Pages

Tuesday, October 22, 2013

Herkes Konuşuyor Ama Hiçbir Şey Olmuyor

Çok konuşuyoruz ama hiçbir şey olduğu yok. Geçtiğimiz günlerde, kendimle sohbet ettiğim bir anda, bu cümle çıkıverdi aklımdan. Ortalık, arada bir görünümü değişen piyasalarla toz duman, arada bir de sadece konuşmalarla. Oysa, ortada çok da kayda değer bir gelişme yok. Arada çok şey oldu ama 6 ay önce düşündüklerimizle ve söylediklerimizle bugünküler arasında temelde değişen pek de bir şey olmadı.

Fed, parasal genişlemeyi yavaşlatabileceğini söyledi. Şimdi ise, 2014'ün Mart ayından önce gerçekleşmesi imkansız gözüküyor. Günlerce A.B.D.'nin bütçe harcamaları kısıntısı ve borç tavanı konuşuldu. Sorun atlatıldı ama bunun maliyetini Amerikan vatandaşları ve A.B.D. ekonomisinin düzelmesinin sekteye uğramasından etkilenen ülkeler ödedi ve bir süre daha ödeyecek. Etkileri büyük olmayacak ama. Bu arada, hem demokrasi, hem demokrasinin yönetebilme becerilerinin önemine ve hem de siyasetin ekonomiyi nasıl baltalayabildiğine dair örnek vaka niteliğinde manzaralarla karşılaştık. Ekonomi ve siyaset ile ilgilenen herkes için adeta bir laboratuvar ortamına dönen Dünya, bu anlamda faydalı oldu.

Türkiye'de, "ben çaresiz durumdayım" diyen bir O.V.P. ile karşı karşıya kaldık. Kamu harcamaları, yatırımlar, dış ticaret dengeleri, tüketim harcamaları kalemlerinde istikrar sağlayamayan bir ülke olarak, büyümenin dinamiklerini neredeyse her sene başka bir kaynakta aramaktayız. Küresel belirsizlikler nedeniyle, çok temkinli hedefleri olan bir program çıktı karşımıza. İçinde çelişkiler de olsa, anladık ki hükümette risk algısı güçlenmiş. Her ne kadar, seçimler öncesindeki süreçte "bize hiçbir şey olmaz" diye konuşuyorlarsa da.

Avrupa'da ise yine siyasi belirsizlikler gündeme damgasını vurmuş durumda. Almanya'da hükümet bekleniyor. İtalya'nın ise durumunu anlatmaya gerek bile yok. Onlar, palyaço ile meşguller. Ortada sadece Draghi var. O da, "benim yapacak bir şeyim kalmadı artık" diyor uzun zamandır ama dinleyen yok. Önündeki en önemli proje, Avrupa bankaları için gerçekleştirilecek olan stres testleri. Zira Avrupa Merkez Bankası, Avrupa'nın bankacılık sisteminin denetimi rolünü üstleniyor 2014'te.

Asya tarafında ise, Çin'in öyle ya da böyle durumu idare ettiğini, Japonya'nın ise Abenomics ile imtihanını izliyoruz. Özellikle Çin ve Japonya, A.B.D.'deki siyasi krizden en fazla etkilenme potansiyeline sahip ülkelerdi. Şimdi, 7 Şubat'a kadar rahatlar. A.B.D., yine yürekleri hoplatabilir ama yine anlaşacaklar. Yine son dakikada olsa bile. 17 Ekim'i de ciddiye almamıştım. 7 Şubat'ı da çok almıyorum. Bazı Alman gazete ve dergileri 17 Ekim günü, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında anlaşma sağlandıktan sonra "çok şaşırdık" diye okyanusun öte tarafına hafiften dalga geçen mesajlar gönderdiler. Gülerek okudum yazıları.

Kısaca diyorum ki, herkes çok konuşuyor ama kayda değer şeyler olmuyor. Bu arada, temel noktalarla ilgili bazı değişimler ve çalışmalar yok değil. Fakat, gündemde yer bulamıyorlar. Bunların bazılarını başka bir yazıya saklıyorum.

