Pages

Thursday, September 19, 2013

Yükselen Tahvil Faizi, Riskli Varlıkların Artışı, Fed Kararı

Mayıs'tan beri Fed'in kararını bekledi piyasa ve sonunda Eylül ayında hiçbir karar çıkmadı. Ortada hiçbir karar olmadan piyasalar dalgalandı. Kurlar, faizler, sermaye piyasaları, uluslararası sermaye hareketleri, hisse fiyatları, v.s. son derece önemli boyutta değişimler gösterdi.

Hiçbir şey yapılmadığı halde meydana gelen gelişmeler, piyasalarda beklentilerin ve yönetiminin ne kadar önemli rol oynadığının ispatı oldu adeta. Beklentiler rasyonel miydi pekiyi? Herkesinki değil. Ortaya çıkması muhtemel gelişmelerin yorumlarını belirleyen unsur eldeki bilgiler. Aslında, küresel finans piyasalarında herkesin elinde hemen hemen aynı bilgiler var ama ya analizleri birileri fazla ya da birileri eksik yapıyor ki yorumlar da farklı oluyor. Fed'in de 22 Mayıs ile başlayan süreçte yeteri kadar kafa karıştırdığını da belirtmek gerekiyor tabii bu arada.

"Ancak" diyerek yazıya devam etmem lazım. Zira, 22 Mayıs'tan beri Fed'in Eylül ayında hiçbir adım atmayacağını düşünenlerdendim. Bu düşüncemi, Bernanke'nin bugüne kadarki sözleri, Amerikan ekonomisinin yapısı, Amerikan ekonomisine ilişkin son ayların verileri ve Dünya genelindeki siyasi gelişmelere bakarak oluşturmuştum. Ancak, parasal genişlemenin Eylül'de yavaşlayacağına dair beklenti o kadar yüksekti ki, bu beklentiye Fed'in bir cevap vermesi ihtimalini de hesaba katarak, en azından bir takvim ve miktar ortaya konabileceğini düşünmeye başlamıştım.

Mayıs'tan beri geçen süreçte, ortaya çıkan verilere bakıp, herkesin "acaba Fed ne yapacak" sorusunu sorması tartışmaları ekonomik bir analiz rotasından çıkartarak, son derece sığ konuşmalara bıraktı. Bu noktada, piyasa yorumu yapmakla ekonomik analiz yapmak arasındaki farklılıklar da ortaya çıktı. Ben, işim ve analiz konusundaki eğilimlerim gereği ekonomik analiz tarafındayım. Burada, taraf olmayı "icra etmem gereken meslek" anlamında söylemekteyim. "Yapılması gereken" anlamında bir yaklaşım değil benimki. Her iki bakış açısı da başka amaçlara hizmet ediyor ve her ikisi de gerekli.

A.B.D. ekonomisinin yaklaşık %70'i tüketim harcamalarından oluşuyor. Bu harcamalara önemli ölçüde destek veren bir unsur konut piyasasındaki canlanma. A.B.D.'de, biraz inişli çıkışlı da olsa bir büyüme olgusu var. Yani, Avrupa gibi resesyon ortamından bir çıkış söz konusu değil. Ayrıca, geçen yıl %8.1 olan işsizlik oranı bir yılda %7.3'e kadar gerilemiş durumda. Fakat, Fed'in amacı %6.5'e indirmek. İşsizlik %6.5'e giderken enflasyonun %2.5'i de aşmamasını kriter olarak koyuyor Fed. Bu kriter, Fed'in faiz oranını yeniden artırabilmesi için geçerli. Ne zaman olacağını bilemeyiz ama kısa vadede faiz artışı olamaz. Zira, %6.5 ve azami %2.5 denklemine ulaşmaya daha var. Ancak, parasal genişleme yavaşlayabilir. Bunun için kriter, makro ekonomik verilerde "kalıcı" bir düzelmenin görülmesi.

22 Mayıs tarihinden bu yana, hem A.B.D. hem de küresel piyasalarda bazı önemli gelişmeler birbirini izledi. Öncelikle, kamu tahvil ve bonolarında yüklü satışlar gerçekleşti. Bu satışların sonucunda, A.B.D.'nin 10 yıllık tahvillerinin faizi %3 civarına kadar dayandı. Faizdeki yükseliş, %85-90 civarına denk geliyor. %3 civarında olan faiz, halen tarihi düzeyde düşük bir seviye olsa da, diğer makro ekonomik verilerle beraber düşünüldüğünde yeni bir dengeyi ifade ediyor ve söz konusu yükselişin konut piyasası üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini düşündürüyor. Nitekim, Temmuz ayı itibariyle yeni ev satışlarında son 3 yılın en yüksek düşüş oranı olan %13.4 kayıtlara geçti.

Fed, yeni bir para politikası uygulamasına geçmeden sözlü olarak piyasaların psikolojisini değiştirerek parasal genişlemeyi yavaşlatmanın olası etkilerini bir anlamda test etmiş oldu aslında. Bilinçli mi yaptı? Bilemeyiz. Bilmeye çalışmak dedikodu, spekülasyon ve boşa harcanan bir zamandır. Bir gün Bernanke bir anı kitabı yazarsa öğreniriz.

Fed, kısa vadeli faizleri kontrol edebilirken, uzun vadeli faizlerde benzer bir kontrol mekanizmasının çalışmadığını gördü. Sonuçta, yukarıda dile getirdiğim %13.4 oranındaki düşüşle karşı karşıya kaldı. Yani, verilerdeki düzelmenin "kalıcı" olmayacağının güçlü bir sinyalini almış oldu. Uzun vadeli faizlerdeki artışın ortaya çıkardığı olasılıklar, verilerin kalıcılığını tehlikeye attı. Sonuçta, Eylül ayı pas geçildi.

