Pages

Friday, May 31, 2013

Taksim Gezi Parkı - 31 Mayıs 2013

Taksim metrosundan her çıkışımda el broşürleri dağıtan gruplara rastlamaktaydım son aylarda. İstekleri çok anlaşılabilirdi. Taksim'deki Gezi Parkı'nın yıkılmasını istemiyorlardı. İstanbul'da yeşil alanların giderek azalmasından ve parkların yerini betonların almasından rahatsızdı insanlar. Şehirlerin orta yerlerindeki yeşil alanlar, tarihe tanıklık etmiş noktalar önemlidir. Bu insanlar da bu önemin farkındaydı ve korunması için çaba gösteriyorlardı. New York, Londra, Paris, dünyanın daha pek çok şehrinin orta yerinde büyük parklar vardır. İnanın ki bizim Gezi Parkı'nın aslında lafı bile edilemez o parkların büyüklüğü karşısında. Fakat, bu küçücük park bile battı birilerine.

Gezi Parkı, bundan böyle bir hareketin, bir başkaldırının sembol yeridir ve sırf bu nedenle bile bugünkü haliyle korunması gerekir. Protestanların katledildiği meydanın Paris'te halen korunuyor olması gibi. Gezi Parkı, 31 Mayıs 2013 günü itibariyle anlam değiştirmiştir.

Polisin faşist tavrı Gezi Parkı ile başlamadı aslında. 1 Mayıs'ta, İnönü Stadı'nın kapanışında ve daha sonra başka irili ufaklı olaylarda giderek artan bir toplum nefretiyle halka saldırmaktaydı polis. Her iki günde de biber gazını tatmış bir kişi olarak olayları gördüm. Özellikle İnönü Stadı'nın kapanışına giderken ve Beşiktaş'ın oynayacağı karşılaşmada karşısında rakip yokken polisin ortalığı nasıl savaş alanına çevirdiğini gözlerimle gördüm. Altı aylık bir bebeği, Dolmabahçe Sarayı'nın önündeki nöbetçi kulübesine nasıl bir iç acısı ve panikle soktuğumuzu anlatabilmem mümkün değil. Dahası, stada girip de polise "siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Elinde bebekleriyle dolaşan insanların üzerine biber gazı attınız" dediğimde polisten aldığım cevabı da anlatabilmem mümkün değil. Fakat, affınıza sığınarak söylemek zorundayım. Gerçekleri görmek adına mecburum bunu yapmaya. Aldığım cevap şuydu: "Polis, adamın anasının ... kor."

Sadece Beşiktaşlı'lar için değil, tüm futbol sevenler için böylesine önemli bir günde otel açmaya gelmiş başbakan. Dışarı çıkarsa diye de polis Beşiktaş ile Dolmabahçe arasındaki yolda kaldırımdan taşan kalabalığı kaldırma geri döndürmeye çalışıyor. Başaramayınca, silahları çıkarıp havaya ateş açıyor. Halk da, silah çekmeyi gerektirecek ne yaptığını anlamayarak sinirleniyor ve polise tepki gösteriyor. Olaylar başlıyor ve büyüyor. Şenlik içinde geçmesi gereken bir gün, polisin tavrı ve bana yukarıdaki ifadelerle yansıttığı "demokrasi (!)" anlayışı nedeniyle cehenneme dönüyor. Başbakanın böyle bir günde neden otel açmaya geldiğini anlamak da zor. Başka gün mü kalmamıştı oteli açacak. O gün, yoldan gidenlerin ve stada girdikten sonra toplu halde bağıranların ne sözler sarf ettiklerini hiçbir gazete yazmadı. Cesaret edemedi çünkü. Televizyonlar da vermedi. Ben de söylemeyeceğim. Hepsini duydum ama.

Ben bu satırları yazarken, Gezi Parkı tıklım tıklım. İnsanlar biber gazı yemeye devam ediyor. Hükümetten ses yok. İnsanlar hastanelik olmakta, polis hışımla insanların üzerine saldırmakta. Hükümetten ses yok. İki ayyaşın kurduğu Cumhuriyet ile uğraşmak varken demokrasiye ayıracak zaman kalmadı çünkü. Suriye'deki olayları eleştiren hükümet, bugün İstanbul'un orta yerinde çok mu farklı şeyler yapıyor acaba? Ayrıca, Esad ile el ele, kol kola fotoğrafları olanlar kimdi geçmişte?

Taksim metro durağı kapandı. Bugün, Osmanbey'den Maslak'a metro ile giderken, Taksim tarafından gelen yolcuların gözyaşlarını gördüm. Korku içinde annelerine sarılan çocukları izledim. İki vatandaş içeride kavga ediyorlar. Biri diyor ki, "kardeşim bizim de dinimiz var, biz de abdestsiz namaz kılmıyoruz". Diğeri de, "sana ne benim namazımdan" diye bağırıyor. Diyalog, mantık çerçevesinde çok anlamlı olmasa da, kavganın büyük bir ayrışmayı, kutuplaşmayı temsil ettiğini anlamamak imkansız. Etraftaki insanlar, "sırası değil bunların şimdi" diye haykırıyor. İçerisi kalabalık ve bir arbede çıksa sonuç felaket.

Polis, Taksim'de askerle karşı karşıya geliyor. Polis, askere "sana da sıkacak bir şeyler buluruz" diyor. Sanki Lübnan'daki devlet ordusu ve Hizbullah'ın kendi ordusundan söz ediyoruz.

19 Mayıs günü kutlama yürüyüşlerinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kontrolündeki caddeler yerine, Beşiktaş Belediyesi'nin kontrolündeki caddelerden yürünebildi. 19 Mayıs bile bu ülkenin insanlarını, yönetimlerini bir araya getiremedi. İki belediye, ortak bir kutlamayı organize edemedi. 19 Mayıs, kimseyi birleştiremedi. Oysa, 94 sene önce o gün öylesine kenetlenmişti ki bu halk, yedi düvele dar etmişti Anadolu'yu. Yıllardır, içten içe yaşanan büyük kutuplaşma, ayrışma sonunda bu noktaya kadar vardı.

Toplumun artık, "onlar" ve "biz" diye ayrıldığını görmemek mümkün değil. Türkiye, az gelişmiş bir demokrasiye sahip. İnsanlarına göz göre göre zulüm yapan bir polis teşkilatının olduğu ülkelerde demokrasinin varlığından söz edilemez. Her aklına estiğinde "batsın sizin..." diye söze başlayan bir başbakanla demokrasi olmaz. Bitaraf olan bertaraf oluyordu ya, Gezi Parkı'nda yaşananlar işte bu sözlerin yansımaları. Mevcut iktidarın, demokrasi konusunda halktan nasıl bir not aldığını henüz bilemiyoruz. Bir de, halkla alay eder gibi "gündem değişiyor, memnunum" deniyor alkol yasasıyla ilgili olarak. İnsanlar alkolü evlerinde içsinler ama namaz da lütfen sokaklara taşmasın. Pisliğin içinde ibadet, dine de saygısızlıktır. Bu işin yeri caminin içidir. Ben günde beş vakit namazını camide kılıp, akşam da ailesiyle sofrasında içki de içen dindarlar çok gördüm ama sizin küçük dünyanız algılayamaz bunu.

Akşama Gezi Parkı'nda görüşmek dileğiyle.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.05.2013)

Monday, May 27, 2013

Amerikan Petrolü Jeopolitik Denklemi Değiştirecek mi?

II. Dünya Savaşı'nın başında, dünya petrolünün %63'ü A.B.D. tarafından üretilmekteydi. A.B.D, II. Dünya Savaşı ile beraber uluslararası politikada giderek artan gücünü perçinlemişti. O yıllarda Arap Yarımadası, İran ve Irak beraberce dünya petrolünün ancak %5'ine denk gelen bir üretim yapabilmekteydi. 1960 yılı ve sonrasında yeni petrol yatakları bulundu. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Venezüela, daha sonra aralarına Katar, Endonezya, Cezair, Libya, Nijerya ve Birleşik Arap Emirlikleri'ni de alarak O.P.E.C.'i yarattılar.

