Pages

Wednesday, February 27, 2013

Siz Ne Yaptığınızın Farkında mısınız?

Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? İyi insan, eğitimli insan yetiştirdik falan deyip küçümsemeyin yaptıklarınızı. Bir insan, okulundan mezun olduktan 25 sene sonra hergün bir ya da birkaç hocasını hatırlayıp neyi doğru, neyi yanlış yaptığını sorar mı kendine? Bu okulun adı Kabataş Erkek Lisesi ise ve Kabataşlılık ruhu sarmışsa hücrelerini bir insanın, evet sorar.

Dediler ki sorgulayın. Çünkü sorgulamadan bulamazsınız kendi doğrunuzu. Hayatta ne yaparsanız yapın ama sorgulayın. Derinleşin. Aynı zamanda pratik çözümler bulun o derinliklerin arasında. Yani, derinleşin ama kaybolmayın.

Dediler ki kendinize güvenin. Fakat, bilginizle güvenin. Sorguladınız ama özümsediniz mi? Bilgiyi kendi malınız yaptınız mı? Yaptığınız işe ruhunuzu verdiniz ve işin ruhunu kavradınız mı? O iş sizin ruhunuzu aldı mı pekiyi? O zaman, nedir sizi durduran? Güvenin kendinize.

Dediler ki konuşun. Sorguladıktan, özümsedikten sonra konuşmalısınız. Yine, hayatta ne yaparsanız yapın ama konuşun. Çünkü aldığınız eğitimle, toplumun içine yayılacak, yaptığı işi en iyi yapanlar olacak ve bilgilerinizi, tecrübelerinizi başkalarına aktaracaksınız. Susmak yok yani. Buna hakkınız da yok. Unutmayın ki, uygun dili kullandığınız sürece konuşamayacağınız hiçbir konunuz olamaz.

Hemen birkaç sıra önümde oturuyor Tübitak bursu alıp okula Güneydoğu'dan gelmiş bir arkadaşım. Hayatında ilk defa deniz görüyor. Sınıfımız denizin tam kenarında. "Hava soğuyunca neden yeşile çalıyor rengi bu suyun" diye bir soru soruyor. Hayatında neredeyse hergün deniz görmüş ben, soruya cevap bulamıyorum. Bahar geliyor, güneş açıyor ve denizin üstündeki küçücük dalgaların çırpıntıları vuruyor sınıfın tavanına. Kafamı sola doğru çeviriyorum, Kız Kulesi. "Oğlum nasıl ders çalışacağız şimdi" diyor bana. Benden yine cevap yok. Ben de dağılmış durumdayım her an denizle yaşamış olmama rağmen. Uzun öğle tenefüsünde de gemilere bakıp "bu gemilere uçak motoru taksak ne olur" diyor. Benden yine cevap yok ama biraz dalga geçer bir havada, "uçar herhalde" diyorum. Kahkahalarla gülüyor cevabıma. Beklemediğim abartılı bir gülüş. Ben de gülüyorum. Aykut Kerem Gülenç ile beraber kendi başımıza kaldığımızda katılıyoruz gülmekten bu Tübitak burslu çocuğa. Bu adam bu sınavı nasıl kazandı da geldi buraya?

Aradan 3 koca sene geçiyor. O daimi yatılı okuyor. Ben gündüzlüyüm. Aykut ise yatılı. Yani, hafta sonları evine gidiyor. Üniversite sınavlarına hazırlandığımız günlerde yine konuşuyoruz kendi aramızda. Bizim burslu, hafta sonları sinemalarda, konserlerde falan. Bu arada, bir de bir kız arkadaşı var. Farkında değiliz yaşadıklarımızın, değişimlerin. "Bu gemilere uçak motoru taksak ne olur" sorusu, "bu hafta sonu hangi konsere gitsek kız arkadaşımla" sorusuna dönüşüyor. Tabii, ben bunları ancak yıllar sonra anlamlandırabiliyor, kavramsallaştırabiliyorum kafamda. O anda olmuyor. Yaş müsait değil çünkü.

Aradan 25 sene geçiyor. Oktay Tuncer ve Aysen Erensoy hocalarımla bir sohbetteyiz okulda. Sorguladık, hazmettik, güvendik ve konuşuyoruz. "Siz ne yaptığınızın farkında mısınız" diye soruyorum kendilerine. Kendine güvenen, bildiği doğruları savunan ve konuşan insanlarız. Çok farklı noktalardan, birbirinden çok ama çok farklı yerlerden kopup gelen çocukları alıp bir yerlere götürdünüz diyorum. Aklımda Tübitak burslu arkadaşım, Aykut ve ben var o anda. Meğer ne zormuş işiniz. Yaşamlarımıza elleriniz değdi. "Siz ne yaptığınızın hala farkında değil misiniz" diyorum. Ben hergün yaşamı sorgularken, sizin yaptıklarınız var beynimde ve ruhumda.

Yeri gelmişken, yeniden bir sorayım istiyorum: Siz ne yaptığınızın farkında mısınız?

