Pages

Friday, February 14, 2014

Küresel Riskler Yerinde Duruyor

Türkiye, küresel ekonomideki gelişmeler olumlu bir gidişat izlediğinde bütün uluslararası yatırımcıların övgüler yağdırdığı bir ülke oluyor. Küresel ekonomide hava bozulunca en kırılgan konumuna düşüveriyor. Bizim siyasetçiler, Türkiye'ye övgüler yağdırılırken "bakın bugün herkesin takdirle izlediği bir Türkiye var" diyorlar. En kırılgan ilan edildiğimizde ise, küresel güçlerin faiz lobisi maskesiyle bizi çökertmeye çalıştığı savının arkasına sığınıyorlar. Yapamadıkları ve niyet dahi etmedikleri yapısal dönüşüme kılıf uyduruyorlar çünkü. 30-40 yıldır dinliyor Türk Halkı benzer masalları. Eskiden dış mihraklar derdik, şimdi faiz lobisi gibi daha teknik bir ifade bulduk kılıfa.

Fed, bir grafik ile tüm gelişmekte olan ülkelerin kırılganlık düzeylerini analiz etti. Grafikte Türkiye en kırılgan ekonomiye sahip ülke konumunda. Güney Kore ise, en sağlam ekonomiye sahip ülke olarak gösteriliyor. Hem bu blogdaki önceki yazılarımda, hem de her pazartesi günü CNBC-e'de katıldığım Geri Sayım programında Güney Kore örneğinin üzerine ısrarla değinmekteydim. Güney Kore'de enerji kaynağı yok. Bu durum, "enerji sorunumuzu çözmeden cari açık sorununu çözemeyiz" diyenlere bir cevaptır. Olmayan enerji kaynağını nasıl yaratacaksınız? Alternatif enerjilere yönelecek isek, çok uzun vadeli projelere ihtiyacımız var. Güney Kore'nin, küresel rekabette yerini almış markaları var. İlkel mal üretimiyle dış ticaret yapmıyor. Mukayeseli üstünlüklerini belirlemiş ve üretim yapılarını buna göre kurmuş. Dolayısıyla, Fed'in listesinin en sağlamı olmayı hak ediyor.

Küresel ekonomide, bugüne kadar gördüklerimizden farklı bir durum ile karşı karşıyayız. 1929 Buhranı'nın diğer bir adı Büyük Depresyon idi. 2008 ile başlayan süreçte ise Büyük Resesyon'un etkilerini yaşamaktayız. Bu resesyonun uzantılarını tecrübe etmekteyiz. 1980'lerin Latin Amerika Krizi, 1997 Asya Krizi ya da Meksika, Arjantin, Rusya, Brezilya gibi ülkelerden kaynaklanarak küresel ekonomide yaşanan bir sürelik bir dalgalanmadan söz etmiyoruz bu sefer. 2014'te yaşadıklarımızın, bizim 1994 ve 2001'de yaşadıklarımızla da sorunun çıkış noktası açısından bir benzerliği yok.

Türkiye, belirli aralıklarla girdiği krizler ya da daha yumuşak bir tabirle dalgalanmalardan düşük büyüme oranlarıyla çıkabiliyordu geçmişte. Yüksek büyüme hızlarıyla ilerleyip, yaklaşık 2 yıllık bir sürede yeniden eski büyüme performansına ulaşabiliyordu. Küresel ekonomideki gelişmeler, Dünya ekonomisinin kolay ve hızlı toparlanabileceği mesajını veremiyor. Bizim eski büyüme performanslarına ulaşabilmemiz de pek kolay görünmüyor bu şartlar altında.

