Pages

Friday, June 13, 2014

Irak'ı İzliyoruz

Kitabı bana hediye eden kişi bir Amerikalı. Türkiye'de yaşamış ve bir tesadüfle benim hocam oldu bir zamanlar. Kitabın üzerinde "the property of US Navy" yazıyor. Yani kitap, Amerikan deniz kuvvetlerinin kütüphanesine aitmiş bir zamanlar. 1930'larda yazılmış. Başlığı, The Middle East. Yani, Orta Doğu.

Bizde askerde kitap okumak yasaktır. Amerikan ordusunda ise herkes istediği kitabı okuyor. Üstelik, bundan 80 sene öncesinde bile. Orta Doğu'nun etnik ve dini kökenler, tarihsel nedenler ve petrol nedeniyle sürekli karışıklık içinde olduğunu biliyoruz ama benim içinde olduğum nesil Orta Doğu'yu hep Amerikan hegemonyası üzerinden izledi ve fikirlerini oluşturdu. İngiltere'nin ve Fransa'nın bölgedeki tarihsel rolünü biliyoruz. Uzun zamandır bölgede eski güçlerinde değiller.

ABD'nin kendisini modern zamanların Roma İmparatorluğu gibi görmeye başlaması 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlar. Bu nedenle, 1930'larda yazılmış Orta Doğu başlıklı bir kitabı o günlerin koşullarını göz önünde bulundurarak okumak gerekiyordu. Kitabı okurken, o yıllarla ilgili bilmediklerimi öğrenmek için sık sık ansiklopedik bilgilere başvurduğumu hatırlıyorum.

Kitabın içinde bir bölüm özellikle ilgimi çekiyor. İlgili paragrafı durup durup yeniden okuyorum. Yazar diyor ki, Orta Doğu'nun geri kalmış, eğitimsiz, dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayan nesillerinin zamanla değişmesi gerekiyor. Bu nedenle, Amerikan üniversitelerine gelmeleri ve okumaları sağlanmalı. Sonra da, ülkelerine geri dönmeliler ki batı ile uyumlu çalışabilecek liderler, iş ve bilim insanları, v.s. yaratılabilsin. ABD, neredeyse bir asır önce küresel bir güç olmanın hesaplarını detaylı bir şekilde yapıyormuş zaten. Bu durumu olumlu ya da olumsuz bulanlar olabilir.

Dünyanın neresinde bir olay varsa ABD'nin konuyla ilgili bir yetkilisi, sözcüsü hemen bir yorum yapıyor ya da olaya müdahale edecek bir adım atıyor. Orta Doğu, bunun sayısız örneğine tanık olduğumuz bir coğrafya. ABD'nin küresel hakimiyeti ve olaylara müdahale gücünü bir realite olarak algılamak gerekiyor kişisel görüşlerimiz doğrultusunda değerlendirmeler yaparken ya da yapmadan önce. Somalili korsanlar gemi kaçırıyor, hemen bir Amerikalı açıklama yapıyor. Peru ve Şili'nin Pasifik Okyanusu'nda kıta sahanlığı ile ilgili bir anlaşmazlığı oluyor, Amerikalı diplomatların mutlaka söyleyecek bir lafı oluyor.

Orta Doğu denince, işin ekonomik boyutunda akla ilk gelen konu kaçınılmaz olarak petrol oluyor. IŞİD adındaki terör örgütünün Irak'taki şehirleri işgali karşısında yaşananları 3 gündür şaşkınlıkla izliyoruz. Pazartesi günü CNBC-e'de, Geri Sayım programında Berfu Güven ile bu haftayı incelerken, veri akışının yoğun olduğu bir haftayı mercek altında tutacağımızı dile getirmiştik. Avrupa Merkez Bankası'nın geçen hafta yaptığı açıklamaların ilk etkisinin atlatılıp, piyasada fiyatların oturacağı bir hafta olabileceğini dile getirmiştik. Ertesi gün hayat bambaşka oluverdi. Petrol fiyatı hemen tepkiyi verdi. Kur yükseldi, borsa düştü. Ben bu satırları yazarken, Brent petrol $113.43 seviyeleriyle yılbaşından bu yana %2.37'lik bir yükseliş değerine ulaşmış durumda. Petrol fiyatının yükselişi, çok kısa bir sürede gerçekleşmiş olması nedeniyle önemsenebilir ama önümüzdeki günlerin neler getireceğini bilemiyoruz. Pek çok piyasa fiyatlaması, önemli ölçüde Irak'ta meydana gelen olayların etkisi altına girmiş durumda.

Petrol fiyatındaki ani zıplamayı çok önemsemiyorum. Ancak, bundan sonraki gelişmeler petrol fiyatının seyri için son derece önemli olacak. Ekonominin kendi dinamikleri dışındaki etkenlerce ekonominin dinamiklerinin belirleniyor olması ekonominin dışında kalan dinamikleri iyi anlamayı gerekli kılıyor. Fakat, başka bir ihtisas alanını anlamaya çalışmak ve ekonomi üzerindeki etkilerini görebilmek kolay olmuyor. Ekonomik analiz, salt kendi değişkenleriyle yapılamadığı ve büyük ölçüde kendi dışındaki konuların etki alanına girince basit ve değersiz bir analize dönüşüyor. Yani, ekonomik analizin niteliksel yönü zayıflıyor. Hem ekonomi dışındaki unsurları, hem de ekonomi boyutunu iyi anlayabilmek olağandışı bir çabayı gerekli kılıyor. Fakat, Irak konusu benim için çok özel bir konu.