1971'de A.B.D.'nin Teksas'taki petrol yatakları, üretim kapasitesine ulaşmıştı. Büyüyen ve değişen ekonomisiyle, uluslararası politikadaki ihtiyaçları ile A.B.D.'nin petrol ihtiyacı, 1971-1976 yılları arasında neredeyse ikiye katlanmıştı. Hem A.B.D.'nin artan petrol ihtiyacı hem de dünya genelinde yeni petrol yataklarının keşfiyle, A.B.D.'nin petrol üretimiyle ilgili dünya genelindeki önemi zayıflamıştı. Bu nedenle, özellikle Orta Doğu'nun petrol kaynaklarına ulaşmak, bölgeyi yönetmek giderek artan bir öneme sahip olmuştu. 1973 yılındaki Yom Kipur Savaşı da gösterdi ki, Orta Doğu kaynaklı petrol arzı her an risk altına girebilir. Bu nedenle, Amerikan dış politikasında petrol ile ilgili her noktayı yönetmek son derece önemli bir politika amacı haline gelmişti. Her ne kadar dünya üzerinde demokratik kazanımlar adına bazı savaşlar verilmekteyse de, Greenspan "The Age of Turbulence" adlı otobiyografisinde, Irak'a gidilmesinin temel nedenini petrol olarak dile getirmişti.

A.B.D., 1920'lerden 1970'lerin başlarına kadar neredeyse hiç ara vermeden hem ekonomi hem de uluslararası politkada ve belki de akla gelecek tüm alanlarda sürekli bir yukarı gidiş grafiği ortaya koymuştur. Bu grafik, Arap-İsrail Savaşı ile son bulmuştur. Bugünlerde A.B.D., yeni bir uluslararası politika denklemi ortaya koyacak gelişmelere sahne olmaktadır.

A.B.D.'nin petrol üretimi, 30 yıldan uzunca bir süredir düşmekteydi. Şimdi ise artıyor. A.B.D.'nin O.P.E.C. ülkelerinden petrol ithalatı son 3 yılda %20 oranında düştü. Çünkü, doğal gaz rezervleri ve üretimi çok önemli boyutta arttı ve fiyatları yaklaşık %75 oranında düştü. Artan enerji üretimiyle A.B.D.'nin 2020'ye kadar dünyanın en büyük petrol üreticisi ve 2035'e kadar da kendi enerji kaynaklarıyla yetinebilen bir ülke konumuna gelebileceği tahminleri yapılıyor.

Yukarıdaki istatistikleri, geçtiğimiz günlerdeki bir yazısında Ian Bremmer çok net ifadelerle ortaya koydu. Pekiyi, bu istatistiki verilerin gelecek için anlamı ne? Dünya'daki güç dengeleri değişecek midir?

A.B.D.'de zaman zaman izolasyonist politika talep edenler ortaya çıkar. Daha çok Cumhuriyetçiler'in taraf olduğu bu görüşler, A.B.D.'nin uluslararası politikadan önemli ölçüde geri çekilmesi gerektiğini ifade eder. Görüşü savunanlar, iki tarafında koskoca okyanus olan bir ülkenin dünyanın başka yerlerinde bu kadar yoğun varlık göstermesini istememektedirler. Küreselleşmenin vardığı bugünkü noktada, A.B.D.'nin gelenekselleşen dış politika uygulamaları da düşünüldüğünde, izolasyon politikası uygulamak pek mümkün gözükmüyor. Ancak, A.B.D.'nin petrol bağımlılığının azalması ya da bir gün hiç kalmama ihtimalinin olması Dünya'nın çok sayıda sorunlu bölgesinden A.B.D.'nin geri çekilmesini beraberinde getirebilir mi? Buna net cevap verebilmek için uluslararası politika uzmanı olmak gerekiyor. Doğrusu, Irak'ta olduğu gibi fiziki müdahalelerle olmasa bile A.B.D.'nin uluslararası politikada bu bölgelerde yoğun olarak var olacağını düşünüyorum ve büyük ölçüde çekileceğine de pek ihtimal vermiyorum. Sadece, daha az Amerikalı'nın hayatına mal olacak başka yollar denenerek uluslararası politikadaki güç yine sürdürülecektir. Zira, ekonomik çıkarların savaşında hiçbir araç petrol kadar belirleyici değil. Ancak, bütün ekonomik çıkarlar sadece petrol ekseninde şekillenmiyor.

Jeopolitik gelişmelerde, A.B.D.'nin artan enerji gücü çok önemli. Fakat, Çin unsurunun denkleme dahil edilmediği her eşitlik yanlış kurgulanmış olacaktır. Çin, özellikle Afrika ülkelerine yoğun ilgi duymakta. Kendi doğal kaynakları var. Ancak, bunları çıkaracak, işleyecek ve dünya pazarlarına sunacak hamleleri yeteri kadar yapmış durumda değil henüz. Çin'deki enerji kaynaklarının A.B.D.'dekilerden daha zengin olduğu da iddia ediliyor. Ancak, bu iddiayı ispatlayacak ya da çürütecek kadar çalışma yapılmış değil. Bu nedenle, ihtiyaç duyduğu petrolün 2030'a kadar yaklaşık %80'ini ithal etmesi beklenen Çin'in doğal kaynak zengini olan ülkelerle sıcak ilişkiler geliştirmesi normal. Bu şartlar altında, A.B.D.'nin meydanı Çin'e bırakacağını pek sanmıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, enerji kaynaklarının verdiği destekle daha az sayıda Amerikan vatandaşının hayatına mal olacak çözümler bulunması için eli rahatlamış bir A.B.D. görebiliriz bundan böyle. Fakat, başta petrol olmak üzere doğal kaynakları zengin ülkelerden önemli boyutta geri çekileceği yönündeki fikirlere katılmıyorum. Bugüne dek elde ettiğim kişisel tecrübelerim de bana böyle düşündürüyor.

A.B.D.'nin enerjideki gücüyle ve başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin artan önemiyle jeopolitik dengeler değişecek. Ancak, bu işten yine karlı çıkacak olan A.B.D. gibi gözüküyor. Ancak, konu petrol ve emek olunca, insanlığın çevre ve çalışma haklarında neler kazanıp kaybedeceğini ayrıca ve mutlaka düşünmek gerekiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.05.2013)

Thursday, May 23, 2013

Not Defterimden Alıntılar XI: Günlük Hayat

Sıcak hava iyi gelmiyor. İlkbaharı beklerken, bir anda 35 dereceyi dahi gördüğümüz İstanbul'un Mayıs ayında günler zor geçmeye başladı benim için. Yaz aylarını serin şehirlerde geçireceğim bir düzene ihtiyacım var sanırım. Fakat, benim gibisine de az rastladım doğrusu. Çalışma odamın kliması öyle bir dereceye ayarlı ki, odama gelen çalışma arkadaşlarım yazın bile hırka ile geliyorlar bana ziyarete. Sıcak, beynimin fonksiyonlarını dahi durduruyor adeta.

Yaza girmeden iki tane varis ameliyatı olarak ağrılarımdan kurtuldum. İşin iyi tarafı, yatmak gerekmiyor. Hatta, hemen ayağa kalkıp yürümeniz isteniyor. İşin kötü tarafı benimle ilgili. Varis çorapları çok sıkı ve insanı delirecek hale getiriyor. Bu kadar sıcağa dayanamazken, ameliyat olmakta biraz daha geciksem tam bir işkenceye dönüşecekti o çorapları giymem. Diğer kötü taraf daha da kötü ama. Ameliyat, lokal anestezi ile yapılıyor. Lokal anestezinin daha iyi olduğu düşünülür ama ameliyatı geçiren kişi ben ise, öyle olmaz. Zira, televizyonda tıp belgeseli seyrederken dahi düşüp bayılmayı becerecek kadar ameliyat olan, yaralanan, acı çeken insanlara empati yapabilme yeteneğim var. Kandan ya da ameliyat görüntülerinden bayıldığımı sanır dostlarım. Ama, hayır. Bana, detaylı olarak bir ameliyat telefonda bile anlatılsa, birkaç dakika içinde telefonun diğer ucundaki kişi benden ses gelmeyince hattın kesildiğini düşünebilir. Oysa ben, yerlerde sürünen tansiyonla baygınlığımın ilk dakikalarının tadını çıkartıyor olabilirim. Bu konuda, kendimden daha beter bir insan tanımadım. Hiç tavsiye de etmiyorum. Ameliyattan sonra, bütün hastanede "lokal anesteziyle bayılan kişi" diye parmakla gösterilerek şanıma şan kattım.

Sevgili arkadaşım Didem Arslanoğlu, elimde sürekli gezdirdiğim not defterimi görünce dalgasını geçti benimle geçenlerde. Bu konuda dalga geçenim hiç de az değil aslında. Ancak, kolay unutma özelliğiniz varsa, yanınızda defteriniz olmadan yapamıyorsunuz. Not Defterimden Alıntılar başlığı altında yazdığım yazılar, gerçekten de not defterimden alıntılar. Bu blogun adı da bu nedenle Not Defterimden Alıntılar. Aklıma gelen herşey var o defterde. Her sene 3-4 tane bitiriyorum. Birisinden duyduğum bir kitabın adı, televizyon izlerken öğrendiğim bir bilgi, bir anda içimden gelerek anlatmak istediğim bir duygu, tasvir, v.s., o defterlerin arasında hep.

