Pages

Tuesday, April 30, 2013

Kriz Çevreye Bile Zarar Veriyor

Amaç, küresel ısınmanın önlenmesi idi. Avrupa öncülük etti ve bir karbon ticareti piyasası (cap-and-trade system) oluşturuldu. Piyasa, 2005 yılından bu yana faaliyette. Üretim yapmakta olan firmalar, yıllık olarak salımını yapacakları miktarda karbon için ihaleyle bir sertifika satın alıyorlar. Bir sertifika, bir ton karbon yakmaya hak kazanmanın maliyetini ifade ediyor. Eğer, faaliyette bulundukları sektördeki talep ve piyasa hareketliliği sonucu yakmayı planladıklarından daha fazla karbon ihtiyacı içindeyseler, karbon ticaretinin yapıldığı bir nevi ikincil piyasada, elinde fazla sertifikası olanlardan bu sertifikaları satın alıyorlar. Bu sertifikaları, sadece üretim ile ilgili firmalar değil, finans şirketleri de satın alıp ticaretini yapabiliyor. Bu piyasaya Avrupa öncülük etti ve dünyanın farklı yerlerinde küçük bazı bölgesel piyasalar da oluştu. Örneğin, Avustralya, Güney Kore, Kaliforniya Eyaleti, Çin'in çok sayıda bölgesi.

Model, karbon salımı miktarının azalmasına sebep olsun ve üretim yapan sektörler alternatif enerji kaynaklarına yönelsinler diye kuruldu. Yani, çevreyi en çok kirleten kömür kullanımına son verilmesi ve doğal gaz, güneş ve rüzgar enerjisi gibi alternatif enerji kaynaklarının özendirilmesi hedefleniyordu. Ancak, 2012'de İngiltere karbon salımı miktarını %30 oranında artırdı. Benzer bir şekilde, diğer Avrupa ülkelerinde de karbon kullanımı miktarı arttı. Çünkü, karbon ticareti modelinde sertifikaların arzı sınırlı tutulacak, böylece fiyatları artacak ve bu ticaret modelinde karbon salımı izni tükenince firmalar çaresiz olarak alternatif enerji kaynaklarına yönelmek zorunda kalacaklardı. Fakat, krizle beraber üretimin çarkları yavaşlayınca bu sertifikaların fiyatları da çöktü. 16 Nisan günü, hemen hemen 10 dakika içinde €5 olan bir sertifikanın fiyatı €2.63'e geriledi. 2008'de ise bir sertifikanın fiyatı €30 idi. 2011'de ise €20 seviyelerine düşmüştü. Fiyatların böylesine çökmesi karşısında karbon tüketimi ekonomik cazibesini yitirmedi. Karbon piyasasındaki karbon tüketimi izni miktarında bugünlerde 800 milyon tonluk bir fazlalık olduğu hesap edilmiş durumda. Fiyatların düşüklüğü de bu durumdan kaynaklanıyor. Avrupa'daki krizin boyutunu bu arz fazlalığı verisiyle de okumak mümkün yani.

16 Nisan'daki ani fiyat inişinin son dönemlerde başta altın olmak üzere emtia fiyatlarındaki düşüşle ilgisi yok yalnız. Bu piyasanın giderek çöktüğünü görenler, planlanmış olan sertifika ihalelerini 3 yıl kadar ertelemeyi ve böylece sertifika arzını kısa vadede kısarak sertifika fiyatlarının artmasını önerdiler. Bu önerinin adı da "backloading" olarak geçti. Ancak, Avrupa Parlamentosu 315 evet ve 334 hayır oyuyla öneriyi reddetti. Böylece, fiyat aniden çöktü. Yakında, yine gündeme alınması için çabalar devam ediyor ama.

Avrupa, bu modeli uygulamayı başlatırken $2 trilyonluk bir piyasa hayal etmişti. 2012'de toplam ticaret hacmi €62 milyar olarak gerçekleşti. 2011'de ise €96 milyar idi. Ayrıca, dünya karbon ticareti piyasasının %90'ının Avrupa'da olduğunu da not edelim. Dolayısıyla, Şubat ayında gerçekleşen Kaliforniya'daki sertifika ihalelerinde bir sertifika fiyatının $13.62 olarak oluşmasının Dünya gezegeninin atmosferi için çok da bir faydası olduğu söylenemez.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım koşullar altında, pekçok finans kuruluşu ve firma bu modelin önemli oyuncusu iken, sistemden çekilmeye başladı. Örneğin, Deutsche Bank. Çünkü, modelin felsefesinde de hatalar var. Polonya gibi atmosferi en çok kirleten ülkelerin firmalarına eşit davranmak adına başlangıçta bol miktarda sertifika tahsis edilince karbon salımını düşürme iddiası anlamını büyük ölçüde yitiriyor. Avrupa, bu hatayı yapmış durumda. Kriz koşullarıyla beraber böyle hatalar da birleşince, sonuç ortada.

Ben, bir piyasa mekanizmasıyla çevre konusunun çözülmesine başından beri pek sıcak bakmıyorum. Bazı konular vardır ki piyasa koşullarına emanet edilemez. Bu konularda libertarian görüşler çalışmaz. Çalıştırılmamalıdır da. Zira piyasa koşulu, politikaları durmaksızın hedefe ulaştımak gibi bir amacın aracı değildir. Ancak, çevre konusunda mola verilmeden ortaya konması gereken bir çaba ve irade olmalı ortada. Malesef ki, bazı konuların üstesinden ancak kanuni zorunluluklarla gelebilmek mümkün oluyor. Karbon piyasasının bugünlerde çalışmadığı Avrupa'nın tam ortasında müthiş bir örnek ülke var: Almanya. Almanya'nın politikalarının detaylarını çok bilmiyorum. Ayrıca, çevre ekonomisi uzmanı da değilim. Ancak, bu konularda gazete ve dergilerden okuduklarımla öğrendiklerim var. Almanya'nın ortaya koyduğu ve daha da koymayı planladığı sonuçlar ilgimi çekiyor. Bu konudaki bilgilerim bu sonuçların verileriyle sınırlı. Çevre konusunda da doğanın bir parçası olmak özelliğimle duyarlıyım.