Çin'de 2013 sonu itibariyle %7.7 olarak gerçekleşen büyüme, ekonomik performansta zayıflamaya işaret ediyor. Euro Bölgesi, neredeyse sadece ECB başkanı Draghi'nin sözlü müdahaleleri ile yapmaya çalıştığı geleceğe yönelik beklenti yönetimiyle (forward guidance) gücünü ayakta tutabiliyor. 10 yıllık Alman tahvillerinin faizi ise %1.94 seviyelerinden %1.56 seviyelerine geriliyor. Yani, bir anomali söz konusu. Dünya Gazetesi'nde, 26.11.2011'de bir yazım (http://www.dunya.com/euro-bolgesi-yaniyor-138754h.htm) çıkmış. O günden bu yana, rakamlar değişti ama niteliksel bir değişim yaşamadı Euro Bölgesi.

ABD'de istihdam koşulları zayıflık belirtileri gösteriyor. Fed'in faiz artırma kriteri olarak ortaya koyduğu %6.5'lik işsizlik oranına %6.6 ile çok yaklaşıldı ama istihdamda beklenen gelişmeler gerçekleşmiyor. Dolayısıyla, Fed'in varlık alımında yaptığı azaltım sonucunda gelişmekte olan ülkelerden ABD'ye yönelen fonların Dow Jones, S&P 500 ve Nasdaq'ta kendini göstermesi beklenirken, Amerikan tahvil piyasasında kendini göstermesiyle %3'e yakın seyreden 10 yıllık Amerikan tahvilinin faizi %2.70 civarlarında seyreder hale gelmiş durumda. 3 Şubat'ta %2.59'a kadar düşmüştü. Tahvil faizinin yükselmemesi ABD ekonomisi için olumlu ama aynı zamanda özel kesime duyulan güvenin zayıf olduğunun da göstergesi.

Çin'de PMI verisi Ocak ayı itibariyle 50.5'e geriledi. ABD'de ise PMI, Aralık ayında 56.5 iken, Ocak ayında 51.3 oldu. Yine ABD'de, otomobil satışları Ocak'ta %3.1, dayanıklı tüketim malları satışları ise Aralık'ta %4.3 düştü. 2013'te S&P 500 %30 ve Nikkei %57 değer kazanmışken, 2014 başından Şubat ayı başına kadarki sürede küresel hisse senedi piyasalarında yaklaşık $3 trilyonluk bir değer kaybı yaşandı.

İçinde bulunduğumuz süreçte, küresel ekonominin başta Avrupa ve Çin olmak üzere her yerinden yeni bir olumsuzluk dalgası gelebilir. Bu da, olumluya gidişi geciktirir.

Kısaca, bu kez küresel ekonomik düzelme uzun sürecek. Türkiye, eski büyüme oranlarına dönemeyecek. 2011'de %8.5 büyüdük ve cari açıkta rekor kırdık. 2012'de büyümeyi %2.2'ye çektik ki cari açığın büyümesiyle gelen riskleri azaltalım. 2013'te %4 civarında bir büyüme yakaladığımızı tahmin ediyoruz. Büyümeyi düşürdüğümüz halde 2013'te cari açığımız $65 milyar oldu. Büyümedeki düşüşle paralellik göstermeyen bir cari açık verisi ile karşı karşıyayız. Bu, kötü ve sıkıntılı bir durum.

Ekonomide sular durgunken yapmamız gereken yapısal reformları yapmadığımız için dışa bağımlı bir ekonomik model üzerinden ayakta kalmaya çalışıyoruz. Bu nedenle kırılganız ve uluslararası arenada buna göre fiyatlanıyoruz. 19 Şubat tarihli $1.5 milyarlık, 2045 vadeli tahvil ihracımız %6.70 ile alıcı buldu. Talep güçlüydü. Yani, kısa vadede en riskli ülkeler kategorisindeyiz ama uzun vadele riskimiz satın alınıyor. Ancak, 12 Kasım 2013'teki €1.3 milyarlık ihalede oluşan fiyatın %4.45 olduğunun altını çiziyorum. Para birimleri farklı ama her iki para birimindeki faiz oranlarının sıfıra yakın seviyelerde olduğu düşünülünce, aradaki farkı göz ardı edebiliriz. Türkiye'ye ilişkin yükselen risk algısını ortaya koyuyor faizdeki yükseliş. Bilgi olsun diye söylüyorum, Yunanistan'ın 30 yıllık kağıdı %7.2 ile işlem görüyor piyasalarda. İtalya'nınki %4.6, İspanya'nınki ise %4.44.