Bu aralar, tarih belgesellerine dadandım. Televizyonda film, haberler ve belgesel dışında birşey izlemiyorum pek. Yani, eğlence, yarışma, v.s. programlarına hiç ilgim yok. Bir de kendimin satın aldığı belgeseller var ki, onların yeri klasik filmler kadar özel. Bugünlerde savaş belgeselleri var gündemde. Savaşları izlemek keyifli değil belki ama öğrenmek, bilgi edinmek ve dahası, eski canlı görüntüleri seyretmek çarpıcı.

Roman okumayı özledim. Gazete, haftalık siyasi ve ekonomik dergileri sıkça okumaktan yoruluyor insan. Araya biraz da estetik katmak lazım. Beats Akımı üzerine okumak istediğim birkaç kitap var. Sürekli olarak okuduğum ve kendime bir hobi alanı olarak seçtiğim edebiyat incelemeleri kitaplarım var. Bir ara, Tanzimat Dönemi ile başlayıp, yavaş yavaş ilerliyordum. Türk Edebiyatı tarihi anlatan bir kitabın incelemelerini, analizlerini okuyarak, örnek olarak gösterilen kitapları okuyup, inceleme kitabına geri dönüyordum sonra. Fakat, bu yöntemle inceleme kitabının kaç yılda bitebileceğini siz düşünün artık. Bu durum, okuma alışkanlığı edinmem için bana ilkokuldayken Jules Verne'in İki Yıl Mektep Tatili kitabını alan babamın, kitabı bir türlü bitirememem karşısında verdiği tepkileri hatırlatıyor. Bana diyordu ki, bu tempoyla gidersen kitabın adında olduğu gibi 2 seneye kalmaz biter kitap inşallah; iyi ki Denizler Altında Yirmi Bin Fersah'ı almamışım. Benim Türk Edebiyatı üzerine okumalarım da bir ömürlük olacak anlaşılan.

Herşey iyi ama bugünlerde en büyük isteğim, hiçbir şey için koşturmadan birkaç gün geçirmek. Zamanla ve yapılacak işlerle yarışmak zorluyor. Üstesinden geliyorsunuz herşeyin ama arada ince bir çizgi var. Siz süreçleri yönetir ve dizginleri elinizde tutuyorken, süreçler sizi yönetmeye çok yaklaşıyor bazen. İşte o anda, kritik bir müdahale çok önemli. Yoksa, işler bir anda sarpa sarıyor. Toparlaması da çok güç oluyor. O hassas, ince çizgiye çok dikkat etmek gerekiyor hayatta. "Bir adım önde gitmek" adını verdiğim bir kuralım var iş yaşamımda. İyi ki alışkanlık edinmişim bu kuralı. Hayat çok daha zor olurdu yoksa.

Bu akşam, arkama yaslanıp, not defterime düştüğüm notlara baktım. Ekonomi haricinde bunlar çıktı içinden. Çok sıcak olacağı tahmin edilen bir yaz geliyor gibi. Tahminlerin tutmamasını can-ı gönülden umuyorum. Keyif dolu bir yaz olsun ama herşeyden önce.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.05.2013)

Wednesday, May 22, 2013

Krediler ve Tasarruf Açığı

2013 yılının ilk çeyreğinde Türk bankacılık sektörünün aktif büyüklüğü 1.428 milyar TL'ye ulaştı. 2012 yılı sonu itibariyle milli gelirimizin 1,417 milyar TL olarak belirlendiğini dikkate aldığımızda, bankacılık sektörümüzün, ekonomimizin büyüklüğünden çok az bir farkla yukarısında olduğunu görüyoruz. Hatırlanacağı üzere, Güney Kıbrıs'ta bankacılık sektörü ekonominin 7 katı büyüklüğünde idi. Büyük Britanya'dan ayrılma olasılığı olan İskoçya'da ise oran 12.54. Bu verileri, karşılaştırma yapmak amacıyla veriyorum sadece. Bizim bankacılık sektörümüzün küçük olduğunu ima etmeye çalışmıyorum.

2013 yılının ilk çeyreğinde bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi yıllık bazda %19.3 oranında, yani 38.8 milyar TL arttı. Bu artışını 16.2 milyar TL'lik kısmı K.O.B.İ. kredilerinden, 14.2 milyar TL'lik kısmı bireysel kredilerde ve 8.4 milyar TL'lik kısmı da kurumsal ve ticari kredilerdeki artıştan kaynaklandı.

Yukarıdaki rakamları daha anlamlandırabilmek için Türkiye'de geçerli kredi tasnifini de ortaya koyalım. Krediler, Kurumsal ve ticari, K.O.B.İ. kredileri ve Bireysel olmak üzere 3 grupta toplanıyor. Bireysel krediler, tüketici kredileri ve kredi kartları olarak 2 alt grupta inceleniyor. Tüketici kredileri de konut, taşıt ve ihtiyaç ve diğer krediler başlıkları altında 3 alt gruba ayrılıyor.

Bu yıl, K.O.B.İ. kredileri için kriter değişikliği yapıldı. Bilanço büyüklüğü ya da bir mali yıl içindeki cirosu 25 milyon TL olan şirketler K.O.B.İ. kapsamında değerlendirilirken, kriter alınan rakam 40 milyon TL'ye çıkarıldı. Bu değişiklik önemli. Çünkü, K.O.B.İ. kredilerindeki genişlemenin temel nedeni bu kriter değişikliği.

Kredilerin türlerinin toplam kredi hacmi içindeki paylarının gelişimine göz attığımızda, aşağıdaki manzara ile karşılaşıyoruz.

                                                   2010          2011          2012          Mart/2013
Kurumsal/Ticari                        %43.3        %43.4        %41.6        %40.6
K.O.B.İ.                                     %23.9         %23.8        %25           %25.7
Bireysel                                    %32.8         %32.8        %33.5        %33.6

Bu yılın ilk çeyreğinde, yukarıdaki kredi türlerinin artış hızına baktığımızda da, Kurumsal ve ticari kredilerde %2.5, K.O.B.İ. kredilerinde %8.1 ve bireysel kredilerde %5.4'lük artışlar görüyoruz. Bireysel kredilerin altında değerlendirilen tüketici kredilerinin alt gruplarında, konut kredileri %22.1, ihtiyaç ve diğer krediler ise %19.5 oranında artmış.

Rakamların bize anlattığı, kredi genişlemesinin bireysel krediler yönünde daha ağırlıklı olduğudur. Yukarıdaki tabloda, 2010 yılından bu yana görülen rakamlar da genel seyrin bireysel kredilerde artış şeklinde olduğunu ortaya koymaktadır. Genel bir iktisat kuralı olarak, cari işlemler açığının nedeni tasarruf açığı olduğuna göre, bireysel kredilerin toplam kredi hacminde payının artması arzu edilen bir durum değildir. Nitekim, yıllık bazda %19.3 büyüyen kredilere karşın mevduattaki büyüme %13.7'dir. Bankacılık sektöründe, toplam pasifler içindeki mevduat payı 2009'dan bu yana sürekli düşmektedir.

Bankacılık sektörümüz, mevduatı bir kredi kaynağı olarak sonuna kadar kullanmakla beraber, kredi hacmindeki büyümenin finansmanında dış kaynağın payı artmaktadır. Bu yılın ilk 3 ayında bankacılık kesimi, $9.4 milyarlık ilave borçlanma yapmış ve sektörün dış borç stoğu $121.1 milyar seviyesine gelmiştir. I.M.F. borcunun kapanmasıyla ilgili gelişmeler değerlendirildiğinde, bankacılık sektörü örnek alınarak, I.M.F. borcunun kapanmasının iktisadi analiz anlamında çok önemli bir gelişme olmadığı söylenebilir. Ancak, konunun siyasi boyutu kamuoyu tartışmalarında öne çıkmaktadır.

