Pages

Monday, August 11, 2014

Haziran 2015'e Uzanan Siyaset-Ekonomi İlişkisi Tahmini

Yüksek Seçim Kurulu'nun ilan ettiği geçici sonuçlara göre 55.692.841 kayıtlı seçmenin 41.283.773'ü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılarak Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanlığına layık gördü. Seçime katılım oranı %74.13 oldu. Oyların %51.79'unu Recep Tayyip Erdoğan, %38.44'ünü Ekmeleddin Mehmet İhsanoğlu ve %9.76'sını Selahattin Demirtaş aldı.

Seçime katılım oranı, genel kanaatin aksine düşük değildi. 10 Ağustos'ta yapılan seçimin ardından 30 Mart'taki yerel seçim düşünülerek kamuoyunda seçime katılımın düşük olduğu kanaati oluştu. Ancak, çok sayıda ülkedeki katılım oranlarıyla karşılaştırma yapıldığında, bizdeki katılımın düşük olduğunu söylemek mümkün değil.

Yeni cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 28 Ağustos'ta yeni görevine resmen başlayacak. Haziran 2015'teki milletvekilliği seçimlerine kadar Türkiye'de siyaset ilgi çekici bir sürece tanıklık etmemize neden olacak. Yeni cumhurbaşkanı, halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı ve mevcut anayasaya göre bakanlar kuruluna başkanlık yapabiliyor. Ancak, hükümet ile ve kadrolarından geldiği siyasi partiyle herhangi bir ilişiği olamıyor. Yeni cumhurbaşkanı seçilmiş bir cumhurbaşkanı olduğuna ve yeni başbakan en azından Haziran 2015'e kadar seçimle göreve gelmiş bir başbakan olamayacağına göre icra görevi kim tarafından yerine getirilecek?

Mevcut anayasaya göre icranın başındaki kişi başbakan. Fakat, yeni cumhurbaşkanının seçim propagandaları sırasındaki söylemlerini hatırlayınca, olağanüstü parti kongresiyle göreve gelecek olan ve halk tarafından seçilmemiş bir başbakanın yeni seçilmiş cumhurbaşkanı tarafından yönlendirilmesi söz konusu olabilecektir. Cumhurbaşkanı ve başbakan her hafta toplanabilir ve devletin yönetimine ilişkin istişarede bulunabilirler. Cumhurbaşkanının bakanlar kuruluna başkanlık yapma yetkisi de olduğuna göre, yeni cumhurbaşkanının yeni kurulacak hükümet üzerinde nefesini yoğun bir şekilde hissettirme şansı var. Olası manzara, geçmişteki Turgut Özal-Yıldırım Akbulut arasındaki başbakan-cumhurbaşkanı ilişkilerine benzeyecek gibi görünüyor. Gelişmelere bakarak, bu tahminin niteliksel taraflarını önümüzdeki aylarda irdelemeye çalışacağız.

Haziran 2015'te yapılacak olan milletvekilliği seçimlerine kadar, bir anayasa değişikliği ile yeni cumhurbaşkanının önceki açıklamalarından bildiğimiz başkanlık sistemine geçiş arzusu gerçeğe dönüşebilir mi? Sanmıyorum. Ancak, konuyla ilgili nabız yoklamalarının olabileceğini tahmin ediyorum. Konuyla ilgili olası görüşmelerin kamuoyuna yansıyış biçimine göre siyasi tansiyon zaman zaman yerinden oynayacak. Zira, muhalefetin bu konuda direnişte olacağı çok açık. Haziran 2015'teki seçim sonuçları Türkiye'nin uzun vadeli geleceğine ilişkin son derece belirleyici unsurları içerecek. Diğer bir ifadeyle 2015'teki seçim, Türkiye için önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyacak.

Ekonomi yönetimi Haziran 2015'e kadar mevcut hükümetin içinde yer alan kişilerle mi yoluna devam edecek yoksa değişecek mi? Kabinede ekonomi açısından özel öneme sahip iki isim var: Babacan ve Şimşek. Bu iki isim, uluslararası yatırımcılarla aynı dili konuşabilen kişiler olmak özellikleriyle yüksek cari açığın zorunlu bir sonucu olarak uluslararası sermayeyi kendisine çekmek durumunda olan Türkiye'nin cari açığının finansmanına olumlu katkılar yapabiliyor. Ancak Babacan'ın başbakan ile ekonomi yönetimi prensipleri ve özellikle merkez bankası bağımsızlığı konusunda anlaşamadığı son derece net olarak ortada.

Başbakan, cumhurbaşkanı olduğunda hükümetin kararları üzerinde müdahil olacaksa ve yeni kabinede Babacan yer almazsa uluslararası yatırımcılar nezdinde ekonomi yönetimi prensipleri noktasında Türkiye'nin itibarı zedelenir. Çünkü, Babacan'ın dile getirdiği prensipler ile ekonomi kitaplarında anlatılanlar temel olarak örtüşüyor. Türkiye'nin ekonomi cephesindeki siyasi kaynaklı risklerin başında işte bu prensipte anlaşamama durumu yer alıyor. Yani konu, ekonomi yönetiminin değişmesi ile doğrudan ilgili değil. Asıl ön plana çıkan nokta, ekonomi yönetimindeki olası değişikliğin nedeni.

Görünen o ki, 2002 yılından bu yana küresel boyutta yüksek likidite koşullarından yararlanan mevcut hükümetin ekonomide reformist bir yaklaşım ortaya koyabilmesi en azından Haziran 2015'e kadar imkansız. Zira, ekonomide reform yapmak demek siyasi bir bedel ödemek demek. Derviş'in reformlarının DSP-MHP-ANAP koalisyonuna nasıl bir bedel ödettiğini hatırlayalım. Haziran 2015'ten sonra yine bir Ak Parti iktidarı söz konusu olursa, reform gerçekleşebilir mi bilemiyorum. Ancak, bu konuda pek ümidim yok. Zira, geçmişteki performans geleceğe yönelik olumlu bir sinyal vermiyor.

2015 yılında Fed, faiz oranında bir artırım gerçekleştirmese bile, faiz artırımı sürekli konuşuluyor olacak ve piyasalar bu olasılığı fiyatlayacak. Yani, Fed'in faiz artırımının sürekli gündemde olduğu koşullarda bile uluslararası sermayeyi Türkiye'ye çekmenin bedeli içerideki faizlerin yükselme eğiliminde olması olarak karşımıza çıkacak. Faiz artırımı gerçekleşirse, bizim faizlerimizin de yükselmesi kaçınılmaz olacak.

2000'lerin başlarından beri süregelen ucuz ve bol para döneminin sonuna yaklaşmış bulunuyoruz. Ekonomimizde yeni bir nefes yok ve bir tıkanma söz konusu. Üretim gücü artan bir ekonomik model yerine toplam bedeli neredeyse Türkiye'nin yıllık milli gelirinin yarısına ulaşan mega inşaat projeleriyle birkaç yıllığına durumu idare edecek bir süreç yaşanacak. Ekonomide reform yapılırsa, bu yazıyı yazan kişi çok şaşıracak.

Özetle, ekonomi yönetimine kimin geldiği değil, neden geldiği önemli. Görevde olan ya da olacak kişilerin doğru ekonomi yönetimi prensiplerini uygulamaya ve merkez bankasının bağımsızlığını korumaya özen göstermeleri gerekiyor. Bu çizginin dışına çıkmanın Türkiye'ye faturası ağır olur.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.08.2014)