Almanya, 2022'ye kadar nükleer enerji kaynaklarından kurtulmak istiyor. 2050'ye kadar ise tüm fosil bazlı enerji kaynakları kullanımına son vermeyi planlıyor. Yenilenebilir enerji kaynakları, Almanya'nın toplam enerji ihtiyacının 2011'de %20'sini karşılarken, 2012'de %23'ünü karşılar hale gelmiş. 2020'ye kadar hedef, %35 oranına ulaşmak. Rüzgar ve güneşi enerjiye dönüştürecek santraller kurmak pahalı. Ancak, yılda $21 milyarlık bir sübvansiyon mekanizması devrede. Bu rakam, Almanya'daki hanehalklarının yıllık toplam elektrik faturasının 1/5'ine denk geliyor. Fosil bazlı enerji kaynakları, Almanya'nın enerji ihtiyacının %25'ini karşılıyor. Bu santraller, 2020'ye gelindiğinde yılda sadece birkaç saat çalışacak kadar az kullanılır hale gelecek. Yenilenebilir enerji kaynakları için 2030'a kadar ilave €200 milyarlık harcama öneriliyor. Mevcut sistemi ayakta tutmak için aynı tarihe kadar harcanacak rakam ise €150 milyar. Yani, hem enerji dönüşümünü sağlamak hem de kriz koşullarını hafifletecek böyle faydalı projeler var ve geliştirilebilir.

Çevre ekonomisi, doğal kaynakların kullanımını ekonomi çerçevesinde belli prensiplerle ele alan bir bilim dalı. İşin içinde mühendislik de olduğu için, iktisatçıların ve mühendislerin beraber çalışması gereken bir alan. Dünya kirleniyor. İşin içine spekülasyon, ticaret, kısa vadede para kazanma gibi kavramlar girmeyince pek ilgilenen olmuyor yazıp çizilenlerle ama uzun vade için çok önemli konular var gündemde.

Meraklısı için, karbon ticaretine yakınlığı olan iki konudaki eski yazılarımı da hatırlatmış olayım: Jevon Paradoksu (http://ardatunca.blogspot.com/search?q=jevons+paradoksu) ve Sürdürülebilir Büyüme ve Kalkınma (http://ardatunca.blogspot.com/2012/02/surdurulebilir-buyume-ve-kalknma.html). İktisat, sadece döviz, altın ve hisse senedi piyasalarından oluşmuyor. Çok daha geniş bir analiz alanı var. Olması da lazım ki sadece fiyatlar indi, bindi analizi yapıp iktisatçı olduğunu düşünenlerin keyfi kaçmasın.

Arda Tunca
(İstanbul, 30.04.2013)

Thursday, April 25, 2013

Negatif Reel Faizin Olası Sonuçları

Küresel ekonominin gelişmiş bölgeleri, uzun bir süredir ya çok düşük ya da negatif reel faiz ortamında bulunmakta. Türkiye de bu olguyla karşı karşıya kalmış durumda. Yani, faiz oranı enflasyon oranının altında seyrediyor. Nominal faizden enflasyonun arındırılması olarak ifade edilen reel faizin negatif olmasının tasarruf birikimi üzerinde olumsuz etkileri söz konusu. Diğer yandan, kredi talebini tetikleyen bir etkiye sahip. Negatif reel faiz ortamı, Türkiye'de kredi hacminde belli bir genişlemeyi beraberinde getirdiyse de, küresel krizi yoğun olarak hissetmekte olan Avrupa'da bireysel ya da ticari krediler önemli bir ivme kazanamadı. Oysa, hem FED, ECB, BoE ve BOJ başta olmak üzere dünyanın önde gelen merkez bankaları düşük faiz uygulaması içindeler hem de parasal genişleme uygulamalarıyla piyasalara bol miktarda likidite sağlamış ve bu yöntemle de kamu borçlanma araçları üzerindeki faiz oranlarını düşürmüş durumdalar.

Düşük faiz ortamında beklenti, kredi kullanımının tetiklenerek reel ekonominin canlanması ve büyümenin ivmelenmesidir. Böyle bir ortamda, geleceğe yönelik olumlu beklentilerle önce emtia fiyatlarının artması, sonra da diğer mal ve hizmet fiyatlarının da emtia fiyatlarına eşlik etmeye başlamasıyla enflasyonist beklentilerin artması beklenir. Ancak, günümüz ekonomik gelişmeleri bu beklentiyi karşılayacak bir manzara sunmuyor. Negatif reel faiz ortamına rağmen kredi talebinde önemli bir artış gerçekleşemiyor.

2013 yılının başında, bir miktar olumlu mesajlar veren küresel ekonomik göstergeler Mart ayıyla beraber tüm dünyada ya tersine döndü ya da piyasa beklentilerini karşılayamadı. Örneğin, Almanya'da tersine döndüğünü, Çin'de ise beklentilerin karşılanamadığını söyleyebiliriz. Bu olumsuz hava baş gösterene kadar, emtia fiyatları belli bir noktada tutunabiliyordu. Ancak, emtia fiyatlarının belli bir seviyenin üzerinde kalmasının arkasındaki etken, negatif reel faizle beraber artan kredi hacmi ve kredi hacmi artışının yarattığı talep değildi.

Negatif reel faiz ortamının neden olduğu çok önemli bir gelişme, piyasalarda spekülatif işlem yapma eğiliminin artmasıdır. Faize dayalı yatırım araçlarının enflasyona karşı yatırımcısını koruyamaması sonucu, bir nevi çaresizlik nedeniyle yatırımcıların spekülasyon saikiyle işlem yapma eğilimleri artar. Yani, portföylerin satınalma gücünün zayıflamaması amacıyla artan bir risk alma eğilimi söz konusu olur. Nitekim, piyasalarda artan risk iştahı ifadesiyle vurgulanmaya çalışılan budur. Artan spekülatif yatırım ortamının önemli bir potansiyel sonucu, finansal stabilizasyonun kaybolmasına karşı ciddi bir yumuşak karın yaratmasıdır.