Şimdi, bundan sonra ne olacağını merakla bekliyorum. Fed, uzun vadeli faizler konusunda bir adım atacak mı? Parasal genişleme sürekli devam edemeyeceğine göre, uzun vadeli faizler nasıl aşağı indirilebilir ki konut piyasasındaki olumsuza doğru giden gelişme toparlanabilsin? A.B.D.'deki inişli çıkışlı büyüme performansının ardında, büyük ölçüde toparlanan konut piyasasının var olduğunu unutmamak lazım. Önümüzdeki dönemde ben, bu sorulara yanıt arayacağım ve piyasaları bu gözle takip edeceğim. Şu anda tahmin dahi edemediğim bir gelişmeyle hangi dengelerin ortaya çıkabileceğini bilemiyorum. Bu şekilde, kendimi kapalı kapılar ardındaki konuşmaları tahmin etmeye dayalı, ekonomik analizden uzak konuşmalardan da uzak tutmuş olacağım umarım.

Gelelim, Dünya'nın haline. 15 Eylül tarihli The Telegraph'ta okuduğum bir yazıda, hem riskli varlıklara yönelmenin giderek arttığı hem de risk faktörünün yüksek olduğu kredi türlerinde artış olduğu vurgulanıyordu. Yazı, Bank for International Settlements kuruluşunun yine 15 Eylül tarihli çeyrek dönemlik bir genel ekonomik değerlendirme raporuna (The BIS Quarterly Review) dayanıyor. Rapor, üç tane kredi türündeki gelişmelerin 2008 öncesindeki risk alma eğilimlerine benzerlik gösterdiğini anlatıyor ve bu anlatımı rakamlarla destekliyor. Bu kredi türleri, alacaklısı için ikinci derece konumunda olan krediler (subordinated loans), sermayeye dönüştürülebilir nitelikteki krediler (CoCos - contingent convertible capital instruments) ve kaldıraçlı krediler (leveraged loans) olarak sıralanıyor. Bu kredi türlerinin hepsi kredi veren açısından daha riskli ama daha yüksek getirili birer enstrüman anlamı taşıyor.

İkinci derece konumunda olan krediler (subordinated loans), Avrupa'da 2012 yılı boyunca 3'e katlanarak $52 milyar seviyesine ulaşıyor. Benzer bir şekilde, A.B.D.'de 10 katlık bir artışla $22 milyar seviyesine geliyor. Kaldıraçlı krediler ise, tüm sendikasyon kredileri içinde %45'lik bir paya ulaşıyor. Yani, 10 puanlık bir artış var ve 2007-2008 seviyelerinin üzerinde. Genel olarak, riskli varlıklara yönelimin arttığı bir ortamdayız. Bu eğilimin devam etmesi potansiyel riskleri büyütüyor. Fed, bu eğilimin ortaya koyduğu durumun önüne de geçmek istemiş olabilir.

Bırakalım kapalı kapılar ardında ne konuşmalar yapıldığını tahmin etmeye dayalı sığ tartışmaları. Piyasa verileri ve ekonominin kuralları üzerinden ortaya çıkan olumlu ve olumsuz gelişmeleri değerlendirerek analiz yapalım. Yazı-tura atar gibi 1.92 tutar, tutmaz tartışmalarına da kapılmayalım. Zira, belli ki bizim bilmediklerimizi bilenler var. Bazı görevler, bazı konuşmaların yapılmamasını, bazı görüşlerin açıklanmamasını gerektirir. Fakat, her kavramın birbirine girdiği noktada, bunları doğru eleştirecek insan bulmak da kolay olmuyor. Maalesef ki bir elin parmaklarını geçemiyor bu insanların sayısı.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.09.2013)

Monday, September 16, 2013

Kabataş'ta Açılış Bir Serüvenin Başlangıcıdır

1985 yılının Eylül ayında, 77. açılış töreninde başladı benim serüvenim. 1988'deki mezuniyet ile bir evre bitti ama yenisi başladı. Arkamı rıhtıma verip, göğsüme çöken bir ağırlıkla okul bahçesinden öğrenci olarak son kez çıktığım günü dün gibi hatırlıyorum. Açılışta okulda olup, kapanışa ömrü yetmeyenlerimiz oldu tarihte. Biraz onların hikayelerini de yad ederek, 106. açılış töreninde böyle dönmek varmış okula kaderde:

Kabataş Erkek Lisesi - 16.09.2013
"Değerli Kabataşlı'lar, sayın davetliler, ama herşeyden daha önemlisi, değerli öğretmenlerimiz ve sevgili öğrenci kardeşlerim:

Şubat 2014'te 106. yılını kutlayacağımız bu büyük okulun yeni bir eğitim-öğretim yılını daha açmaktayız. Ülkemizin her köşesindeki öğrenciler için özel olan bugünün devamındaki uzun bir sezonun öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz için sağlıklı, mutlu ve başarılarla dolu geçmesini temenni ederim. Yeni bir sezonun başlangıcı her öğrenci için özeldir ama bu heyecanı camia olarak öğrencisi, öğretmeni, velisi ve mezunuyla yaşayan eğitim kurumları çok azdır. Kabataş, bugünü camia olarak yaşayan ülkemizdeki az sayıdaki kurumdan biridir. Bu nedenle bugün hepimiz için çok özeldir.

Kabataşlılar Derneği olarak, okulumuzun mezunlarını her zaman birlik ve beraberlik içinde tutmaya çalıştığımız bu çatının altında, büyük bir Kabataş tarihi ve kültürünü bu büyük camia ile paylaşmaya, yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyoruz ve görüyoruz ki herşey, tam 106 yıldır başlangıcı yapılan bu büyük serüven ile başlıyor. Ama, asla bitmiyor. Kanımıza işleyen Kabataşlılık ruhu, birlik ve beraberliği, bir ömür bizlerle birlikte yaşıyor.

