Pages

Wednesday, August 20, 2014

Hassaslaşan Dengeler: İç Siyaset, Dış Politika ve Fed

Ekonomide, siyasetin belirleyicilik özelliği güç kazanınca ekonomik veriler üzerine yapılan tahminlerin aralığı genişliyor. Çünkü siyasetin içindeki çok sayıda bilinmez ekonominin içinde fiyatlanmaya çalışılıyor. Doğru fiyatlama başarısı ancak belli bir noktaya kadar gerçekleşebiliyor.

Türkiye ekonomisi, iç siyasette arka arkaya yaşamakta olduğu seçim süreçleri ve geleceğe yönelik çok köklü siyasi değişim olasılıklarına ilave olarak dış politikanın da etki alanına çoktandır tanıklık etmediğimiz boyutta girmiş durumda.

Ekonomi, salt kendi içindeki dinamiklerle değerlendirildiğinde, bir tıkanıklık yaşıyor. Enflasyon yüksek, cari açığı büyütmeden büyüyemiyoruz, reel sektörün bankacılık kesimine yönelik kredi talebinin temelinde yeni kapasite yaratılması amacı yok, işsizlikle ilgili seyirde olumsuzluk var, büyüme performansımız düşüyor, kamu maliyesindeki gücümüzde zayıflama sinyalleri var. Yüksek cari açık nedeniyle uluslararası sermayeyi çekmek konusunda geçmiş 10 yıla göre zorlanabileceğimizi düşünebileceğimiz bir 2015 yılı yaklaşıyor. Zira, Fed'in faiz artıracağına dair tahminler bile piyasa fiyatlamalarını küresel düzeyde en azından faizlerin artık inmemesi yönünde etkiliyor.

Ekonominin dışındaki dinamiklerin başında Haziran 2015 genel seçimlerine giden yolda karşımıza çıkabilecek sert bir siyasi ortamın ekonomide yaratabileceği riskler geliyor. Babacan'ın yeni hükümette kalıp kalmayacağına ilişkin tartışmalarla beraber ekonomi-siyaset arasındaki ilişkiler sıcaklaştı. Tartışmanın temelinde Babacan'ın yeni kabinede kalıp kalmaması yok aslında. Babacan'ın kabinede neden kalıp kalmayacağı önemli. Nedenin sonuçtan daha önemli hale gelmiş olması başbakan ile Babacan arasındaki ekonomi yönetimi prensiplerine ilişkin tartışmadan kaynaklanıyor. Merkez bankasının bağımsızlığının Türkiye'de sorgulanmasına neden olacak bir tartışma olmasaydı, Babacan'ın kabinede kalıp kalmayacağı bu kadar önemli olmayacaktı. Babacan görevde kalmasa bile, görevi yeni alan kişinin yaklaşımlarına piyasa alışır ve ekonomik-siyasi konjonktürün gerekliliklerine uygun olarak çalışırdı. Mevcut tartışma, Türkiye'nin yabancı sermayeyi çekebilme gücünü etkileyecek kadar önemli ve ciddi. Ya başbakan ikna edilerek Babacan görevde kalacak ya da yeni bir ismin göreve gelmesiyle beraber yabancı sermayenin Türkiye'ye olan ilgisini en azından bir süre için riske atacağız. Bu sürenin uzun ya da kısa olması, yapılacak açıklamalara bağlı. Gereksiz yere alınabilecek böylesi bir riskin ekonomiye ödeteceği bir bedel var tabii ki.

Dış politikada Türkiye ekonomisini en fazla etkileyebilecek konu Irak. Haziran ayının cari işlemler açığı $4.1 milyar oldu. Beklenti, $3.7 milyar düzeyinde idi. Mayıs ayında gerçekleşen cari açık ise $3.5 milyardı. Irak, Türkiye'nin Almanya'dan sonraki en büyük ikinci ihracat pazarı. 2013 yılında Türkiye'den Irak'a yapılan ihracat $13 milyar. Haziran 2013'ten Haziran 2014'e uzanan 1 yıllık süreçte Irak'a yapılan sevkiyatlarda $745 milyon civarında bir düşüş var. Irak'taki gelişmelerin ve koşulların Haziran'dan sonra olumsuzlaşmaya devam ettiğini düşünecek olursak, Temmuz ve Ağustos'a ait cari işlemler verilerindeki Irak etkisinin Haziran'a göre daha büyük olacağını tahmin edebiliriz.