Önce 12 Nisan ve daha sonra 15 Nisan'da altın fiyatı son 30 yılın en büyük fiyat çöküşüne konu oldu. Bu fiyat düşüşünün arkasındaki nedenler pek anlaşılamadı. Oysa, faiz oranı ile emtia fiyatları arasındaki korelasyonu inceleyen ampirik çalışmalar, gevşek para politikası uygulamalarının emtia fiyatlarını artırdığını ortaya koyar. Ancak, bu artışın arkasında reel ekonominin hareketlenmesi olgusu vardır. Reel ekonominin canlanamadığı bir ortamda ise, spekülatif faktörlerin ön plana çıktığına tanık olduk. Her ne kadar, bazı yatırım bankalarının altın için sat tavsiyesi vermesi, Çin'in 2013'ün ilk çeyreğinde yıllık bazda %7.7 büyümesinin piyasaları tatmin edememesi, Kıbrıs'ın altın stoğunu boşaltacağı ve FED'in bu yılın sonunda parasal genişlemeye son vereceği iddiaları gibi faktörler rol oynadıysa da, işin içinde spekülasyon da olduğu daha sonra anlaşıldı.

Para politikası ile emtia fiyatları ilişkisini anlatan çok sayıda çalışma mevcut. İşin içine döviz kurlarını, emtia ithal eden ve ihraç eden ülkelerin enflasyon cephesindeki politikalarını da dahil ettiğinizde, konu karmaşıklaşıyor. Hatta, Hollanda Hastalığı (Dutch Disease) konusunu da düşünerek analize odaklandığınızda çok keyifli bir beyin jimnastiği çıkıyor ortaya. Yukarıda açıklamaya çalıştıklarımla, İtalya'nın onca politik belirsizliğe rağmen borçlanma maliyetlerinin neden düşebildiğine de yanıt bulabilmek mümkün.

Kriz, bilinen ama tekrar hatırlanması gereken bazı gerçeklerin yeniden hatırlanmasını sağlıyor. İlk bakışta, ekonominin kurallarına ters gibi görünen bazı gelişmelerin detaylı analizlerle nedenleri biraz gecikmeli olsa da anlaşılabiliyor. Ortaya çıkan neredeyse her analiz sonucu, olağanüstü dönemlerden geçilmekte olunduğunu ortaya koyuyor. Ortalık, bir iktisatçı için adeta bir laboratuar gibi. Bardağın dolu tarafını bundan daha fazla görebilmek de pek mümkün değil ama.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.04.2013)

Tuesday, April 16, 2013

T.C.M.B.'nin 16 Nisan Tarihli Mesajı

T.C.M.B., 16 Nisan tarihli toplantısıyla, faiz koridorunu %4.5-%7.5 aralığından, %4-%7 aralığına getirdi. Politika faizini (1 hafta vadeli repo ihalesi faizi) ise, %5.5'ten %5'e indirdi. Bunun yanısıra, rezerv opsiyon katsayısı, ilk dilim haricindeki bütün dilimlerde 0,2 puan artırıldı. Yani, beklentilerle bire bir örtüşen bir karar açıklamış oldu bugün.

Koridorun alt bandındaki indirim çok belirgin bir şekilde "geliyorum" demekteydi. Japonya'nın aylık 7.5 trilyon Yen (yaklaşık $80 milyar) tutarındaki parasal genişleme planını açıklamasıyla, Türkiye'ye yönelik kısa vadeli yabancı sermaye akımları güçlenecekti. Çünkü, Japon Yeni ile borçlanıp Türkiye'deki varlıklara yartırım yapan geniş bir yatırımcı kitlesinin varlığı bilinmekteydi. Nitekim, Mart ayında Japon Yeni ile borçlanarak TL varlıklara yatırım yapanların %4.3 oranında bir kazancı söz konusu oldu. TL'deki bu değerlenme, rezerv opsiyon katsayısını 2013 yılı para politikasının ana belirleyici unsurlarından biri olarak gören T.C.M.B. için önlem alınması gerektiren bir duruma işaret ediyordu. Katsayının, Mart ayındaki 119.95 değeriyle 120 olan kritere çok yakın olduğunu da unutmayalım. Ayrıca, 29 Mart ile biten haftada Türkiye'ye yabancı sermaye girişinin $3.1 milyar ile haftalık istatistiklerin tutulmaya başlandığı 2005 yılından bu yana bir rekor anlamına geldiğini de bir kenara not etmiştik. Bu şartlar altında, koridorun alt bandında bir indirim adeta bağıra çağıra geldi.

Ekonominin ilk çeyreğine ilişkin verilere henüz sahip olmasak da, Ocak ve Şubat ayı sanayi üretimi verileri, Mart da dahil kapasite kullanımı oranları ve reel kesim güven endeksinin seyri, kredi hacmi artışı gibi göstergeler ekonomide bir canlanmanın meydana geldiğine işaret ediyor. Mart'ta kapasite kullanımı oranları yavaşladı, reel kesim güven endeksi ise düştü. Bu yılın büyüme hedefi olan %4'e ne kadar yakın ya da uzak olduğumuzu henüz bilmiyoruz. Bu şartlar altında T.C.M.B. ihtiyatlı davranmak için politika faizini de indirdi. Zira, büyüme ile ilgili ön göstergeler Mart'ta canlanmanın kesintiye uğrayıp uğramadığı konusunda şüphe uyandırdı.

Koridorun üst bandındaki değişiklik, içinde bulunduğumuz ortamda en çok gerekli olmayan değişiklik bence. Politika faizinin indirildiği bir toplantıda üst bandı indirmek anlamlı değil. T.C.M.B., simetriyi korumak gibi ekonomik temeli olmayan bir sav ileri sürüyor koridorun üst bandına ilişkin olası sorulara karşı. Ne anlama geldiğini düşünmeye değer dahi bulmuyorum "simetriyi korumak" ifadesinin.