Arda Tunca
(İstanbul, 27.02.2013)

Friday, February 22, 2013

Büyümenin Kötü Performansı İçin Bir Hatırlatma

Türkiye ekonomisinin büyüme performansı ile ilgili endişelerimiz yeni başlamadı. Yeni vergiler açıklandığında, para ve maliye politikaları arasındaki ters etkilerin nasıl sonuçlanacağını merak ederek, CFO World dergisinde aşağıdaki yazıyı kaleme almıştım. 20012'nin son çeyreği içinde, olası bir durgunluğun beklediğimizden daha sert gelebileceğinin sinyallerini almıştık. O yazıyı aşağıda paylaşmak gereği duydum:

Türkiye ekonomisi, 2012 yılının ilk 6 aylık döneminde %3.1 oranında büyüdü. Bu yıl için hedef %4 idi. Dolayısıyla, ilk 6 aylık dönemdeki büyüme performansımız, hedefimizin altında kaldı. Piyasaların bazı temel göstergeleri büyüme rakamının yılın ikinci yarısında da bizi %4’e ulaştıracağı mesajını vermiyor. Bu veriler ışığında T.C.M.B. faiz koridorunu daralttı. Bankacılık sektörüne %6.2 ile zaten fonlama olanağı sağlamaktaydı. Böylece, parasal istikrarı bozmayacak, enflasyon yaratmayacak bir likidite seviyesini piyasada korumaktaydı.

Bilindiği üzere, T.C.M.B., faiz koridorunun üst bandını %11.50’den %10’a çekti. Koridoru daraltmanın anlamı, bankaların T.C.M.B.'den borçlanma maliyetinin eskiden %11.5'e kadar çıkabilecekken artık ancak %10'a kadar çıkabileceğidir. Yani, faizle ilgili bir psikoloji/beklenti yönetimidir ve gerçek bir faiz indirimi gibi değerlendirilmemelidir. Ancak, faiz koridorunun daraltılmasıyla, orta vadede finansman maliyetlerinin yükselmeyeceği mesajıyla kredi mekanizmasının daha güvenli bir ortamda çalışmasına çalışılmıştır. Bu da, büyümeyi bir miktar destekleyecek ve aynı zamanda parasal istikrarı da bozmayacak bir hamle olarak değerlendirilmelidir.

T.C.M.B., büyümede beklenen gelişmelerin gerçekleşmediğini görerek, yukarıdaki paragrafta anlatmaya çalıştığım adımı attıktan hemen sonra vergi artışları gerçekleşti. Maliye bakanı Şimşek, bir süredir bütçe açığı üzerine endişelerini dile getirmekteydi. Vergi artışlarının gerçekleşebileceği ihtimal dahilindeydi. Ancak, zamanlaması piyasalarda sürprizle karşılandı.

Vergi artışlarının nedeni, ekonomimizin büyüme temposunun düşmesi. Piyasada daha az ticari faaliyetin gerçekleşmesi ve işletmelerin karlarının düşmesi hem dolaylı hem de dolaysız vergileri düşürücü bir etkiye sahip. Bizim de düşen büyüme performansımız nedeniyle bütçe gelirlerimiz düştü. 2011 yılının ilk sekiz aylık bölümünde 2.1 milyar TL fazla veren bütçemiz 2012’nin ilk sekiz aylık bölümünde 8.5 milyar TL açık verdi. Yani, oluşan açığın sebebi kamu harcamalarındaki artış değil, azalan vergi gelirleri. Diğer bir ifadeyle, bütçe disiplini açısından bir sorunumuz yok aslında. Kamu kesiminde, yatırım ve tüketim harcamalarında kısılmaya dahi gidilmiş. Ancak, sadece personel giderleri ve personel giderleriyle ilintili harcama kalemlerinde bir tasarruf yapılmamış. Son gelen veriler bunu söylüyor.

Para ve maliye politikalarındaki son gelişmeleri genel makro ekonomik gelişmeler bağlamında yukarıda kısaca analiz ettikten sonra, para ve maliye politikalarının genel ekonomiyi nasıl etkileyebileceğini düşünmek gerekiyor. Para politikası tarafında, büyümeyi bir miktar ivmeleyecek bir politika yaklaşımı sözkonusu. Ancak, maliye politikası tarafında ekonomiyi daraltıcı bir etki yapacak ve enflasyonist beklentileri de olumsuz yönde etkileyecek bir gelişmenin kaydedilmesi ile büyümenin bundan sonra nasıl bir seyir içinde olacağı ana gündem maddemiz haline geldi.

Para politikası değişikliklerinin ekonomik değişkenleri etkileme hızı, maliye politikasına göre daha yüksektir. Maliye politikasının kendi içinde ise kamu harcamaları (bütçenin gider tarafı) yoluyla ekonomik değişkenleri etkileme hızı vergi oranlarındaki (bütçenin gelir tarafı) değişikliklere göre daha yüksektir. Ancak, unutulmamalı ki vergi artışları özellikle dolaylı vergiler alanında gerçekleşti. Yani, doğrudan tüketim sırasında alınan vergilerin artmış olması nedeniyle etki hızının yüksek olacağı söylenebilir. Bu şartlar altında, T.C.M.B’nin kararlarıyla büyümenin bir miktar ivmeleneceği düşünülebilir. Ancak, hem yeni vergilerin hem de gelmekte olan enerji zamlarının iç talebi kısıcı etkileri değerlendirildiğinde, zaten zayıflayan ekonomik performansımızın daha da zayıflayacağı düşünülebilir. Ayrıca, vergi artışları ve zamların yaratacağı enflasyonist baskılar nedeniyle T.C.M.B.’nin para politikasını bir miktar daha gevşetme olanağı da son derece sınırlı bir hale gelmiştir.

