Pages

Saturday, November 22, 2014

Yapısal Dönüşüm ve Yönetişim

Türkiye,yapısal bir değişim ile ilgili bir adım attı. Önceki bir yazımda belirttiğim üzere, çok geç kalındığını düşündüğüm bir başlangıç söz konusu ama konuyu tüm yönleriyle değerlendirmek durumundayız. Bu değerlendirmenin tamamını bugünden yapabilme şansına sahip değiliz. İlerleyen günlerde değil, yıllarda çok konuşacağız ve yazacağız.

Türkiye'nin içine gireceğini umduğumuz bir yapısal dönüşüm süreci çok yönlü bir bakış açısıyla konuya eğilmemizi zorunlu kılıyor. Yıllar içinde kaybedilen üretim gücünün kazanılabilmesi için iç tasarrufların artması gerekiyor. Artan tasarrufların yeni yatırımlara dönüşmesiyle beraber hem istihdam oranında artış, hem de üretim kapasitesinde artış görülebilir. Artan kapasite, talep yönlü fiyat baskıları karşısında enflasyon üretmeyen bir ekonomik yapıya gidişatı sağlayabilir.

Tasarrufların artışı nasıl sağlanacak ki yatırımlar için gerekli ve yeterli iç kaynağı yaratabilelim? Kamu kesimini dışarıda bırakarak analiz yapacak olursak, özel tasarrufların iki temel kaynaktan geleceğini düşünebiliriz: bireysel ve kurumsal tasarruflar.

Bireysel, yani hane halklarının tasarruflarında artış sağlanması için bireysel emeklilik sisteminde geliştirilen kamu sektörü teşviği ile bir adım atıldı. Ancak, marjinal tüketim eğilimi yüksek olan büyük bir nüfusumuz var. Bu nüfusun harcanabilir gelirinden tasarrufa aktarılan payı arttırabilmek kolay değil. Küresel ekonominin bazı bölgelerinin önemli hastalıklarından biri olan aşırı tüketim yapma alışkanlığına Türkiye de kapılmış durumda. Nitekim, Türkiye'nin milli gelirinin %70'ine yakın bir bölümü ABD'de olduğu gibi tüketim harcamalarından geliyor. Cari açıkla ilgili yapısal sorunumuzun temelinde, bu tüketimi gerçekleştirecek mal tedarikinin önemli ölçüde nihai, ara malı ve hammadde ithalatı ile karşılanıyor olması yatıyor. Bu sağlıksız ve Türkiye'nin dışa bağımlılığını yüksek düzeyde tutan yapının değiştirilmesi için sektörel bazda yeni düzenlemeler gerekiyor. İthalata duyulan ihtiyacı azaltarak yerli üretimi teşvik edecek bir yapının kurulması gerekiyor. Yerli üretimde meydana gelecek bir canlanma istihdamda da artış anlamına geleceği için bireysel tasarruf artışına katkı sağlayacak bir unsura dönüşecektir.

Yerli üretimde artış, ithalata duyulan ihtiyacı azaltacağı için hem üretimin yarattığı istihdam artışıyla beraber bireysel tasarrufu, hem de kurumsal tasarrufu artıracaktır. Artan iç tasarruf, dış kaynak ihtiyacının azalması anlamına gelecektir. İç tasarrufların bankacılık sisteminde birikmesiyle beraber yeni yatırım projelerine ağırlığı artan oranda iç tasarruf kaynaklarıyla kredi sağlanabilmesi mümkün olabilecektir.

Yapısal dönüşümün teorik ve uygulama boyutları birbirleriyle örtüşebilir. Ancak, uygulamaların teoride anlatılanlara uyum gösterebilmesi için yeni yapısal düzenlemelerin sektörel çıkar gruplarının, iktidara yakın olan kurumların lobi faaliyetlerine kurban edilmemesi gerekir. Zaten on yıllardır ahlaki açıdan büyük bir erozyon yaşamakta olan Türkiye'nin siyasi kleptokrasinin ağına düşmemesi gerekir. Ayrıca, kanunlar ihtiyaçlara cevap verebilecek özellikler taşısa da hukukun üstünlüğünü tanımayan bir iş kültürü ile yapılmak istenenler heba edilebilir. Asya'yı 1997 krizine götüren ahbap çavuş kapitalizminin ortaya koyduğu manzarayı hatırlamakta fayda var.