106 yıl boyunca, burada başlayan bazı hayat hikayeleri, ülkemizin ve Kabataş'ımızın ortak tarihine mal olmuş yerlerde ve olaylarda zamansızca sonlandı. Balkan Savaşları'nda, Çanakkale'de bir hilal uğruna kaybettiğimiz güneşlerimiz oldu. Kırmızı-beyaz olan renklerimiz, kırmızı-siyah oldu. Bu büyük heyecanla başlayan bu serüvenin okul döneminin bitişini kutlayamadan kapatmak zorunda olduğumuz günlerimiz oldu tarihimizde. Dönem dönem bizi acıya boğan olaylar yaşasak da, bize bu günleri veren büyüklerimizin, ağabeylerimizin bıraktıkları mirası camia olarak bir yaşam dersine çevirdik ve yaşattık. İşte bu yüzden Kabataş bir gelenek oldu. Kırmızı, kanımızı, siyah ise tarihi onur ve gururumuzu temsil etti.

Gelenek, asla ve asla geçmişe takılıp kalmak olmadı Kabataş'ta. Bizim için gelenek, geçmişimizden çıkardığımız bilgi, görgü ve tecrübelerle bizi geleceğe götürecek bir felsefe ve prensipler yaratmak anlamı taşıdı hep. Kabataş, bilimin, aydınlanmanın, bilgiyi toplum yararına kullanmanın önemini öğretti bize. Hepimiz gençtik, geleceğe atılan birer oktuk ve dağıldık hem ülkemizin hem de Dünya'nın dört bir yanına. Fakat, nerede, nasıl ve hangi koşulda olursak olalım, Kabataş'ın bize verdiği ilkeleri günlük hayatımızda hep uyguladık.
 
Bu camianın mezunları olmanın bize verdiği toplumsal sorumluluğu ve ağırlığı her zaman hissettik. Hangi meslek grubuna dahil olduysak, hep bir fark yaratmanın peşinde olduk. Çünkü, o elleri öpülesi insanlar, yani öğretmenlerimiz, at gözlüklerinizi çıkarın demişlerdi bize. Ne iş yaparsanız yapın ama en iyisini siz yapın demişlerdi. Yaşamı sadece çevrenizden ibaretmiş gibi algılamayın demişlerdi. Ülkenizi, Dünya'yı ve evreni anlamanın ve algılamanın peşinde olun demişlerdi. Geleneklerinizden aldığınız güçle, değişimin, dönüşümün liderleri olabilin ve hiçbir fikrin asla bağnazı olmayın demişlerdi bize. Büyük bir insanın, Atatürk'ün elinde hiçbir şey yokken neler yaratabildiğinin öykülerini anlatmışlardı bize. Yani, yaşamın içinde sonradan anladık ki, biz bir lisede değil, hayatın tam ortasında okumuşuz meğer.

Bugün, tüm Kabataşlı öğretmenler için başarılar dilemek zorundayız. Nasıl ki biz mezunlar olarak bir bayrak taşıyorsak, Ömer Seyfettin'lerin, Behçet Necatigil'lerin, Behçet Kemal Çağlar'ların, Kör Salih'lerin, Galip Vardar'ların, Zeria Bali'lerin, Oktay Tuncer'lerin ve daha nice devasa isimlerin kendilerine bıraktıkları büyük bir mirasın yükünü de bugünün değerli öğretmenleri taşımaktalar. Kendilerine, bu kutsal görevde başarı diliyor ve her an, her ihtiyaçlarında mezunlar olarak emirlerinde olduğumuzu bildirmek istiyoruz.

Bugün, öğrenci ve öğretmenlerimizin günü. Ancak, okulumuza yeni başlayan taze Kabataşlı kardeşlerimiz için herkesten farklı anlamlar taşıyan bir gün. Bu sabah itibariyle, artık sizler de birer Kabataşlı oldunuz. Aramıza hoşgeldiniz. Bizler ve bizden çok öncekiler de yukarıda bazı örneklerini verdiğim şartlarda Kabataş'a adım attılar. Sizler, geçmişten gelen bu büyük geleneğin artık birer parçasısınız. Şimdiden sizleri çok seviyor ve sevgiyle kucaklıyoruz. Sizlere önce sağlık, sonra yüksek ahlaki değerlerle yoğurulmuş aydınlık ve geleceğe bakan bir eğitim sürecinin büyük başarılarla dolu geçmesini diliyoruz. Sizlere çok çalışmanızı öneriyoruz. Yılmadan, inatla çalışmanızı istiyoruz. Sizler, başarılı olmak zorundasınız. Ama, gençliğinizin tadını da eğitiminizle dengeli bir şekilde çıkartmaktan geri kalmamanızı öneriyoruz. Kabataş, bize çok yönlü insanlar olmayı öğretti.

Aradan yıllar geçti. Fakat, bizler buradayız. Mezun olduk, her okul açılışında buradaydık. Arada, biraz yok olduk, hayatlarımızı düzenledik. Ama, yine köklerimize döndük. Çünkü bizler Kabataşlıyız. Tanrı'dan, hayatımızın sonuna kadar bu camianın havasını solumayı temenni ediyoruz.

Yeni eğitim ve öğretim yılının ülkemizin her yerinde sağlık, sevgi ve başarı dolu geçmesini diliyorum. Bugün, bu camianın burada toplanabilmesine, bu geleneği yaşatabilmesine vesile olmuş tüm yaşayan ve Hak'kın rahmetine kavuşmuş öğretmenlerimizi ve mezunlarımızı saygı ve minnetle anıyorum. Türkiye Cumhuriyeti'ni bize emanet eden, başta Büyük Atatürk olmak üzere Cumhuriyet'imizi sonsuzluğa taşımak fırsatını bize vermiş tüm şehitlerimizi ve bize ilham kaynağı olmuş büyüklerimizi rahmetle yad ediyorum.