Para ve maliye politikalarında yaşanan son gelişmeler ışığında, ekoonomi yönetiminde ve ekonomi üzerine fikirler beyan etmekte olan kesimlerde görüş ayrılıkları belirdi. Cari açığı kontrol edelim derken bütçe açığı yarattık diyen bir kesim vergi artışlarının hatalı bir karar olduğunu düşünüyor. Diğer kesim ise, ekonomiyi sıksak bile sonuçta kriz yaratan unsurların ortadan kaldırılmış olduğunu düşünüyor.

Ekonomide, her verdiğiniz bir karar başka bir kararın yaratacağı etkileri bir kenara itmenizi gerekli kılar. Zaten, kıt kaynaklar ve karar tercihleri arasındaki ilişkiler ekonomi öğretisinin en temel noktalarından biri. Benim beklentilerim, artan vergiler ve enerji zamlarıyla ticari faaliyetlerin çıkışa geçemeyeceği yönündedir. Orta vadedeki beklentiler, vergi artışlarından olumsuz etkilenmiştir. Olumsuz beklentiler, yeni yatırımları ve tüketimi erteletir, işsizliği arttırır.

Ticari faaliyetlerimizde, protesto olan senetler ve karşılıksız çıkan çek sayılarında ve tutarlarında artış var. Reel kesim için genel ekonomik ortam ağırlaşıyor. Türkiye’nin tüm bölge ve şehirlerinde azalan ticari faaliyetler ve artan sorunlu krediler sözkonusu. Bu şartlar altında, ağırlıklı olarak T.C.M.B.’nin para politikasının sonuçlarının izlendiği ve ardından gerekli maliye politikası değişikliklerinin yurtiçi ve yurtdışındaki konjonktürün izin vermesi halinde yapılması gerektiği fikrini taşımaktayım. Ekonominin biraz daha yavaşlaması ile belki cari açık daha da daralır ama vergi artışları, bütçe performansını da istenen noktaya getiremeyebilir. Zira, vergi artışlarının büyümeyi olumsuz etkileme gücü, bu ekonomik konjonktürde yüksektir.

Tabii, yapısal reformlarımızı zamanında yapmış olsaydık, bu yazının yazılması tamamen gereksiz olacaktı.

Tunca’dan Tavsiyeler:

Ülkemizin içinde bulunduğu koşullardaki en önemli sorunu hiç kuşku yok ki terördür. Ard arda gelen şehit haberlerinden toplum olarak etkileniyoruz. Çalışma şevkimiz kırılıyor ama işlerimize devam etmekte zorunda kalıyoruz. İçimiz acıyor, toplumumuz bir travma yaşıyor. Ancak, eşimize, dostumuzla bu yaşananları paylaşarak kendimizi ifade etmeye çalışıyor, duruma isyan ediyoruz. Çukurca’da, Ekim 2011’de gerçekleşen ve 24 şehit verdiğimiz o kapkara günün sonunda ben de kendimi bir şiirle ifade etmeye çalışmıştım. Sizlerle de paylaşmak istedim.

24 Şehit

24 şehit, 24 can,

24 ananın 24 saatlik doğum sancıları,

24 saatlik sevinç çığlıkları Yozgat’ta, Bitlis’te, Kırklareli’de, Elazığ’da…

24 yıla bile varamamış kısacık hayatlar,

24 saat içinde kıyılan 24 can,

En az 24 yıldır mücadele ettiğimiz terror,

Ve 24’ünün de Çukurca’da 24 kurşunla kucaklanan kaderleri.

24 ayrı evde ağıt, 24 ayrı musalla taşında cenaze.

24’ümde de gördüm 24 cenaze, 40’ımda hala görüyorum.

Ve daha 24 yaşını görmemiş oğlum için 24 saattir çektiğim ızdırabım.

Tuesday, February 19, 2013

Krizden Çıkılamıyor: Dışlama Etkisi mi, Talep Yetersizliği mi?

Türkiye, 1980 ve 1990'lı yılları yüksek kamu borçlarıyla geçirdi. Bütçe ve kamu açıklarının milli gelire oranı çok yüksekti. Bugün olduğu gibi, brüt kamu borç stoğunun milli gelire oranı %38 civarlarında değil, %75-80 civarlarında seyrediyordu. 1980'li yıllarda altyapı yatırımlarına öncelik verilmesi, bütçe disiplini kültürünün  eksikliği, kamu harcamalarının popülist politikalara alet edilmesi, v.b. sebeplerle kamu kesiminin borçlanma ihtiyacı çok yüksek düzeydeydi. Kamu kesimi sürekli harcama yapmaktaydı ve bu nedenle de büyük bir açık vermekteydi. Yani, teknik ifadeyle maliye politikası genişleyici nitelik taşımaktaydı.