CFO World dergisinin Ekim sayısındaki yazımda, içinde bulunduğumuz ortamı düşünerek bir film tavsiyesinde bulundum. Başrolde Peter Sellers oynuyor. Çok sevdiğim bir oyuncudur. Filmin adı "Being There". Bahçıvanlığını yaptığı evin sahibi ölünce, yıllar sonra sokağa çıkmak zorunda kalan bir adamın hikayesi. Müthiş bir hiciv. Ekonomiye, bitkiler üzerinden bakarak açıklamalar getiren adamın Amerikan başkanı ile tanışmasına kadar varan hikayesi. Aslında hiçbir şey düşündüğümüz kadar komplike değil. Basit düşünmenin bazen ne kadar büyük ve önemli olduğunu anlatıyor film. Benim çıkardığım ana fikir bu. İzlemenizi şiddetle öneririm.

Ben de ortama uydum sanırım. Bu yazıda çok konuştum ama kayda değer hiçbir şey demedim.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.10.2013)

Thursday, October 10, 2013

Yeni Dengeye Gidiş ve Türkiye

Arka arkaya gelen raporlar, veriler, açıklamalar, planlar, programlar, tutanaklar derken, hem Dünya hem de Türkiye'ye ait ekonomik geleceğin en azından tahminini yapabilmek biraz olsun daha az zor hale gelebildi. Önce, Ağustos ayına ilişkin sanayi üretimi verisini gördük. Sonra I.M.F., küresel ekonomik durumu World Economic Outlook adlı raporunda ortaya koydu. Yine I.M.F., Türkiye ekonomisine ait öngörülerini açıkladı. Hemen ardından Orta Vadeli Program ve Orta Vadeli Mali Plan'ın içeriklerini öğrendik. Ayrıca, Fed başkanlığına Yellen aday gösterildi ve piyasaların merakla beklemiş olduğu 17-18 Eylül tarihlerindeki Fed toplantılarının tutanakları yayımlandı. Böylece, bir nevi bilgi ve veri bombardımanına uğramış bulunuyoruz.

I.M.F.'nin Küresel Büyüme Tahminleri

I.M.F., küresel ekonominin 2013 için büyüme tahminini %2.9 olarak hesaplamış. 2012'deki tahmini %3.6 idi. Yine 2013 yılında, gelişmiş ülkelerin ortalama büyüme hızının %1.2, gelişmekte olanların ise %4.5 olacağı tahmin ediliyor. 2012 yılındaki raporda, sırasıyla %1.5 ve %5.6 tahminleri yapılmış. I.M.F., 2013 yılı içindeki gelişmelere bakarak, 2013 yılı sonu için 2012'deki beklentilerini düşürmüş.

2014'e ilişkin tahminlerde ise, küresel ekonominin %3.6, gelişmiş ülkelerin %2 ve gelişmekte olanların %5.1 oranında büyüyeceği ortaya konuyor. Fed'in parasal genişleme programını yavaşlatmasının beklendiği, Çin'in büyüme hızının ortalama %10 seviyelerinden %7 seviyelerine gerilediği küresel ekonomik koşullarda, 2014 beklentilerinin daha sonra yapılacak bir revizyonda, 2013 için olduğu gibi aşağı yönlü olacağını beklemek pek mantıksız olmasa gerek.

Borç Tavanı ve Beklenen Fed Kararı

Fed'in aylık $85 milyarlık tahvil alım programını ne zamandan itibaren kademeli olarak yavaşlatacağına dair soru işaretleri, A.B.D.'deki borç tavanı tartışmaları nedeniyle askıya alınmış durumda. Ancak, borç tavanı sorununun çözülmesiyle yeniden başlayacaktır. 17-18 Eylül tarihli Fed toplantılarının tutanakları, tahvil alım programının yavaşlatılması için başlangıç tarihinin Aralık ayının da ötesine kayabileceğini düşündürüyor. Ancak bu noktadaki varsayım, borç tavanı sorununun aşılacak olması. Sorunun uzaması, Fed'in atacağı adımın tarihini öteliyor. Çünkü, borç tavanı sorununun çözülememesinin Amerikan ekonomisine bir maliyeti var. Bu maliyet, büyüme ve işsizliğin hedeflenen noktalara ulaşmasında bir gecikme olacağı beklentisini güçlendiriyor.