Bir önceki toplantının faizleri indiren kararlarına rağmen ticari kredi faizlerinde önce düşüş, sonra da yükselme meydana geldi. Yani, bankaların maliyetleri düşecek ve ticari kredilerin oranlarında bir gevşeme meydana gelecek diye düşünülürken, sonuç böyle olmadı. Gelişmeler ve piyasada oluşan faizler, içimdeki şüpheleri teyit eden bir "anlık görüntü" verdi. "Seyir" ifadesini kullanmaktan şimdilik kaçınıyorum. T.C.M.B.'nin faiz kararlarıyla ticari krediler arasındaki korelasyonun ne kadar zayıf ya da güçlü olduğunu biraz daha veri izleyerek gözlemlemek gerekiyor. Politika faizindeki indirimden sonra, bu noktaya daha dikkatli bakmak gerekecek. Benim gözlemim, korelasyonun giderek zayıfladığı yönündeydi ki, bu gözlemimin ardında piyasa izlenimlerim bulunmaktaydı. Politika faizinin indirilmesiyle beraber, aradaki bağ bir miktar güçlenebilir ve T.C.M.B.'nin faiz kararlarıyla ticari krediler arasındaki hareketler tekrar aynı yönlü olabilir. Gösterge faizin %5.50 civarına gerilediği ama enflasyonun %7.3 civarında gezindiği bir dönemde, bankacılık kesiminin daralan kar marjlarıyla karşılaşmış olması ve kendisini T.C.M.B. kararlarına endekslemekten vaz geçmesi durumu söz konusu mudur? Bence evet. Önümüzdeki günleri izleyelim.

16 Mart'ta rezerv opsiyon katsayılarının artırılması da normaldi. Zira, koridorun alt bandını indirerek kısa vadeli sermaye akımlarına karşı önlem alırken finansal istikrar için döviz rezervlerini artıracak kararlar almak da zorunlu hale geliyor.

T.C.M.B., son günlerde aniden düşen emtia fiyatlarının yarattığı havanın etkisinde olacak ki enflasyonu ciddiye aldığını belirtecek bir sinyal vermedi. Japonya etkisiyle kurda değerlenmeden korktu, büyüme için gelen karışık sinyallere karşı temkinli olmak istedi ve bu konuda 1 ay daha zaman kaybetmek istemiyorum dedi. Enflasyonu da şu an için dert etmediğini belirtmiş oldu. Bakalım gelecek ay neler diyecek?

Dünya gezegenindeki 1 aylık zaman dilimiyle finansal alemdeki 1 aylık zaman dilimleri aynı gün sayısına denk gelmemeye başladı. Burada da bir boyut kopukluğu başlamış durumda. Dikkatli olmakta fayda var.

Arda Tunca
(İstanbul, 16.04.2013)

Wednesday, April 10, 2013

Felsefe ve İnsan

Doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasında karşılaştırma yapan çok sayıda yazı okumak mümkün. Bilimin bu temel ayrımı için, "biri önümüzde hazır bulduğumuz evrenin, diğeri de kendi yarattığımız ve sadece Dünya ile kısıtlı mekanda ortaya çıkmış insanla ilgili değişkenlerin analiz edilmesi" şeklinde ifade edilen bir yoruma pek rastlamadım. İnsan, hem doğanın hem de kendi yarattığı sosyal ortamın bir parçası olmak özelliğiyle her iki kümenin kesiştiği bir yerde duruyor. Her iki bilim türünün de yaratıcısı yine kendisi. Yani insan, şiddetli bir merakın yarattığı zengin bir bilgi pınarının tam ortasında.

İnsan, tarih boyunca elde ettiği tecrübeleri açıklamaya çalışırken ve bilgiyi üretmeye başlarken felsefeyle koyuluyor yola. Neden, nasıl, nereden, nereye, v.b. sorulara yanıt ararken, varlığının temellerini ve nedenlerini sorguluyor. Bu sorgulamaya yanıtlar bulabilmesi için yüzlerce yıl beklemesi gerekiyor. Bekleme sürecindeki en büyük düşünsel gücü felsefeyi yaratarak ortaya koyabiliyor. Laboratuarlara, deney tüplerine, ölçme aletlerine, istatistiki metotlara uzanan yolun taşlarını felsefeyle döşüyor insanlık. Aydınlanma dönemiyle ise bir patlama yaşıyor adeta.

Felsefe, çok soyut kavramların tanımlamalarının yapıldığı bir alan gibi algılanmasına rağmen, aslında somut olanı bulmanın, keşfetmenin, icad etmenin, yaratmanın temel direği görevini görüyor. Gelişen, değişen ya da keşfedilen doğa olayları ya da sosyal olgular felsefe olmadan ortaya çıkamıyor. Bilimin ruhu, felsefenin o soyut gibi gelen tanımlamalarında ve kavramlarında gizli. Hatta Martin Heidegger, insanlığın yarattığı felsefeyi bile beğenmiyor. Çünkü, "varlık" kavramı tanımlanmadan yola çıkılmış işin başında. Varlık ve Zaman'da (Almanca olarak Sein und Zeit ve İngilizce olarak Being and Time) böyle anlatıyor felsefenin kendi yorumuyla "temelsiz" olan temellerini.

İnsanlık, yaşadığı tecrübelerin nedenlerini sorgularken, felsefenin laboratuarına atıyor günlük hayatın değişkenlerini. Felsefe laboratuarında, günlük tecrübeleri tanımlıyor ve kavramlaştırıyor. Yani, her bir değişkenin ruhunu keşfediyor felsefe yoluyla. Sonra da, bilimin kullanımına sunuyor kavramları. O kavramların diğer değişkenlerle ilişkilerini de ortaya koyuyor ve soyutu somuta çeviriyor böylece. Bu yüzden, soyut gibi algılanan tanımlamalar ve kavramlar aslında çok somut.

Aradan yıllar, yüzyıllar geçiyor ve yeni biriken tecrübelerle tanımı önceden yapılmış kavramlar yeniden felsefe laboratuarında bakıma alınıyor. İnsanlık, yeni birşeyler bulmanın ya da yeni fark ettiği şeyleri açıklayabilmenin peşinde. O "şeyler", birer kavrama dönüşüyor ve bu defa başka keşfedilecek ya da icad edilecek değişkenlerin temelini oluşturuyor. Bilim böylece ilerliyor, uzun serüvenine devam ediyor.

1784'te, Kant çıkıyor sahneye Aydınlanma Nedir? (Almanca olarak Was ist Aufklärung? ve İngilizce olarak What is Enlightenment?) makalesiyle. Düşünce özgürlüğünden, bağımsız düşünebilen bireylerden söz ediyor makalede. Makaleyi yazdığı zamanda, aydınlanmış değil ama aydınlanmakta olan bir dönemde bulunulduğunu ifade ediyor. Keşiflerin ardından buluşlar ard arda geliyor. Bilimin her dalında yeni değişkenler tanımlanıyor. Felsefe hep arka planda sürekli katkı yapıyor bu sürece.

