Pages

Thursday, February 27, 2014

İlerleyemeyen Ülke

Yoruldum. Sıkıldım. Daraldım. Yeni projelerden söz etmek istiyorum. İnsanları mutlu edecek, refahını artıracak işlerin projelerine şekil vermek istiyorum. Bunları yaparken yaptığım hataları değerlendirip, aynı hataları bir daha yapmamak için neler yapacağıma odaklanmak ve verimimi artırmak istiyorum. Gün içinde çalışırken, acaba kimden nasıl bir siyasi salvo gelecek de ortalık karışacak ve döviz kuru ne olacak, faiz nerelere yükselecek diye beynimin büyük bir bölümünün enerjisini harcamak istemiyorum.

Tepkiliyim. Kızgınım. Sinirliyim. Çünkü, şu ülkedeki 42 yıllık yaşamımın bir bölümünü sokak terörünü izleyerek yaşadım. Çocuktum, korktum. Bir bölümünü de darbelerin gölgesinde geçirdim. Gençlik yıllarımdı, ülkede olan bitenin yanlış olduğunu bana düşündürenler sayesinde demokrasi, siyaset, ekonomi, sosyoloji gibi konulara merak sardım ve doğru olanı, insanlığın binlerce yıllık tecrübesinden çıkardığı derslerle kuramsallaştırdığı eserlerden anlamaya çalıştım. Gördüm ki ve anladım ki, sosyal olgular göreceli ama demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi konularda değişmez bazı temel kurallar var. Özündeki felsefe aynı olmak kaydıyla, toplumdan topluma şekillenen sosyal ve siyasal kavramlar ortak bir noktada buluşuyor, buluşabiliyor. Farklılıklar, aynı nitelemelerle farklı modeller olarak ortaya çıkıyor. Niteleme, demokratik, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğünü tanıyan gibi ifadelerle kendini buluyor. 42 yılımın 7 yıla yakın bir bölümünü Almanya, ABD ve İsviçre'de geçirerek, aynı nitelemelerle farklı modellerin nasıl ortaya çıkabildiğini yaşadım, günlük hayatımda hissettim. Hem öğrenci olarak, hem de profesyonel yaşamın içinde. Ürdün, Lübnan, Sudan gibi yerlere de gittim. Nitelemelerin ortaklaşa kullanım özelliğini ülke profillerinin değişmesiyle nasıl kaybettiğini gözümle gördüm. Ufuklarım açıldı. Nitelemelerin farklı boyuttaki ortaklıklarını keşfettim.

Öylesine kutuplaştı ki toplum, belki de eşi benzeri yok bunun bizim tarihimizde. Eğitimli bir insan, daha doğrusu aldığı eğitimin kendisine verdiklerini özümsemiş, sindirmiş bir insan kimseyi ötekileştirmez. Ötekileştirmenin ilkellik olduğunu bilir. Eğitim, diplomadan ibaret değildir. Ne yazık ki, bir etki-tepkiyle beraber beyaz Türk, siyah Türk gibi saçma sapan ayrışmaların içine girdi toplum. Burada, siyasetçi kadar toplum da hatalı. Ne demektir beyaz Türk? Bir ülke, gelişmek, ileri gitmek, teknolojide söz sahibi olmak, adaleti tesis etmek, demokrasiyi yaşamak, sokaklarını temiz tutmak, bakıma muhtaç yaşlısına, çocuğuna sahip çıkmak, ortak şarkılar söyleyebilmek için iyi mühendise, çöpçüye, avukata, sanatçıya, hemşireye, psikoloğa, polise, işçiye ihtiyaç duyar. Daha da önemlisi, kendini iyi ifade edebilen, temel medeniyet kavramlarını özümsemiş iyi niyetli insanların yarattığı bir topluma ihtiyaç duyar. Ama hayır! Biz, her konudaki farklılığımızı kavga sebebi yaptık. Züppe beyaz Türkler, siyah Türkler, imam hatipliler, dağdaki çobanlar, uşaklar-yumuşaklar, Boğaz'a bakıp viski içenler, karda yürürken kart-kurt sesi çıkaranlar ve diğerleri. Bu lafların benzerlerini, demokrasinin ve adaletin günün koşullarına göre iyi tesis edilmiş olduğu ülkelerde söyleyin de başınıza ne işler açılacağını görün. Bütün bu saçma yaftalamaları olduğu gibi reddediyorum, lanetliyorum. Yeryüzünde mükemmel bir ülke olduğunu falan da düşünmüyorum. Daha iyiler, daha az iyiler, kötüler ve daha kötüler var.

