Pages

Friday, January 17, 2014

Unutulan Reel Sektör

Piyasa verilerinin, bu verilerden zarar gören ve kazanç sağlayanlar dışında makro ekonomi açısından da etkilerini hissedeceğimiz bir sürece girdik. Dolar kurunun 2.18 ya da 2.22 olmasının büyüme, enflasyon, işsizlik, bütçe dengesi, v.b. makro değişkenler üzerindeki etkilerini kısa vadede göreceğimiz kesinleşti. Bir eşik aşıldı zira.

2001 krizinden sonra Türkiye, finansal kesimdeki sağlıksız yapısını düzeltmek için adımlar attı. BDDK, o günlerin ortaya çıkardığı bir kurum oldu. Uygulamaları yorumlanır, eleştirilir ama kuruluş felsefesi ve misyonu doğru bir kurum. Bankacılık sistemi, sermaye yeterliliği itibariyle sağlıklı bir durumda. Ancak, ekonomiye katkıları açısından halen üzerinde düşünülmesi gereken çok konu var. Bankaların, ekonomiye daha fazla katma değer sağlayan bir yapıya ulaşması için genel ekonomik koşulların bankaları motive etmesi gerekiyor. Yani, bankaların reel sektördeki temeli sağlam ve geleceği verimli olacak projelere kaynak aktaran bir işleve kavuşması lazım. Bu işlev, yeteri kadar devrede değil.

Bankaları çeşitli uygulamaları nedeniyle eleştirebiliriz. Üretime kaynak aktarmak yerine kredili mevduat hesaplarından sağlanan yüksek faiz gelirleriyle kar elde etmeyi tercih ettikleri toplumda yaygın bir kanı. Türkiye'de artan reel gelire rağmen tasarrufların değil ama tüketimin artmasından kısmen sorumlu da tutulabilirler. Alışveriş merkezlerinin önünde kefilsiz kredi kartı dağıtılması, kişilerin talebi olmadan kendilerine tüketici kredisi limitleri tanımlanması ve kredi kartları gönderilmesi gibi uygulamaların yanlış olduğu düşünülebilir. Fakat, esas temel ekonomik sorun ekonominin yönetiminde. Türkiye, ekonomi yönetiminin felsefesinde çok hata yaptı.

2001 krizinden sonra, finansal kesimi sistemik risk yaratmayacak bir unsur haline getirdik. Fakat, zaten artmaya eğilimli olan tüketimi destekleyen durumlarına bakarak neden reel kesimi işletme sermayesi finansmanı yapmak dışında desteklemediklerini sorgulamadık. Reel kesim neden yeni projeler ve yatırımlar için bankaların kapısını çalmıyordu ve hala çalmıyor? Bankaların uygulama hataları var belki ama bankaların reel kesimden istihdam yaratacak yeni yatırımlar için yeteri kadar talep görmemelerinin sebebi nedir acaba?

Türkiye'de ekonomi yönetimleri reel kesimi bir kenara ittiler. Bankacılıkta yaratılma olasılığı olan sistemik risklerin ortadan kaldırılmasıyla beraber ekonominin diğer sektörlerindeki reform nitelikli değişimler gerçekleştirilmedi. Tasarruf artışı için mevcut tasarrufların verimli yatırımlara yönelmesi gerektiğini ve o yatırımların yaratacağı istihdam ve gelir artışıyla tasarrufların bir sonraki dönemde artan oranda yükseleceği planlanmadı. Türkiye'nin dışa bağımlılığını önemli ölçüde düşürecek bu modeli yaratmak zor geldi. Böylesi bir modelin yaratılmasıyla sağlanacak tasarruf artışıyla beraber, BDDK'nın son dönemde uygulamaya aldığı tedbirler yıllar önce devreye sokulabilirdi. Temel bireysel finansman ilkelerine bağlı kalınmış olunarak hem tasarruflar artar hem de ekonomide canlılık ifade eden tüketim, kontrollü bir şekilde ekonomide diğer dengeleri bozan bir unsur olmaktan çıkarılabilirdi.