Yapısal dönüşüm, Türkiye'nin koşullarında, KOBİ'lerin destekleyemediği ya da yararlanamadığı bir süreci beraberinde getirirse sektörel ve/veya bölgesel yoğunlaşma sorunu ile karşı karşıya kalınır. Bu sorun, iç tasarrufların büyümeye yaptığı katkılar artsa dahi, kalkınma konusunda sorunların aşılamadığına ve aşılamayacağına işaret eder. Bugün, Türkiye'nin nüfusunun hemen hemen 1/5'inin sadece İstanbul'da yaşıyor olması bir kalkınma sorunudur.

Türkiye'nin iş dünyasında yaşadığı en önemli sorunlardan biri son derece yetersiz olan kurumsal yönetişim uygulamalarıdır. Patron güdümlü yönetişim, KOBİ'lerin ve hatta çok sayıda kurumsal olarak nitelenen işletmelerin neredeyse tamamında yaygındır. Profesyonel kadroların bilgi ve tecrübelerinden yararlanma alışkanlıklarına sahip olmayan işletmeler patron güdümlü yönetişim anlayışı nedeniyle ancak belli bir büyüme noktasına kadar ölçek ekonomisinden yararlanabilmektedir. Bu nedenle, çok sayıda şirketin sağlıklı bir üretim altyapısı ile büyüme potansiyeli son derece sınırlı bir düzeyde kalmaktadır. Küresel rekabette olamamızın temel nedenlerinden biri kötü yönetişimdir.

Yapısal bir dönüşüm, çok önemli mikro bazlı düzenlemelere dayanmak zorundadır. Yani, makro iktisadi dönüşüm, işletme yönetimi ve organizasyonu temelli mikro iktisadi dönüşümden temelini almak zorundadır.

Yeni Türk Ticaret Kanunu, Türkiye'deki işletmelerin kurumsallaşmalarına ve patron güdümünden kurtulmalarına hizmet edecek düzenlemeler içeriyordu. Ancak, kanunun önemli bazı maddeleri devre dışı bırakıldı. Çünkü, Türkiye'deki firmaların çoğu bu kanunda getirilen yeniliklere ayak uyduramadılar. Kanun, hazırlık aşamasında iş dünyasına yeteri kadar duyurulmadı. Bu nedenle, yeteri kadar tartışılmadı. İş dünyası da kanunun hazırlık aşamasına yeterli ilgiyi göstermedi. Dolayısıyla uygulama, firmalara yeterli hazırlık sürelerine uyum gösterebilecekleri şansı veremedi. Sonuçta, tam bir "Törkiş çorba" usulü ile önemli bir kurumsallaşma projesinin hukuki temellerini gevşetmiş olduk. Oysa, ticari işletmeleri birkaç kişinin güdümünden kurtaran ve bir kamu malı olarak gören bir anlayışın sinyalleri vardı. 50 kişilik küçük bir organizasyon dahi ortalama 150 kişinin ekonomik ihtiyaçlarını karşılıyorsa, hiç bir işletmeye hissedarlar gözünden bakılmaz, bakılmamalıdır. 150 kişilik küçük bir bireyler grubunun dahi üzerinden geçindiği bir işletme kamu malıdır.

Türkiye, katma değer yaratma özelliği artan üretim modellerine geçecek ise, yönetişim (corporate governance) konularında bir kültür ve anlayış değişikliği yaşamalıdır. Yeni çıkacak kanunlar ve düzenlemeler bu kültür ve anlayış değişiminin yaşanması için şirketleri zorlayıcı olmalıdır. Yani, sert yaptırımlar ve sıkı denetim mekanizmaları kurulmalıdır. Soma'lar, Ermenek'ler başka üretim tesislerinde de sıkça yaşanmaktadır ama sonuçları ölüm olmadığı için gündeme gelmemektedir. Bu noktada ifade etmeye çalıştığım şey sadece iş güvenliği değil. İş güvenliği ile beraber üretim gücü ve üretimin artan katma değerli devamlılığından söz ediyorum.

