Pages

Tuesday, March 25, 2014

Üretim Ekonomisi Kongresi Özeti - 1

Geçtiğimiz hafta sonu, Kültür Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi tarafından düzenlenen Üretim Kongresi'ne katıldım. Kongreye daveti, bir süre önce aynı üniversitede öğretim üyesi olan Prof. Dr. Zafer Tunca'dan aldım. Bana, küresel kriz perspektifinde parasal aktarım mekanizmalarını anlatmak düştü. Gün boyunca, farklı salonlarda çok sayıda oturum gerçekleşti. Dolayısıyla, tüm bildirileri dinleyebilmek mümkün olamadı. Ancak kendimin yer aldığı salondaki bildirileri dinleme fırsatı bulabildim. Ülkenin böylesine boğucu atmosferinde, bu kongre sayesinde biraz oksijen kaynağı sağladık kendimize.

Bu blog sayfasına arada sırada uğrayanlar, Türkiye ekonomisine ilişkin yapısal değişim ihtiyacı konusunda ne kadar ısrarlı olduğumu bilirler. Türkiye ekonomisinin kırılgan olduğunu ve bu kırılgan yapıyı ayakta tutabilecek unsurlar Türkiye lehine çalıştığı sürece herhangi bir krizin ya da durgunluğun yaşanmayabileceğini ama söz konusu durumun sürdürülebilir olmadığını düşündüğümü her fırsatta dile getirmekteyim. Bu kırılganlığın temelinde, yetersiz tasarruf ve Türkiye'nin uluslararası rekabetteki yerini doğru analiz etmekten uzak kaldığı için yüksek katma değer üretilmesine katkı sağlamayan teşvik sisteminin bulunduğunu iddia etmekteyim.

Kongrede, Yrd. Doç. Dr. Burcu Yavuz Tiftikçi'den ar-ge yatırımlarıyla ilgili çarpıcı sonuçlar ortaya koyan bir sunum dinledik. Burcu Yavuz Tiftikçi, teoriye göre ar-ge harcamalarının Schumpeter'in yaratıcı yıkım tezinin "yaratıcı" tarafına katkı sağlayan bir unsur olması gerektiğini dile getirdi. Ar-ge harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılaya oranının OECD ülkelerinde ortalama %2.33, AB'de %1.90, ABD'de %2.79 ve Güney Kore'de %3.36 olduğunu ortaya koydu. Türkiye için ise oranın %0.85 civarında olduğunu anlattı. 2023 hedefi olarak belirlenen %3 oranının gerçekleşebilmesi, ar-ge harcamalarına ilişkin mevcut anlayış devam ettiği sürece mümkün gözükmüyor. Bu manzara karşısındaki yorumum ancak, ekonomik verilere ilişkin değerlerin bilinçli olarak saptırılması halinde oranın tutabileceğini söylemek yönünde. Türkiye'nin içinde bulunduğu korkunç ahlaki erozyon karşısında, böyle bir durumun gerçekleşmesine hiç şaşırmayacağımı kendi adıma rahatlıkla ifade edebilirim.

Ar-ge ile ilgili bu çalışmanın, Granger nedensellik testi sonucunda Türkiye için ortaya koyduğu çok çarpıcı bir sonuç var: Ar-ge faaliyetleri, ekonomik büyümenin yükselmesiyle artıyor ama büyümeye katkı yapmıyor. Yani ar-ge, büyümeden kendisine kaynak sağlıyor. Fakat, büyümeye hiçbir kaynak sağlamıyor. Bu noktada, ar-ge faaliyetlerinin tanımlamasının önemi öne çıkıyor. Örneğin, herhangi bir kurumda çalışan bir kişinin kendi konusunda aldığı bir eğitim ar-ge harcaması kapsamına giriyor. Ayrıca, uluslararası karşılaştırmaları sağlıklı bir şekilde yapabilmek ülkeler arasındaki farklı ar-ge faaliyetleri tanımlamaları nedeniyle pek mümkün olamıyor.

Ar-ge faaliyetlerinin uluslararası rekabette Türkiye'yi öne çıkarabilmesi için niteliği ve kurumsal yönetim alt yapısı son derece önemli. Bu iş, yapılıyor gözüksün diye yapılınca sonuç Türkiye'deki gibi oluyor. Yani, büyümeye hiçbir katkısı yok. Bu anlayış ve yaklaşımla, Türkiye'nin ekonomide eşik atlayabilmesinin mümkün olmadığı gayet açık. Bu tespitler, seçim meydanı konuşmalarına değil, bilimsel tartışmalara hitap ediyor. Ancak, bu tespitleri dinlemeye niyetli siyasetçi kıtlığı yaşadığımız için boşa yapılmış çalışmalar bunlar. 21. yüzyılın Türkiye'sine fazla geliyor, alerji yapıyorlar. Gereksiz!

Kongrede, bilişim teknolojisinin üretim ilişkileri üzerindeki etkilerini Yrd. Doç. Dr. Özgür Narin'den dinledik. 1970'ler Şili'sinden bir planlama modelini ele alarak mühendislik ve iktisadı yan yana oturtan bir sunum gerçekleştirdi.