Geldiğimiz noktada, göreceli olarak bir kurumsal yapısı var olan, Dünya'ya belli ölçülerde açık bir finans kesimi ile, finans kesimine göre her alanda (finansman, pazarlama/satış, insan kaynakları, üretim metotları ve teknolojileri, araştırma ve geliştirme faaliyetleri, v.s.) kurumsal yönetim prensipleri itibariyle geride kalmış bir reel sektörümüz var. Reel sektörde reform olmadan, sadece finans kesimini denetleyen, kontrol eden bir ekonomi eşik atlayamaz, yapısal sorunlarını çözemez. Kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi yaratılamaz. Hele ki bu ülkenin adı Türkiye ise.

Reel sektör, üreten ve ürettiği malı satmak zorunda olan bir sektördür. Ne üreteceğinizi bilmeniz için neyin talep edildiğini iyi bilmeniz gerekir. Buna göre, ülke olarak neyin satılabileceğini anladıktan sonra diğer ülkelere göre mukayeseli üstünlüklerinizi analiz etmeniz gerekir. Yani, kaynaklarınızın hangilerini asgari ölçüde kullanarak azami verim elde edeceğinizi irdelemeniz gerekir. Bu analizler, bir nevi seferberlik gibi ele alınmalıdır. Çok sayıda kamu ve özel sektör kuruluşunun (birlikler, sektör dernekleri, meslek odaları, firmalar, v.s.) koordinasyon içinde çalışmasını gerektirir. Koordinasyonun çok iyi olması gereken böyle bir çalışma alanında çok laf duyduk ama çok az sayıda olumlu sonuç alındığını gördük. Üretim kolay değildir ama esas olan pazarı yakalamaktır.

Türkiye, sadece kendisinin değiştiği gibi bir algıya kapılmış durumda. Dünya durdu ve sanki sadece biz ilerliyoruz gibi yanlış bir algı içindeyiz. Türkiye'ye gelen doğrudan yabancı sermayeden söz ediliyor. Rakamlar veriliyor. Ancak, bu girişlerin ağırlıklı olarak özelleştirmelerle gerçekleştirildiğinden, bizim kurup bir yere getirdiğimiz kurumların satışından meydana geldiği anlatılmıyor. Yani, siyasi bir gösteriş var ortada. Bu doğrudan yabancı sermaye girişlerinin Türkiye örneğinde "bir kereye mahsus olarak" gerçekleşebildiğini bilmek gerekiyor. Elinizde satacak varlık kalmazsa, doğrudan yabancı sermaye daha sonraki dönemde girmeyecek demektir.

Doğrudan yabancı sermayeyi istikrarlı ve düzenli olarak çekmenin yolu, Türkiye'de gördüğümüz uygulamalar değildir. Yabancı sermayenin Türkiye'yi bir fırsat olarak görmesi ve temelini atarak yatırımlara girişmesi için bizim tarafımızdan başka çabaların sarf edilmesi gerekir. Herşeyden önce siyasi ve ekonomik istikrar gerekir. Fikri mülkiyet haklarını koruyan yasal düzenleme ve uygulamaların iyi işlemesi gerekir. Hukukun üstünlüğünün tanınması, iş açma kolaylıklarının sağlanmış olması, işgücü piyasası esnekliğinin ve veriminin tesis edilmiş olması gerekir. Uluslararası sözleşmelerle düzenlenmiş ticaret kurallarına uymak gerekir. Hukuki uygulamaların sürekli değişmesi gibi bir istikrarsızlığın bizde olduğu gibi meydana gelmiyor olması gerekir. Bunlar yoksa, doğrudan yabancı sermaye, Türkiye'ye üretim tesisi temeli atmak için gelmez. Nitekim, gelmiyor.

