu Alman vatandaşı Batı Almanya'ya geçemiyor. Brandenburg'un iki tarafından Berlin Duvarı geçiyor. Üzerinde elektrik telleri var. Kaçmaya çalışırken, tellere takılıp ölen insanların hikayeleri anlatılıyor. 1961'deki Berlin Krizi'nde Rus ve Amerikan tanklarını karşı karşıya getiren Checkpoint Charlie (Çarli Kontrol Noktası) civarlarında dolanıyoruz. Biz Batı Almanya'dan Doğu Almanya'ya geçerken bu kapıdan mı geçtik anımsayamıyorum yalnız. Hava soğuk mu soğuk. Rengarenk Batı Berlin ve siyahla grinin hakim olduğu Doğu Berlin. Çocuk yaştayım ama neler yaşadığımızın bilincindeyim. Annem ve Babam sürekli anlatıyorlar gezdiğimiz yerlerin hikayesini çünkü.

Her gittiğim ülkeden bozuk para toplamak gibi bir merakım var. Doğu Almanya'dan da topluyorum üzerinde Deutsche Demokratische Republik (DDR) yazan Mark'ları. Batı Berlin'den Doğu Berlin'e geçerken çok rahat geçiyoruz sınırı. Ancak, Doğu Berlin'den Batı Berlin'e geçerken zorlanıyoruz. Tipi şeklinde yağan kara rağmen, aracımızın içinde uyuyan ve henüz 1.5 yaşında olan kardeşimi bir odada kontrol etmek istediklerini söylüyorlar. Annem ve Babam, hava çok soğuk olduğu için itiraz ediyorlar ama nafile. Bebek arabadan çıkacak ve canlı olup olmadığı kontrol edilecek. Sonradan öğreniyoruz ki, oyuncak bebeklerin içine canlı bebek yerleştirerek Doğu Berlin'den Batı Berlin'e kaçırıyorlarmış çocukları. Bu nedenle, bebekleri uyandırarak canlı olup olmadıklarını anlamaya çalışıyorlar.

Bu arada, Doğu Alman Mark'larım cebimde. Büyük bir şans sonucu, onlarla oynamak ya da bakmak için cebimden çıkarmıyorum. Yine sonradan öğreniyoruz ki, paraları Batı Berlin'e geçiriyor olduğum fark edilse 3 yıl hapis cezası var. Tabii, hapse giren ben olmayacaktım durum fark edilseydi. İş, Alman Hükümeti'nin Alexander Von Humboldt bursunu yakmak zorunda kalacak ve duvarın öbür tarafında bir hapishanede 3 yıl geçirmek zorunda kalacak olan Babam'a patlayacaktı büyük ihtimalle.

1996 yılında, Cenevre'deyim. Du Pont'ta çalışmaktayım. Peter Kittler adında Alman bir yönetici var. Almanya'yı sevmiyor. Çocukluğumun bir bölümünü Almanya'da geçirdiğim için kültürel olarak anlayabiliyorum kendisini ama hikayesi düşündüğümden çok daha derin. Aramızda çok güzel bir dostluk var. Uzun sohbetler yapıyoruz ara ara. Çok ilginç hikayeler anlatıyor bana özel yaşamından. Aslında pek kahve molası vermeyen, öğle yemeklerine katılmayan bir adam. Fakat, Cenevre'den ayrılacağım zaman garajından arabasını çıkarıp veda yemeğine O götürmüştü beni. Şaşırmıştım. Tanıdığım Peter Kittler için olacak şey değildi bu yaptığı. Genç Türk diyordu bana ve 900 kişinin üzerinde çalışan olan Du Pont binasındaki tek Türk bendim o zaman. Bir gecede, Berlin Duvarı yüzünden karısıyla yaşadığı bir aşkı 9 yıl nasıl sürdürmek zorunda kaldığını anlatıyor bana bir gün. Duvarın bir tarafındaki bir binadan duvarın karşı tarafındaki bir binaya gelen karısıyla bağırarak ve işaretleşerek sohbet ediyor zaman zaman. Almanlar'a en büyük kötülüğü Almanlar'ın yaptığını söylüyor. Özel hayatında yaşadığı acılardan dolayı Almanya defterini kapamış. Duvar örüldükten 9 yıl sonra o zamanki Çekoslovakya üzerinden bir şekilde kaçırmayı başarabilmiş karısını Batı Almanya'ya.