Türkiye'ye yabancı sermaye girişi güçlü bir şekilde devam etmektedir. T.C.M.B., uyguladığı faiz politikasıyla portföy yatırımları şeklinde Türkiye'ye giren kısa vadeli yabancı sermayeyi makro dengelere adapte edecek hale getirmeye çalışmaktadır. Moody's tarafından artırılan notumuzla beraber, kısa vadeli sermaye girişlerinin yönetilmesi daha da güçleşecektir. Ancak, F.E.D. tarafından parasal genişleme programının yılın sonuna doğru hafifletilmesi ya da sonlandırılmasıyla, T.C.M.B.'nin işi bir miktar rahatlayabilir.

Türkiye'ye yönelik yabancı sermaye girişlerini rakamla anlatmak için iç borç piyasamızdaki paylarına da bir göz atabiliriz. Yabancıların bu piyasadaki payı 2011'de %17.3 iken, 2012'de %23.2 ve Mart 2013 itibariyle %24.2 seviyesine yükselmiş. %24.2'nin parasal karşılığı ise $72 milyar.

Türkiye, yukarıda dile getirdiğim nedenlerle tasarruf açığını kapatmaya yönelik bir rotada ilerlemelidir. Aksi takdirde, dışarıdan gelen fonlarla büyümeyi finanse etmeye devam edecektir ki, bankacılık sektörüne ilişkin yukarıdaki örnek konuyu çok açık olarak anlatmaktadır. Bireysel emeklilikteki teşvik önemlidir. Finansal okur yazarlık konusundaki eğitim çalışmaları önemlidir.

Japon Halkı da ufak ufak para harcamaya başladı. Türkiye-Japonya arasında bir nüfus değişimi programı fırsatını da kaçırıyoruz yani. Tasarrufu öğrenmek zorundayız. Reel faiz negatif. Ancak, alternatifleri de var. Araştırmak gerekiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.05.2013)

Monday, May 20, 2013

Merkez Bankası Bağımsızlığı

2008'de başlayan küresel krizin "Minsky Moment" olarak niteleyebileceğimiz tarihinin 2006'nın başlarına denk geldiği, üzerinde genel mutabakat sağlanmış bir değerlendirmedir. 2008 yılı itibariyle, adına Büyük Resesyon denen sürecin para ve maliye politikaları açısından bazı politika uygulamaları alışkanlıkları değiştirdiği de yine genel kabul görmüş bir değerlendirme.

Küresel kriz, merkez bankalarının çok ön plana çıktığı bir süreci beraberinde getirdi. Krizin başında, özel sermayeli kuruluşların kurtarılması amacıyla kamu kaynaklarına yönelinmesi, krizin ilerleyen ay ve yıllarında maliye politikalarının kullanımını zora soktu. Özel kesimin borcu ve eriyen sermayesinin desteklenmesi, kamu borcuna dönüşerek maliye politikaları alternatiflerini tüketti. Bu şartlar altında, para politikaları yoğun olarak kullanılmaya başlandı. Hatta, para politikalarının alışılagelmiş uygulamalarına ilave olarak, merkez bankalarının üzerine çoklu işlevler yüklendi. Merkez bankalarının bağımsızlığı konusu, krizin oluşturduğu yeni koşullar altında tartışılmaya başlandı.

2008 krizi öncesine kadar, dünyadaki merkez bankalarında enflasyon hedeflemesi doğrultusunda oluşturulmuş para politikaları uygulamaları hakimdi. Ancak, enflasyon hedeflemesiyle, kriz öncesi dönemde oluşan varlık ve emtia balonlarını göremeyen, daha doğrusu oluşan bu balonlara odaklanamayan bir politika bütünü ortaya çıkmaktaydı. Böylece, bankacılık sektöründe, istikrarsızlık kaynağı olabilecek gelişmeler gözden kaçırmaktaydı. Krizle beraber, gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının odak noktası çok ciddi bir değişime uğradı. Enflasyon hedeflemesi dönemi kapandı ve resesyondaki ekonomileri yeniden büyüme platformuna oturtacak ve işsizlikle mücadele edecek yöndeki para politikalarının harekete geçmesi öncelik kazandı. Bu hedefler, para politikasının en geleneksel hedefi olan parasal istikrarın üzerindeydi.

Krizin, beraberinde getirdiği kaotik ortam merkez bankalarının bağımsızlığını geri plana itti. Bağımsızlıktan çok öne çıkan, çoklu hedeflere yönelim oldu. İşsizlikle mücadele, F.E.D.'in misyonunda zaten bulunmaktaydı. Ancak, enflasyon oranının yıllık %2.5'i geçmediği noktaya kadar işsizlik oranının %6.5'e düşmesi için para politikalarının kullanılacağının açıklanması, bir misyonun çok kesin çizgilerile ifade edilmesi anlamını taşıyordu. Tüm önemli merkez bankaları, işsizlik konusunda F.E.D. kadar netlik ifade eden açıklamalar yapmasalar da, işsizliği düşürmek yönündeki para politikalarını hareketlendirdiler. Aynı zamanda, resesyondaki ekonomilerini büyümeye yöneltecek ve büyümenin finansmanı sağlayacağı düşünülen politikalar açıkladılar. Dolayısıyla, politika yapıcılarının alanlarıyla merkez bankalarınınki örtüşür hale geldi. Gelinen bu nokta, merkez bankalarının bağımsızlıklarını kaybettikleri yönünde var olan şüpheleri tartışmalara dönüştürdü.

Merkez bankalarının parasal istikrar hedeflerine ilave olarak ortaya çıkan diğer hedefleriyle çoklu hedefler olarak niteleyebileceğimiz hedefleri, yapısal değişimlere ihtiyacı olan Euro bölgesi ekonomilerini ayağa kaldırmakta yetersiz kaldı. Kişisel görüşüm, yapısal değişiklikler gerçekleşmeden, Avrupa'nın zaman zaman belli ölçüde bir düzelme gösterse dahi sağlıklı olarak sürdürülebilir bir ekonomik yapıya ulaşamayacağı yönünde. Bu nedenle, halen Euro'dan çıkış olabileceği düşüncemi korumaktayım. Hatta, mevcut yapı içinde bazı ülkelerin Euro'yu terk etmesi gerektiği kanaatindeyim. Zira, Euro bölgesi için söz konusu olabilecek yapısal değişiklikler hayata geçene kadar, bazı ülkelerin olumsuz ekoonomik şartlara dayanamayacak noktalara gelebileceklerini yüksek bir olasılık olarak görüyorum. Zamanlamada tahmin imkansız. Ancak, tahminlerimde yanılsam bile, ekonomi öğretisinin sınırları dahilinde kalarak bu olasılığı göz ardı edebilmem mümkün değil.

Gelişmiş ekonomilerin merkez bankaları, parasal genişleme programlarıyla gelir dağılımını da etkileyerek ve yeni Gini katsayılarının oluşmasına yol açarak gelir eşitliği/adaletsizliği tartışmalarının da kaynağını oluşturdular. Bu alanda, çok sayıda makale ve kitabın yazılmasına da vesile oldular. Aslında, parasal istikrarı sağlamak yönündeki geleneksel amaç da gelir dağılımını etkilemekteydi. Ancak yeni dönemde üstlendikleri ilave fonksiyonlarla gelir dağılımını etkileme güçleri arttı.

Parasal genişlemenin kısa vadede genişleyici olan etkileri, uzun vadede enflasyonist bir süreci beraberinde getirebilir. Ancak, reel ekonomilerin parasal genişlemenin yoğun olarak kullanılmasına rağmen talep yaratamıyor olması enflasyona yönelik uzun vadenin ne zaman olduğu sorusunu gündeme tutuyor ki, buna bir cevap bulabilmek henüz pek mümkün değil. Avrupa dışına çıktığımızda, bu tahmini yapabilmek belki biraz daha az zor.

Gelişen ya da gelişmekte olan ülkelerde, iyi tanımlanmış, şeffaf merkez bankası politikaları yapısı piyasaların doğru yönlendirilmesi açısından son derece önemlidir. Ayrıca, merkez bankalarının gelişmekte olan ülkelerde özel sektörün kurumsallaşmasına önemli katkıları da bulunmaktadır. Bugün için görünen o ki, merkez bankalarının bağımsızlıkları büyük ölçüde zayıflamış durumda. Bu noktada, merkez bankalarının bağımsızlığı ile demokrasi arasındaki ilişki de sorgulanıyor.

Merkez bankası bağımsızlığını demokrasi ile beraber değerlendirdiğimizde, bir merkez bankasının ekonomik olduğu kadar politik bir kurum olup olmadığı da gündeme geliyor. Burada, çizgilerin çok net çizilmesi gerekiyor. Öncelikle, bir merkez bankasının bağımsız olabilmesi için amaçlarını hangi araçlarla yerine getireceği konusunda serbest olması ve aldığı kararların hükümetler tarafından terse çevrilebilir olmaması gerekiyor. Bu tanımlamada, ekonomi ile politikanın üstü üste bindiği kilit kelime "amaç" olarak ortaya çıkıyor.