Türkiye için Rusya'da bazı fırsatlar ortaya çıkabilir. Irak'ta kaybolan pazar büyüklüğü AB'nin Rusya'ya karşı uyguladığı yaptırımlar nedeniyle bir ölçüde Rusya'da telafi edilebilir. Ancak, jeopolitik risklerin ortaya koyduğu tablonun enerji fiyatlarını alevlendirmesi durumunda bütün senaryoları yeniden gözden geçirmek zorunda kalırız.

Uluslararası derecelendirme kuruluşları son günlerde Türkiye üzerine ard arda yorumlar yapmaktalar. Bu yorumların zamanlaması, motivasyonu benim ilgi alanıma girmiyor. Bu kurumların Türkiye'nin temel ekonomik yapısına ilişkin yorumlarını izliyoruz ve dinliyoruz ama benzer yorumları kendi içimizde yıllardır yapmaktayız. Bu kuruluşların yorumları, yorumların kalitesi anlamında ilgi çekici değil. Fakat, bu kuruluşların verdikleri notlara ve/veya görüşlere göre Türkiye'ye gelme ya da gelmeme kararı veren fonlar var. Bu fonların yatırım kararlarının cari açık vermekte olan Türkiye için önemli olması nedeniyle uluslararası derecelendirme kuruluşlarını dinlemekteyiz. Bu kuruluşların 2008'e giden yolda yaptıkları hataları biliyor, hatırlıyor ve aklımızda tutuyoruz.

2014 yılının ikinci yarısının, ilk yarıya göre daha olumlu bir havada geçmesini bekliyordum. Çünkü, 30 Mart'taki yerel seçimler atlatılmış ve en geç 24 Ağustos (2. tura gedilmesi gerekseydi) tarihinde cumhurbaşkanlığı seçimi tamamlanmış olacaktı. Ancak, merkez bankası üzerinden başlayan faiz tartışmasının tansiyonunun bu kadar yükseleceğini hiç düşünmedim. Ortaya çıkabilecek tartışmaların Türkiye'nin aleyhine sonuçlar vermeyecek şekilde sonuçlanacağını düşündüm. Rusya'nın Kırım'ı ilhak edeceği hiç yoktu hesaplarımda. IŞİD'in Irak'ı işgal edeceğini hiç tahmin edemedim. İç siyasetin genel seçimlere kadar belli ölçüde gerilimlere gebe olabileceğini düşünüyordum ama belirsizliklerin henüz 2014 yılı içinde bu denli fazla olabileceğini öngöremedim. Gelinen noktada, en azından 2014 sonuna kadar iç siyasette sakin kalabilmeyi başarabilsek bile tedirginlik faktörü sürekli devrede olacak.

Avrupa'dan her an tatsız bir haber geleceğini düşünüyordum. Zamanını bilemezdim. Avrupa, bütün sorunlarını sadece Draghi ile çözmeye çalışıyor. Bu yaklaşımla, Euro Bölgesi'nin çökme olasılığı halen vardır. Böyle bir felaketin küresel ekonomi için sonuçlarını düşünmek bile istemem.

Türkiye, iç siyasette ve dış politikada son derece hassas bir dengede giderek, Avrupa'daki ekonomik gelişmeleri çok yakından takip ederek ve Fed'in faiz artırımına ilişkin tartışmaların ortaya koyduğu fiyatlamaları dikkate alarak ve %3-3.5 aralığındaki bir büyüme oranına razı olarak 2015 sonuna kadar durumu idare etmek zorunda. Sonrasına ilişkin tahminlerim de var ama onları konuşmak için ya çok erken ya da artık çok geç.

Amin Maalouf'un Çivisi Çıkmış Dünya adlı kitabını yeniden okumak lazım galiba.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.08.2014)