Pages

Wednesday, December 10, 2014

Kimlik Bunalımı - Medeniyet Çatışması

Doğu ve batının ortasında, Dünya'nın en stratejik noktalarından birinde yer alması nedeniyle müthiş bir kültürel zenginlik potansiyeli taşıdığını düşünürdüm Türkiye'nin bir zamanlar. Her kültüre hitap edebilme özelliğiyle bu ülkenin donanımlı bir insan sermayesi ile her alanda kalkınma sağlamak yönünde çok önemli aşamalar kaydedebileceği fikrindeydim. Bu görüşlerim, potansiyel taşımak anlamında çok zayıflamış olarak halen geçerli olsa da, bu ülkede yaşayan insanların taşıdığı niyet anlamında zaman içinde kayboldu. İnsanlar kelimesinden kastım, nüfusun tamamı ve aklınıza gelebilecek her kesim. Mevcut haliyle hiç sevmediğim siyasetçi sınıfı da dahil.

Çok seslilik, çok renklilik, çok kültürlülük gibi özelliklerin saf hümanist kavramlar olduğuna, bu ülkede yaşadığım tecrübeler ve son yılların küresel konjonktürünü izlemem sonucunda kanaat getirdim. Geride kalan 30 yılı, giderek yoğunlaşan bir şekilde enerjisini sürekli olarak birbiriyle ilgisi olmayan rejim temsilcilerinin kavgalarıyla geçiren bir ülke olarak geçirdik. Ortak noktalarda buluşabilme özelliğimizi kaybettik. Uzlaşma yerine kavga kültürünü geliştirdik. Artık, en incir çekirdeğini doldurmayacak konularda bile en hoyrat kavgaları edebiliyoruz. Sevgisizlik şah damarlarımızı kopardı. Yozlaşan siyaset, kutuplaşmaların temel nedeni oldu. Günlük yaşamın içini tebessüm yerine, dostluk yerine önyargı ve nefretle doldurduk. Süratle geldik buraya ve nasıl normalleşeceğimizi hiçbirimiz bilmiyoruz artık. Çünkü, birilerinin dikte ettiği yaşam tarzı ve kavramlarla, samimi olmayan siyasi söylemlerle giderek geriliyoruz. Dokularımız kopuyor birbirinden.

700 yıllık bir kimlik bunalımının mirası üzerinde oturuyoruz. 200 yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen bir kimlik bunalımı değil bu. Bu bunalım Osmanlı ile başladı. Bu ifademden dolayı Osmanlı'yı reddettiğim düşünülmesin. Biz, Osmanlı'nın devamıyız. Saçma bulmuşumdur bu Osmanlı'dan kopma sevdalılarını. Ancak, Osmanlı'nın İnebahtı Savaşı ile başlayan çöküş sürecinin bizi getirdiği az gelişmişlik koşullarını görmeme engel değildir tarih. Tarihsel gerçekler, Osmanlı'nın birbirinden çok farklı kültürel yapıları bir arada tutmaya çalıştığını ve çöküş sürecinde bu çok önemli unsurun baş rollerden birini oynadığını anlatır. Filistin'in hatırı sayılır sayıdaki aydınları pek sevmez bizi. Çünkü biz, Osmanlı'nın torunlarıyız ve Filistin topraklarında yıllarca hüküm sürdüğümüz için Filistin halkının özgürlük gelişimini engellediğimizi düşünürler. İşin böyle bir boyutu da vardır.

Osmanlı'nın işgal ettiği topraklarda Fransa ya da İngiltere gibi kültürel emperyalizm yöntemleri uygulamaması da kültürel asimilasyonu ve dolayısıyla güçlü bir kültürel birlikteliği engellemiştir. Ancak, siyasi görüşlerim gereği Osmanlı'nın eksik emperyalizm uyguladığını söyleyerek bir suçlamada bulunuyormuşum durumuna düşmek de istemem.

Lübnan toplumunun önemli bir bölümünün kendi içinde dahi Fransızca konuşmasını bir özentilik ve toplumun içinde bir üst kültürel sınıfın mevcudiyetine tutunma çabası olarak görüyorsam ve bu durum, o kültürel yapıyla ilgisi olmayan bir kişi olarak bana sevimsiz geliyorsa, kültürel emperyalizmi baştan aşağı reddediyorum demektir. Ancak, ortada tarihsel bir gerçek ve sosyolojik bir yapı var.

Osmanlılık, çoklu bir etnik köken topluluğunu ifade ediyordu. Osmanlıca adı verilen dil de biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe'nin karışımıydı. Oğuz Türkleri'nin Kayı boyundan gelen Osmanlı'nın, Osmanlı İmparatorluğu'ndan önce kullanılan ve Osmanlıca adı verilen dilin kullandığı alfabeden daha zengin olan Türk alfabelerine sahip çıkmamış olması neden eleştiri konusu değil de, Osmanlı'nın bize ait olmayan alfabesinin değiştirilmiş olması eleştiri konusu? Osmanlıca okunacak diyenler, Türkçe'nin Fince ve Macarca'ya olan yakınlığından haberdar mı acaba? Bugünkü Türki cumhuriyetlerin kullandıkları alfabelerin Osmanlı alfabesiyle ilgisi olmadığını biliyorlar mı acaba? Bütün kültürel birikimi mezar taşı okumaya indirgerseniz, aradan kaçar bu bilgiler. Mezar taşlarının yanına yazarız bugünkü harflerle isimleri, olur biter.