Tüm Kabataşlı'lara saygı ve sevgilerimle,

Arda Tunca (1988)
Kabataşlılar Derneği Yönetim Kurulu Adına"

Thursday, September 12, 2013

İkinci Çeyrek Verileri Işığında Büyümenin Dinamikleri

Gezi olayları ve ardından küresel ekonomik gelişmelerle öylesine olumsuz bir psikolojiye girildi ki, büyüme performansının bozulacağına ilişkin beklentiler giderek yayıldı. Psikoloji bozuldu ve beklentiler olumsuzlaştı. Ancak, yılın ikinci çeyreğine ilişkin büyüme verileri ekonomiye ilişkin gelişmelerin hiç de öyle olmadığını ortaya koydu ama sadece rakamlara bakıp, rakamları oluşturan dinamikler analiz edilmezse hatalı kanılara varılır. Dolayısıyla, büyümenin dinamiklerini analize ederek hem durum tespiti yapmak hem de geleceğe yönelik beklentileri bu analiz sonuçlarına bakarak oluşturmak zorundayız.

Yılın ilk çeyreğinde %2.9 büyüdükten sonra, ikinci çeyrekte %4.4'lük bir büyüme oranı elde ettik. İlk altı ayın sonundaki büyüme oranı ise %3.7 olarak gerçekleşti. Orta vadeli programın hedefinin %4 olduğunu hatırlayalım. Yani, yılın ilk yarısı itibariyle, hedeflenen büyümeye yakın bir noktadayız. Çeyrek bazındaki büyümelerin 2012 ve 2013 yıları karşılaştırmasını aşağıdaki tabloda görebilmekteyiz.

Büyüme Oranları (%)
 
2012
2013
1. Çeyrek
3,1
2,9
2. Çeyrek
2,8
4,4
3. Çeyrek
1,5
-
4. Çeyrek
1,4
-
Yıllık
2,2
-

2012 yılının büyüme performansının arkasında büyük ölçüde ihracat bulunmaktaydı. Ancak bu yıl durum değişti. Kamu harcamaları ve tüketim harcamalarının büyük ölçüde destek olduğu bir büyüme performansı sergilemekteyiz bu yıl. 2013 yılında ihracatın büyüme oranı ithalatın büyüme oranının altında kaldığı için dış ticaretin büyüme üzerindeki etkisi negatif. Dış ticaret cephesindeki bu veriyi, tüketimin büyümeye yaptığı katkıyla beraber değerlendirmemiz gerekiyor.

Bu yılın ikinci çeyreğinde, hane halkı tüketim harcamaları artışı oranı geçen yılın aynı dönemine göre %5.3 olarak gerçekleşti. Oran, ilk çeyrekte ise %3.1 idi. Kamu kesiminin nihai tüketim harcamaları artış oranı ise %7.4 oldu. Yani, özel ve kamu kesimlerinde bir tüketim artışı söz konusu. Hane halklarının tüketim harcamaları 2012 yılı boyunca sürekli düşmüş ve 2012 yılı sonunda, yıllık bazda %0.6'lık bir düşüş kaydetmişti.

Tüketim cephesindeki artışa baktıktan sonra, ml ve hizmet ithalatı ve ihracatına bakmak gerekiyor. Mal ve hizmet ithalatı, 2012 yılını %0.3'lük bir düşüşle kapatmıştı. 2013'ün ilk altı ayında ise %9.5'lik bir artış var. Tüketim ve dış ticaret verileri arasındaki ilişkiye çeyrek dönemler itibariyle bakmak çok anlamlı bir veri ortaya koymuyor. Bu nedenle, en az altı altık süreçler çerçevesinde bakmayı tercih ediyorum. Çünkü, ithalat, ihracat ve iç tüketim verileri arasında birbirlerini etkileme süreleri açısından zaman boşlukları (ya da gecikmeler) söz konusu. 2012'nin %2.2'lik büyüme performansına karşın ithalatta %0.3'lük bir gerileme söz konusu iken, 2013'ün ilk altı ayındaki %3.7'lik büyümeye karşın %9.5'lik bir artış söz konusu. Yani, büyüme yukarı gidiyor ve ithalat da çıkışa geçiyor. Bu genel tespiti istatistiki anlamda net olarak ortaya koyabilmek için çok ciddi ve kapsamlı bir çalışma gerekiyor. Böyle bir akademik çalışmaya rastlamamış olduğum için maalesef referans olarak kullanamıyorum.

İkinci çeyreğe ait büyüme verisi içinde dikkat çeken önemli bir nokta, stoklardaki artış. Bu yıl artan tüketimin yarattığı daha fazla stok tutma ihtiyacı bir neden olarak açıklanabilir. Ancak çok daha önemli olan faktör, yılın ikinci çeyreği boyunca süren çok düşük faiz ortamı. Düşük faiz ortamı, işletme sermayesi ihtiyacının erken karşılanması sonucunu doğurmuş olabilir. Nitekim, tüketici kredilerindeki (konut, taşıt ve ihtiyaç) ve kredi kartı kullanımlarındaki yıllık artış oranı Haziran sonu itibariyle referans olarak alınan %15 oranının bir hayli üzerinde. Ayrıca, yılın ikinci çeyreği içinde, ilk olarak Bernanke'nin 22 Mayıs tarihli konuşmasıyla beliren kurdaki oynaklık olasılığı da maliyetlerde ortaya çıkabilecek artış kaygısıyla yine gereğinden erken bir stoklama ihtiyacını tetiklemiş olabilir.

Stoklardaki ani artışın büyümeye katkısının üçüncü çeyrekte yaşanmayacak olması varsayımla hareket edecek olursak, üçüncü çeyrekte, ikinci çeyrekte olduğu gibi bir büyüme oranıyla karşılaşmayacak olduğumuzu düşünebiliriz. Ayrıca, üçüncü çeyreğin büyük bir bölümünü küresel ekonomide ortaya çıkan belirsizliklerin yol açtığı olumsuz beklentilerle geçirdik. Her ne kadar, Temmuz ayı itibariyle hem sanayi üretiminde hem de cari açığın dış ticaret dengesinde ortaya çıkan tablo nedeniyle ikinci çeyreğe benzer bir büyüme performansının ortaya çıkabilme olasılığı var ise de, özellikle Ağustos ayının yoğunlaşan bir olumsuz beklenti ortamında geçtiğini düşünerek, üçüncü çeyrek büyümesi üzerine erken bir kanaat oluşturmak istemiyorum. Üçüncü çeyrekte, Fed konusundaki tartışmaların artan yoğunluğu, kurdaki aşırı hareketlenme ve Suriye gibi unsurların bulunduğunun altını çizmek gerekiyor.