Ekonominin amaçlarını belirlemek, seçilmiş hükümetin işi. Ancak, belirlenmiş amaçlara uygun para politikası araçlarını belirlemek merkez bankalarının bağımsızlığı çerçevesinde kendilerine ait. Yani, amaçlarla araçların belirlenmesi arasındaki çizgi önemli. Bu çerçevede, hükümetlerin merkez bankalarının kullandıkları araçlar hakkında yorum yapması, hangi aracın neden ve nasıl kullanılması gerektiğini sürekli dile getirmeleri merkez bankalarının bağımsızlığına kuşkusuz ki gölge düşürmektedir.

Merkez bankaları neden bağımsız olmak durumundadırlar? Bu sorunun cevabı, ekonominin uzun dönem ve kısa dönem analizleri ile açıklama bulmaktadır. Para politikası, doğası gereği uzun dönemli bir bakış açısına sahiptir. Uzun dönemli hedefleri olmayan bir para politikasının başarı şansı yoktur. Her ne kadar para politikası araçlarının kullanımı piyasalar üzerinde kısa dönemde etki yapsa da, üretim ya da enflasyon gibi makro değişkenler üzerindeki etkileri uzun dönemlidir. Diğer bir ifadeyle, makro değişkenler üzerindeki etkiler belli bir zaman aralığının sonunda görülür. Oysa hükümetlerin hedefleri çok daha kısa dönemlidir. Bu durum, demokratik olan ve olmayan tüm ülkeler için benzer bir manzara ortaya koymaktadır. Ayrıca, politikacılar ve onlarla beraber toplum, para politikası araçlarının kullanımıyla makro değişkenler üzerindeki etkileri arasındaki zaman boşluğunu anlayacak teknik bilgiye sahip de değildir. Bu nedenlerle, para politikası politikacıların kısa dönemli siyasi karar süreçlerinin bir parçası haline getirilmemelidir. Hele ki, hükümetlerden bağımsız olarak belli konularda milli politikalar belirlemekte güçlüğü olan ülkelerin merkez bankalarının bağımsızlığını zedelemelerinin olumsuz yanları çok daha fazladır. Demokrasinin iyi işlediği ülkelerde merkez bankalarının bağımsız bırakılmış olmalarının enflasyon ve büyüme üzerindeki uzun dönemli etkilerinin olumlu olduğu istatistiki verilerle ispat edilmiştir.

Bağımsızlığın diğer bir anlamı, popüler olmayan politika araçlarını uygulayabilmektir. Bağımsız kalarak, popüler olmayanı uygulayarak piyasadan kopmamak bir merkez bankası uygulaması hüneridir. Geçmişte, piyasanın taleplerini yerine getirmek pahasına adımlar atan merkez bankalarının hedeflerine ulaşamadıkları da görülmüştür. Bugün, son derece güçlü olan piyasalar karşısında bağımsız bir merkez bankasının elindeki para politikası araçlarını uygulamasıyla piyasa tepkileri arasında geçmişe göre çok daha hassas dengeler söz konusudur. Bu noktada karşımıza, merkez bankalarının inandırıcılığı kavramı da çıkmaktadır.

Genel olarak, piyasa beklentilerinin rasyonel ve merkez bankasının inandırıcılığının kuvvetli olduğu bir ortamda, para politikası arzu edilen sonuçları verir. Öyle ki, Phillips'in işsizlikle enflasyon arasındaki ters orantılı ilişkisini yok edecek bir gelişme dahi kaydedilebilir. Yani, enflasyonun düşürülmesinin sonucunda işsizlik Philips eğrisinin ortaya attığı teoriye aykırı olarak artmayabilir. Bu noktada ise, merkez bankalarının iletişim politikası ön plana çıkar. Zira, bağımsız bir merkez bankasının önemli bir güce sahip olduğu ortadadır. Küresel ekonominin içinden geçmekte olduğu kriz ortamında inandırıcılık ve iletişim son derece ön plana çıkmış önemli kavramlardır.

Merkez bankalarının bağımsızlığına ilişkin olarak çokça gündeme gelen bir soru şudur: Bağımsızlık kavramı çerçevesinde siyasi iradenin kontrol alanı dışına çıkarılmış olan bir merkez bankasının varlığı, demokrasiye aykırı değil midir? Benim buna cevabım hayır, değildir olacaktır. Zira, ekonomiye ilişkin hedefleri seçilmiş siyasi irade vermektedir. Merkez bankalarının ekonominin hedeflerini değil, para politikası araçlarını kullanmakta serbest olmaları yapıyı demokratik olmaktan çıkarmaz. Ayrıca, para politikasının teknik özellikleri nedeniyle günlük politik çekişmelerin içine girmemesi gerektiği de açıktır. Yine ayrıca, merkez bankası yönetiminin seçilmiş siyasiler tarafından atanması gerektiği de önemli bir kuraldır. Aksi takdirde, bir merkez bankasını oligarşik bir yapıya sokmuş olabilirsiniz.

Bir üst paragrafta anlatmaya çalıştığım koşullar altında, kamuoyunun bir merkez bankasından en büyük beklentisi politikaların şeffaflıkla açıklanmasıdır. Bilgi almak, kamuoyunun en temel hakkıdır. Bu anlamda, bizim merkez bankamızın son derece başarısız bir performans ortaya koyduğu söylenebilir. Örneğin, piyasada var olan çok sayıdaki faiz oranının kamuoyunda sadece belli bir kesim tarafından anlaşılabiliyor olması demokratik bir yapıda anlaşılabilir değildir. Para politikası, çok teknik detaylar içerse bile, basit bir anlatımla kamuoyunda dile getirilebilir. Acaba bizim merkez bankasının bu iletişim başarısını gösterememesi, bu yılın ilk çeyreğinde büyümeye geçiş amacının önünü tıkamış olabilir  mi? Tartışmaya değer. Zira, para politikasının geniş kesimlerce anlaşılması, makro ekonomik stabilizatör etkisine de sahiptir.

Merkez bankaları, temelde gecelik faiz oranlarını değiştirmek suretiyle uzun vadeli faiz oranlarını, sermaye piyasasında oluşan fiyatları, döviz kurlarını, v.s. etkilemektedirler. Ancak, özellikle uzun dönemli fiyatlar kısa vadedeki oranların ağırlıklı ortalamasının üzerine vade etkisiyle ilave edilen bir vade primiyle oluşmaktadır. Bu nedenle, bir merkez bankasının gelecekteki politika uygulamalarının öngörülebilirliği piyasanın gelecekle ilgili beklentilerini belirleyecektir. Bu da, uzun vadeli fiyatların şekillenmesine yardımcı olacaktır. Bir merkez bankası, kendi politikalarıyla ilgili ne kadar belirlilik içerecek şekilde davranıyorsa, piyasanın tepkileri konusunda da kendisi o kadar güçlü bilgi edinme şansına sahip olacaktır. Merkez bankalarının piyasayla güçlü iletişiminin mutlak bir sonucu piyasaların istikrar içinde çalışması ve öngörülebilirlik sahibi olması değilse de, istikrar ve öngörülebilirliliğe katkı yapan bir unsur olduğunu düşünmekteyim. Böylece, olası spekülatif balonları ya zayıflatan ya da bazen ortadan kaldıran bir rol oynayabilir.

Özetle, merkez bankalarının bağımsızlığının gerekli olduğunu düşünmekteyim. Kriz koşullarında, yukarıda dile getirdiğim genel ekonomik amaçların hükümetlere ek olarak merkez bankalarına da yüklenmesiyle merkez bankalarının araç bağımsızlığının üzerine amaçlarda da politikacıların karar süreçlerine girmeye mecbur bırakılmaları sonucu ortaya çıktı. Böylece, bağımsızlıkları zedelendi. Ancak, oluşan çoklu fonksiyonlar gereği piyasalarla daha fazla iletişim kurmak zorunda kaldılar. Az konuşan merkez bankası başkanlarının yerini, kendisinden daha fazla konuşma beklenen merkez bankası başkanları profili aldı. Zira, demokrasinin çalıştığı ülkelerde, politikacılarınkiyle örtüşen alanlarda kamuoyuna açıklama yapmak zaruri oldu.

