Pages

Monday, August 25, 2014

Jackson Hole'da Manşet Altındaki Konular

1990'lı yıllarda, Silikon Vadisi'nde bilgisayar klavyesinin tuşuna çok iyi basarım diyen iş buluyordu. Son dönemlerde bizde moda haline gelen ve Türkiye için son derece içi boş olan inovasyonun bilişim sektöründe zirveye ulaştığı yıllardı ABD'de. Dönemin başkanı Clinton, Silikon Vadisi'ndeki bilişim sektörü firmalarında çalışmak üzere yurt dışından Kaliforniya'ya gelecek 80.000 kişiye hemen çalışma ve oturma izni verileceğini açıklamıştı. Çünkü, ABD bu sektördeki gelişim hızına ayak uydurabilecek sayıda yetişmiş insan gücünü işgücüne dahil etmekte zorlanıyordu. O yılların bir bölümüne yerinde tanıklık ederek gelişmeleri ilgiyle izliyordum.

1990'lı yıllarda ABD'de işsizlik %4 seviyesine inmişti. 1990'lara kadar %3 seviyesinde seyreden potansiyel büyüme oranı %3.5'e yükselmişti. Potansiyel büyüme oranı 1947'den 2007'ye kadar büyük bir dalgalanma göstermemişti. Ekonominin bu olumlu performansı istisnai dönemler dışında enflasyonu hemen hemen yatay bir seyirde tutuyor ve parasal istikrarsızlık yaratacak bir noktaya getirmiyordu. Ancak, 2008'in sonrasında işler değişmeye başladı.

IMF'nin hesaplamalarına göre ABD'nin potansiyel büyüme oranı %2'ye inmiş durumda. Başta JPMorgan olmak üzere oranı %1.75 olarak hesaplayan çalışmalar da var.

İçinde bulunduğumuz 10 yıllık süreçte, ABD'de bugüne kadar işgücündeki büyüme oranı %0.3 düzeyinde gerçekleşti. Bir önceki 10 yıllık dönemdeki oran %0.8 olarak gerçekleşmiş. 2010-2030 yılları arasında çalışma çağında olan nüfusun yıllık artış hızının ortalama %0.3 olacağı tahmin ediliyor.

1990'larda, ABD'de çalışma yaşındakilerin nüfus artışı yılda ortalama %1.2 idi. 2013'teki oran %0.4. Uzun süredir iş arayan ama bulamayanlar umutlarını yitirerek iş aramaktan vaz geçtiler. İşsizliğin tanımına göre, iş aramayanlar işgücünün bir parçası ve dolayısıyla işsiz sayılmaz. İş aramaktan vazgeçişin arkasında işgücünün yaşa ve niteliklere bağlı değişim ve dönüşümü ve demografik nedenler gibi analizi son derece karmaşık konular yatıyor.

İşgücüne katılım oranı, yani çalışma çağında olup çalışan ve iş aramakta olanların toplam nüfustaki payı 2007'de %65.9 iken bugün %62.8'e düşmüş durumda.

ABD'de, 2007 yılından önce başlayan işgücündeki verim artışı düşüşü, 2007'den sonra hız kazanmış durumda. 1947-2007 yılları arasında, yılda ortalama %2.3 olan işgücünde verim artışı 2008 krizi sonrasında başlayan toparlanma döneminde yılda ortalama %1'in biraz üzerine çıkabilmiş durumda. Verim artışının, bugün yapılan yatırımların bir sonucu olarak ilerideki yıllarda gecikmeli olarak ortaya çıkabildiğini biliyoruz. Ancak, bugün yapılan hangi yatırımlar verim artışı yaratma potansiyeline sahip? Verim artışı yaratabilecek yatırımların sonuçları işgücü verimine ilişkin rakamlara ne zaman yansıyabilir? Bu soruların cevaplarını eksiksiz olarak bugünden bulabilmek mümkün değil. Ayrıca, kişisel yorumlar ve değerlendirmelere göre farklı cevapların ortaya çıkmasının çok doğal kabul edilebileceği sorular bunlar.