Yetersiz ve az gelişmiş yönetişim nedeniyle KOBİ'lerin finansman olanakları son derece sınırlıdır. KOBİ bankacılığı adı verilen bankacılık faaliyetinden faydalanabilen KOBİ sayısı çok azdır. Türk bankacılık sisteminin KOBİ bankacılığı faaliyetleri ancak ve ancak arkasında büyük ve güçlü firmaların bulunduğu KOBİ'ler ile sınırlı kalmaktadır. Bu KOBİ'ler, bankaların kendilerine uyguladıkları sert kredilendirme kriterleri ile kendilerini sadece kendilerine çalışmaya yönlendirmiş ya da zorlamış büyük firmalar arasında sıkışmışlardır. Yani büyük ölçekli firmalar, KOBİ'leri sadece kendileri için fason üretim yapan işletmelere dönüştürmüş durumdadırlar.

Hem kredi kriterlerinin sertliği, hem de büyük ölçekli firmaların KOBİ'leri sadece kendilerine üretim yapmaya zorlamalarının temelinde KOBİ'lerin patron güdümlü çalışmaları yatmaktadır. Patron güdümlü yönetişim anlayışı, KOBİ'lerin ana faaliyetlerinden koparak, elde ettikleri karları kendi sektörleriyle ilgisi olmayan verimsiz alanlara yönlendirmelerine sebep olabilmektedir. Büyük ölçekli firmaların korkusu, üzerine inşaa ettikleri üretim yapısının bir anda çökebilecek olmasıdır.  Patron güdümlü yönetişim anlayışı bankaların yeni işlere, projelere ve kurumlara değil, KOBİ'lerin teminat yeterliliğine göre kredilendirme yapmalarına neden olmaktadır. Sonuç itibariyle, KOBİ'lerin kendi ayakları üzerinde durarak üretim yapabilmeleri ve finansman olanaklarına ulaşabilmeleri mümkün olamamaktadır.

KOBİ'lerin, arkalarında büyük ölçekli firmalar olmadan, tek başlarına finansman sağlayabildikleri sektör faktoring sektörü olarak dikkat çekmektedir. KOBİ'lerin zayıf ve yetersiz yönetişim ilkeleri ve zayıf sermaye yapıları kaynak maliyetlerini yükseltmektedir. Bankaların ilgi duymadıkları türdeki KOBİ kuruluşları yüksek maliyetlerle borçlanabildikleri faktoring sektöründen kredi olanakları sağlayabilmektedir. Finans teorisinde yüksek risk yüksek faiz anlamını taşır.

Bir üst paragrafta dile getirdiklerim, bu işleyişin taraflarını haklı ya da haksız görmemden değil, genel olarak sorunlu yönetişim ilkelerinin Türkiye ekonomisini içine düşürdüğü kısır döngüye dikkat çekmek istememden kaynaklanmaktadır ve tarafımca çok önemsenmektedir.

Yönetişim, içinde muhasebe, finans, insan kaynakları, satınalma, satış, iç denetim, pazarlama, üretim, lojistik, v.s. fonksiyonların eşgüdümünü barındıran son derece kapsamlı bir konudur. Eşgüdüm ise, analitik düşünmeyi ve her fonksiyonu yöneten nitelikli yöneticilerin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yani, her fonksiyonda ve kurum hiyerarşisinin her kademesinde nitelikli işgücüne ihtiyacımız var. Ancak, bu konuda tam anlamıyla dökülüyoruz. Bundan 10-15 sene sonra bugünkü KOBİ'leri kurumsallaşmış ve küresel ekonomiye entegre olabilmiş hale getirebilecek insan kaynağını yaratma umudumuz var mı? Görebildiğim kadarıyla hayır.

Bugün, iç tasarruf eksiğimiz nedeniyle oluşan cari açığı dış tasarruf ile finanse ediyoruz. Umarım yerli insan kaynağı açığını da benzer bir modelle kapatmak zorunda kalmayız.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.11.2014)