Yeni gelen tüm veriler, bu yıl için büyüme oranı beklentimi halen %3.5 civarında korumam gerektiğini, ancak yılın geri kalanı için %3.5'in üzerinde ya da altında kalacak oranlara da şaşırmamam gerektiğini söylüyor. Şu an, %3.5'in altı da, üstü de mümkün.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.09.2013)

Friday, September 6, 2013

Not Defterimden Alıntılar XI: Ortadoğu'da İş Yapmak

Ortadoğu'daki gelişmeleri izliyorum. Ortalık yanıyor. Bütün Dünya'nın gözü Suriye'de. Ben de haberleri izliyorum ve gelişmelerin uluslararası politika ve küresel ekonomideki etkilerini analiz etmeye çalışıyorum. Bu arada, bazı anılarım canlanıyor. Ortadoğu'da yaşayan, yaşamaya çalışan, kaderi o coğrafyaya bağlı insanların durumlarını yerinde gözlemleme şansı olmuş bir kişi olarak Suriye ve Mısır'daki insanlara empati ile bakabiliyorum.

2003'te Irak'ta Amerikan ambargosu kalktı ve Türkiye için Kuzey Irak yeni iş fırsatlarının doğduğu bir bölge oldu. İş fırsatları ortaya çıktı ama muhataplarınızla iş yapmak nasıl mümkün oldu pekiyi? Zira, Irak'taki gelişmeler ülkeden büyük bir beyin göçünü beraberinde getirmişti. Yetişmiş insan gücü neredeyse yok denecek kadar azalmıştı. Irak'ta petrol vardı ama Irak işlenmiş petrol satın almak durumundaydı. Çünkü, ham petrolü olan ama işleyecek rafinerisi olmayan bir ülke konumundaydı. Bu şartlar altındaki bir ülkede, her gün bir yerlerde patlamalar oluyor, onlarca insan bir anda ölüyor ve özellikle batılılar fidye için kaçırılıyordu. Irak'ın bu şartlar altında olduğu bir dönemde, ben de Irak'a petrol satma işine bir şekilde bulaştım ve daha sonra Ürdün, Lübnan, Mısır, Sudan gibi ülkelerle iş yapmak durumunda kaldım.

Türkiye'de, ufuklarımızı açmak için hep bizden daha gelişmiş ülkelere gitmek ve oraları görmek gibi bir eğilimimiz vardır. Eğitim almak, görgü edinmek, bizden daha başarılı olmuş ülkelerin projelerini nasıl başarıya ulaştırdıklarını görmek anlamında doğru bir yaklaşımdır bu. Ancak, daha gelişmiş ülkeleri gördükten sonra, bizden daha az gelişmiş ülkeleri görmek de çok ufuk açıyor. Bakış açılarının yelpazesi gelişiyor insanın.

Irak'ta bir banka var. Ambargo kalktıktan sonra kuruldu. Fakat, ülkede yetişmiş insan kalmadığı için bankanın departmanlarına çalıştıracak insan bulamadıklarını ve çaresiz kalarak, sonunda sadece İngilizce bilenleri bankanın içine doldurduklarını biliyorum. Bir masa koyuyorlar, etrafına İngilizce bilenleri oturtuyorlar, buyurun size mesela muhabir bankacılık departmanı. Ancak bu insanlar, hayatlarında belki de bir bankaya hiç gitmemişler ve ülkenin en önemli bankasının uluslararası bankalarla ilişkilerini yönetecekler. Akıl alır gibi değil. Ayrıca, bankanın departmanları da farklı ülkelerde. Bu bir abartı ya da şaka değil. Muhabir bankacılık departmanı Bağdat'ta iken, pazarlama departmanı Amman'da, krediler departmanı da Dubai'de olabiliyor.

Bankayla toplantı yapacaksınız, Bağdat'a gitmek mümkün değil. Çünkü güvenlik sorunu var. Bağdat'ta bir ofisimiz var, oradaki Iraklı arkadaşlarımız İstanbul'a geliyorlar. Kendilerine, bir ara Bağdat'a gitmek istediğimi söylüyorum ve sakın gelme diyorlar. Oysa, bir sürü insan gidiyor. Ancak, sonradan fark ediyorum ki, giden herkes koyu tenli ve siyah saçlı. Irak'a seyahate çıkmadan birkaç gün önce sakal bırakmaya başlıyorlar ve Irak'a gidecekleri gün hırpani bir görüntüye bürünüyorlar. Sebep ne pekiyi? Yerli halktanmış gibi gözükmek amaç. Sonradan anladım ki, ben açık tenli olduğum için batılı biri zannedilebilirim ve kaçırılabilirim. Dediler ki, çok gelmek istersen gel ama kaçırırlar ve kapıyı $100,000'dan açarlar, seni geri almayı $25,000'e bağlarız. Ben de Bağdat'a gitmedim tabii ki. Bankacılarla Amman'da buluşmayı tercih ettim. Nasılsa, orada bir departman var görüşebileceğim.