Borç tavanına ilişkin sorunların er ya da geç çözüleceğini ama kısa vadede piyasalarda dalgalanmaların ortaya çıkacağını düşünüyorum. Nitekim, A.B.D.'nin büyük finans kuruluşlarından Fidelity Investment'ın borç tavanına ilişkin kararın verileceği tarihe yakın tarihlerde ödeme vadesi gelen Amerikan bono ve tahvillerini sattığını öğrendim. Buna benzer yatırımcı davranışlarının küresel piyasalarda yoğunlaşmasının küresel boyutta faiz, kur, borsa endeksleri gibi değişkenler üzerinde önemli dalgalanmalar yaratacağı çok açık. Ancak bu dalgalanmaların etkisi kısa vadede söz konusu olacaktır. A.B.D., borç tavanı için kritik olan 17 Ekim tarihinden sonra bu problemi çözemese de, borçlanma araçlarının %40'ını elinde bulunduran Çin ve Japonya'nın Fidelity Investment gibi davranması riskini göze alamaz. Bu nedenle, sorunun 17 Ekim civarında bir tarihte çözüleceği görüşündeyim.

Orta ve uzun vadede, borç tavanı sorununun aşılması ve A.B.D.'de özellikle büyüme ve işsizliğe ilişkin verilerin istikrarlı bir şekilde düzelmeye başlamasıyla Fed'in ne zaman ilk adımı atacağı konusu yine yoğun bir şekilde gündemde olacaktır. Bu tarihle ilgili hiçbir spekülasyon yapmadan, hem borç tavanı sorunun aşıldığını hem de Fed'in kararının çok yaklaştığını düşündüğümüz bir tarihe zihinsel olarak gidecek olursak, orta ve uzun vadede ortaya çıkabilecek ekonomik dengeyi daha rahat tahmin edebilmemiz mümkün olacaktır. Nitekim, I.M.F.'nin küresel ekonomiye ilişkin durum tespiti ve öngörüleri ve O.V.P.'deki tahminler, o düşünülen tarihten sonra gerçekleşecek gelişmelere ışık tutuyor. O düşünülen tarih, herkesin kendi yorumlarına göre değişiklik gösteriyor.

Uluslararası likidite koşulları değişecek. Fed'in kademeli olarak parasal genişlemeyi yavaşlatması ile özellikle gelişmekte olan ülkeler azalan likiditeyle karşı karşıya kalacak. Azalan likiditenin yaratacağı yeni koşulları, tasarruf oranı düşük, mali disiplini zayıf ve kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine çok duyarlı olan ülkeler olumsuz bir şekilde hissedecek. Ayrıca yeni dengede, gelişen ve gelişmiş ülkeler arasındaki ortalama büyüme oranları farklılıkları gelişmekte olanlar aleyhine değişecek.

I.M.F.'nin Türkiye Değerlendirmesi

Türkiye, yeni küresel denge koşullarının beraberinde getirdiği yeni bir evreye giriyor. I.M.F.'nin, Türkiye için ortaya koyduğu görüşlerin hepsi önemliydi. Ancak, bazıları önemli birer uyarı niteliğindeydi. Özellikle kamu gelirleri içinde bir kereye mahsus gelirlerin mali dengeyi sağlamaya katkı sağladığını ama bu gelirlerin kalıcı olmadığını vurgulaması çok önemliydi. Hatırlanacağı üzere, 2012 yılı sonunda bazı ek vergilerle mali yapı güçlendirilmeye çalışılmıştı. Bu hamlenin ekonomide bir resesyon riski yaratabileceğini o günün koşullarında düşünmekteydim. Ancak, 2013 yılındaki reel harcama artışıyla beraber, ek vergi gelirlerinin yeniden ekonominin kullanımına sunulduğunu izledik. Dolayısıyla, söz konusu ek vergilerin ekonomiyi yavaşlatan bir etkisi olmadığını gördük. Aksine, ekonomide kamu kesiminin ağırlığının artışına tanık olduk. Nitekim, 2013 yılının büyüme dinamiklerinde kamu harcamalarının rolü önemli oldu. Bu noktada, seçime giden bir ülkenin siyasi atmosferinin hissedilmeye başlandığını gözlemlemekteyim. Oysa, özel yatırımların büyümeye destek vermesi normal şartlar altında tercih edilmelidir. Mali disiplin önemli ama ekonominin büyüme dinamiklerinin değişen yapısı için olumlu görüşlere sahip değilim.

