Pages

Wednesday, September 10, 2014

Büyüme, İnşaat, Sanayi ve Nitelik

2014 yılı ikinci çeyreği için büyüme oranı tahminim %2.8 idi. 10 Eylül itibariyle gelen veri %2.1 oldu. İlk çeyrekteki büyüme oranı da %4.3'ten %4.7'ye revize edildi. Büyüme oranı %2.8 civarında bile gelse, ilk çeyrekten ikinci çeyreğe sert bir büyüme oranı düşüşünden söz edebilecektik. %2.1'lik oran ile karşı karşıya kalınca, düşüşteki sertliğin şiddetinin beklenmedik bir boyuta ulaştığını söyleyebiliriz.

Birinci çeyreği boğucu bir siyasi atmosfer içinde geçirdik. Bu süreçte, yabancı sermaye çıkışları riski ile karşı karşıya kaldık. Bu durumun bir sonucu olarak, süratle sert bir şekilde yükselen döviz kurları gündemimize oturdu. Döviz kurlarındaki ani yükselişin önüne geçmek için TCMB 28 Ocak tarihinde olağanüstü bir PPK toplantısı yaptı. Bu toplantıda politika faizini %4.5'ten %10'a yükseltti.

Olağanüstü PPK toplantısından önceki dönemde TCMB'nin kademeli faiz artırımına düşük oranlarla gitmesi böylesine sert ve yüksek bir faiz artışı zorunluluğunu beraberinde getirmeyebilirdi. TCMB'nin 28 Ocak tarihli toplantısının ardından döviz kurlarında bir geri çekilme olduğunu gözlemledik. Ancak, 28 Ocak öncesinde döviz kurlarındaki ani yükselişin enflasyonist etkileri ile karşı karşıya kaldık. Takip eden aylarda, döviz kurlarındaki ani yükselişin enflasyon üzerindeki etkilerinin yumuşayarak devam ettiğini gördük. Bu arada TCMB, piyasaya karşı kaybetmekte olduğu inandırıcılığını bu olağandışı müdahalesi ile büyük ölçüde toparlamış oldu. Ancak, yine de piyasanın kafasında ve özellikle yabancı yatırımcılarda geleceğe yönelik soru işaretleri kaldı.

İlk çeyrekteki %4.7'lik büyümenin ardından, ilk çeyreğin ekonomiyi olumsuz etkileyen siyasi gelişmelerinin sonuçlarını ikinci çeyrekte görmüş bulunuyoruz. İki çeyrek arasındaki sert farklılığı ortaya koyan nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
  1. Ekonominin tüm kesimlerinin 30 Mart'taki yerel seçimler öncesindeki sert siyasi havanın 10 Ağustos'taki cumhurbaşkanlığı seçimine kadar devam edeceğini düşünmeleri ve ekonomik kararlarını buna göre almış olmaları,
  2. İkinci çeyrekte artan küresel jeopolitik risklerin ekonomik aktiviteyi olumsuz etkilemesi,
  3. TCMB'nin bağımsızlığının sorgulanmasının faiz oranlarının gelecekteki seyrine ilişkin yarattığı belirsizlik ve bu nedenle ekonomik kararların ertelenmiş olması.
  4. Fed'in faiz artırımına ilişkin tartışmaların yoğunlaşmasıyla beraber küresel ekonomiyi etkileme gücüne sahip çok sayıdaki verinin Türkiye ekonomisini de etkiler hale gelmeye başlaması. 
Yani, bazıları arızi olan, bazılarının da arızi olarak kalmasını temenni ettiğimiz etkilerin yoğun olarak yaşandığı bir dönemden geçtik. Yukarıdaki dört maddenin özellikle dördüncüsü ile ilgili süreç yoğunlaşarak devam ediyor.

Her iki çeyrekteki büyüme oranlarının bizi 2014 yılının ilk yarısında getirdiği nokta, %3.3'lük bir büyüme oranı. Bu oran, orta vadeli programın %4'lük hedefinin altında. Bu yılın sonu için kişisel tahminimin ilk yarıdaki büyüme oranına yakın bir büyüme oranı olduğunu belirteyim. İkinci çeyrek büyümesindeki yanılgıma bakarak bu tahminime ne kadar güvenilebilir bilemem. Fakat, bir büyüme oranı tahmininde çok uzun zamandır bu kadar zorlandığımı hissetmemiştim.

İkinci çeyreğin büyüme verisinde hane halklarının tüketim harcamalarının %0.4 oranında artmış olduğunu gördük. Bu düşük artışın gerisindeki temel neden, 2013 yılı sonunda tüketim harcamalarındaki artışı dizginlemek ve cari açığın önemli bir sebebini hafifletmek amacıyla BDDK'nın aldığı önlemler. Devletin nihai tüketim harcamalarında ise %2.4'lük bir artış var. Bu artışın alt kalemi olan maaş ve ücretlerdeki artış oranı %4.3. Yani, %2.4'lük artışta mal ve hizmet alımlarındaki %0.85'lik artışın katkısı düşük. Veriler, 1998 yılı baz alınarak sabit fiyatlarla ölçüldüğü için kamu kesiminde bir istihdam artışı olduğu dikkat çekiyor. Diğer bir ifadeyle, tüketim cephesinde ekonomiye destek özel kesimden değil, kamu kesiminden geliyor.