Kamu açıklarının finansmanında kullanılan önemli bir araç iç borçlanma idi. Borçlanma, ağırlıklı olarak hazine bonoları ile yapılmakta idi. Bu yöntemle, kamu kesimi piyasadaki mevcut fonları (tasarrufları) kendi kullanımına sunuyordu. Fonlar, özel yatırımlara kanalize edilmek yerine kamu harcamalarına kanalize edilmiş oluyordu. Kamu kesimi, tasarrufları kendisine çekebilmek için piyasanın kendi dengelerinde oluşacak faiz oranından daha cazip bir faiz sunarak mevcut tasarrufları kullanıyordu. Yani, bankalar topladıkları mevduatı özel yatırımları için kredi talep eden özel girişimcilere yönlendirmek yerine, kamu kesiminin sunduğu cazip faizli bonoları satın alarak özel sektörün yatırım yapmasına olanak sağlayacak kredi verme mekanizmasını yeteri kadar harekete geçirmiyordu. Bankalar için bu bonoları satın almak hem özel sektöre kredi vermekten daha az riskli hem de getiri açısından özel kesime kredi vermeye göre daha cazipti. Bu döngü içinde kamu kesimi, tasarrufların kullanımı konusunda özel kesime rakip olarak piyasaya giriyordu. Böylece, özel kesim için yatırım yapacak fon kullanım olanağı önemli ölçüde sınırlanıyordu.

İktisat literatüründe, kamu kesiminin özel kesimin fon kullanım olanaklarını kısıtlayıcı ya da daraltıcı rol oynaması "dışlama etkisi (crowding out effect)" olarak tanımlanıyor. Çok basit bir anlatımla, kamu kesimi özel kesimi fon kullanımı noktasında ekonominin dışına atıyor ve "önce ben kendi açığımı kapatmak zorundayım" diyor. Bankalar da fonları kamu kesimi bonolarını satın almak suretiyle kamu kesimine yönlendiriyor. Böylece, özel kesim için kredi kullanma olanağı büyük ölçüde sınırlanıyor ve özel yatırımlar yeteri kadar tetiklenemiyor.

1980'ler ve 90'larda, Türkiye'deki durum özetle yukarıdaki paragrafta açıklamaya çalışıldığı gibiydi. Bankaların karlarının %80-90 civarındaki bölümü hazine bonolarından gelmekteydi. Tasarrufları özel yatırımlara yönlendirmek yerine neredeyse sadece hazine departmanlarının operasyonlarıyla kar yaratmakta olan ve asli fonksiyonlarından kopmuş bir bankacılık sektörümüz faaliyet göstermekteydi. Bu durum, 2001 kriziyle sona erdi ve bankalar müşterilerine yönelmek zorunda kaldılar. Hatta bu durum, bankalarda proje finansmanı departmanlarının devreye girmesi, komisyon gelirlerinin önemsenmeye başlanması ve müşteri karlılığı kavramının öne çıkması gibi gelişmelerle kendini hissettirdi.

Dışlama etkisini şema ile anlatacak olursak, aşağıdaki eğriye bir göz atmamız gerekecektir. Eğrideki kısaltmaları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

LM eğrisi: Para piyasası dengesini göstermektedir
IS eğrisi: Mal piyasası dengesini ifade etmektedir
i: Faiz oranı
Y: Gayrisafi yurtiçi hasıla



Genişleyici maliye politikası, IS eğrisinin sağa kaymasıyla gösterilir. Yani, artan kamu harcamaları nedeniyle para arzının değişmediği bir koşulda faiz yükselir. Faizdeki yükseliş, yukarıda dile getirilen kamu kesiminin fon kullanımında ortaya koyduğu faiz artırıcı etkiyi ortaya koymaktadır. Bunun yanısıra, milli gelir de artar. Yani, ekonomi büyür. Ancak, büyümenin kaynağında özel sektör değil, kamu sektörü bulunmaktadır.

Dışlama etkisiyle ilgili olarak, 1980'lerin ve 90'ların Türkiye örneğini verdikten sonra, gelelim bugünün dünya ekonomisine. 2008'de başlayan krize önlem olarak kamu kesimi devreye girmişti. Bu durumda, dünya genelinde bir dışlama etkisi sözkonusu oldu mu? Reel ekonomilerin toparlanamamasının ardında, Türkiye ekonomisinde tanık olduğumuz gibi bir durum mevcut mu?

2008 krizi, öncelikle kamu kesimi harcama artışlarının bankaları kurtarmak amacıyla kullanılmasıyla aşılmaya çalışıldı. Ardından, özel sektörün (bankaların) krizi kamu sektörünün borç sorunu haline dönüştü ve ikinci etapta önlem olarak parasal genişleme politikaları devreye sokuldu. Bankacılık kesimine yönlendirilen fonlar yeniden ekonomiye harcama olarak dönemezdi, dönmedi de. Tüketim ve/veya yatırım eğiliminin kendini gösterdiği kesimler tarafından kullanılmadı bu fonlar. Sonuçta, IS eğrisinin sağa kayması yerine, LM eğrisinin parasal genişlemeler yoluyla sağa kayması durumu ortaya çıktı. Yani, krizle sıkışan likidite, parasal genişlemeyle rahatlatılmaya çalışıldı. Dolayısıyla, kamu harcamaları bir noktadan sonra kullanılmadı ve tam tersine bütçe disiplini ön plana çıkarıldı. Hatta, IS eğrisi sola kaydı. Yani, kamu harcamalarını engelleyen uygulamalara geçildi.