Du Pont'ta çalıştığım dönemde, dağılan Sovyetler Birliği'nin etki alanından çıkmış Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan gibi ülkelerle yoğun olarak ilgilenmek durumundaydım. Batı ülkelerindeki dağıtım kanallarının kapitalizme yeni yeni ayak uydurmaya çalışan bu ülkelerde nasıl oluşturulacağını araştırmak ve bir coğrafi genişleme projesine raporlama desteği vermek durumundaydım. Du Pont ürünlerinin dağıtım kanallarını analiz etmek, anlamak ve bir başka ülkeye nasıl adapte edileceğini tespit etmek pek de kolay değildi. Çünkü, endüstriden endüstriye satış yapılıyordu. Yani, benim bağlı bulunduğum stratejik iş biriminin sattığı ürünlerin hepsi nihai ürüne ulaşılana kadar ara malı ve hammadde tedarik etme özelliği taşıyordu. Bu yüzden, dağıtım kanalları denilince, 4-5 farklı endüstri dalının oluşturulmasından söz etmiş oluyorduk. Satılacak malı kullanıp üretim yapabilecek bir endüstri yoksa, önce o endüstrinin oluşmasını beklemek gerekiyordu. Bugün hepsi AB üyesi olan Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik olarak nasıl Almanya'nın himayesinde olduklarını o dönemde yaşayarak gördüm. Nereden nereye geldiklerini düşününce, ilerlemeyi çok net görüyorum. Buradan, bir Türkiye konusu da açılabilir ama bu kıyaslamaya bu aralar pek girmek istediğimi sanmıyorum. Çünkü, sadece kendisinin ilerlediğini düşünen bir iktidarın yönettiği bir ülke hakkında konuşacak bir şey bulamıyorum. O dönemin ülke rakamları var elimde, gördüklerim var hafızamda ve bu sebeple Türkiye'de bugünün siyasi lakırdıları trajikomik geliyor bana. Canım sıkılıyor bu vizyonsuz ve hiçbir bilgi içermeyen siyasi şovlara. Neyse!

Ukrayna krizi, CNBC-e'de geçtiğimiz Pazartesi günü Berfu Güven'in Geri Sayım programında beraber iken verdiği habere göre 11 Eylül'den sonraki en önemli uluslararası siyasi gerilim. Eurasia Grubu başkanı Ian Bremmer'den bir alıntıydı bu haber.

Soğuk Savaş yıllarını hatırlıyorum. Soğuk Savaş'ın nasıl sonlandırıldığını hatırlıyorum. Ardından, neo-liberal ekonomi politikalarının nasıl devreye sokulduğunu gördüm ki 2008 krizinde bir deregülasyon dalgası yaratan o politikaların çok büyük payı var. O dönemi de lise ve üniversite öğrencisi olarak yaşadım. Şimdi, Ukrayna üzerinden Rusya "ben buradayım" diyor. Kaybettiği bir etki alanı var ve o kaybolan alanın büyümesini istemiyor. Yani, 1940'ları ve 1968'i hatırlatıyor olanlar. Devamını ise, kişisel olarak hayatımın değişik evrelerinde gördüklerimden, yaşadıklarımdan takip edebiliyorum. İster istemez kendi geçmiş tecrübelerim canlanıyor aklımda. Yaşananlardan dolayı insanlığa acıyorum, üzülüyorum ama olanları kendi merceğimden analiz etmek çok da ilginç oluyor. Çünkü, hem siyasi, hem toplumsal, hem de ekonomik sürecin canlı tanığı oldum Avrupa'daki eski komünist rejimlerin kapitalizme geçiş sürecinde.

Bu yazıyı, uluslararası siyaset ve ekonomiye bir makale ile bağlayacak olursak, devamını Zeliha Saraç'ın sitesinden okumak gerekecek. Buyurunuz efendim: http://zelihasaractr.com/kuresel-piyasalar-da-son-durum-arda-tuncanin-son-yazisi/

Arda Tunca
(İstanbul, 04.03.2014)