Türkiye ekonomisinin yatırım cephesinde durum iyi değil. Gayri safi sabit sermaye oluşumu %3.54'lük bir gerileme kaydetmiş. Fakat bu gerilemenin temel nedeni makine ve teçhizat. Ne özel sektörde, ne de kamu sektöründe inşaat kaynaklı bir gayri safi sabit sermaye oluşumu düşüşü söz konusu değil. Kamu sektöründe makine ve teçhizattaki gayri safi sabit sermaye oluşumu %12.8 ve özel sektörde %7.64 oranında gerilemiş durumda. Makine ve teçhizat ile inşaat beraber değerlendirildiğinde, gayri safi sabit sermaye oluşumu kamu sektöründe %0.88 ve özel sektörde %4.14 oranında gerilemiş.

Dış ticarette ise ihracat %5.5 oranında artarken, ithalat %4.58 oranında düşmüş. Tüketim harcamaları artışındaki zayıflamanın dış ticaret dengesi üzerindeki olumlu etkisi olarak yorumlamak mümkün bu veriyi.

Milli gelirde imalat sanayinin payı kabaca %25 civarında seyrediyor. İnşaat sektörünün payı ise hemen hemen %6. Bu verileri gayri safi sabit sermaye oluşumu, ihracatı yapılan ürünlerin değer endeksi, v.b. verilerle okuduğumuzda anlamlı hale geliyorlar. Aksi takdirde, milli gelirin dörtte birinin imalat sanayiinde oluştuğunu düşünerek ekonomik yapının tatmin edici bir temele sahip olduğu düşünülebilir. İkinci çeyrekte imalat sanayi %1.98 oranında büyüdü. Fakat, bu büyüme örneğin finans ve sigorta faaliyetlerindeki gibi %7.1 seviyesinde olsaydı da niteliksel verilere bakma gereği duyacaktık.

Mevcut küresel koşullar altında sahip olduğumuz cari açıktaki risk unsurunu artırmadan ancak %3-4 oranında büyüyebiliyoruz. Daha yüksek oranda büyüyebiliriz ama cari açık kaynaklı riski artırırız.  Yeni kapasite yatırımlarına yönelik yorum yapabilmemizi sağlayan gayri safi sabit sermaye oluşumuna ilişkin verileri de yukarıda verdiğime göre, ekonomide yaşamakta olduğumuz tıkanıklığı aşmak için reformlar yapılması gerektiği sonucu çıkmıyor mu ortaya?

62. hükümet, katma değeri yüksek üretim yapılması gerektiğini dile getirdi programında. Ayrıca, orta vadeli programlarda reformların gerekliliği üzerinde durulduğunu da okuduk. Tespitler doğru ve yerinde. Fakat, Haziran 2015'teki genel seçimlere kadar geçecek süreçte ekonomide reform yapmak iktidar partisi için siyasi bir risk almak anlamına gelecektir. Dolayısıyla, eğer ekonomide bir reform yapılacaksa, Haziran 2015'ten önce böyle bir programın devreye girebilmesi mümkün değil. Böyle bir siyasi riski göze almak hiçbir ülkede de söz konusu olamaz. Zira, her seçimde ekonomi çok önemlidir.

Yukarıda, inşaat ile ilgili verileri özellikle vurguladım. Ekonomi, büyük inşaat projeleriyle bir süreliğine yüksek büyüme oranları yakalayabilir. İnşaat sektörü, demir-çelik, çimento, inşaat malzemeleri başta olmak üzere çok sayıda başka sektörü hareketlendirme gücüne sahip. Büyük inşaat projeleriyle 5-10 yıllık dönemler itibariyle ekonomiyi canlı tutmak mümkün olabilir ama geleneksel olarak kendini yenileyebilen bir sanayi dinamiğiyle gelişmişlikte başka bir kategoriye geçilebilir.

Ekonomide reform lazım diyenlere kötü gözle bakılıyor. Fakat, anlatılmaya çalışılan şey, durumu idare etmek yerine kalkınma sağlamak. Amaç, Türkiye'nin kategori değiştirme sürecini başlatacak bir döneme girmesi olmamalı mı? Dünya'nın en büyük ekonomileri arasına girip de orta gelir tuzağına yakalandıktan sonra, ekonominin niceliksel yönünün ne önemi olabilir? Çin'in büyük bir ekonomi olması, Çin'i gelişmekte olan ülke statüsünden mi çıkarıyor?

Veriler, sadece niceliği ortaya koyuyor ve kaynak TÜİK. Yani, devletin istatistik kurumu. Reform diyenler de aynı verilere bakıyor, demeyenler de. Ayrıca, yoruma açık olmayan noktalar da var. Dövize, borsaya, faize elbette bakacağız ve bu değişkenleri doğru yönetmeliyiz ama tüm verileri niteliksel boyutuyla irdelemez isek, günlük yaşamın içinde kaybolmuş oluruz. Arada bir kafamızı kaldırdığımızda ise, mesela hala orta gelir tuzağına takılmış bulabiliriz kendimizi.

Nicelik-nitelik, nicelik-nitelik, nicelik-nitelik,... Çooook farklı şeyler. Eğitim sektöründe de %5 büyümüşüz mesela ama yetişen öğrencilerin nitelikleri nedir acaba? Büyümenin dinamikleri ve büyümenin kalitesi!

Niteliği ayağa kaldırabildiğimizde veriler çok başka bir resmi gösteriyor olabilir. Reform isteyenler kötü bir şey mi istiyor?

Arda Tunca
(İstanbul, 10.09.2014)