Fakat, Ortadoğu'da randevulaşmak bile bir dert. Birisine telefon ediyorsunuz, e-mail gönderiyorsunuz ama sizi arayan yok. Size cevap süreleri ortalama 10 gün. Hem kültür böyle, hem de insanlar dertli. Can güvenliği yokken, aileler dağılmışken başka türlü olmuyor. Bu gecikmeli cevaplardan dolayı çok kızgın olduğum biri vardı bankada. Kendisiyle Amman'da görüştükten sonra kızgınlığım üzüntüye dönüştü. Bu kişi Filistinli idi ve Irak'ta yaşıyordu. Eşi hamile iken kendisini Beyrut'a göndermişti ve çocukları dünyaya gelmişti. Ancak, çocuğu 8 aylık olmuştu ve hala çocuğunu görememişti. Pasaport ve güvenlik sorunları nedeniyle bölgede dolaşmak kolay değil. Eşi Beyrut'tan çıkamıyor, kendisi de Bağdat'tan çıkıp Beyrut'a ziyarette bulunamıyor. Amman'da buluşalım demişler. Toplantımız bitti. Havaalanına gidiyorum dedi ve durumu anlattı. Fakat, eşinin uçaktan çıkıp çıkmayacağı belli değil. Havaalanında alıkoymuş olabilirler diyordu. Havaalanına gitti, geri döndü ve hıçkıra hıçkıra ağladığını anlattı bana. Eşi ve çocuğu uçaktan çıkmamıştı. Tanık olduğum bu durumdan sonra kendime gelmekte çok zorlandığımı çok iyi hatırlıyorum.

İşin insani boyutu yanında, kültürel boyutu da var. Ürdün'de bir rafineriyle sözleşmemiz var. Bize bir akreditif açmaya çalışıyorlar ama akreditifin bedeli A.B.D.'nin bir yıllık milli gelirinden daha yüksek. Petrol akreditiflerinin fiyatlamalarında genelde formül kullanılır. Mal alım ve satım bedellerini bu formüller belirler. Ürünün yoğunluk katsayısı da bu formülün bir parçasıdır. Bu katsayıyı formüle yanlış yerleştirdiğinizde son derece garip rakamlarla karşılaşabilirsiniz. Bu akreditifte de böyle bir durum olmuş. Tabii banka böyle bir ödeme vadinin altına girmeyeceği için açmıyor akreditifi. Rafinerinin genel müdürüyle yazışıyorum. E-mail üzerinden matematik formülleri yazıyorum, olmuyor. Elle formülleri yazıyorum ve formüllere oklar çıkarıyorum, okların uzantı yerlerinde açıklamalar yazıyorum ve kağıdı tarayıp gönderiyorum, olmuyor. Hem e-mail yazıyorum hem elle formüller giriyorum, yine olmuyor. Sonunda, bana $15 trilyonluk bir akreditif açmaya çalıştığının farkında mısın dedim, yine olmadı. İddia ediyor ki, kendi dediği doğru. Bu arada, her mesajıma cevap 3-4 gün sonra geliyor. Telefonlarına bakmıyor. Sekreter ise notlarımı iletmiyor. Baktım olmayacak, bir cumartesi gecesi atladım uçağa. Ürdün'de pazar günleri iş günü. Oturduk masaya. Anlattım durumu. Yaklaşık 5 dakika sonra, şimdi anladım dedi. İyi halt ettin dedim içimden. Yüz yüze konuşurken anlattıklarım, mesajlarımda anlattıklarımın yanında son derece detaysız idi oysa. Belli ki hiç okumamış gönderdiğim mesajları. Fakat, itiraz etmiş. Bir de bana "bak ne güzel oldu şimdi" deyince, üzerine atlayacaktım adamın. Çıldırmıştım.

Ortadoğu'da iş yaparken her zaman sabırlı olmak lazım. Sağlam sinirli olmak lazım. Gelenekler, görenekler de çok önemli. Herhangi bir konuda ufak bir tartışma başladığı anda masayı terk edip gidebilen bir kültür var. Sebebini anlayana kadar etrafınızda kimse kalmamış olabilir.

Sudan, Ortadoğu'nun bir parçası değil ama yakın. Ülkede, Arap kültürü hakim. Afrikalı yerlileri Çad sınırına sürmüş El Beşir. Müthiş bir insanlık dramı yaşanıyor. Sarı humma aşımı olup, bir de Lariam adlı sıtma ilacını kullanarak Sudan'a gittiğimde gördüklerim de çok şaşırtmıştı beni. Bu sıtma ilacını sakın ama sakın kullanmayın bu arada. Zaten yasaklandı. Benim başıma da büyük dert açmıştı. Başkent Hartum'un ilk asfalt yolunun yanlış hatırlamıyorsam 2005'te yapıldığını öğrenmiştim. Çalışma kültürü yok gibi bir şey. Havaalanında Hilton Oteli reklamları var panolarda. Bu fakirliğin içinde, Hilton burada neden otel açar diye düşünüyorum bir an ama sonradan öğreniyorum ki Hilton, çakma Hilton. Bu çakma kurum kültürü bir hayli yaygın ülkede. Bir Sudanlı'ya mülakat yapıyorum bir gün. Bitirdiği okulun Cambridge olduğunu söyledi. Ben de, Hartum'daki mi diye sordum. Evet dedi. Durum anlaşılmıştır, teşekkür ederim dedim. Cambridge'in bile çakması varsa ülkede ve bunun reklamı yapılıyorsa, hangi fikri mülkiyet hakkı, hangi hukuk?

Birgün, bir ofis ortamında çalışıyorum. Yan yana iki masa arasında duran bir banka talimatı görüyorum. Üzerindeki tarih 15 gün önceye ait. Bunu neden dosyalamadınız diyorum. İşlem yapılmadı daha diyorlar. 15 gündür o talimatın orada durup da işlemin yapılmama nedeni daha da ilginç. O yan yana masalarda oturan ve talimatı yazan, yanındaki kişiye talimatı yazdığını söylememiş. Talimatı gören de, bu evrak neden burada duruyor diye 15 gündür soru sormamış. Hergün görüyor o yazıyı gözünün önünde oysa. Böylece, bir tedarikçi ödemesi de yapılamıyor. Parayı alacak adam yırtınıyor parayı alsın diye. Adam haklı. Talimat gidince, işlem yapılsın diye bir 3-5 gün de bankada bekleyecek muhtemelen. Çünkü, benzer bir talimat aldım-verdim vakasının bankada da yaşanması çok kuvvetli bir olasılık.