Türkiye, doğrudan yabancı sermayeyi çekmek yerine, kısa vadeli yabancı sermaye ile büyüme sağlamaya çalıştı. Özellikle 2000'lerin başından itibaren çok bol likidite ortamındaydık. İşte o ortamda iken, yani kısa vadede ekonomik gidişatı tehdit edecek unsurlar devrede değilken, yukarıda saydığım zor adımların atılması mümkündü. Yani, mukayeseli üstünlüklerimizi analiz eden  ve küresel ekonomiyi üretim anlamında inceleyen çalışmalar iyi bir koordinasyon ile yapılabilirdi. Hukuki düzenlemelerde önemli adımlar atılabilir, doğrudan yabancı sermayeyi Türkiye'ye teknoloji transferi ile çekebilecek uygulamalara en azından başlangıç yapılabilirdi.

Küresel konjonktürün, kısa vadeli sermayenin rahatça dolaşabildiği bir ortamı desteklediği dönemde Türkiye bu ortamdan fazlasıyla yararlandı. O günlerde bazı iktisatçılar, uzun vadede sürdürülebilir olmayan bu duruma dikkat çektiler. Küresel koşulların aleyhimize dönme olasılığına karşı uyarılarda bulundular. Zira, kısa vadeli sermayeye dayanarak sağlanan büyümenin sağladığı gelir artışının bir anda eriyebileceğini söylediler. Ancak, "finanse edildiği sürece cari açık sorun değildir" söylemiyle karşılaştılar. Zaten sorun, bir gün finansman sorunun ortaya çıkmasında ve ülkenin kendi kaynaklarıyla büyüme gücünün sürekli yıpranmasındaydı. Ancak, yukarıda saydığım "gelişmişlik kriterlerinin" ele alınması zordu. Bu nedenle, "azgelişmişlik kriterlerinin" savunulması gibi kolaycı bir yaklaşım ortaya kondu.

Türkiye, yüksek faiz ve düşük kur ile yoluna devam ederken sıcak para girişi sürüyordu. Yabancı para ile borçlanmak, neredeyse sıfır noktasına gelen Libor nedeniyle özel sektör kuruluşları için Türk Lirası ile borçlanmaktan daha avantajlı duruma geldi. Böylece, 2006-07 yılları itibariyle reel sektör döviz pozisyonu taşımaya başladı. Reel sektörü, finans sektörü gibi kontrol eden bir mekanizma olmadığı için reel sektör firmaları arasında ürün ve pazar cephesinde, yani firmaların ana faaliyet kollarında yaşanması gereken rekabet finansman maliyetleri üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Zira, yabancı para ile borçlanmayan firmalar, maliyet rekabeti yapamaz hale gelerek rakipleri kadar iyi mali veriler açıklayamaz hale geliyorlardı. Sonuçta, ana faaliyet üzerinden yaşadığı rekabet ile güçlenebilecek reel sektör, ana faaliyeti olmayan bir konuda rekabet ederek Türkiye'nin üretim gücünün artmasına da engel oluyordu.

Türk reel sektörü, kur riskini kontrol edecek finansal ürünleri kullanamadı. Bunun başlıca sebebi, Türk Lirası'nın reel olarak gücünü koruyacağına duyulan inanç idi. Diğer bir neden, reel kesimin gelenekçi kültürel yapısı ve biraz da bankacılık kesiminin bu ürünleri yeteri kadar reel sektöre anlatamaması oldu. Reel sektör ile bankacılık kesimi arasında bir türlü sağlanamayan düzgün iletişim nedeniyle çok sayıda reel sektör kuruluşu için bazı türev ürünlerinin kullanımı acı tecrübelerle sonuçlandı.

Fed, 2008 krizi sonrasında küresel gücü yüksek olan merkez bankalarının sağladığı likiditeyi azaltacağını söyleyen ilk merkez bankası oldu. Tüm gelişenler ve özellikle cari açığı ve dışa bağımlılığı yüksek olan ülkeler için yeni bir dönem başladı. Türkiye de bu yeni döneme hazırlıksız yakalandı. Yani, döviz pozisyonu açmış olanlar, Fed'in geri çekilme planlarına rağmen pozisyonlarını kapatamadı. Pozisyon kapatmak isteyenlerin Dolar'a talebi ile kur yükseldi. Sonuçta, Dolar kuru rekor üstüne rekor kırdı.