Bu yazıda, genel olarak merkez bankalarının krizle birlikte değişen rollerini ve bağımsızlıkları konusunu ele aldım. Yukarıda ele aldığım kriterler doğrultusunda merkez bankalarını tek tek değerlendirmek okuyucuya kalsın. Trichet, Draghi, Greenspan, Bernanke, Kuroda, Yılmaz, Başçı, v.s. değerlendirildiğinde ortaya ne gibi sonuçlar çıkar?

Arda Tunca
(İstanbul, 20.05.2013)

Friday, May 17, 2013

Bir Not Artırımı Daha: Moody's ve T.C.M.B.

Baş döndüren bir 16 Mayıs 2013 ve aynı günü 17 Mayıs'a bağlayan bir gece yarısı yaşadık. Gündem çok yoğundu. Bu yoğun gündemi takip etmekte uykusuz da kalmak suretiyle zorlandık. A.B.D.'den gelen haberlerin saat farkı nedeniyle alehimize işlemesi de şanssızlığımız oldu. Bu sabah, 07:00-09:00 arasında, CNBC-e'de, Geri Sayım programının özel yayınında, Berfu Güven'in moderatörlüğünde Ahmet Mergen, Cüneyt Paksoy, Erkin Şahinöz ile beraber çok keyif dolu saatler geçirdik. Dünü ve dünü bugüne bağlayan gece yarısı meydana gelen gelişmeleri değerlendirdik. Ancak, yazma alışkanlığıma hakim olamadım ve dünün önemli gelişmelerini not defterime aldığım notlar üzerinden değerlendirdim.

Moody's, Türkiye'nin kredi notunu Baa3 seviyesine yükseltti. Yani, Türkiye Moody's tarafından artık yatırım yapılabilir ülke konumuna gelmiş oldu. Böylece, Kolombiya, Endonezya, Uruguay, Hindistan, Namibya, Azerbaycan ve Romanya ile aynı seviyede değerlendirilmiş olduk. Not artışının, başbakanın Obama ile görüşmesine denk getirilmiş olmasının siyasi bir mesajı da oldu. A.B.D., siyasi anlamda Türkiye ile yaptığı ya da yapmakta olduğu pazarlıkların bir karşılığı olarak Moody's desteğini güçlü bir şekilde kullanmış oldu. Siyasi tarafta, hangi ülkenin ne aldığı ya da verdiğini bilemeyiz ama Moody's üzerinden Türkiye ekonomisinin desteklenmiş olduğu çok net.

Derecelendirme kuruluşları, 2008 öncesinde uyguladıkları notlarla krizin değil gelmekte olduğunu, gelebileceğini dahi hesaba katmayan yaklaşımlarıyla çok ciddi itibar kaybına uğramışlardı. Siyasetin içinde fazlaca yer almaları da itibarlarını zedeleyen bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, dünyadaki yatırımcı kitlesinin derecelendirme kuruluşlarının notlarını kriter olarak almaya devam etmeleri ve yerine başka bir uygulama geliştirememeleri bu şirketlerin halen önemsenmesi sonucunu doğuruyor. Örneğin, dünyadaki bazı fonların bir ülkeye yatırım yapmasının ön koşulunun, ilgili ülkenin en az iki derecelendirme kuruluşundan yatırım yapılabilir seviye notu alması gerekliliği, derecelendirme kuruluşlarının önemini ayakta tutan bir unsur.

Yukarıda değindiğim önemli olma olgusunun sonucunda, Türkiye'yi şimdi neler bekleyebilir sorusu karşımıza çıkıyor. Sırayla değerlendirelim:
  1. 5 Kasım 2012'de Fitch tarafından notumuz yatırım yapılabilir seviyeye getirildiğinde, uluslararası sermayenin Türkiye'ye yönelmesinin önünün açıldığını vurgulamıştık. Şimdi bu etkinin daha da güçlenmesini bekleyebiliriz. Uluslararası sermaye girişleri verilerini takip edeceğiz.
  2. İkinci bir not artırımı sonucunda, portföy yatırımlarının daha uzun vadeli yatırım planlarıyla Türkiye'ye girmesini bekleyebiliriz. Bu konuya biraz şüpheli yaklaşmaktayım. Zira, Türk sermaye piyasasının derinliği ve mevcuttan daha uzun vadeli giriş yapmaya niyetli uluslararası sermayenin satın alabileceği varlıklar açısından bazı soru işaretleri taşımaktayım.
  3. Yurt dışından borçlanmadaki maliyetlerimizin düşeceğini düşünebiliriz ki bu konuda pozitifim.
  4. Cari şlemler dengesinde olumsuzluklarla karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü, TL'de yaşanabilecek değerlenmenin sonucunda ithalatı giderek daha cazip kılan bir kur ile baş etmek durumunda kalabiliriz. Bu noktada, önlem olarak T.C.M.B.'nin faiz koridorunun alt bandını kullanacağı aşikar. Ancak, söz konusu faizin 16 Mayıs itibariyle %3.5 olarak belirlendiğini ve burada alınacak yolun giderek kısaldığını göz ardı etmemek gerekiyor.
  5. Dünyanın farklı sermaye piyasalarında yatırım olanaklarının daralmasıyla beraber önemli merkez bankalarının parasal genişleme politikalarının ne zamana kadar devam edeceğini dikkatle izlemek gerekecek. Küresel likiditenin yüksek seviyelerde olduğu bir dönemdeyiz. Ancak, F.E.D.'in aylık $85 milyarlık tahvil alım programını bu yılın sonunda ya da sonuna doğru sonlandırma olasılığı mevcut. Bu durum, uluslararası sermayenin Türkiye'ye girişlerini azaltıcı bir unsur olabilir.
  6. Türkiye'ye yönelen uluslararası sermayenin güçlü bir trend izlemesi ve T.C.M.B.'nin faiz koridorunun alt bandında değişiklik yapma olanağı kalmadığında neler olabileceğini de düşünmek gerektiği kanaatindeyim. İlk etapta döviz rezervlerine güvenilecek olsa da, ardından neler yapılabileceğini basiretli bir ekonomi yönetiminin hesaba katması gerektiğini düşünüyorum.
  7. Not artışından sonra en önemli beklenti doğrudan yatırımlarda artış gerçekleşmesi yönünde olmalıdır. Olacak mı? Doğrusu beklemiyorum. Uzun vadeli yatırım özelliğine sahip olan doğrudan yatırımların bir ülkeye gelmesi için diğer şartlar elverişli olduğunda not artırımı ancak destekleyici olabilir. Diğer şartları sağlamakta çok geri kaldık. Rakamlara bakalım ama niteliğine de bakalım. Özelleştirme, var olan bir özel sektör şirketinin yurt dışına satışı gibi bir kerelik işlemlerin nicelikte doğrudan yatırım olarak değerlendirilmesi yerine, niteliksel boyuta odaklanılması gerekir. Bu noktanın altını özellikle çizme gereği görüyorum.
Moody's tarafından yapılan not artırımı dışında, S&P tarafından yapılan bir açıklama dikkat çekiciydi. Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir bir toparlanma içinde olduğu açıklandı. Sürdürülebilirliğin sağlanmasının düşük büyüme oranlarıyla mümkün olacağı varsa bu ifadenin ardında, mutabıkım. Zira, tasarruf yapamayan bir ülkenin dış şokları abzorbe edecek risklerle beraber büyüyebilmesi ancak sınırlı düzeyde olabilir. Örnek, 2011'deki cari açığın ardından 2012 yılında alınan tedbirlerle büyüme oranının %8.5'ten %2.2'ye düşmesi. Bu nedenle, Türkiye için sürdürülebilir olan, düşük büyüme hızıdır. Kastedilen bu ise, bir itirazım yok. Daha yüksek büyüme hızına ulaşmak istiyorsanız tasarruf yapmak zorundasınız. Bunu başaramıyor olduğumuza göre, %4 civarı bir büyüme oranıyla sürdürülebilir bir büyüme oranı yakalayabiliriz. Bu da Türkiye'ye yetmez. Fakat, bu büyüme oranıyla Hans, Jack, Francoise adındaki dostlarımızın paralarını bir anda ülkemizden çekmesinin yaratacağı riskleri kontrol edilebilir seviyelerde tutabiliriz. Bu tasarruflar, Ahmet, Mehmet, Ayşe'nin tasarrufu haline gelmeden risksiz ve daha yüksek büyüme oranlarını unutalım. S&P'nin Türkiye için neden bu kadar methiyeler içeren yorumlar yapmaya başladığı da siyasi bir yorum çerçevesinde değerlendirilebilir. Birkaç ay önce başbakan ve S&P arasındaki söz düellosunu hatırlamakta fayda var.