Potansiyel büyüme oranı, işsizliği ve enflasyonu herhangi bir dönemde mevcut cari oranlarında sabit tutan büyüme oranını ifade eder. İşsizliğin azalması için ekonominin potansiyel büyüme oranının üzerine çıkması gerekiyor. Bu durumda enflasyonun yükselmemesi için verim artışı gerekiyor.

Potansiyel büyüme oranına ulaşamayan ya da yaklaşamayan bir ekonomide yeni yatırımların yapılmasında zayıflıklar görülecektir. Yatırım harcamalarının milli gelir içindeki payı düşecektir.

Yukarıdaki özetten sonra, 22 Ağustos'taki Jackson Hole toplantısında Fed başkanı Yellen'ın yaptığı açıklamalara gidelim. Yellen, işgücü piyasasında atıl bir kapasite olduğunu ve bu atıl kapasitenin ne kadarlık bir zaman diliminde eriyebileceğini bilmediğini söyledi. Faiz artırımının düşünülenden önce gerçekleşebileceğini dile getirdi ve bu konuda karar vermekte zorlandıklarını anlattı. Yellen'ın bu sözlerinin altında ve kafasında, The Economist dergisinden derlediğim yukarıdaki istatistiki veriler var. Arızi ve yapısal sorunları tespit ederek bir karar vermek gerekiyor.

ABD ekonomisindeki manzara böyle iken, S&P 500 endeksinin 2.000 değerine ulaşıp ulaşmayacağını sorgulamak ekonomistler arasında paranın yönünü anlamak, yatırımcılar arasında ise sadece o piyasada yatırım yapanlar açısından önemlidir. Temelde başka sorunlar varken sadece borsa, döviz, faiz, v.s. konuşmanın çok büyük bir anlamı yok.

Draghi ve Kuroda da konuştu Jackson Hole'da. İkisinin de yaptıkları konuşmaların hiçbir mesajı yok. Ancak, kendilerini suçlamak mümkün değil. Zira, kendi siyasetçileri nedeniyle söyledikleri anlamsızlaştı. Yapabileceklerinin azamisini yapıyorlar oysa. Yine de eleştirilebilirler ama yaşamakta oldukları sorunların temelinde kendileri yok.

Draghi'nin Avrupa'daki siyasetçilere sorması gereken şu: ECB parasal genişleme yaparken ve TLTRO uygulamasına giderken siz maliye politikalarını sıkarak neden benim amaçlarıma ters düşen politikalar uyguladınız? Geldiğimiz nokta, benim çabalarımı boşa çıkardı. Örneğin Fransa neden vergi artışları yaptı ve 2017'ye kadar €50 milyar tutarında harcama kısıntılarına gitti? Hollande, 2014 için %1 büyüme beklerken, şimdi %0.5'e razı durumda. Üstelik, Maastricht kriteri olan kamu açığı/milli gelir oranındaki %3'lük hedefi de tutturamıyor. Oran, 2013'te %4.3 oldu ve bu yıl da tutturmanın mümkün olmadığını ve %3.8 olarak gerçekleşeceği yine Hollande tarafından dile getiriliyor. Hiç mi yoktur sizin hükümetinizde optimum vergi oranının ne olduğunu bilen?

Kuroda'nın da benzer şekilde Abe'ye neden tüketim üzerinde vergi artışına gittiğini sorması gerekiyor. Avrupa'daki gibi bu kadar büyük ölçekte parasal genişleme uygulayan bir merkez bankası olarak bu verginin hangi akla uygun olarak nereden çıkarıldığını sorması gerekir.

Özellikle Draghi, üzerine düşen soruları sormuş durumda ama anlamıyorlar. Sıkılaştırıcı maliye politikaları uygulanırken reel kesime özel olarak planlanmış olan TLTRO'nun başarılı sonuç verip reel ekonomide talep yaratması nasıl mümkün olacak?

Jackson Hole'daki açıklamaları kafamdaki bu bilgiler, sorular ve tartışmalarla dinledim. Bizde olduğu gibi, küresel boyutta da yapısal sorunlar var ve bizde olduğu gibi küresel boyutta da pek bir şey yapılmıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.08.2014)