Düşünceliyim. Kaygılıyım. Açmazdayım. Türkiye'nin içine girdiği siyasi ve toplumsal karanlık geleceğe yönelik umut vermiyor. Siyasi tarafta, 42 yılda daha demokratik bir ortama gidiş görmedim. Bu yolda bir ilerleme kaydettiysek, bir arpa boyunu geçemedi. Bugünlerde süratle geriye gidiyoruz üstelik. Darbelerin verdiği hasar kadar, sivil yönetimlerin hayalleri de demokrasiyi arzulayan bir sürece sokmadı Türkiye'yi. Siyaset, kendi nüfuzunu yaratmaya çalışan, halkın üzerinde ve imtiyazlı bir sınıfın temsil edildiği bir kurum olarak konumlandırdı kendini. Toplum da siyasete yakınlaşmaya çalışanların bu düzenden faydalanmaya çalıştığı kesimleri yaratmanın çabasında oldu. Eşitlik, hak, adalet, demokrasi gibi kavramlar Türk Halkı'nın talep ettiği kavramlar olmadı. En küçük yerel yönetim birimlerinden ulusal yönetim birimlerine kadar her seviyedeki siyasetçinin yanına adeta çöreklenerek çıkar grupları yaratmaya çalışan bir kültürün demokrasiyle, insan haklarıyla, adaletle ilgili hiçbir talebi olmadı. Talep etmek isteyen kesimler, bu çıkar gruplarının topluma yaydığı ümitsizlikle taleplerini dile dahi getiremediler.

Sözünü ettiğim medeniyet kriteri olan kavramları talep eden bir toplumsal kültürü yaratmak, ancak birkaç neslin çabasıyla gerçekleşiyor. Demokrasiyi, olabilecek en iyi koşullarda tesis edebilmiş toplumların tecrübelerinden bu sonuç çıkıyor. Fakat, Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu durum, tam bir siyasi açmazı ifade ediyor. Bir dönüm noktasındayız adeta. Ortak nitelememizde, yukarıda adını verdiğim ülkelerden hangilerinin tarafına yakınlaşmaya çalışacağız? Toplumun, bu soruya cevap vermesi gerekiyor.

Toplum bir karar verecek ama nasıl? Düşünceliyim, çünkü bu soruya cevap yok. Kaygılıyım, çünkü bu soruya cevap bulamayınca rotayı belirlemek mümkün değil. Açmazdayım, çünkü toplumun yapacağı tercihlerin içinde yeni projelerimizi toplum olarak hayata geçireceğimiz, ortak değerler yaratabileceğimiz, birbirimizi ötekileştirmeyeceğimiz, toplumsal refahı ve huzuru artıracağımız, kafası evrene açık, verimli insanlar yetiştirebileceğimiz bir oluşumun ya da iradenin varlığını göremiyorum. Benden önceki nesillerin, benim neslimin medeniyete gidişinin nasıl yok olduğunu, Türkiye'nin nesillerini ıskalayarak nasıl ilerlemeye çalıştığını 42 yılda, bu kadar yıla ne kadar sığabilecekse o kadar gördüm. Bundan sonrası için de benzer şeyleri tahmin ettiğim için yoruldum, sıkıldım, daraldım, tepkiliyim, kızgınım, sinirliyim, düşünceliyim, kaygılıyım ve açmazdayım.

Biz de ıskaladık ama bir gün, ortak kültürünün ortak şarkılarını söyleyebilen bir Türkiye'de gelecek nesillerin yaşayabilmesi dileğiyle...

Arda Tunca
(İstanbul, 27.02.2014)