Pages

Tuesday, April 22, 2014

Adonia'nın Ülkesi

Sanki bir taş plaktan geliyor boğuk bir ses. Kıvırcık saçlı kadın Yunanca söylüyor şarkısını. Birkaç sokak öteden geliyor kadının sesi. Mübadele zamanında kaybetmiş annesini. Dayanamamış hasretliği tahayyül etmeye bile. Unutamıyor hala o itilmişliği ve annesini Adonia. Çocukluğunun akşamları aklına geldikçe gözlerinden süzülen yaşlarla tıngırdatıyor udunu isyan ederek şimdi.

Kasabanın sokakları, buzuki ile udun birbirine karışan sesleriyle yankılanırmış bir zamanlar. Mübadeleyi falan görmemiş daha o zaman kimse. Başlarına neler geleceğinden habersiz ve de umarsızlarmış onca fakir fukaralığa rağmen. Arada Türkçe de söylenirmiş şarkılar. Karşılıklı atışırlarmış birbirlerinin dilinden şarkılarla mahalleler. Sonra, patlatırlarmış dansları hep beraber. Vur patlasın, çal oynasın. İçinde erik ve buz, rakı kadehleri kalkarmış havaya sakız gibi bembeyaz örtülerin üzerinden sofralarda. Çınar ağaçları ve bir de gemici fenerleri asılı dallarda. Fakirlikmiş, fukaralıkmış, keyifli Ege akşamlarında kimsenin umurunda değilmiş.

Masa hizasının altındaki boylarıyla parmak uçlarına uzanıp çalarlarmış sofradan dutları. Sonra kaçıp saklanırlarmış yakalanmasınlar diye. Köşe bucak saklanıp, çenelerinden sularını akıta akıta yerlermiş çaldıkları meyveleri. Ana baba korkusu varmış aslında ama eğlencesine değiyormuş durum çakılınca yenen birkaç tokat.

Bir ucunda kilise, diğer ucunda cami. Her dini bayramda bir mahalle diğerine konuk olurmuş. Hasan varmış sürekli ortalıkta dolanan. Mahallenin delisi Hasan. O'nu da giydirirlermiş tertemiz her bayramda. Kimin bayramı olduğu önemli değilmiş. Maksat, Hasan'ın keyfini yerine getirmekmiş. Gevrek gevrek gülüşüyle anlatırmış mutluluğunu Hasan. O gülünce, herkes gülermiş.

Khiristos'un "batırdınız ulan kapının önünü hergeleler" diye bağırtısıyla anlarlarmış akşamüstü olduğunu. Cumbadaki sedire, pencereden etrafı seyretmeye hep aynı saatte gelirmiş Khiristos. Kendisini kızdırmak için kapı önüne toplanan çocukların bıraktıkları ay çekirdeği çöpleri her akşamüstü attırırmış tepesini istisnasız.

Adonia'nın peşine düşer olmuş mahallenin erkekleri. Genç kızlığa girince, bir başka olmuş O'na mahallenin havası. Analar, babalar tedirginmiş ya kızları, oğulları kaptırıverecek olurlarsa gençliğin ateşine kendilerini diye. Akşam yemeklerinde göz göze gelmeler, utangaç gülücükler... Zamanla birbirlerine karışmışlar. Kimsenin ne dili umurunda, ne de dini umurundaymış. Çocukluktan gençliğe, gençlikten yetişkinliğe, bir ömürlükmüş dostluk, kardeşlik.

Siya siya kürekleri çekerek girermiş mendirekten içeri İbrahim Kaptan. Dalgaların hışmından kurutulup, salarmış kürekleri, parmaklarının ucunda sallandırırmış tuttuğu balıkları kıyıda kendisini bekleyen çocukları heyecanlandırmak için. Akşamın batmaya yüz tutan güneşinde parlayan pullardan seçilmezmiş balıklar uzaktan. Kovada çırpınırken bağrışırmış çocuklar istavrit diye.

"Ne para, ne pul. Ne de dert, tasa. Ne geliyorsa karşımıza onu yaşardık olduğu gibi" diyor Adonia. Bir gitmiş, bir daha kendine gelememiş. İbrahim Kaptan'ı son gördüğünde caminin avlusundalarmış. Son katıldıkları cenazede. Önce sofraların tadı kaçmış, ahengi bozulmuş. Şarkılar susmuş. Kimsenin ne yüreği, ne de eli gider olmuş uda, buzukiye. Sessiz bir tedirginlik hüküm sürmüş mahallelerin havasında. Sonra, sonra demişler ki "ülkenize gidiyorsunuz". Hangi ülke diye soracak olmuş Adonia, susmuş ama. Adının Adonia olduğunu ilk kez anlamış o gün. A-don-ia. Ayşe değil, Fatma değil. Adonia!

Khiristos ağlamış. Mahallenin kızgın, inatçı yaşlısı ay çekirdeği dağıtmış çocuklara. Yesinler diye değil, eksinler diye ama. Aksi bir şaşkınlıkla bakmış çocuklar ellerindeki ay çekirdeği külahlarına. Anlamamışlar olup biteni. Ne Mehmet, ne de Dimitri. Dönüp dönüp Adonia'ya bakıyormuş sulanmış gözlerle Khiristos: "Adonia, anlamıyorum neden gidiyoruz toprağımızdan? Neden kopuyoruz köklerimizden? Ben kime ne yaptım ki? Şuracıkta oturup bakıyordum etrafa. Bazen biraz fazla çıkıyordu sesim kabul. Belki fazla kızıyordum hergelelere ama temizlemesi bana düşüyordu sonra her yeri. Ah Lena ah! Sen ölmesen gelir miydi bunlar başıma?"

Adonia, şuursuzca kızmış Khiristos'a o gün. Kendi derdi kendine yetiyormuş. Sonradan üzülmüş kızdığına ama aklında İbrahim Kaptan varmış. Herkes bir şeyin derdinde. Çil yavrusu gibi ortada. Adonia da kendisini neyin beklediğini bilmediği bir maceraya uzanıyormuş. Korkak, çocukça ve annesinin kollarına sığınmak istercesine. Söylentiye göre, "ülkeniz" lakırdısını duyduktan birkaç gün sonra ölmüş kahrından annesi. Yüreği kaldırmamış bu ızdırabı. Adonia, "hiç değilse O kendi toprağında kalacak" diye teselli etmeye çalışıyormuş kendini.

Bir ara udundan kaldırdı kafasını. Uzaklara baktı. Cigarasından bir nefes çekti. "Bak bir de bu şarkıyı çok söylerdik" dedi. Karşı kıyıya gönderircesine başladı yine udunu çalmaya. Kim bilir karşıdan neler gönderiyorlardır diye mırıldanarak tebessüm etti.

Not: Bugüne kadar dinlediğim gerçek mübadele dönemi anılarından hayalimde canlandırabildiklerimi hikayelendirdim sadece.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.04.2013)