Keynes, kriz halindeki bir ekonominin krizden çıkışı için kamu harcamlarının aktif olarak kullanılmasını önerir. Yani, IS eğrisi sağa kaydırılmalıdır. Ancak, buradaki kamu harcamaları artışı, yatırımları tetikleyici, istihdam yaratıcı bir kamu harcaması artışını ifade eder. Oysa, 2008 kriziyle beraber ortaya çıkan kamu harcamaları artışı bu niteliklerden uzaktı. Daha sonra da maliye politikaları yerine para politikaları kullanıldı ve faizler düştü. Düşen faizlere rağmen de ekonomiler büyüme trendine geçemediler. Çünkü, parasal önlemler kamu kesiminin genişleyici yönde kullanılmasıyla ortaya çıkabilecek satınalma gücünü bir türlü yaratamadı. Çünkü, kamu harcamalarının reel ekonomiyi toparlayıcı nitelikteki özellikleri kullanılmamış ve büyümenin önü açılamamıştı. Piyasalarda güven de oluşamadı. Bu nedenle de reel sektör bir türlü canlanamadı.

Yukarıda anlatılanlar penceresinden bakınca, faizlerin yükseliş kaydettiği ülkeler, borç krizini yoğun olarak yaşayan İspanya, Yunanistan, Portekiz ve İtalya oldu. Örneğin, güven unsurunun krize rağmen öne çıktığı Almanya'da faizler negatif değerlere düşerken, borç krizini güven bunalımıyla beraber yaşayan Akdeniz ülkelerinde faizler yükseldi. Bu ülkeler içinde İspanya'yı ele alacak olursak, dışlama etkisinin mi yoksa talep yetersizliğinin mi özel reel ekonomiyi canlandırmaya engel olduğu konusunda fikir yürütebiliriz.

10 yıllık İspanyol tahvilleri bugünlerde %5.18-5.25 aralığında bir faiz oranıyla işlem görmekteler. Oran, Ocak'ta %4.84 idi ve 2012'nin ortalarında ise %7.75 idi. 2008 krizinin başlangıcından bu yana görülebilen en düşük oranın 10 Ağustos 2009'da %3.72 olduğunu düşünürsek, genel faiz trendinin yükselme yönünde seyir izlemiş olduğunu ifade edebiliriz. İspanya'da kamu kesimi, 2013'teki borçlanma ihtiyacı olan €121.3 milyarın %20'sini gerçekleştirmiş durumda. Kamu borcunun milli gelire oranı 2008'de %40 iken, 2014'te %97.1'e ulaşması bekleniyor. İspanya'da, kamu kesiminin borçlanması yanında, özel kesim de borçlanma yapıyor. Örneğin, Ence adlı bir firma 7 yıl vade ile €250 milyon için %7.25 ile sermaye piyasasından borçlandı. Telefonica, 10 yıl vade ile €1.5 milyar borçlandı. Finans kesimi dışındaki kuruluşlar toplam €1.2 trilyon borçlanma yapmış durumdalar. Rakam, 2008'de €1.3 trilyon idi. 1995'te ise €200 milyar. İspanya'nın rakamları bunlar.

Dışlama etkisinden söz edebilmemiz için, kamu harcamalarının büyümeyi de beraberinde getiriyor olması gerekiyor. Yani, İspanya örneğinden yola çıkarak dışlama etkisinin tanımları çerçevesinde bir ekonomik gelişme sözkonusu olmadığını söyleyebiliriz. Her ne kadar, İspanya'da özel sektör fon kullanımı açısından bir sorun yaşamıyorsa da, kamu harcamaları artışıyla beraber artan talep ve ardından yükselen faiz ortamında canlanan bir ekonomi de yok ortada. Tam tersine, İspanya ve € bölgesi küçülüyor. Sorun, dışlama etkisi değil, talep yetersizliği. Talep, ancak güven unsurunun tesis edilmesiyle gelecek.

Hata, kamu harcamalarının niteliğinin bankaları kurtarma operasyonlarından sonra değiştirilememesi noktasında yapıldı. Kamu harcamalarında nitelik değişimi yerine, kamu kesiminde sıkılaştırma ve parasal genişleme tercih edildi. Şimdi de kriz bu nedenle bitemiyor bir türlü. Özetle, yol daha çok uzun.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.02.2013)

Friday, February 15, 2013

Merkez Bankacılığının Değişmek Zorunda Kalan Misyonu

Merkez bankalarının rolü ve misyonu üzerine çok konuşulmaya başlandı. Konuyla ilgili, her ay düzenli olarak yazmakta olduğum CFO World dergisinde yayınlanmış eski bir yazımı hiçbir yerine dokunmadan aşağıda sunuyorum:
 
Dünyanın tüm merkez bankalarının temel görevi, bir ülkenin fiyat istikrarını sağlamaktır. Nitekim, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (T.C.M.B.) internet sitesine girdiğinizde de karşınızda “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir” ifadesini görürsünüz. Bunun anlamı, dünyadaki tüm merkez bankaları gibi T.C.M.B.’nin de enflasyonist süreçleri kontrol altında tutmak amacıyla elindeki politika aletlerini ekonominin öngördüğü kurallar çerçevesinde kullanmasıdır.
 