I.M.F.'nin diğer bir önemli tespiti, iç tüketimdeki artışın yarattığı enflasyonist etkiler oldu. Hatta, politika faizi cephesinden bakarak, negatif reel faiz ortamının tüketimi tetiklediği vurgulandı. Ayrıca, T.C.M.B.'nin son derece karmaşık hedefleri olan para politikasının ve araçlarının etkinsizleşmeye başladığını ifade etmesi de önemliydi.

Türkiye'de kredi kartı konusunda son günlerde alınan önlemler, hükümet ile I.M.F.'nin tüketim harcamalarındaki artışla ilgili olarak görüş birliği içinde olduğunu gösteriyor. Konunun, bankacılık sisteminin karlılığı üzerindeki etkileri ve perakende sektörünü nasıl yönlendireceği konusundaki tartışmalar ayrı bir başlık. I.M.F., reel faizin artması gerektiğine dikkat çekiyor ki, hem tasarruf açığı hem de enflasyonist etkiler açısından haklı. Ancak benim görüşüm, politika faizini artırmak yerine, önce faiz koridoru mekanizmasından vazgeçilmesi ve yeni faiz politikası yapısı çerçevesinde faizin artırılması yönünde.

I.M.F.'nin değerlendirmelerinden en can alıcı olduğunu düşündüklerimi yazdım. Detaylar için Mahfi Eğilmez'in şu yazısı çok vurgulayıcı bir özet sunuyor: http://www.cnbce.com/yorum-ve-analiz/dr-mahfi-egilmez/imf-den-kurtulamadık

O.V.P.

Yeni küresel dengede I.M.F.'nin Türkiye için büyüme öngörüleri 2013 için %3.8 ve 2014 için %3.5. Yani, tasarruf açığı olan ve büyümek için yabancı sermaye ihtiyacı olan Türkiye'nin 2014'te küresel  ekonomik konjonktürde zorlanacağını dile getirmiş oluyor I.M.F. O.V.P.'de gördüğümüz tahmin rakamları da yine I.M.F.'ninkilerle paralel. Nitekim O.V.P., 2013 için büyümeyi %3.6 ve 2014 için %4 olarak bekliyor. Veriler birbirlerinden farklı da olsa, geçen yılki O.V.P.'deki büyüme verilerinin yenisinde indirilmiş olması, beklentilerin yönü açısından I.M.F. ile paralellik arz ediyor.

2013 yılındaki büyüme, kamu harcamalarına özel tüketime dayanmaktayken ve özel yatırımda bir artış beklentisi yok iken, hem kamu harcamalarının hem de özel tüketimin kısılması ile büyümenin kaynaklarının neler olacağını merak etmekteyim. Zira, 2013 sonunda %4.3 artması beklenen toplam tüketimin 2014'te %3.2 olarak hedeflenmesi, büyümenin 2013'te %3.6 olması durumunda 2014'te nasıl %4 olacağını düşündürüyor bana.

Siyasi arenada Türkiye'nin ekonomik yapısı farklı anlatılıyor ama arkadaki teknik kadro durumun farkında. Tasarruf oranının 2013'te %12.6 olması beklenirken 2013'te %13.8 olması hedefleniyor. Oysa unutulmamalı ki, tasarruf oranı artışı için reform gerekiyor. Kredi kartları konusunda alınan önlemler, tüketimi frenlemeye yönelik. Tüketimdeki olası bir yavaşlamayla tasarruf oranı artışı sağlanacağı düşünülüyorsa, pek mutabık olamıyorum.

