Pages

Wednesday, March 5, 2014

Soğuk Savaş Yıllarını Andıran Günler

1978 yılını 1979'a bağlayan yıl başı geliyor. Bütün Avrupa tatile girecek. Üniversite kampüsünde yaşıyoruz. Babam, Annem, kardeşim Tuna ve ben. O yıllarda dahi Avrupa'da bir ülkeden diğerine seyahat etmek kolay ve ucuz. Kampüsteki öğrenciler de, hocalar da dağılacaklar bir tarafa. Aile içindeki eğilim, İtalya'ya gitmek yönünde ama Babam Berlin diyor. Manheim'da bir staj yaptığında gitmiş ve çok ilginç gelmiş. Doğu Almanya diye bir ülke kalmaz bir gün ve bu haliyle Berlin'i bir daha göremezsiniz ama İtalya'ya her zaman gidilir nasılsa diye ısrar ediyor. Çok da haklı çıkıyor.

Batı Almanya'dan Doğu Almanya'ya geçişler serbest ama bir Doğu Alman vatandaşı Batı Almanya'ya geçemiyor. Brandenburg'un iki tarafından Berlin Duvarı geçiyor. Üzerinde elektrik telleri var. Kaçmaya çalışırken, tellere takılıp ölen insanların hikayeleri anlatılıyor. 1961'deki Berlin Krizi'nde Rus ve Amerikan tanklarını karşı karşıya getiren Checkpoint Charlie (Çarli Kontrol Noktası) civarlarında dolanıyoruz. Biz Batı Almanya'dan Doğu Almanya'ya geçerken bu kapıdan mı geçtik anımsayamıyorum yalnız. Hava soğuk mu soğuk. Rengarenk Batı Berlin ve siyahla grinin hakim olduğu Doğu Berlin. Çocuk yaştayım ama neler yaşadığımızın bilincindeyim. Annem ve Babam sürekli anlatıyorlar gezdiğimiz yerlerin hikayesini çünkü.

Her gittiğim ülkeden bozuk para toplamak gibi bir merakım var. Doğu Almanya'dan da topluyorum üzerinde Deutsche Demokratische Republik (DDR) yazan Mark'ları. Batı Berlin'den Doğu Berlin'e geçerken çok rahat geçiyoruz sınırı. Ancak, Doğu Berlin'den Batı Berlin'e geçerken zorlanıyoruz. Tipi şeklinde yağan kara rağmen, aracımızın içinde uyuyan ve henüz 1.5 yaşında olan kardeşimi bir odada kontrol etmek istediklerini söylüyorlar. Annem ve Babam, hava çok soğuk olduğu için itiraz ediyorlar ama nafile. Bebek arabadan çıkacak ve canlı olup olmadığı kontrol edilecek. Sonradan öğreniyoruz ki, oyuncak bebeklerin içine canlı bebek yerleştirerek Doğu Berlin'den Batı Berlin'e kaçırıyorlarmış çocukları. Bu nedenle, bebekleri uyandırarak canlı olup olmadıklarını anlamaya çalışıyorlar.

Bu arada, Doğu Alman Mark'larım cebimde. Büyük bir şans sonucu, onlarla oynamak ya da bakmak için cebimden çıkarmıyorum. Yine sonradan öğreniyoruz ki, paraları Batı Berlin'e geçiriyor olduğum fark edilse 3 yıl hapis cezası var. Tabii, hapse giren ben olmayacaktım durum fark edilseydi. İş, Alman Hükümeti'nin Alexander Von Humboldt bursunu yakmak zorunda kalacak ve duvarın öbür tarafında bir hapishanede 3 yıl geçirmek zorunda kalacak olan Babam'a patlayacaktı büyük ihtimalle.

1996 yılında, Cenevre'deyim. Du Pont'ta çalışmaktayım. Peter Kittler adında Alman bir yönetici var. Almanya'yı sevmiyor. Çocukluğumun bir bölümünü Almanya'da geçirdiğim için kültürel olarak anlayabiliyorum kendisini ama hikayesi düşündüğümden çok daha derin. Aramızda çok güzel bir dostluk var. Uzun sohbetler yapıyoruz ara ara. Çok ilginç hikayeler anlatıyor bana özel yaşamından. Aslında pek kahve molası vermeyen, öğle yemeklerine katılmayan bir adam. Fakat, Cenevre'den ayrılacağım zaman garajından arabasını çıkarıp veda yemeğine O götürmüştü beni. Şaşırmıştım. Tanıdığım Peter Kittler için olacak şey değildi bu yaptığı. Genç Türk diyordu bana ve 900 kişinin üzerinde çalışan olan Du Pont binasındaki tek Türk bendim o zaman. Bir gecede, Berlin Duvarı yüzünden karısıyla yaşadığı bir aşkı 9 yıl nasıl sürdürmek zorunda kaldığını anlatıyor bana bir gün. Duvarın bir tarafındaki bir binadan duvarın karşı tarafındaki bir binaya gelen karısıyla bağırarak ve işaretleşerek sohbet ediyor zaman zaman. Almanlar'a en büyük kötülüğü Almanlar'ın yaptığını söylüyor. Özel hayatında yaşadığı acılardan dolayı Almanya defterini kapamış. Duvar örüldükten 9 yıl sonra o zamanki Çekoslovakya üzerinden bir şekilde kaçırmayı başarabilmiş karısını Batı Almanya'ya.