Dilde devrim değil, evrim olur. Divan şiiri de bize ait ama o dönemden önceki eserleri daha rahat anlamıyor muyuz? Araya Osmanlı'nın yapaylığı girdi. Osmanlı, kendisinden önceki kültürden kopardı bizi asıl. Ancak, yine de tarihsel gerçekler çerçevesinden bakacağız tarihimize. Konu Osmanlıca değil, konu tarihimizin doğru düzgün öğretilmiyor olması. Eğitim seviyemiz yerle bir ve perişan halde. İnsan sermayemiz dökülüyor. Esas konu bu. Aruz veznini öğrenmeden, Baki'yi, Fuzuli'yi bilmeden, Yahya Kemal'i anlamadan lise bitirilemezdi bir zamanlar bu ülkede. Beceremediğiniz eğitimin kalitesini yükseltmeye çareyi bula bula Osmanlıca ve Arapça öğretmekte buldunuz.

Konu, İslamiyet'e yakın olmak arzusu ise - ki öyle olduğundan eminim - demokrasi adına büyük hata yapılıyor demektir. Türkiye'de İslamafobi varmış. Yok böyle bir şey bu ülkede. Sivil hayata bir dogma olan dinin gözlüğü ile bakmak toplumu sübjektif değerlerle yönetmek ve adaletsizlik yaratmak anlamını taşır. Toplum, her farklılığı ortak bir platformda birleştirecek objektif değerlerle yönetilebilir. O platformda cem evi de olmak zorundadır mesela. Bunun adı da dinsizlik değildir, İslamafobi hiç değildir. Bunun adı, demokrasi ve laiklik ile İslam'ı bir araya getirmeyi başarmış, din ve inanç özgürlüklerini medeni bir şekilde tanımış Türkiye Cumhuriyeti olmaktır. İlk paragrafta söylediğim müthiş bir kültürel zenginlik potansiyelini taşımak demektir. Bu noktadan çok uzaktayız ve bilmem ne zaman geliriz bu noktaya. Belki de bir ütopyanın hayalini kurmuşum bir zamanlar.

Avrupa'da aydınlanma nasıl başladı? Luther'in İncil'i Latince'den Almanca'ya çevirmesiyle. İnsan, anladığı şeye inanmayı tercih edebilir ya da etmeyebilir. Anlamadığınız bir şeye inanmak kadar anlaşılması imkansız olan bir durum düşünemiyorum ama. Objektiflik içeren esaslarda ve değerlerde uzlaşamayacaksak, birbirimizi %50'yi evde zor tutuyoruz diye tehdit edeceksek, bu işin sonu pek hayırlı olmaz. Bu kadar gergin, bu kadar sevgisiz, bu kadar barış ve huzurdan uzaklaşmış ve kutuplaşmış bir ülkede temenni etmek, umut etmek gibi ifadelerle başlayan cümleler kurma isteği bile kırılıyor insanın.

Karma eğitimi bile tartışıyoruz artık. Söze gelince, hangi yaşam tarzımıza karışılmışmış. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan insanların çocuklarının yaşam tarzına karışmak, o çocukların gelecekteki yaşam tarzlarını ebeveyn izni olmadan, dayatmayla bugünden belirlemeye çalışmak yaşam tarzına karışmak değildir de nedir acaba?

Bir medeniyet çatışması yaşıyoruz. Uzlaşamayacaksak gerileceğiz ve gerileyeceğiz. Çok gerildik ve geriledik zaten. Tercihler yerine dayatmalara başvuracaksak, birbirimizden kopacağız. Koptuk da zaten. Tarihimizde yapıldığını düşündüğümüz hatalardan yola çıkarak bugünün nesillerinden intikam almanın peşinde koşacaksak, sonu gelmez bir kavganın ortasında bulacağız kendimizi. Bulduk da zaten. Zaten tam ortasındayız bu kavganın. İyiye gitmiyoruz. Hem de hiç gitmiyoruz. Enerjimizi tüketiyoruz, zamanımızı boşa harcıyoruz.

Memnun olun yetmez ama evetçiler. Memnun olun 2. cumhuriyetçiler. Memnun ol AKP, CHP, MHP. Memnun olun ilkesizler ve ruhunu satanlar. Memnun olun oy vermeye dahi gitmeyen benim üniversite yıllarımın boş kafalı arkadaşları. Memnun olun eskinin apolitikleri, bugünün boy verme, oy vercileri. Memnun olun şimdi oturup tehlikenin farkında mısınız diye yazılar yazan gazeteciler. Memnun olun Özal'lar, Çiller'ler, Baykal'lar, Yılmaz'lar, Demirel'ler ve diğerleri. Memnun olun darbeciler. Memnun olun "göz ardı etmek" demek yerine "ignore etmek" diyen kültür yozlaşmasının zavallıları. Memnun olun 68'liler, 78'liler diye ortada dolaşıp fenomen olmaya çalışanlar. Memnun olun siyasi rant devşirenler, tüyü bitmemiş yetim hakkı yiyenler, siyasi kleptomanlar. Memnun olun zeytin ağaçları kesilince üzülenlere deli diye bakanlar. Eserinizden dolayı hepinizi kutlarım. Hiçbiriniz, isteseniz bu kadar başarılı olamazdınız.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.12.2014)