Fed, gelişmekte olan ülkeler beni ilgilendirmez diyor. Zira, gelişmekte olan ülkeler Fed'den şikayet eder bir tonda seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Buna, Hindistan merkez bankası başkanı Rajan da katılmıştı. Oysa Rajan, S&P 500'deki firmaların karlarının %15'inin gelişmekte olan ülkelerden gelmekte olduğunu kastetmişti sanırım. Bu, kişisel görüşüm. Fed'in politikalarına karşı gelişmekte olanların kendilerini izole etmek anlamında yapabilecekleri pek bir şey olmadığı kanaatindeyim. Ancak, kur ve faiz üzerinden kendilerini savunmaya almaya çalışabilirler kısa vadede. Fed'in de belirttiği üzere, gelişmekte olanların çözemedikleri yapısal sorunlar var gelinen durumun temelinde. İşte, Güney Kore çözmüş sorunlarını ve rahat şimdi.

Türkiye, 2001 krizinde finansal kesimle ilgili düzenlemelerle özellikle bankacılık sektörünü başarıyla yönetebilir bir hale geldi. Fakat, reel kesim ihmal edildi. Sırasıyla, birincil, ikincil ve üçüncül sektörler olarak adlandırılan tarım, endüstri ve servis sektörlerinde yatırım nitelikli fon kullanımları yerine işletme sermayesini çevirmeye yönelik fon kullanımları söz konusu oldu.

Türkiye'de kredi mekanizmasının doğru alanlara odaklanmış sermaye ve alt yapı yatırımlarına yönelik olarak da çalışması şart. Alt yapı yatırımından kastım, Türkiye'yi bir süreliğine şantiyeye çeviren inşaat projeleri değil. Yeni üretim kapasitelerinin yaratılmasına yönelik yatırımlardan söz ediyorum. Yeni kapasite, arz ve talep tarafında büyümeyi sağlayacak bir yapı ortaya koyacaktır. Yeni kapasiteler devreye girdiği için enflasyon üretmeyen bir talep artışı ve dolayısıyla büyüme meydana gelecektir. Bizdeki kredi mekanizması, tüketimi canlandırmaya yönelik oldu. Dolayısıyla, yeni kapasitelerin kurulması söz konusu olmadan talebi ve yerli tasarruf yetersizliği nedeniyle yerli üretim yerine ithalatı tetiklediği için bizi dışa bağımlılığı artan bir konuma getirdi. TCMB yetersiz kalınca BDDK'nın önlemleriyle bu gidişata dur demek gerekti. Sözünü ettiğim kredi kullanımı türünde bir değişiklik olması için reel sektörün bu konuda bir talebi olması gerekiyor. Talebin oluşması için ekonomik bir motivasyon oluşması lazım. Bu motivasyon yoksa, dönüşüm de yok. Diğer bir kredi kullanım türü de spekülasyon amaçlı ki, bunun büyümeye katkısı son derece sınırlı ve hatta bir türbülans anında büyümeyi aşağı da çekiyor. Mevcut bir finansal ya da reel varlığın gelecekte fiyatının artmasına yönelik olarak bugünden satın alınması için kullanılan krediler bunlar.

Büyümeyi pek çok kaynakla sağlayabilirsiniz ama kalkınma için çok başka unsurların devreye girmesi gerekiyor. Yazıyı bitirirken şunu da belirteyim, piyasa reform yapmaz. Bu görev, siyasi iktidardadır.

Not: Bugün sevgililer günü. İstanbul'da adım başındaki alışveriş merkezlerinde alışveriş yapanlara rastlamak mümkün. Sevgililer günü, Muş'ta, Erzincan'da, Çankırı'da, Artvin'de, Uşak'ta, Bilecik'te nasıl geçiyor acaba? Bakın, bu da bir kalkınma sorunu.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.02.2014)