T.C.M.B. 16 Mayıs'ta faiz indirdi yine. Böylece faiz koridoru %3.5-6.5 aralığına indi. Koridorun üst bandı, yine simetri korumak gibi ulvi bir amaç için indi. Çok önemli bir para politikası aracının kullanıldığı sanılmasın sakın. Amaç, simetriyi korumak. Ne demek olduğunu anlamıyorum. Bugüne kadar okuduğum hiçbir para teorisi ve politikası kitabında simetri koruma amaçlı para politikaları diye bir başlığa rastlamadım. Politika faizi %4.5 oldu. Yani, üç ana faizde 0.50 puanlık indirimler geldi. Politika faizi indiriminin ve kısmen de üst banttaki indirimin amacı, bir türlü arzu edilen büyümeye geçemeyen ekonomiyi toparlamak. Zira, son açıklanan cari açık verileri büyümenin istikrarlı bir rotaya oturmamış olduğunu gösterdi. Esas önemli amaç ise koridorun alt bandını indirerek güçlü uluslararası sermaye girişlerinin önünü keserek TL'nin değerlenmesini engellemek. T.C.M.B.'nin bir anda 0.50 puanlık agresif bir indirime gitmesinin iki nedeni olabilir: ya not artırımı T.C.M.B tarafından önceden biliniyordu ya da bir riske girilerek bu agresif faiz indirimi gerçekleştirildi.


Arda Tunca
(İstanbul, 16.05.2013)

Friday, May 10, 2013

Gary Gensler - Türev Ürünler - Kapitalizm

18 yıl Goldman Sachs gibi büyük bir yatırım bankasında çalışmış birinin türev ürünlerle ilgili düzenlemeler getirici yasaların altına imza atmak istediğini birisi söylese pek inandırıcı gelmeyebilir. Ancak, bir önceki İtalya başbakanı Monti de eski bir Goldman Sachs çalışanı olarak İtalya'yı derin Avrupa krizinden çıkaracak önlemleri almaya çalışmıştı. Monti'yi gördükten sonra, bazılarımızın yatırım bankacıları hakkındaki fikirleri değişmiş olabilir ama yine de türev ürünleriyle ilgili yasalar geçirmeye çalışan bir yatırım bankacısını görmek şaşırtıcı olabilir.

Bugünlerde, Gary Gensler adında eski bir yatırım bankacısı, A.B.D.'de bir yasa geçirmeye çalışıyor. Bu yasa, türev ürünlerin sebep olabileceği risklerin A.B.D.'yi etkilememesini amaçlıyor. Yasaya göre, A.B.D. kökenli finans kurumlarının yurt dışında gerçekleştirdikleri türev piyasası işlemleri Amerikalı müşterilerini etkiliyorsa, bu işlemlerle ilgili olarak Commodity Futures Trading Commision adlı kuruma bilgi verilecek. A.B.D.'li firmaların ya da yurt dışındaki iştiraklerinin türev işlemlerine dair garantiler vermiş olmaları da mümkün. Bu işlemler de yine komisyona bilgi verilmesi gereken işlemler kategorisinde yer alıyor. Gary Gensler, komisyonun başındaki kişi.

Gensler, Bill Clinton döneminde, emtialar ile ilgili türev piyasalarının (credit default swap ve diğer türev ürünler) regülasyonlardan muaf tutulmasını sağlayan bir yasanın (Commodity Futures Modernization Act of 2000) geçirilmesine destek olmuş. Yani, 2008 krizini doğuran nedenlerden birinin bir nevi hazırlayıcısı rolünü üstlenmiş. Ayrıca, işletmelerde muhasebe uygulamaları ve kurumsal yönetim ilkelerini düzenleyen Sarbanes-Oxley Yasası'nın mimarlarından senatör Paul Sarbanes'e danışmanlık da yapmış. Yani, hem regülasyon hem de deregülasyon tarafında yer almış.

Gary Gensler, yukarıda sözünü ettiğim yeni yasayı bu yılın Temmuz ortalarına kadar çıkarmak istiyor. Ancak, piyasanın direnişiyle karşı kaşıya. Piyasa, bu yasanın geçmesi halinde A.B.D.'li firmaların uluslararası rekabette dezavantajlı bir duruma düşeceğini söylüyor. Müşterilerin, A.B.D. firmaları yerine başka ülke kokenli firmalara yöneleceklerini dile getiriyor. Ayrıca, A.B.D.'nin çıkaracağı bu yasanın diğer ülkelerin yasalarıyla çelişkiler yaratacağını ve uyumsuz bir hukuki yapı ortaya koyacağını ifade ediyor. İngiltere, Rusya, Japonya ve Almanya da A.B.D.'nin çıkarmak istediği bu yasaya itiraz ediyor. Hatta, Amerikan hazine sekreteri Lew ile de konuyu görüşmüşler.

JP Morgan Chase, London Whale adı takılan çalışanının türev ürünlerle aldığı riskler yüzünden geçtiğimiz yıl $6 milyarlık bir zarar yazmıştı. Yine JP Morgan Chase örneğinden gidilecek olursa, bankanın geçtiğimiz yıl sonunda $70 trilyonluk türev ürünlerde işlem büyüklüğü söz konusuydu. Bu rakamın büyük bir bölümü de A.B.D. dışındaki ülkelerde gerçekleştirilen işlemlerden oluşmaktaydı. Ayrıca, 2008 krizi sırasında $600 trilyon olan türev ürünler piyasasının büyüklüğü bugün $700 trilyon civarına ulaşmış durumda. Sözünü ettiğim rakamlar çok büyük ve halen dünyanın daha da derin bir krize sürüklenmesi için yeteri kadar tehdit yaratabilecek güce sahip. Gary Gensler'in önceden yaşadığı bir kişisel tecrübesi de türev piyasasıyla ilgili bugünkü tavrını açıklar nitelikte. Gary Gensler, Asya Krizi'nin etkilerinin yoğun olarak hissedildiği 1998'de, o krizin batırdığı Long Term Capital Management firmasını ziyaret ediyor, $1.2 trilyonluk türev ürünleri işlemlerinin Cayman Adaları üzerinden yapıldığını ve işlemlerin detaylarına ulaşılamadığını görüyor.

Yukarıda anlattıklarım, global ekonomik mimariyi yakından ilgilendiren bir konu olduğu için radarıma takıldı. Global ekonomik mimarinin değiştirilmesi gerekiyor. A.B.D., Dodd-Frank Yasası ile 2010'da önemli bir yol aldı belki ama ortada asimetrik bir durum var. Tek tek ülkeler ve bölgeler kanunlar yapıyorlar ama pekçok finansal ürün global ölçekte üretiliyor ve dolanıma çıkıyor. Küresel ekonomik sorunlar küresel kurumlara, yönetimlere ve herşeyden önemlisi ortak akla ihtiyaç duyuyor ama böyle bir oluşum ya da fikir birliği yok. Yani, küresel ekonomik mimari küresel boyutta şekil değiştiremiyor. Bölgesel çabalar ise, yönetsel açıdan yanlışlara yol açıyor. Zira, küresel gelişmeler bölgesel kararlarla çarpık olarak şekilleniyor.

Türev ürünler yoluyla, riskler el değiştiriyor ama ortadan kaldırılmıyor. Aynı odanın içinde diyelim ki 5 kişi var ve odanın içinde de bir al bombası duruyor. Bombayı, herkes kendi elinden çıkartmaya çalışıyor, birbirine atıyor. Ancak, bomba patladığı anda, en büyük zararı bombayı elinde tutan görse de, odadaki herkes ağır hasar almış oluyor. Türev piyasalardaki durum da böyle. Türev ürünlerin küresel ölçekte mutabakata varılmış regülasyonlar ile düzene sokulması şart. İçeriklerine ilişkin önemli düzenlemeler getirilmesi lazım.

Dünya, 1800'lerin sonunda muazzam bir küreselleşme yaşamıştı. İki tane Dünya savaşı oldu sürecin sonunda. Bugün, yine küreselleşme çok önemli boyutlara gelmiş durumda. Ancak, neredeyse sadece finans kapital küreselleşti. Diğer küreselleşme unsurlarıyla finans kapital arasındaki mesafe çok açılmış durumda. Madem neo-liberal olunacak, madem deregülasyon olacak, o halde bu fikirlerin altyapısı için de uygun kurumlar kurulacak ve bölgesel asimetriler ortadan kaldırılacak. Kapitalizm, özünde küresel bir olgu çünkü.