Küreselleşme ve ekonomik krizlerin etkisiyle merkez bankacılığının misyonu üzerine son yıllarda yeni tartışmalar başlamış bulunmakta. Bu tartışmalar, hem ülkelerin ekonomi yönetiminden sorumlu kişi ve kurumlarca hem de akademik çevrelerce sürdürülmekte. Temel olarak, tartışmanınn özünde şu yatıyor: Merkez bankaları, kendi yönetimlerindeki yerel piyasalarda fiyat istikrarı sağlamak konusunda politika kararları alabiliyorlar. Ancak, alınan bu kararların küreselleşmenin etkisiyle diğer ülkeler üzerinde de etkileri oluyor. Bu etkiler, diğer ülke ekonomilerinde olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Yani, küreselleşmeyle beraber oluşan bir bulaşıcılık durumu sözkonusu. Üstelik, yine küreselleşmeyle beraber ekonomik değişkenlerin aralarındaki ilişkiler de son derece kompleks bir hal almış durumda. Bu nedenle, bir merkez bankasının politika kararının hem yerel ekonomide hem de diğer ekonomilerde döviz kuru, enflasyon, cari denge, v.b. değişkenler üzerinden giderek karmaşıklaşan ilişkiler yumağı oluşturduğu gözlemlenmekte.
 
Merkez bankalarının giderek karmaşıklaşan bir dünyada, geleneksel misyonu ve politika aletleriyle krizlere çözüm üretebilmesi neredeyse imkansızlaştı. Bu nedenle de, resmi olarak adı konulmasa da merkez bankaları yeni misyonlar üstlenmek zorunda kaldılar.
 
Merkez bankaları, fiyat istikrarına ek olarak özellikle finansal istikrar konusunda söz sahibi olmaya başladılar. Zira, 1970’lerde, 80’lerde finansal istikrarı bozan ana faktör finansal piyasaların kendisi değil, dünyadaki siyasi gelişmelerdi. Fakat, finansal piyasaların özellikle 90’lı yıllarla beraber artan gücü ve finansal mühendislik kavramı altında üretilen finansal ürünler, finansal istikrarı bozan ana unsurlar haline geldiler. Bu durumda, merkez bankaları yeni bir görevi zorunlu olarak uygulamada üstlenmek zorunda kaldılar.
 
Merkez bankalarının geleneksel ve temel politika araçları (faiz, karşılıklar ve açık piyasa işlemleri) bazı güncel ve giderek karmaşıklaşan ekonomik sorunları çözecek güce sahip değiller. Bunları kısaca aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
  • Finansal piyasalarda finansal piyasaların kaynağını oluşturduğu riskler,
  • Ekonomik gelişmelerin diğer ülkelere bulaşma potansiyeli ve beklenmedik etkiler ortaya çıkarabilmesi,
  • Ülkelerin uyguladıkları birbiriyle farklı politikaların (örneğin, enflasyon hedeflemesi, dözviz kuru rejimi) bulaşma etkisi sonucunda yapacakları etkiyi öngörülenden daha fazla büyütebilme olasılığı,
  • Gelişmiş ülke ekonomilerinin ağırlaşan borç sorunu ve gelişmekte olan ülkelerin geleneksel ihracat piyasalarını kaybetmeye başlamaları.
Yukarıda sıralanan ve hem küreselleşmenin hem de karmaşıklaşan ekonomik yapının beraberinde getirdiği bu sorunları geleneksel merkez bankası politikalarıyla çözebilmek mümkün değildir.
 
Unutulmamalı ki, parasal istikrarı sağlamanın yolu para politikasından geçerken, finansal istikrarı sağlamanın yolu finansal piyasalarla ilgili mikro bazda kanuni değişiklikleri yapmaktan ve piyasaları denetlemekten geçer. Yani, her iki misyon için gerekli politika uygulamaları birbirinden çok farklıdır. Kanuni düzenlemeler ve denetim konusunda merkez bankalarının fikrinin alınması doğaldır ama hiçbirinin bu konularda bir misyon üstlendiği bugüne kadar pek görülmemiştir. Fakat, global krizle beraber merkez bankalarının bu konularda uygulamada devreye girdikleri ve önemli ölçüde yönlendirici olmaya başladıkları da bir gerçektir.
 
Küresel krizin başlangıcından bu yana, dünyanın önde gelen merkez bankalarının piyasalarda meydana gelen olumsuz gelişmeler karşısında ortaklaşa hareket ettiklerine birkaç kez şahit olduk. Bu ortaklaşa müdahalelerdeki amaç, birbiriyle ekonomik ilişkileri son derece karmaşık şekilde iç içe geçmiş ülkelerin finansal istikrarını korumak ya da sağlamaktır. Böyle bir amaç için ortaklaşa müdahalede bulunan merkez bankalarının temsil ettikleri ülkelerin özellikle sermaye hareketleri ve döviz kuru konusunda uyguladıkları rejimlerin aynı olması son derece önemlidir. Bir ülkenin diğer ülkelerle ilişkilerinde dengeleyici niteliğe sahip olan sermaye hareketleri ve döviz kurunun birer süzgeç görevi gördüğü göz ardı edilmemelidir. Ancak, bu iki değişkenin dengeleyicilik rolünü üstlenebilmesi için ortak merkez bankaları müdahalelerine konu olan ülkelerin hepsinde aynı rejimin uygulanması gerekir. Zaten, bugüne kadar yapılmış ortaklaşa müdahalelerde Amerikan, Avrupa, İngiltere, İsviçre ve Japon merkez bankaları söz sahibi olmuştur.
 