Bundan sonra ne olacak? 21 Ocak'ta TCMB ne yapacak? Kur daha nereye kadar yükselebilir? Öncelikle, makro ekonomik verilerin bozulacağı kesinleşti. Zaten ne OVP'nin ne de TCMB'nin enflasyon beklentileri gerçekçi değildi. Şimdi, piyasa beklentilerinin dahi aşılabileceği bir durum çıktı ortaya. Fed'in önümüzdeki aylarda varlık alım programını giderek kısması, gerçekten bir kısa vadeli yabancı sermaye çıkışı mı yaratacak, yoksa kur daha da yükselir korkusuyla açık pozisyonu olanların döviz talebiyle mi sonuçlanacak? Ya da, her iki unsur da kur üzerinde etkili mi olacak? Kişisel görüşüm, pozisyon kapatmak gerektiği psikolojisinin ağır basacağı yönünde.

TCMB, bankacılık kesimini fonlama oranını son dönemlerde artırdı. Israrla, TCMB'nin aslında faizi artırdığını anlatmaya çalışıyorum. Daha yüksek oranlı bir artış için faiz koridorunun üst bandında da artış gerekiyor. Faiz, ekonomi biliminin tartışma alanından çıkarılıp her tür başka platformdaki tartışmaya alet edildiği için TCMB'nin faiz politikası üzerine yapılan tahminlerde siyasi karar motiflerinin de hesaba katıldığını gözlemlemekteyim.

TCMB'nin faizi artırmasının gerekli olup olmadığına verilecek cevap ise şu: kuru kontrol etmek için faiz artışı kararı geciktikçe etkinliği azaldı. Pekiyi, faiz artışının bedeli nedir? Büyümeden taviz. Faizi artırmada gecikmenin bedeli nedir? Açık pozisyonu olanların TL cinsinden yükünün artması ve sert bir yol kazasına uğrama olasılıklarının artması. Sert bir yol kazası ne demek? Dile getirmek istemediğim bazı yollarla büyüme performansının zayıflaması noktasına ulaşmak demek. Faiz artışı, en azından kazayı yumuşatacak ve kur artışıyla yüklenilecek enflasyon artışını bir ölçüde sınırlayacak. Büyümeden tavizi zaten veriyoruz artık. Belli bir eşik aşıldı. Yazının başında belirttim.

Şimdi soruyorum: 2001'deki krizimizden sonra neden reel sektörü de denetleyen, düzenleyici bir mekanizmayı devreye sokmadık? Sadece finans kesimi sağlıklı çalışsın istenen bir ekonominin reel kesimi de sağlıklı çalışmazsa ekonomi bir bütün olarak iyi çalışır mı? Sadece borsa, döviz konuşarak ve reel sektörü unutarak borsanın sağlıklı çalışmasını nasıl bekleyebiliriz? Neden göz göre göre dışa bağımlılığımızı artırdık? Üstelik, alınacak önlemlerin çok uzun soluklu olduğunu bildiğimiz halde.

Türkiye, %4'lük büyüme hedefini çok büyük olasılıkla ıskaladı. Umarım negatif büyüme sahasına geçmeyiz. Şimdi anlatabildim mi acaba neden herşey iyi gibi giderken uyarı yapılması ihtiyacı vardı? Unutmayalım, ekonomi bir öğretidir, kuralları vardır. Faizle, dövizle, borsayla, v.s. ile ilgili fikirlerimi bilimsel bilgi şekillendirir. Bu alan dışındaki tartışma motivasyonları iktisat bilimi dışındaki alanlara kaydığından, bu yazının tartışma konusu içinde yer alamaz.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.01.2014)