Du Pont'ta çalıştığım dönemde, dağılan Sovyetler Birliği'nin etki alanından çıkmış Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan gibi ülkelerle yoğun olarak ilgilenmek durumundaydım. Batı ülkelerindeki dağıtım kanallarının kapitalizme yeni yeni ayak uydurmaya çalışan bu ülkelerde nasıl oluşturulacağını araştırmak ve bir coğrafi genişleme projesine raporlama desteği vermek durumundaydım. Du Pont ürünlerinin dağıtım kanallarını analiz etmek, anlamak ve bir başka ülkeye nasıl adapte edileceğini tespit etmek pek de kolay değildi. Çünkü, endüstriden endüstriye satış yapılıyordu. Yani, benim bağlı bulunduğum stratejik iş biriminin sattığı ürünlerin hepsi nihai ürüne ulaşılana kadar ara malı ve hammadde tedarik etme özelliği taşıyordu. Bu yüzden, dağıtım kanalları denilince, 4-5 farklı endüstri dalının oluşturulmasından söz etmiş oluyorduk. Satılacak malı kullanıp üretim yapabilecek bir endüstri yoksa, önce o endüstrinin oluşmasını beklemek gerekiyordu. Bugün hepsi AB üyesi olan Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik olarak nasıl Almanya'nın himayesinde olduklarını o dönemde yaşayarak gördüm. Nereden nereye geldiklerini düşününce, ilerlemeyi çok net görüyorum. Buradan, bir Türkiye konusu da açılabilir ama bu kıyaslamaya bu aralar pek girmek istediğimi sanmıyorum. Çünkü, sadece kendisinin ilerlediğini düşünen bir iktidarın yönettiği bir ülke hakkında konuşacak bir şey bulamıyorum. O dönemin ülke rakamları var elimde, gördüklerim var hafızamda ve bu sebeple Türkiye'de bugünün siyasi lakırdıları trajikomik geliyor bana. Canım sıkılıyor bu vizyonsuz ve hiçbir bilgi içermeyen siyasi şovlara. Neyse!

Ukrayna krizi, CNBC-e'de geçtiğimiz Pazartesi günü Berfu Güven'in Geri Sayım programında beraber iken verdiği habere göre 11 Eylül'den sonraki en önemli uluslararası siyasi gerilim. Eurasia Grubu başkanı Ian Bremmer'den bir alıntıydı bu haber.

Soğuk Savaş yıllarını hatırlıyorum. Soğuk Savaş'ın nasıl sonlandırıldığını hatırlıyorum. Ardından, neo-liberal ekonomi politikalarının nasıl devreye sokulduğunu gördüm ki 2008 krizinde bir deregülasyon dalgası yaratan o politikaların çok büyük payı var. O dönemi de lise ve üniversite öğrencisi olarak yaşadım. Şimdi, Ukrayna üzerinden Rusya "ben buradayım" diyor. Kaybettiği bir etki alanı var ve o kaybolan alanın büyümesini istemiyor. Yani, 1940'ları ve 1968'i hatırlatıyor olanlar. Devamını ise, kişisel olarak hayatımın değişik evrelerinde gördüklerimden, yaşadıklarımdan takip edebiliyorum. İster istemez kendi geçmiş tecrübelerim canlanıyor aklımda. Yaşananlardan dolayı insanlığa acıyorum, üzülüyorum ama olanları kendi merceğimden analiz etmek çok da ilginç oluyor. Çünkü, hem siyasi, hem toplumsal, hem de ekonomik sürecin canlı tanığı oldum Avrupa'daki eski komünist rejimlerin kapitalizme geçiş sürecinde.

Bu yazıyı, uluslararası siyaset ve ekonomiye bir makale ile bağlayacak olursak, devamını Zeliha Saraç'ın sitesinden okumak gerekecek. Buyurunuz efendim: http://zelihasaractr.com/kuresel-piyasalar-da-son-durum-arda-tuncanin-son-yazisi/

Arda Tunca
(İstanbul, 04.03.2014)