2004-2012 yılları arasında Kuzey Irak petrolleriyle ilgili olarak çok yoğun çalıştım. Bölgeyi iyi anlamak ve bilmek zorundaydım. Irak'a rafine edilmiş (işlenmiş) petrol satışının ekonomik ve ticari boyutunu yönettim. Sektördeki ilk günlerimde, Irak'a petrol satılacağını öğrendiğimde bana şaka yapılıyor zannettim. Ancak, sonradan öğrendim ki, 1980-88 arasındaki İran-Irak Savaşı sırasında ve 1991'de Saddam'ın Kuveyt'i işgali sonrasında rafinerilere yatırım yapılamamış. Dolayısıyla, Irak ham petrol zenginiyken kendi kullanımı için dahi petrolü rafine edebilecek kapasitesini zamanla kaybetmiş. İşte bu nedenle, Irak ham petrol ihraç ederek işlenmiş petrol ithal etmeye mecbur kalmış.

Irak, ham petrolü ağırlıklı olarak Basra Körfezi'nden ihraç ediyor. Kuzeyde ise Türkiye, Suriye ve İran üzerinden işlenmiş petrol almaktaydı eskiden. Sonradan bu ticaret hem artan jeopolitik riskler, hem de Irak Hükümeti'nin ithal ettiği petrolün bedelini ödememeye başlaması nedeniyle çok zayıflamıştı. Hatta, Türkiye'nin Irak'a tedarik ettiği petrol akışı tamamen durmuştu. Türkiye, Irak'a sattığı petrolü kamyonlarla sevk ediyordu ki halen de öyle. Bu arada, diğer sektörlerin de tedarik ettiği ürünler yine çoğunlukla kamyonlarla Kuzey Irak'a sevk edilmekte.

Şimdi, Irak'taki gelişmelerin Türkiye'nin Irak ile yaptığı ticareti nasıl etkileyeceğini anlamamız için uluslararası politikadaki zor denklemin çözülmesini beklemek zorundayız. İlişkiler, kimlerle ve hangi zeminde tesis edilecek? Irak, zaten bıçak sırtında duran ulusal bütünlüğünü korumak yönünde yoğun bir çaba içine girecek mi? IŞİD, Irak'tan dışarı çıkarılabilecek mi, yoksa ülkenin içinde kalıcı mı olacak? Kalıcı olması halinde, Türk girişimcilerin Kuzey Irak'taki yatırımlarının durumu ne olacak? Kerkük-Yumurtalık boru hattı ilelebet atıl mı kalacak? Türkiye'den petrol ve diğer ürünlerin Irak'a sevkiyatı yapılamaz hale mi gelecek? Henüz 2 hafta önce İskenderun Körfezi'ndeki BOTAŞ tesisinde Kuzey Irak menşeli petrolün ihracı gerçekleşti diye hem Bağdat yönetimiyle, hem de ABD Hükümeti ile sorun yaşayan Türkiye'nin bundan sonraki süreci ele alış biçimi nasıl olacak? Soruları daha uzatabilirim ama burada kesiyorum. Çünkü, konunun ne kadar kompleks olduğunu anlatmaya yetiyor sanırım.

Uluslararası politika ve hukuk cephesindeki gelişmeler ve uluslararası stratejilerin yeni bakış açıları anlaşılmadan yukarıdaki soruların hiçbirine kesin cevaplar alamayacağız. Şunu çok iyi biliyorum ki, IŞİD'in işgali Irak'ın geneline yayılır ve işgal Basra Körfezi'ne kadar uzanırsa, petrol fiyatlarının son 3 gündeki seyrini dünya arar hale gelir. Petrolün kabaca $113-$114 aralığındaki mevcut seviyesi hafif bir yükseliş seviyesi olarak adlandırılacak düzeyde kalır.

24 Haziran'da TCMB'nin faiz kararı alacağı PPK toplantısı var. Beklentim, Irak'taki mevcut durumun korunması halinde, faizin 0.75-1.00 puan aralığında indirileceği yönünde. Petrol fiyatının ani yükselişi bir trend özelliği taşımaya dönüşmezse, enflasyon üzerindeki baskısı zayıf olur. TCMB'nin faiz konusundaki niyetini değiştirmesi için petrol fiyatındaki yükselişin fiyatlar genel düzeyinde kalıcı bir yükseliş beklentisine neden olması gerekir. Böyle bir gelişme olmadığı takdirde, faiz indiriminin puanından bir kesinti yapılabilir belki ama politika niyeti ya da kararı değişmez.

Uluslararası politikadaki gelişmelere odaklandık, piyasaları izliyoruz ve genel ekonomik duruma etkilerini tahmin etmeye çalışıyoruz. İşimiz zor.

Sanırım 2005 ya da 2006 yılıydı. Petrol ticaretinin yoğun seyrettiği günlerde, Bağdat'a gitmek istediğimi Iraklı iş arkadaşlarıma ilettim. Sakın gelmeye kalkma dediler. Ben de herkesin sürekli gittiğini ve ben gelirsem ne olacağını sordum. Aldığım cevap ilginçti. Dediler ki, "İstanbul'dan Bağdat'a gelenler genelde Orta Doğulu görünümlü olanlar. Hatta, onlar bile Irak'a gelmeden birkaç gün önce biraz sakal bırakıyorlar. Koyu renkli giysiler giyerek sınırdan geçiş yapıyorlar. Fakat, senin fiziki görünümün hiç Orta Doğulu gibi değil. Daha sınırı geçtiğin anda, ABD'li bir gazeteci olduğunu düşünerek kaçırırlar seni. $100,000'dan tarifeyi açarlar. $25,000'a bağlarız ve alırız seni ellerinden ama ne gerek var şimdi bu masrafa sırf sen Bağdat'a gelesin diye?" Bu sözler karşısında hiç beklemeden cevap verdim: "tamam, gelmiyorum. Kimsenin başına bela olmaya niyetim yok". Böylece, tipten kaybettik.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.06.2014)