Aydınlanan insan, sanayi devrimiyle beraber aydınlanmayı, doğayı kendi egemenliğine geçirmek amaçlı kullanmaya başlıyor. Sosyal bilimlerde, ekonomide başka bakış açılarına ihtiyaç duyuluyor. İnsanın doğasında var olan yaratma ve yok etme süreci aydınlanma ile beraber boyut değiştiriyor. Bir yandan yaratan insan, diğer yandan yok ediyor. Aydınlanmadan önce, küçük boyutlarda süren mücadeleler, aydınlanma ile beraber büyük boyutlara ulaşıyor. Tarihte var olan kölelik düzeni, emperyalizm ile yeni bir tanıma kavuşuyor. Doğa bilimlerindeki ilerlemeler, ya ortaya çıkmış sosyal bilimlerdeki değişkenler arasındaki ilişkileri yeniden tanımlatıyor ya da yeni sosyal bilimlerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bilim ilerliyor, insanlık aydınlanıyor. Arka planda, felsefe sürekli var. Sürekli soyutu somuta çevirip tekrar soyuta dönüyor ve yeni somutlamalar yapıyor. İnsanlık, doğa ve sosyal bilimlerin tam ortasında. Her ikisinin de bir parçası.

Bilimin müthiş devinimi, insanlığın yaratma ve yok etme devinimiyle birbirine karışıyor. Felsefe olmayınca, bilim yaratamıyor, ilerleyemiyor. Felsefe yoksa, bilimde ilerleme de yok. İnsan yoksa, bilim de yok ya da bilim yoksa, insan da yok. Aydınlanan insan, doğayla egemenlik mücadelesine girişiyor. Aydınlanan insan, daha çok savaşıyor, daha çok sömürüyor. Ortada bir çelişki var. Bu çelişki olmazsa da devinim yok. Yani, konu bir hayli çetrefilli.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.04.2013)

Monday, April 8, 2013

Bir Vatandaşın Ortaya Mektubu

İnsan, çok yakın bir akrabasını, arkadaşını, aile dostunu ya da tanıdığı birisini kaybettikten sonra birkaç hafta kendine gelemez. Moral bozuktur, hava kaçıktır ve normalde ruhunuzu ayağa kaldırabilen olaylar ya da insanlar deva olmaz derdinize birkaç haftalığına. Son zamanlarda böyle bir ruh haliyle dolaşmaktayım. Maalesef ki çok sayıda cenazeye katılmak zorunda kaldım birkaç aydır. Fakat, bu ruh halimin nedeni katıldığım cenazeler değil. Ülkenin bunaltan siyasi ortamı bu hale getirdi beni.

Türkiye'nin son 30 yıldır en önemli sorunu terördür. Sanırım hiç şüphe yok bu konuda. Ne ekonomik krizler, ne de uluslararası alanda zaman zaman yaşadığımız sorunlar terör sorununun önüne geçebilmiştir. Uluslararası alanda yaşadığımız sorunları büyük birer sorun yapan, terörle bir bağlantısı olması özelliği değil miydi zaten? Bunun dışındaki her sorunu bu ülke insanı bir şekilde kendi içinde eritti. Daha doğrusu, eritmeyi başarabildi. Fakat, terör sorununda bu mümkün olmadı. Olmaması da çok doğaldı. Çünkü, bu ülkenin insanları ölmekteydi.

Son günlerde yaşananlar, bu ülkenin bir vatandaşı olarak bana hiçbir mesaj veremiyor. Aklıma, yüzlerce cevabını bulamadığım soru getiriyor tam tersine. Bendeki soruların çoğunu eminim ki herkes soruyor. Sorulduğunu biliyorum. Çok sayıda insanın takıldığı akil insanlar listesine ben çok da takılmış değilim. Bu insanların ne yapacağını bilmiyoruz ki isimlere göre yorumlar yapabilelim. Zaten, misyonları doğru düzgün anlatılmadığı için bu insanlara haklı ya da haksız bir tepki oluşması da son derece doğal. Gereksiz bir gerilim var bu liste üzerinden. Konunun özünden koptuk, listede kim neden var diye tartışıyoruz. Bu da belki bir kamuoyu yönlendirmesi olarak kasten oluşturulmuştur. Bilemiyorum. Sadece şüpheleniyorum.

Terörün bitirilmesi için atılacak her adıma varız dedik yıllarca. Fakat şimdi, atılan adımların ne olduğunu bilmiyoruz. Her adım derken, bu ülkenin bütünlüğüne zarar vermeyen her adım olduğunu ayrıca söylemeye, düşünmeye gerek bile duymadık. Her adım, zaten böyle bir çabanın bir parçası olmalıydı. Ayrıca dile getirmeye ne gerek vardı ki?

Bir hükümet, böylesine kronik bir sorunu bitirmek için attığı her adımı her an itibariyle toplumla paylaşmayabilir. Devlet yönetiminde böyle bir yaklaşım doğaldır ve anlaşılabilir. Ancak, her televizyon kanalında, haberlerde adı bile anılmadan yıllarca haber yapılmış zata istinaden terörist başı, bebek katili gibi ifadeler kullanılırken, neden bir anda Öcalan ya da Abdullah Öcalan denmeye başlandı? Neden P.K.K. lideri denir hale geldi? Neden terörist başının Kandil'e gönderdiği mektup denmiyor? Barış süreci durmasın diye mi? Kimse zarar görmesin diye mi? Neyin hazırlığındayız acaba? Akil insanlar, neyin hazırlığı için hangi görevle çalışmalar yapacaklar? Buyurun, çıkın işin içinden!

Eğer ki terörün bitirilmesine yönelik bir takım çalışmalar bu kadar bilinir hale gelmişse, sadece konu başlığı verilerek işler yürütülemez. Böyle bir görüş ileri sürmek için siyaset tecrübesine sahip olmak da gerekmez. Bir vatandaşım ve silahlar sustu, süreç ilerliyor gibi lafların arkasındaki gerçekleri bilmek istiyorum. Benim adıma, 2020, 30 ya da 40 için neler konuşulduğunu bilmek istiyorum. 19 Mayıs 1919'u takip eden günlerdeki iletişim koşullarında dahi Anadolu halkı, ülkenin kaderiyle ilgili olarak ne yapılmaya çalışıldığını bugünkü bizlerden daha fazla biliyorlardı herhalde.