Bir önceki paragrafta anlatılanlar çerçevesinde, küreselleşen dünyanın yönetiminde yerel ya da milli kurumlar yerine küresel kurumların devreye sokulması gerektiği açıktır. Ancak, küresel ekonomik mimarinin yeni ve sağlıklı bir şekil alması için bu tip yapılanmaların her alanda ele alıınması gerekliliği ekonominin kuralları ve yönetim ilkeleri çerçevesinde ortadadır.
 
Giderek karmaşıklaşan ekonomik yapı nedeniyle, ekonomiyle teknik olarak fazla ilgisi olmayan ama piyasalarda yatırımcı olarak yer alan kişiler merkez bankalarının uygulamalarını takip etmek ve anlamakta zorlanmaktalar. Bu nedenle, küçük yatırımcılar nezdinde merkez bankalarının uygulamalarının takibi eskiye göre azalmış olabilir. Ancak bu, merkez bankalarının rolünün ya da piyasalar tarafından takip edilme olgusunun zayıfladığı anlamına gelmez. Merkez bankalarının ağırlığı eskisinden daha güçlü bir şekilde devam ediyor. Herkesin hangi merkez bankasının hangi gün para piyasası kurulunu toplayacağından haberi var. Ancak, ekonomik ilişkileri anlamak, irdelemek ve haklarında bir yargıya varmak eskiye göre çok daha zorlaşmış durumda.Türkiye özelinde, siyasetin ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri uzunca bir süredir bertaraf edilmiş durumda. Bizde de herkes T.C.M.B.’yi takp ediyor ama hangi açıklamayı nasıl yorumlaması gerektiği konusunda zorlanır durumda. Kısaca, dünya değişiyor, merkez bankalarının da işi zorlaşıyor.
 
Tunca’dan Tavsiyeler:
 
Jurgen Otten'in Fazıl Say'ın hayatının önemli kesitlerini anlattığı, Fazıl Say ile röportajlar ve Fazıl Say'ın müziği ile ilgili makaleler içeren kitabını geçtiğimiz günlerde bitirdim. Kitap, Fazıl Say'ın Türkiye'deki siyasi ortamın dayattığı kültürel atmosferle ilgili tartışmalarına fazla odaklanmıyor. Bu konu, sadece yeri geldikçe kısaca ele alınıyor. Fazıl Say'ın bir Türk olarak dünya ölçeğinde neler yaptığını okumak istiyorsanız, bu dinlendirici ve keyifli kitabı okumanızı öneririm.
 
30 Ağustos günü büyük bir bayramı kutladık. Bizi 29 Ekim’e götüren zaferimizi 90. yılında kutladık. Kurtuluş Savaşı’nın nasıl ve hangi koşullar altında verildiğini ilk ağızdan okumak isterseniz, İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selahattin’in Romanı adlı kitabını okuyunuz. Kitap, alsında anılarını cephede kaleme almış Yüzbaşı Selahattin’e ait. Rahmetli İlhan Selçuk, sadece anıların düzenlemesini yapmış. Yani, kanlı canlı bir savaş anısı kitabı aslında.

Tuesday, February 12, 2013

Ana Başlıklarla Ekonomik Gündem

Şubat ayının ortasına yaklaştığımız şu günlerde yaşamakta olduğumuz ekonomik gelişmeler genel havanın tatsız olduğu yönünde bir algılama yaratıyor. Ancak, piyasanın ve birçok yatırımcının algılama ile ilgili olarak yanlış yönlendirildiği ve yanlış tespitlerde bulunduğu ortada. Bloomberg HT'de dün katıldığım bir televizyon programından sonra, bu konudaki görüşlerim daha da sağlam bir temel buldu. Zira, program sırasında izleyicilerden gelen sorulardan, piyasadaki algının yanlış kanaatlerle yanlış yönlenmiş olduğunu tespit etme fırsatım oldu. Soruyu soranlar, ağırlıklı olarak ya ekonomiye ilgi duyanlar ya da küçük yatırımcılar. Bu nedenle, ekonomi ya da finans ile uğraşan profesyonel kişiler değiller. Ancak, piyasanın birer karar alma birimi olarak, ekonomik faaliyetin içindeki herkes çok önemli. Hanehalkı, firmalar (reel ve finansal) ve kamu kesimi olarak özetleyebileceğimiz kesimlerin kararları mikro ve makro ekonomik değişkenlerin değerlerini belirliyor. Bu çerçevede, son günlerin gelişmelerine paralel olarak bazı tespitler ve hatırlatmalar yapmakta yarar görüyorum. Konuları başlıklar halinde ele almaya çalışacağım.