Banka kredileri ve büyüme arasındaki ilişkilerin Türkiye üzerine bir çalışmasını Cahit Yılmaz'dan dinledik. Tüketimde, yerli mal yerine ithal malların talep edilmesiyle kullanılan banka kredilerinin büyüme performansını beklenen ölçüde artıramadığını ortaya koydu. Sunum sırasında aklıma, Türk tüketicisinin 2013'te cep telefonuna $2.6 milyar harcadığı geldi. Elbette ki, bu tartışmanın sonu cari açığa çıkıyor.

İşletmecilerin sunumları da teorik altyapı ve özellikle ekonometrik yapı itibariyle son derece sağlamdı. Bulguların istatistiki anlamlandırma ve nedensellik ilişkileri tarafında bazı katılmadığım ya da daha doğrusu ikna olamadığım noktalar oldu ama son derece kaliteli sunumlardı izlediklerimiz. Dr. Meltem Ulusan'dan BİST-100'ün dış ticaret açığı ve enflasyon arasındaki ilişkilerini dinledik. Giderek küreselleşen bir piyasa ortamında, gelişmiş ve gelişen ülkelerin aynı veri havuzu içinde izlenebileceğini dile getirdi ve bu tezini BİST-100 ile Dow Jones arasındaki endeks hareketlerinin paralelliğine dikkat çekerek destekledi. Araştırma görevlisi Görkem Hancı'dan CDS'ler ile BİST-100'ün arasındaki ilişkileri yine ekonometrik bir perspektiften dinledik. CDS'ler ve BİST-100 arasındaki ters yönlü ilişkilerin rakamsal değerlerini sundu bize.

Kongrenin son iki sunumunda şirketlerin fiziki olmayan varlıklarının değerleme sorununa ilişkin bir başlığı Dr. Atahan Çelebi ele aldı. BİST-50 şirketlerinin kurumsal yönetim ilkelerinin SPK yönetmelikleriyle uyumlu olup olmadığı konusunda ise Dr. Özgür Atılgan bilgilendirdi dinleyicileri. Dr. Atahan Çelebi, öylesine zor bir konuyu ele almış ki, muhasebenin klasik yaklaşımlarının çok ötesine geçen değerleme ve raporlama süreçlerini ilgilendiren ve piyasa fiyatlarıyla mali tablo rakamlarını değerleyen yaklaşımların en zor noktalarına temas etmiş. Uluslararası finansal raporlama standartları (IFRS) fiziki olmayan varlıkların değerlemesine ilişkin hükümler içeriyor ama ülkeden ülkeye değişen piyasa gerçekleri nedeniyle uluslararası düzeyde yeknesaklık sağlamak son derece güç. Bu iki sunum, kendi içlerinde birbirini bütünlüyordu. Vardıkları ortak nokta, Türkiye'nin kurumsallaşamama sorunları nedeniyle şirketlerin önemli projelerinde (örneğin ar-ge faaliyetlerinde) süreklilik sağlayamadığı ve uluslararası rekabete açılmada eksik kurumsallaşmanın bedelini son derece ağır bir şekilde ödedikleri oldu.

Kongrenin sonunda, dünden yarına Türkiye ekonomisi ele alındı ve Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. Tuncer Bulutay ve Prof. Dr. İzettin Önder'in katıldığı bir kapanış oturumu, daha doğrusu ziyafeti gerçekleşti. Prof. Dr. Gülten Kazgan, bir rahatsızlığı nedeniyle oturuma katılamadı. Bu oturumun özetini bir sonraki yazıda anlatmak lazım. İçerik itibariyle, yukarıda özetlediğim teknik konuların çok dışında konular ele alındı. Ayrıca, ustalara ayrı bir saygı göstermek de gerekiyor. Bu kongrede oturumlarına katıldığım kişiler arasında, iktisadi düşünce tarihini Prof. Dr. Gülten Kazgan'dan, maliye teorisi ve politikasını Prof. Dr. İzettin Önder'den ve uluslararası iktisat teorisi ve politikasını Prof. Dr. Zafer Tunca'dan aldığımı da belirtmek isterim.

Kongre bitti, dışarı çıktık. Türkiye'nin darmadağın olmuş hukuki düzeni, giderek güç kaybeden ekonomisi, artık iflah olması neredeyse imkansız hale gelmiş siyasi ahlakını değerlendirerek seçime ilişkin kararlarını vermek yerine uçkur lobisi üzerinden fikir oluşturmaya meraklı bir toplumun dedikodularının ortasına düşüverdik. Bir grup zavallı, seçkin diye nitelenerek ötekileştirilen "homo garibusun" dinlenmeyen fikirleri, tespitleri, çalışmaları böylece güme gitmiş oldu. Bilimin giderek gereksizleştiği bir Türkiye'de son derece normal bir sonuç. Çölde penguen yetiştirmeye çalışmak gibi oldu Türkiye'de bilgi ve bilim üreten çalışmalar yapmak.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.03.2014)