Hiç kimse de bulunduğumuz bu anda, bu noktada hiçbir vatandaşımızın acele ettiğini de söyleyemez. En azından, yapılanların ve yapılacakların genel hatlarını birer vatandaş olarak bilmek durumundayız. Bu, bir vatandaşlık hakkıdır. Kürt ya da Türk, herkesin hakkıdır. Bu ülkenin daha fazla ayrım, daha fazla kutuplaşma, daha fazla didişme görmeye hali kalmadı. Yazının başında ifade etmeye çalıştığım ruh haliyle dolanan sadece ben de değilim.

Bu arada, kimse kusura bakmasın ama ben bir Türk'üm. Çünkü böyle doğmuşum. Detaylara inersek, başka etnik kökenler de var kanımda. Bu özelliğimle gurur falan duyduğum yok. Genetik bir gerçekten söz ediyorum sadece. İstediğim ise, bu ülkede öğrendiğim şarkılarımı, türkülerimi söylemek, kültürümün tadını çıkartmak. Hani, artık sanki bir cüzzamlıya aitmiş gibi gösterilmeye çalışılan kültürüm. Biraz daha sinir bozacağım belki ama, 19 Mayıs 1919 ruhunu da çok severim bu arada.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.04.2013)

Wednesday, April 3, 2013

Uzun Dönem Vizyonu Ortaya Koyabilmek

Bir ekonominin işleyiş tarzını değiştirmek, yapısıyla ilgili sorunlarını çözmek için kuşkusuz ki zamana ihtiyaç var. Gerekli değişiklikler yapıldıktan, sorunlar çözüldükten sonra da iş bitmiyor. Dünya, sürekli değişiyor ve ekonomik yapıların bu değişimlere uyum sağlaması gerekiyor. Yapısal değişimler, uzun dönemi ilgilendiren değişkenlerin, gündem maddelerinin hem yerel hem de küresel boyutta analizini gerektiriyor. Bunun için vizyona ve gelişen, değişebilen bakış açılarına ihtiyaç var. Tespitlerde dinamizmin korunması gerekiyor. Yapısal değişimler, sonuçlanana kadar temel karar değişikliğini pek kaldırmıyor. Zira, ekonomik işleyişin temel taşlarıyla oynamakta oluyorsunuz. Dolayısıyla, verilen kararların yolun yarısında değiştirilmesi pek mümkün değil. Ancak, kurulan yapının kendisinin esnekliğini sağlamak mümkün ki o da kısa vadedeki değişimlere adapte olabilen bir yapının oluşturulmasıyla gerçekleştirilebiliyor.

Uzun zamandır, pekçok yazıda Türkiye'nin eşik atlaması gerektiğini kendimce dile getiriyorum. Bunu gerçekleştirebilecek fırsatlarımızın olduğunu ve hemen harekete geçmemiz gerektiğini vurguluyorum. Ülkemizde, yapısal değişimler adına yapılanların yetersiz olduğuna ilişkin düşüncelerimi yazıyorum.

Jeffrey D. Sachs'in A.B.D. için uzun dönemli planların ne olması gerektiğini irdeleyen bir yazısını okudum. A.B.D. ile bizim konularımız birbirinden çok farklı tabii ki ama ortaya bir vizyon koyması adına yazının kapsamı ve kurgusu bana keyif verdi. Jeffrey D. Sachs, özellikle kalkınma, fakirlikle mücadele, globalizasyon gibi yapısal konulardaki çalışmalarıyla tanınan bir iktisatçı. Aşağıdaki tespitleri Sachs'ın yazısından aldım. Bana ilgi çekici geldi ve A.B.D. ekonomisinin yapısal konuları üzerine  doyurucu bir özet okuduğumu hissettim. Alt paragraflarda, araya serpiştirilmiş yorumlar bana ait.

Obama, başkanlığının ilk döneminde, 2009'da ekonomi için bir destek paketi uyguladı. Ayrıca, Bush döneminde getirilen bazı geçici vergi indirimleri daha sonra kalıcı hale getirildi. Ancak, tüm bunlara rağmen A.B.D.'de büyüme arzu edilen seviyede değil ve işsizlik de yüksek. Gelir adaletsizliği de giderek büyüyen bir sorun.

Hızla değişen ve dönüşen bilgi teknolojisi, küreselleşme ve çevresel sorunların insanlık üzerinde yarattığı baskılar ekonomileri ve özellikle de işgücü piyasasını şekillendiriyor. A.B.D.'de, iyi olarak nitelendirilen işler yetişmiş insan gücünün elinde. Düşük nitelikli işler ise, ya gelişmekte olan ekonomilere aktarılmış ya da robotlara ve bilgisayarlara emanet edilmiş durumda. Sonuç olarak, 2008'den bu yana A.B.D. ekonomisi, üniversite mezunlarına 3.1 milyon adet yeni iş yaratmışken, lise ve altındaki seviyelerde okul bitirmişlerin aday olabileceği nitelikteki işlerin 4.3 milyon adedi ekonomiden silinmiş. Rakamlar, Amerikan işgücü piyasasının geldiği noktayı anlamak adına son derece çarpıcı geldi bana.

A.B.D.'nin mevcut ekonomik şartlarında, Cumhuriyetçiler'in kamu harcamalarını kısmaya, vergi indirimlerini azaltmaya ve deregülasyona ilişkin çabalarına karşın Demokratlar tam tersi politikaları savunmaktalar. Mali uçuruma ilişkin tartışmaların temelinde de bu görüş ayrılıkları var.

Sachs diyor ki, A.B.D.'nin sorunları kronik ve yapısal. Yani, geçici ve konjonktürel değil. Bu yapıyı değiştirmek için uzun dönemli planlara ihtiyaç var. A.B.D. ekonomisinin sorunlarının çözümü için üç temel noktaya odaklanılması gerektiğini söylüyor Sachs: alt yapı, enerji ve işgücünün nitelikleri. Bu konularda atılacak adımlarla hem yeni işlerin yaratılmasının hem de rekabet ve çevresel konulardaki sorunların çözülmesinin mümkün olabileceğini söylüyor Sachs.