Ağustos ayı sanayi üretimi verilerinin, hem Dünya hem de Türkiye'nin kendine has koşulları düşünüldüğünde pek iyi bir sinyal vermediğini ve 2014'te tüm sinyallerin, yaşanılan gerçeklere dönüşeceğini hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.10.2013)

Monday, October 7, 2013

Gözden Kaçan Gündem: Euro Alanı ve E.C.B.

Fed'in parasal genişlemeyi yavaşlatmasına ilişkin Eylül ayı beklentilerini tartıştıktan sonra, şimdi de A.B.D.'deki kamu harcamaları kısıntıları ve olası bütçe tavanı sınırlaması gündemi işgal etmiş durumda. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki siyasi düğüm çözülünce, Fed konusu yine gündeme gelecektir. Ancak, bu konuların yeteri kadar tartışılmakta olduğunu düşünüyorum. A.B.D.'nin mercek altında olduğu bir gündem küresel ekonomi için çok önemli ama diğer önemli gündem maddeleri son zamanlarda arka planda kaldı. Oysa, hem Bernanke hem de Draghi geçen hafta önemli açıklamalar yaptılar. A.B.D. çok gündemde olduğu için, Draghi'nin söylediklerini yorumlamayı tercih ettim bu yazımda.

Draghi'nin faiz kararı içerikli Paris toplantısı gündemde çok az yer bulan haberlerden oldu. Oysa, bir durum tespiti yapmak için önemliydi. Tespit, bugüne kadar yapılanlara bir ek niteliğinde değildi belki ama onca tartışmaya rağmen uzun bir süredir pek de değişen bir şey olmadığını görmek için faydalı oldu. Bir de, Euro Bölgesi'ndeki toparlanma olarak adlandırılan sürecin zeminine ilişkin bazı ipuçları verdi. Zira, altı çeyrek üst üste küçülen Euro Bölgesi sonunda %0.3 gibi zayıf da olsa bir büyüme oranı yakaladı. Şimdi sorulması gereken, çok düşük bile olsa bu büyümenin ya da daha doğru bir yaklaşımla, olası bir yatay seyrin sürdürülebilir olup olmadığı. Kısa vadede belki ama uzun vade için şüpheler taşıyorum. Yazının sonunda sorduğum soru ile bu şüphemi dile getirmiş oluyorum.

Draghi yaptığı konuşmada, Euro Bölgesi'ndeki düzelme sürecinin "zayıf", "kırılgan" ve "dengesiz" olduğunu söyledi. Bu nedenle, bankacılık sisteminde yeni bir uzun vadeli ve düşük maliyetli bir fonlama zorunlu olursa, E.C.B.'nin bunu yapacağını dile getirdi. LTRO adı verilen uygulamalarla E.C.B., bu uygulamayı önceden iki kez gerçekleştirdi. İlki Aralık 2011, ikincisi ise Şubat 2012'de hayata geçirildi. Üçüncüsü gerekirse, E.C.B. bunu da yapacak. Draghi, piyasalara desteğini sürdürüyor.

Draghi, uzun zamandır siyasetçilerden reform bekliyor. Para politikasının araçları ile ilgili adım atacak pek bir yer kalmadı. Yani, faiz oranını düşürmenin etkisi son derece sınırlı olacağı için, faizi düşürmek çok da önemli değil gelinen noktada. Likidite tuzağına düşüldü ya da düşülmek üzere.

LTRO, ekonomide işlerin iyi gitmemesi durumunda kullanılabilecek bir araç. Yani, olumsuz bir gidişata çare olarak düşünülebilecek olan bir zaman kazanma mekanizması. Parasal ekonomide atılan adımların reel ekonomideki yansımalarının zayıf kalması, yani yapısal reformların hayata geçirilememesi Avrupa'ya büyük sorunlar getirecektir. Nitekim, parasal aktarım mekanizmalarının yeteri kadar çalışmadığını veriler söylüyor. Yılbaşından bu yana, finansal kesimin hane halklarına açtığı kredilerin hacmi sadece %0.4 oranında artmış. Yine finansal kesimin, finansal olmayan kesime açtığı kredi hacmi ise aynı dönemde %2.9 oranında azalmış. Bu şartlar altında, yeni bir LTRO uygulaması ile reformlar için ancak zaman kazanılabilir. LTRO, olağan bir para politikası aracı değil. Ancak, reform konusunda pek ümit yok. Draghi anlatıyor ama siyasetçiler çözüme yakın bile değiller.