Sudan'da trafikte yabancı olarak araç kullanıyorsanız, kesinlikle haksızsınız. Beynelmilel trafik kurallarına göre haklı olsanız bile haksızsınız. Mantık şöyle çalışıyor: Siz, Allah tarafından İstanbul'da Dünya'ya getirildiniz. Yani kader, sizin İstanbul'da olmanızı emrediyor. Ne işiniz var Sudan'da? Kim dedi size kalkıp 4-5 saat uçak yolculuğu yapıp Sudan'a gidin diye? Aracınızı yol kenarına çektiniz, gelip biri arkadan sizin durmakta olan aracınıza vurdu. Haksızsınız! Çünkü, yabancısınız ve kadere karşı geldiniz.

Dedim ya Ortadoğu'da güvenlik önemli diye. Beyrut'tayım. Yine bir iş yapmaya gittik. Ülkede aylardır cumhurbaşkanı seçilemiyor. Hariri suikastından sonraki günler. İsrail bombalaması yeni bitmiş. Ortalık karışık. Biz Beyrut'ta iken sokak çatışmaları başladı. Havaalanına giden yollar barikatlarla kapatıldı ve Beyrut'ta mahsur kaldık. Hemen bizim Türk Konsolosluğu'nu aradık. Bir bayan çıktı telefona. Beyrut'ta olduğumuzu ve kaldığımız oteli söyleyince başladı avaz avaz bağırmaya: Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Kaç gündür Beyrut'tasınız? Beyrut'a böyle mi gelinir? Biz de sinirlendik ve size ne, size mi soracaktık nasıl geleceğimizi, siz kim oluyorsunuz diye yanıt verdik ama sonra pişman olduk. Meğer bu bayan, bizi korumak için kızıyormuş. Ortadoğu'da böyle mi dolaşılır derken kastettiği, havaalanında iner inmez bizim Türk Konsolosluğu'nu aramamız ve kalacağımız yeri haber vermemiz gerektiği imiş. Başımıza bir şey gelse bizi bulamayacak diye endişe ettiğinden kızmış bize. Biz de, hemen yelkenleri suya indirmesek de, tamam anladık, bir daha öyle yaparız diyerek hem gururumuzu koruduk hem de tükürdüğümüzü nasıl yalayacağımızı bilemedik. Karşımızdaki bayan, meğer iyi niyetinden kızıyormuş bize. Şimdi, işin daha komik tarafı da şu: Yollar açılıp havaalanına giderken bu bayanı arayıp, bizi merak etmenize artık gerek yok, Türkiye'ye dönüyoruz diye haber verdik. Kadıncağız da gülerek iyi yolculuklar dedi.

Suriye, Mısır, Irak, Lübnan derken, son günlerde olup bitenlerle anılarım canlandı. Daha çok hikayem var aslında. İşin ekonomisini, politikasını konuşurken, kişisel tecrübelerimi hatırlamak, orada yaşanan dramlara, hakim olan kültüre ve başımdan geçen hem biraz maceralı hem de sonu tatlı biten olaylara göz atmak istedim. Bir ara, bu yazıda anlattıklarımı başka açılardan da anlatmıştım:

http://ardatunca.blogspot.com/2010/02/valentino-achak-deng-valentino-achak.html
http://ardatunca.blogspot.com/2010/09/lubnan-hikayeleri.html

Ortadoğu, her şeyiyle zor bir coğrafya. Bir yanıyla da medeniyetlerin beşiği olmuş bir bölge.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.09.2013)

Tuesday, September 3, 2013

Ivır Zıvır Dünya

Lisede okuduğum yıllarda bütünleme sınavları Eylül ayında yapılırdı. Bütünlemeye kalanlar, Haziran ayında belli olur ve sıkıntılı bir yazdan sonra Eylül'de sınava girerlerdi. Kabataş Erkek Lisesi'nde okuduğumda, edebiyat hocam Oktay Tuncer bütünlemeye kalanları açıklarken, bu arkadaşlarımıza "Rauf" diye hitap ederdi. Mehmet Rauf'un Eylül adlı romanına atıfta bulunurdu. Biz de bu arkadaşlarımıza Rauf demeye başlardık. Bütün yaz aylarını ders çalışmak zorunda olmanın getirdiği sıkıntıyla geçiren bu arkadaşlarımız için Eylül ayı sınıfı geçmek ve geçmemek konusundaki belirsizliklerin ortadan kalkacağı sancılı bir ay olurdu. Ben bu sancıyı öğrenciliğimde hiç yaşamadım ama 2013 yazıyla beraber, öğrencilikte dalga geçtiğim arkadaşlarımın intikamı alınmış oldu. Bu arada, öğrencilikte çalışkan olduğum sanılmasın. Ne teşekkür, ne takdir alarak, ne de bütünleme yaşayarak tam bir vasat öğrenci profilim vardı. Hatta, 4.6'dan 5 alınca, "4.5'tan da 5 alıyorduk, 0.1 puan için boşuna çalıştım" diyerek üzülürdüm. Aslında, enerjisini çok verimli kullanan bir öğrenci olduğum da düşünülebilir.