A.B.D.'nin alt yapısıyla ilgili sorunları var. Çünkü, eski yatırımlarla halen ayakta tutulmaya çalışılıyor. Oysa, şehirlerarası ray hatları, otoyolların yenilenmesi, sağlıklı su teminine yönelik sistemlerin geliştirilmesi, su dağıtım hatları ve kanallarıyla kıyı kenarlarına ilişkin çok ciddi yatırımlar yapılması gerekiyor. Özel ve kamu girişimciliği ortaklığı ile, önceden $40 milyar olarak ilan edilen alt yapı yatırımlarına $21 milyarlık bir ilave yapıldığı geçtiğimiz günlerde Obama tarafından açıklandı. Bu, önemli bir adım ama yetersiz. Eyaletlerin, federal mali yapının, bölgesel ekonomik güçlerin de birleştirilmesi ve özel/kamu beraberliğinin başkaca yapılar altında yeni kaynaklar yaratacak hale getirilmesi gerekiyor.

A.B.D., enerji konusunda, kaya gazı ve doğal gaz ile ilgili yeni kazanımlar yarattığı bir süreçte. Ancak, bu gazların çıkarılma metotları (horizontal drilling - yatay burgulama ve hydrolic fracturing - hidrolik çatlatma) verimsizlik yaratmakta ve doğal kaynağı süratle tüketmekte. Yani, bir kayıp söz konusu. Ayrıca, çevresel zararları da var. Bu nedenle, rüzgar, güneş, nükleer enerji kullanımına yönelinmesi ve karbon yakalama ve tutma (carbon-capture and sequestration) yöntemlerinin kullanımına ağırlık verilmesi gerekiyor. A.B.D.'nin son dönemlerdeki enerji konusundaki heyecanı, beklendiği kadar uzun dönemli ve kalıcı olmayabilir. Önlem lazım. Önlem de, büyük ölçekli rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına yönelmek, elektrikli araçların kullanımını sağlayacak yatırımlar yapmak ve diğer akıllı teknolojilere kamu harcamaları yoluyla destekle mümkün. Bu kıvılcım, bir sonraki etapta özel yatırımların tetiklenmesine yol açacak ve yeni iş alanları açacaktır. Böylece, A.B.D. enerji konusunda geleceğe daha sağlam bakabilecek ve çevre üzerinde kazanımlar sağlayacaktır. Oysa, Türkiye'deki yayınlarda A.B.D.'nin artık enerji sorunu diye bir sorunu kalmadığını okumaktayız değil mi? Kendileri bile bizim kadar heyecanlı değiller bu konuda. Sachs öyle diyor en azından.

Dünyanın ve özellikle Avrupa'nın işsizlikle başı dertte. Genç işsizliği ile ise daha da büyük dertte. Ancak, Almanya'nın genç işsizliği ile büyük bir derdi yok. Çünkü, yetişmiş genç insan gücü, bir miktarı kamu harcamalarıyla finanse edilmek suretiyle özel firmalarda staja alınıyor. Bu konuda özel programlar uygulanıyor. A.B.D.'nin de benzer bir uygulama ile giderek artan yetişmiş insan gücü ihtiyacını karşılar durumda olması lazım. Sahs'ın önemli bir tespiti de bu.

Sachs, kısa vadede üzerine düşülecek konular var ama esas uzun vadeye bakalım, yapısal ve kalıcı nitelikteki konularla da mutlaka ilgilenelim diyor. Geçmişte, insan genom projesinin, GPS teknolojisinin, internetin bulunuşunun, AIDS'e karşı mücadelenin ve uzay projesinin hep uzun vadeli plan ve programlarla, doğru finansman modelleriyle ortaya çıktığını örnek olarak gösteriyor Sachs.

Okuduklarımdan edindiğim izlenim ve yorumlarımla anlatmaya çalıştıklarımdan, her ne kadar Türkiye için konu başlıkları farklı da olsa, benzer yaklaşımlar geliştirmek zorunda olduğumuz sonucu ortaya çıkmıyor mu? 2023'ü düşünmek için bile belki geç kaldık. Ayrıca, altı dolmayan siyasi laf kalabalığından yorgunum. 2023 için ortaya konan ve hayal diye anlatılanların vizyon fukarası olduğunu düşünmekteyim. Bugüne kadar kimsenin 10 yıllık plan yapmamış olması kısmı beni pek ilgilendirmiyor. Vizyon ve perspektif görmek istiyorum. Yoksa siyaset bir anda beklenmedik hoş bir sürpriz yapmayı çok mu seviyor?

Arda Tunca
(İstanbul, 03.04.2013)