E.C.B., elindeki sınırlı para politikası araçlarını kullanmadan, para politikasına ilişkin beklentileri yöneterek ekonomiye destek vermeye yönelik bir uygulama başlattı. Temmuz ayında başlayan bu uygulamaya "forward guidance (geleceğe yönelik yönlendirme ya da beklenti yönetimi)" adı verildi. Amaç, geleceğe yönelik merkez bankası politikalarını ekonominin karar alıcıları açısından mümkün olduğunca belirgin hale getirmek. Bu noktada, beklentiler bağlamında iki önemli değişkeni konuşmak durumundayız. Bunlardan biri enflasyon, diğeri ise kısa ve uzun dönemdeki faiz oranları.

E.C.B.'nin azami %2 olarak açıkladığı enflasyon hedefi, bu yönde bir piyasa beklentisi oluşturabilirse ekonomide bir canlanma belirtisi ortaya çıkabilir. Ancak, 2014 yılı ortalaması için bile %1.3 oranının beklendiği bir ekonomik ortamda canlanma nasıl gelebilir? Geleceğe yönelik enflasyonist beklentiler bugün için harcamaların artmasına neden olacaktır. Zira, fiyatlar genel düzeyine ilişkin bir artış beklentisi, satınalma gücünde belli bir oranda erime olmadan harcama yapılması ihtiyacını uyaracaktır. Deflasyonist beklentiler ise, bugün için harcamaları kısıcı etki yapacaktır. Yani, fiyatlar genel düzeyine ilişkin bir düşüş beklentisi bugünkü harcamaların ertelenmesine neden olacaktır. Bu nedenle, ekonomilerde düşük ve parasal istikrarsızlık yaratmayan bir enflasyon oranının bir sağlık göstergesi olduğu genel kabul görmüş bir görüştür.

Bir merkez bankasının geleceğe yönelik enflasyonist beklentiler yaratması konusunda doğru bir iletişim politikası yürütmesinin önemi büyüktür. Enflasyona uyarlanmış faiz oranı, nominal faiz oranından bugünkü enflasyon oranının değil, geleceğe yönelik enflasyon oranı beklentisinin çıkartılmasıyla bulunur. Diğer bir ifadeyle, geleceğe yönelik enflasyonist beklentinin düzeyi, bugünkü reel faiz oranını belirleyen önemli bir unsurdur. Bu açıdan bakıldığında, E.C.B.'nin geleceğe yönelik enflasyonist beklenti yaratması, reel faizi düşürecek, böylece kredi mekanizması çalışmaya başlayacak ve bugünkü harcamaların önü açılacaktır. Normal koşullar altında süreç bu şekilde işler.

Euro Bölgesi'ndeki enflasyon oranlarına bir bakalım. Son veriler, Ağustos'ta %1.1, Eylül'de %1.3 olarak gerçekleşen enflasyon oranına işaret ediyor. 2014 için %1.3'lük ortalama enflasyon beklentisi söz konusu. Tekrar edelim, önümüzdeki 5 yıl ve ötesi için E.C.B., azami %2 olmak üzere, %2 ya da %2'ye çok yakın bir enflasyon oranı hedefliyor. Yani, 10 yıllık vadedeki arzu edilen beklentiyi %2 olarak alabiliriz. 10 yıllık vadedeki nominal faiz oranları ise bugünlerde Almanya'da %1.8, Fransa'da %2.3, Hollanda'da %2.2. Başka bir grup ülkenin 10 yıllık nominal faiz oranlarına da bakalım. İspanya'da %4.2, Portekiz'de %6.2, Yunanistan'da %8.8 ve İtalya'da %4.3.