2013 yılının yaz aylarını ve yeni başladığımız Eylül ayını tarihe not düşmek lazım sanırım. Fed bıktırdı. Bütün yazı parasal genişlemenin Eylül'de yavaşlayıp yavaşlamayacağını tartışarak geçirdik. Ekonomi için hiçbir önemi olmayan bu zamanlama tartışmasını, "verimli öğrenci" olma yönümü kullanarak fazla tartışmadım. Çünkü, iki senaryolu stratejiyle piyasalarda olabilecekleri değerlendirdim ve yol haritamı buna göre belirledim. Fed'in etkileyebileceği değişkenleri hesaba katarak görüşlerimi oluşturdum. Başka çare de yok. Çünkü, Fed üyelerinin her biri ayrı bir şey söylüyor. Söylentinin ve dedikodunun iktisadi analizi yapılamaz. Üniversite yıllarımda, Fizyokratlar'ın, Neo Klasikler'in, Keynesciler'in, Parasalcı'ların falan Fed üyelerinin söylemlerini tahmin etmek üzerinden bir analiz yaptıklarını öğrenmedim. Fed Watch diye bir şey var ama o, ayrı bir konu. Zaten bu ekollerin çoğu Fed'i görecek kadar uzun ömürlü olmadı da. Yine de bir kanaat belirtmek gerekirse, Fed tutanakları ve Suriye ile ilgili gelişmelerle, Eylül'de bir açıklama, parasal genişlemede ise daha sonra bir azaltma bekliyorum.

Eylül'de gündem yoğun. G-20 toplanıyor. Bir önceki toplantıda, tüketime destek vereceklerini söylediler. Şimdi de gelişmekte olanların merkez bankalarının ortak bir müdahalesi konuşuluyor. Tüketime destek, hane halklarının borçluluğunun artırılmasına izin verecekmiş. Yani, 2008 öncesine dönüş! Gelişmekte olanların da neye nasıl müdahale edeceklerini hiç anlamadım. Konu somutlaşırsa konuşuruz. Türkiye, elindeki $40 milyar rezervle nereye nasıl müdahale edecek bilemiyorum. Ancak, ortada beli kırılacak bir mevzu varsa da acımayız. Bunu da belirtelim. Başta BRIC üyeleri olmak üzere hiçbiri bizim gücümüzü test etmeye kalkmasın.

22 Eylül'de Almanya'da seçim var. Büyük ihtimalle Merkel çıkacak seçimden. Geçen akşam, Steinbrück ile bir Alman kanalında tartışma programında izledim kendisini. Kazanacak gibi gözüküyor. Kim kazanırsa, güç kazanmış ya da tazelemiş olacak. Bu durumda Almanya, başına dert gibi gözüken ülkelere karşı sertleşmeyi masaya getirir mi? Getirse de, getirmese de Euro Bölgesi için en kötü geride kalmadı. Bu en kötü denen şey, yeniden kapıyı çalabilir ve bir Avrupa turuna çıkabilir. Bu nedenle, Almanya seçimleri ve bölgeyi nasıl etkileyeceği önemli.

A.B.D., Ekim'de yine borç tavanını konuşacak. Yine, Cumhuriyetçi'ler ve Demokrat'lar beyanatlar verecek. Obama rest çeker gibi yapacak ve Amerika'da kamu harcamaları duracak mı sanıyorsunuz? Hayır. Bir sürü manevra çekilecek ama iş tatlıya bağlanacak. Gündemin meşgul olması lazım. Fed var, Suriye, İran, Rusya var, bu haberleri konuşmaya hevesli koca bir Dünya basını var. İlgiyi bir ara başka noktalara çekmek lazım. Tartışıyor, kavga ediyor gibi yapıp, "değerli denge" kavramı çerçevesinde Dünya kamuoyunun yatay ilgi düzeyine çekilmesi gerekiyor. Küresel bir gücün başı olarak Obama'nın herkesi ve her şeyi düşünmesi lazım.

Suriye işi de her şeyin ortasında duruyor. Küresel politik dengeler Suriye üzerinden belirleniyor. Eski dostlar yeni düşman, eski düşmanlar yeni dost oluyor. Nasıl oluyor? Bilmiyorum. Hayat garip bir şey. Afganistan'da da yaşanmıştı benzer bir hikaye. Irak'ta da yaşandı içi boş iddialar. Bu arada insanlar ölüyor, kan akıyor, vahşet yaşanıyor. Boşverin bu fani işleri. Ebediyete intikal ölümle olmuyor mu zaten? Ayrıca, bir diş gösterip çekilecekler Suriye'den. Ekonomiye etkisi ne olacak bunun? Gerçekten boşverin. Adam kimyasal silah kullandı sanılıyor ya! Gerisi önemli değil.

Üniversitenin ilk sınıfında Lipsey, Steiner ve Purvis'in ortaklaşa yazdığı iktisat kitabını okurken, "bu mesleği seçerek doğru mu yaptım" diye sormama neden olan bir analizle karşılaşmıştım. Savaşların kamu harcamaları yoluyla ekonomilere canlılık getirdiği ve ekonomik toparlamalarda önemli yeri olabildiği yazıyordu. Saftık, temizdik ve çocuktuk o zaman. Şaşırmıştım. Önce kabullenemedim okuduklarımı ama sonra, iktisadi düşünmeye çalıştım. Oysa, Jack London'ın Demir Ökçe'siyle başlamıştı öyküm.

Small is Beautiful (Küçük Güzeldir) diye bir kitap yazar Schumacher (eski Alman kalecisi ya da otomobil yarışçısı olanlar değil). Kitabın bendeki kapağında, "ekonomide insan önemliymiş gibi bir iktisadi yaklaşım" diye bir tanıtım ibaresi var. Felsefede ahlak var. Adam Smith de hatırı sayılır bir emek harcadı bu konuya. Yani, insan biliyor bir şeyler ama iş uygulamaya gelince olmuyor.

Sahi, bütün bu düzen bizim refahımız, özgürlüğümüz ve iyiliğimiz içindi değil mi? Biraz da ıvır zıvır tarafından bakalım istedim ekonomiye ve etrafımızda olup bitenlere. Ciddi yorumları Belgin Maviş ve Berfu Güven ile konuştuk bu sabah. Arşive atalım bu "Rauf" konuşmalarını:

http://www.cnbce.com/video/2013-bir-daha-yasanmaz
http://www.cnbce.com/video/eylul-hep-zordu

Arda Tunca
(İstanbul, 03.09.2013)