Monday, April 1, 2013

2012 Büyüme Verisi Işığında Türkiye Ekonomisi Temelleri

Bugün, Türkiye'nin 2012 yılı büyüme verisinin %2.2 olduğunu öğrendik. 2012 yılı büyüme verisi üzerine birkaç aydır %2 ila %3 arasında değişen tahminler yapıldı. Rakamlar çok önemli ama Türkiye ekonomisinin uluslararası rekabette artan bir öneme sahip olmasını isteyenler esas olarak ekonominin yapısıyla ilgili düşüncelerini dile getirmekteler. Bunun için de, ekonominin yapısal fotoğrafını çekmekte ve reformlar için atılması gereken adımları önermekteler. Ben de Türkiye'nin eşik atlamasını arzu edenlerden biri olarak özellikle bu noktalara odaklanma yaklaşımını benimsiyorum. Bu amaçla, günlük piyasa değişimlerini yakından izlemekle beraber, niteliksel değişimlerin de gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak için rakamların arkasındaki detayları anlamaya çalışıyorum. Bu noktadan hareketle, 2012 yılı için söz konusu büyüme oranı olan %2.2'nin arkasında yatanları özetlemeye çalışalım:
  1. 2012'de Türkiye ekonomisi 4 çeyreğin tamamında yavaşladı.
  2. 2012 yılında iç talep daraldı. Yani, özel yatırım ve tüketim harcamaları 2011'e göre düşüş kaydetti. %2.2'lik büyümenin kaynağında iç talep yok ve hatta negatif etkisi var. Konuyu daha da net anlatmak için, Türkiye hiç dış ticaret yapmayan bir ülke olsaydı 2012'de küçülen bir ekonomiye sahip olurdu diyebiliriz.
  3. 2012 yılında büyüme, iki kaynaktan geldi: net ihracat ve kamu harcamaları.
  4. Cari açığın gayri safi yurt içi hasılaya oranı 2012 sonu itibariyle %6'ya düştü. Zaten, büyümedeki bu sert yavaşlamanın temel nedeni, 2011 sonunda %10 olan oranı düşürmek ve Türkiye ekonomisini olası dış şoklara karşı korumaktı.
Yukarıdaki 4 maddenin daha da detaylarına girilebilir. Ancak, can alıcı olan temel noktalara konsantrasyonu kaybetmemek için o detaylara bu yazıda girmek istemiyorum. Şimdi, bu 4 maddenin Türkiye ekonomisine ilişkin niteliksel olarak ne anlattığını da maddeleyelim:
  1. Türkiye'nin tasarruf açığı var. Bu nedenle, cari açık veriyoruz. Tasarruf açığı sorunu çözülmeden dışa bağımlılık durumumuz devam edecek. Sadece bireysel emeklilik sistemine devlet teşviği ile çözülebilecek bir sorun değil tasarruf açığı sorunu.
  2. Küresel ekonomi kötüye gidince, dış şoklara mümkün olan en düşük oranda maruz kalmak için cari açığı düşürmek zorunda kalıyoruz. Bunun da bedeli, büyüme oranını düşürmek.
  3. İthalat yapamadan, yerli tüketimi ve yatırımı canlandıramıyoruz. Ayrıca, ihracatta da yine ithalata bağımlıyız. 2012 yılında, büyüme oranı çok sert düştü ama ithalatta, bu sert düşüşe oransal olarak eşlik eder bir düşüş göremedik. 2013 yılı boyunca özellikle takip edillmesi gereken bir nokta bu.
  4. İhracatta, katma değeri yüksek ürünleri uluslararası pazarlara sunamıyoruz. İhracatta başarılı olduk ama ürünlerin satıldığı yeni pazarların özellikle Afrika ve Orta Doğu olduğu düşünülürse, katma değeri yüksek olmayan ürünlerin ihraç edildiği ortaya çıkıyor. Bu tespitle, ihracatçılarımızın başarısız olduğu gibi bir iddiada kesinlikle bulunmuyorum. Türkiye ekonomisinin mevcut yapısı dahilinde, gerçekleşebilecek olanın en iyisini yaptılar.
  5. Bütçe performansımız başarılı. Ancak, serbest piyasa ekonomisine dayalı bir ülkenin büyüme oranında kamu harcamalarının önemli bir katkı sağlamış olması düşündürücüdür. 2012'nin son çeyreğindeki vergi artışlarını eleştirmiştim. Nitekim, 2012'nin son çeyreğindeki büyüme oranının düşüklüğü ve esas olarak 2013'ün ilk çeyreği için çok merak ettiğim büyüme verisinin vergi artışlarıyla ilişkisi sürekli aklımı kurcalıyor. İç talebi canlandırmak için kamu harcamalarına baş vurmak, bir ekonomi politikası aleti olabilir ama bizim böyle bir ihtiyacımız yoktu. Özel iç talebi, gereğinden fazla korkutmuş olmak gibi bir hikayemiz var bizim.
  6. Türkiye, sürdürülebilir büyüme için reformlar yapamadı ve küresel ekonomik riskleri ithal etmemek için neredeyse durma noktasına geldi.
Kısaca, dışa aşırı ölçüde bağımlıyız. Bu durumu değiştirmek için tasarruflarımız artmalı. Her sektörü girdi-çıktı analizleriyle masaya yatırmış ve hangi sektörün ne ölçüde dışa bağımlı olduğunu ortaya koyan çalışmalar var. Bu çalışmalara dayandırılan yapısal değişimlere ihtiyacımız var. Teşviklerin sonuçları uzun dönemli olacaktır ama pek umudum yok doğrusu. Büyüme modelimizi değiştirmemiz gerekiyor. Bu yazıda anlatılanları çok daha detaylarıyla bu blogdaki başka yazılarda ele almıştım. Bu yazıyı 2012'ye bir nokta koymak ve 2012'ye ilişkin bir not düşmek için yazdım.

Ekonomimizin kırılgan ve dışa bağımlı yapısı olduğunu yeni öğrenmedik. Kayıt dışı ekonomi yıllardır en temel sorunlarımızdan biri örneğin. Bu durumda şunu sormak isytiyorum: Türkiye'de, mevcut iktidarın iktidarda bulunduğu süre tüm reformları yapmaya yetecek kadar uzundu ama neden bu konularda neredeyse hiçbir şey yapılmadı? Ak Parti'nin iktidara geldiği ilk dönemin, dünyada likiditenin son derece bol olduğu yıllar olduğu unutulmamalı. O günün şartlarında, pekçok reform rahatlıkla gerçekleştirilebilirdi. İkinci dönemde ise krizin kıpırtıları vardı ama teğet geçecek dendi. O zaman için belki teğet geçmişti ama orta/uzun vadede o teğeti dairenin içinde göreceğimiz aşikardı. %2.2, sorunu dairenin içine aldığımızın bir ispatıdır. Şunun da altını çizmek isterim ki hiçbir siyasi partiye hiçbir yakınlık duymamaktayım. İktisat, politika ile doğası gereği iç içedir. Dolayısıyla, iktidardan bağımsız olarak bu soruları sormadan ekonominin yönetimine ilişkin yargıları netleştirebilmek zor gözüküyor.

Umarım, önümüzdeki yıllarda kırılganlıklara son verebilmiş ve temelleri sağlam bir büyüme modeline geçebiliriz. Yoksa, dışarısı iyi gittikçe iyi, kötü gittikçe kötü giden bir modele mahkum kalacağız. Değişim için vizyon, istek ve irade lazım. Bu üç unsur bir araya gelince de yıllara ihtiyaç var. Ne yazık ki, geçmişte olduğu gibi, sanılanın aksine son 10 yılı da bu anlamda harcadık.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.04.2013)