Yukarıdaki veriler ışığında akla şu soru geliyor: Euro Bölgesi ülkelerinin hangileri %2'lik enflasyon hedefini inandırıcı buluyor ve cari nominal faiz oranları üzerinden reel faizi hesap ederek bugüne dair harcama kararlarını veriyor? Ekonominin kurallarına ve yukarıdaki verilere nominal faizi %2 civarında olanlar ve çok üstünde olanlar olarak bakınca, cevap netleşiyor. Fakat, başka bir soruyu sormamıza sebep oluyor. Acaba, önümüzdeki dönemde Euro Bölgesi'nin kendi içindeki gelişmişler ve gelişmekte olanlar arasındaki mevcut farklılıklar ve ayrışma derinleşir mi?

Mali birlik ve reformlar, aynı para politikasının her ülkede aynı etkiyi yaratabilmesi için isteniyor. İşte, gelinen noktadaki tespit bazı olguları ve kavramları daha net görebilmek için önemli.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.10.2013)

Tuesday, October 1, 2013

A.B.D.'den Dersler: Büyüme mi Bütçe Açığı mı?

A.B.D.'de yaşanmakta olan siyasi gelişmelere ilişkin yapılan bazı yorumlarda hatalar tespit ediyorum. Bazı yorumların abartılı olduğunu görüyorum. A.B.D.'de bir kriz çıktığını düşündürecek yaklaşımların dile getirildiğine tanık oluyorum.

A.B.D.'deki siyasi düğüm iki aşamalı. İlk aşamada, 1 Ekim ile başlayan yeni mali yılda kamu harcamalarının devam ettirilememesi gibi bir durum söz konusu. Güvenlik, sağlık gibi temel ve hiçbir şekilde aksamaması gereken kamu hizmetleri devam ediyor. Ancak, müzeler, milli parklar kapalı. Yani, bir kriz çıkmış değil A.B.D.'de. Siyasi bir anlaşmazlık var ve bu anlaşmazlık çözülemiyor. Böylesi bir durumla A.B.D. ilk kez de karşılaşmıyor.

İkinci aşamada ise A.B.D.'nin borçlanma limiti söz konusu. Eğer siyasi düğüm çözülemezse, bu aşamaya 17 Ekim'de geçilecek. Borçlanma limitinin artırılmamasının anlamı, A.B.D.'nin borçlarını geri ödeyememesi. Bu sorun son derece ciddi bir sorun. A.B.D.'nin kamu borcunun ne anaparasını ne de faizini ödeyemediği bir küresel ekonomi düşünün. Bu bir kriz hali. Ancak, henüz bu noktaya gelinmedi.

Kısaca, 1 Ekim itibariyle Cumhuriyetçiler niyetlerinde ne kadar ciddi olduklarını ortaya koymak amacıyla siyasi bir hamlede bulundular ve bazı kamu hizmetlerinin yerine getirilmesini engellediler. Niyet, Obama'nın çok önem verdiği ve "Obamacare" olarak isimlendirilen sağlık reformunu bir yıl için erteletmek. 2009 yılında, yani küresel krizin bugüne göre çok daha yoğun hissedildiği günlerde Obama'ya 3 yıl içinde harcanmak üzere $831 milyarlık bir harcama yetkisi verildi. Yani, genişleyici bir maliye politikası uygulamasına gidildi. Para politikası cephesinde de Fed'in desteğiyle beraber A.B.D. ekonomisi toparlamaya başladı. Cumhuriyetçi Bush döneminde oluşan kriz koşullarından çıkmak Obama'ya kaldı ve ekonomide olumlu gelişmeler kaydedildi. Şimdi, Demokrat Obama'nın sağlık reformu üzerinden siyasi bir kavga veriliyor. Amerikan Halkı'nın da büyük ölçüde desteklediği sağlık reformunu Obama'ya ertelettirerek dur demek isteniyor. Cumhuriyetçi kanadın mesajı şu: Harcama yetkisi istedin, verdik. Ama, hala yetki istiyorsun. Bütçe açıklarının milli gelire oranı büyüyor.