Raghuran Rajan'a ait güzel bir söz okudum geçtiğimiz günlerde: Serbest piyasa ekonomisine inanıyorum ama laisse-faire görüşüne inanmıyorum. Kapitalizm, ya küresel boyutta ya da en azından bölgesel boyutta Mundell-Fleming'in önerisine bağlı kalmaya çalışacak ve onu geliştirerek felsefesine uygun ilerleyecek ya da birileri Stéphane Hessel'in öfkelenin tavsiyesini yerine getirecek. Genç işsizliğinin Avrupa'nın bazı ülkelerinde %50'lerin üzerinde olduğunu düşünürsek, öfkelenme potansiyelinin yükseldiğini söyleyebiliriz. Bir önceki denemede, Dünya çok öfkelenmişti.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.05.2013)

Tuesday, May 7, 2013

Tasarruflar ve Yatırım Araçları Alternatifleri

Dünya bizi hiç alışık olmadığımız gelişmelerle karşı karşıya bırakıyor derken biz de hiç alışık olmadığımız gelişmelerin ortasında buluverdik kendimizi. Gösterge faizin %4.96'ya kadar inmiş olması ve halen faizlerin inebileceği yönünde güçlü sinyallerin var olması, bizleri ister istemez böyle düşünmeye sevk ediyor.

Geçtiğimiz hafta, E.C.B. faiz oranını %0.75'ten %0.50'ye indirdi. Bu durum, Türkiye'ye olan kısa vadeli sermaye akımlarının kuvvetlenmesi için ilave bir neden oldu. Zira, bizim faiz oranlarımız tarihi dip noktaları görse de, halen Avrupa'ya göre daha cazip. Yani, kısa vadeli sermayeyi cezbedecek bir ortamımız var. Bu durum, T.C.M.B.'nin para politikasını belirlemede kullandığı önemli değişkenlerden biri olan reel efektif döviz kuru endeksini etkiliyor. Ayrıca, yıllık enflasyon Nisan ayında %6.1 oldu. Bir önceki ay %7.3 idi. Böylece, Nisan'daki reel efektif döviz kuru endeksi 121.10'u gördü ki mevcut gelişmeler, endeks değerinin daha da yukarı gidebileceği sinyalini veriyor. Bu sinyal, aynı zamanda T.C.M.B.'nin faiz indirimine devam edeceği mesajını da veriyor. Zaten, T.C.M.B. bu mesajını geçen hafta netleştirdi. Hatta, negatif reel faiz ortamına alışılması gerektiğini de söyledi T.C.M.B. başkanı.

İçinde bulunduğumuz sürecin önemli bir etkisi, bankaların ticari kredilerden çok bireysel kredilere ağırlık vermesi oldu. Çünkü, bireysel kredilerin faizi bankaların reel kazançları açısından daha avantajlı. Bankalar da, kaynaklarını daha yüksek getirili alanlarda plase etmenin yollarını aramaktalar. Bu durum, makro dengeler düşünüldüğünde olmasını pek arzu ettiğimiz bir durum değil. Zira ekonomimiz, yatırım ve yatırımların tetikleyeceği istihdam artışına ve dolaylı olarak da tasarruf artışına ihtiyaç duyuyor. Bireysel kredilerin ivmelendiği bir ortam, mevcut konjonktürde faydalı değil. Ancak, negatif faiz ortamının tasarruf artışını teşvik etmediği gerçeğiyle de karşı karşıyayız.

Negatif reel faiz olgusu, 24 Ocak 1980 kararları öncesinde Türkiye'nin karşı karşıya olduğu bir durumu ortaya koymaktaydı. Meşhur 24 Ocak kararları sonrasındaki liberalleşme hamleleriyle bankacılık sektörünün faiz oranlarını serbestçe belirleyebilmesi sonucu pozitif reel faiz uygulaması başlamıştı. 1980 yılı ile bugünün arasındaki  fark, 1980'de kanunlar ile, bugün ise piyasa dinamikleriyle negatif reel faiz bölgesine girilmiş olması. Ancak daha da ilginç ve alışılmadık olanı, tarihi dip seviyelerde dolaşan faiz oranlarımızın dahi kısa vadeli yabancı sermayeyi çekecek güce sahip olması. Moody's tarafından bir not artırımı yapılabileceğine dair oluşan güçlü piyasa beklentisi de yine kısa vadeli sermaye akımlarının Türkiye'ye yönelik olarak güçlü bir seyir izleyebileceğine işaret ediyor. Bütün gelişmeler belli bir noktaya kadar lehimize gibi gözüküyor ama makro ekonomik dengenin korunması için bu gelişmelerin iyi yönetilmesi gerekiyor.

Negatif reel faiz ile ilgili olarak geçtiğimiz günlerde bir yazı (http://ardatunca.blogspot.com/2013/04/negatif-reel-faizin-olas-sonuclar.html) yazmış ve yayımlamıştım. O yazımda, negatif reel faiz nedeniyle spekülatif davranışların artan oranda gözlemlenebileceğine dair bir tespitte bulunmuştum. Bu tespitin arkasında, yatırımcıların hangi alanlarda yatırım yapacaklarına dair kuşkuları ve şüpheleri önemli bir rol oynuyor. Türkiye'de halen tasarrufların %75'i mevduat hesaplarında durmaktayken, enflasyondan korunma çabasının arttığını gözlemlemekteyim. Spekülasyon, son zamanların gözde ifadesiyle finansal okur yazarlığa sahip yatırımcıların ortaya koyabilecekleri bir davranış modeli. Nitekim, arada sırada karşılaştığımız ani fiyat hareketleri küresel boyutta ya da finansal okur yazarlığın yüksek oranda olduğu ülkelerde daha çok gözlemleniyor. Riskli bir davranış modeli ama insanoğlu heyecan aramaktan geri duramıyor.

Yatırım yapacak geleneksel araçlara güvenimiz kalmadı ama enflasyona da yenilmek istemiyoruz. Bu durumda ne yapmamız gerekiyor? Üstelik, Türkiye için en geleneksel yatırım araçlarından biri olan altın herkesi hayal kırıklığına uğratmışken. Bu yazı, kesinlikle bir yatırım tavsiyesi vermeye yönelik değildir. Ekonominin prensiplerine bakarak makro ekonomik bir değişken olmak özelliğiyle Türkiye'de tasarrufların nasıl artabileceğine odaklanmak amacındayım.

Tasarrufların artması için, yatırım yapmak hedeflenmeli. Spekülatif davranış sergilemek, insanın doğasında var belki ama bu davranış modeliyle yatırım yapmak arasında büyük farklar sözkonusu. Nitekim, dünya öylesine radikal felsefi tartışmalarla karşı karşıya ki, bazı ülkelerde kanun koyucularla finansal piyasa aktörleri arasında daha sıkı kontrol mekanizmalarının oluşturulup oluşturulmamasına dair sert tartışmalar yaşanıyor. Kanun koyucuların bazılarının amacı, finansal kurumlara daha sıkı denetim getirmek ve hatta bazı finansal ürünleri yok etmek. Böylece, spekülasyonun yol açacağı riskleri bertaraf etmek. Ekonomi bilimi, spekülasyon olgusunun varlığını kabul etmek zorunda ama yatırımların ancak tasarruflarla yapılabileceğini söylüyor. Büyümenin kaynağı tasarruftur.

Ekonominin perspektifinden bakınca, tasarrufların artması için madem ki mevduat enflasyona karşı tasarrufu koruyucu özelliğini yitirmiş durumda, o halde uzun vadeli düşünmek kaçınılmaz oluyor. Bunun için de, yatırım uzmanlarına gidip hisse senetlerini, devlet ve özel sektör bono ve tahvillerini, farkllı enstrümanlarla oluşturulmuş fonları, v.s. konuşmak gerekiyor. Bireysel emeklilik sistemi de zaten farklı enstrümanlarla oluşturulmuş fonlardan meydana geliyor. Üstelik, fon kompozisyonunu yılda birkaç kez değiştirmek de mümkün. Tasarruf yapmanın en akılcı yolu, uzun vadeli düşünerek mevduata alternatif yatırım araçlarını öğrenmekten geçiyor. Bireysel kredilerde artışa değil, tasarrufta artışa ihtiyacımız var. Tasarrufların alternatif yatırım araçları kullanılarak artması, portföy yönetenlerin daha fazla pazarlama faaliyetlerine odaklanması ve kendilerini tanıtmalarıyla mümkün. Türkiye'de finansal okur yazarlığın düşük olduğu yönünde son günlerde dile getirilen tespitlerle mutabıkım.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.05.2013)