Yapılan hesaplamalar, ilk aşama olarak adlandırdığım kamu harcamaları kesintisinin ekonomiye günlük maliyetini $300 milyon olarak gösteriyor. Kamu harcamaları kesintisinin 1 ay devam etmesinin bir çeyrekte büyümeden 1 puan götüreceği belirtiliyor. Ayrıca, 800,000 Amerikan vatandaşı maaş alamayacak ve bu siyasi düğümlenmeden ekonomik olarak olumsuz etkilenecek.

Gelinen noktanın, A.B.D. ekonomisi için kaldırılamaz bir durumu yok. Cumhuriyetçi kanat, siyasi kazanımlar için bunu göze alabilir. Ancak, gerçekten siyasi bir kazanım olacak mı? Hele ki, 17 Ekim'den sonra A.B.D.'nin kamu borcunu ödeyemez hale getirmenin hesabını Obama değil, Cumhuriyetçi'ler vermek zorunda kalır. Bu nedenle, ikinci aşamanın yaşanacağını hiç düşünmüyorum.

I.M.F. tarafından yapılan bir hesaplamaya göre A.B.D. ekonomisinde kamu borcu artışının 2008'den bu yana %60'ı kamu gelirlerindeki düşüşten kaynaklanıyor. Yani, kamu borcunun artışı üzerinde kamu harcamalarının artması ve batan bankaları kurtarmak için harcanan paraların toplamından iki kat daha fazla olumsuz bir etkiyi kamu gelirlerindeki düşüş yaratıyor. Kamu gelirlerinin artması nasıl mümkün? Büyüme ile elbette. Demek ki büyüme olmayınca kamu açıkları çok güçlü bir artış trendine giriyor.

Fed, ekonominin büyümesi konusunda hiç riske girmemeyi tercih etti ve 18 Eylül'deki Fed toplantısının sonunda, parasal genişlemeyi yavaşlatmadı. Büyüyememenin kamu maliyesi üzerindeki etkilerinin boyutunu Fed iyi biliyor. Cumhuriyetçi'ler de mutlaka biliyor ama halkın bunu bilmediğini bildikleri için siyasi manevralara sarılıyorlar. Görünen o ki, Obama Clinton'un da tavsiyesiyle bu oyuna gelmedi. A.B.D.'nin küresel liderliğinden söz ediyor. Cumhuriyetçi'lerin bu liderliği baltalayacağını dile getiriyor. Amerikan Doları'nın küresel boyutta rezerv para birimi olma özelliğinden söz ediyor. 17 Ekim'e kadar Cumhuriyetçi'lerin siyasi oyunlarını izleyerek "buyurun A.B.D.'yi borcunu ödeyemez duruma getirin haydi" diyecek büyük ihtimalle.

A.B.D.'nin içinde bulunduğu duruma küresel piyasalar pek olumsuz bir tepki vermedi. Çünkü, bu şartlar altında Fed'in parasal genişlemeyi durdurmayacağı biliniyor. Ne zaman ki parasal genişlemede yavaşlama olasılığı oluşacak, piyasalar yine bir süre önceki olumsuz havaya girecekler.

İktisadi analizde uzun vadeli ve kısa vadeli analizler ve varsayımlar son derece önemlidir. Kısa vadede piyasalar için olumlu gibi görünen mevcut halin, uzun vadedeki görünümü son derece kötü olur. 17 Ekim'in kazasız atlatılması durumunda, piyasalar Fed Aralık'ta parasal genişlemeyi yavaşlatacaktır beklentisiyle olumsuz gibi görünen bir havaya bürünecektir. Ancak, durumun aslı öyle değil. Neyin iyi ya da neyin kötü olduğunu piyasa da biliyor. Ancak yatırımcılar için kazanç önemli. Spekülatif hareketler işin doğasında var. Dolayısıyla, piyasaların iyi ve kötü olanı ayırt edemediğini düşünmüyorum. Piyasalar yükselince olumlu, düşünce olumsuz ifadelerinin kullanılmasında bir sıkıntı var bu konjonktürde sanırım.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.10.2013)