Sermaye Piyasası

Piyasada gördüğüm bir yanlış algı, modern bir ekonominin finans kesiminden oluşması gerektiği yönündeki kanıdan kaynaklanıyor. Finansal piyasalar, reel ekonomiye kaynak aktarmak için vardır. Hiçbir ekonomi sadece finans kesiminden oluşamaz. Hele ki Türkiye'nin böyle bir ekonomik model uygulaması mümkün değildir. Arkasında üretim olmayan finansal değerler balon yaratırlar. Ekonomide, fizik kanunlarının geçerli olduğunu düşünürsek, fazla şişmiş balon şişmeye devam ederse patlar.

Son günlerde, İ.M.K.B.'de yaşanan düşüş normaldir. Gereksiz yere oluşmuş bir balonun inişidir. Yani, makro ekonomik değişkenlerde görülen herhangi bir olumlu gelişmeye bağlı olmadan yükselen bir piyasa, makro ekonomik verilerin açıklayabileceği bir noktaya doğru ilerlemektedir. Dolayısıyla, paniğe ya da umutsuzluğa kapılmanın gereği yoktur. Ancak, yanlış yatırım kararı verip endeks değeri 85,000'e gelmiş bir borsaya girmiş kişiler bu işten zarar görmüş olabilirler. Genel bir ekonomik değerlendirmede, bu kişilerin yanlış kararlarını değerlendirmenin bir anlamı yoktur. Serbest piyasa şartlarında, herkes aldığı kararın sonuçlarını tecrübe eder. Olumlu ya da olumsuz. 2008'deki küresel finansal kriz de finansal sistemdeki anormal ve makro ekonnomik temellerden yoksun şişkinlikten kaynaklanmıştı. Hatırlamakta fayda var.

Bizim sermaye piyasamız, ağırlıklı olarak bankaların başı çektiği bir piyasa. 2013 için bankaların karlılık endişeleri, son derece düşük bir faiz ortamında ortaya çıkıverdi. Nitekim, piyasa içinden de takip ettiğim kadarıyla bankaların kredi verirken son derece hassas fiyatlamalar yapmaya çalıştıkları gözlemleniyor. Ayrıca, yılsonlarında bilanço düzeltmeye çalışan bankalar yüksek faiz oranıyla mevduat toplayıp, düşük faiz oranıyla kredi vererek bilançolarının hem aktif hem de pasif tarafını şişirdiler. Şimdi de, yeniden daha düşük faiz oranıyla mevduat toplayıp, daha yüksek faiz oranıyla kredi verebilmenin peşindeler. Yani, 2012 sonunda açtıkları bir yarayı tedavi etmeye çalışmaktalar. Ancak, 2013'te yüksek karlılık oranlarıyla çalışamayacaklar. Bizim sermaye piyasamız da bankalardan kaçan yatırımcıların yarattığı etkiyle düşüşe geçti. Ağırlıklı olarak da yabancı yatırımcıların çıkış yaptıkları gözlemleniyor.

Sermaye piyasasına para koyarken, iki tip davranış modeli karşımıza çıkıyor: Spekülasyon ve yatırım. Türkiye'de, bu amaçlara hizmet eden hisse senetleri bulmak mümkün. Unutulmamalı ki, sermaye piyasası uzun dönemde her zaman kazanç sağlamıştır. Fakat kime? Yatırımcılara. Kendi faaliyet alanında uzun zamandır gelenekselleşmiş bir kurumsal yapıya sahip olan, istihdam yaratan, ekonomiye olumlu katkıları olan kurumların hisse senetlerine para yatırmak, yatırım yapmaktır. Ancak, sermaye piyasasından elde ettiği fonlar ile banka borcu kapatıp, gereği olmayan verimsiz yatırımlar yapan firmaların hisse senetlerine yatırım yapmak, ya anlık bir furyadan yararlanma amacını taşır ya da ilgili hisse senedinin ardındaki gerçekleri bilmemekten kaynaklanır. Türkiye'de, her iki davranış modeline de hitap eden hisse senetleri mevcut. Tercih, parayı nereye koyacağına karar veren kişilerin.

Türkiye'de, sermaye piyasasının ekonominin durumunu ne derece anlattığı da ayrı bir tartışma konusu. Son günlere kadar sürekli yükselen bir piyasa vardı ve bu yükselişin ardında, sermaye piyasasındaki firmaların karlılıklarında meydana gelen artışlar, işgücü piyasasında artan istihdam, sanayi üretiminin yükselmesi, v.b. makro ekonomik gelişmeler yoktu. Bu noktadan hareketle, hangi sektörlerin sermaye piyasasında hangi firmalarca temsil edildiği ve bu firmalar ve sektörler özelinde makro ekonomiye yansıyan gelişmelerin hangi yönde olduğuna bakmak da son derece önemli. Dolayısıyla, küçük yatırımcıların profesyonellerle temasta olmalarında fayda var.

EUR/USD Paritesi Ekseninde Avrupa

Yine kur savaşlarını konuşuyoruz. Yine Avrupa dertlenmeye başladı. Ben de bu dertlenmenin nedenini anlayamıyorum. En kötü geride kalmıştı. Doğrudur ama krizin bittiği yönündeki algılama neden oluştu? Merkel'in ekonomi danışmanlarından Wolfgang Franz, bu krizden nasıl çıkacaklarını henüz bilmediklerini söyledi. Krizin üçte ikilik kısmını atlattıklarını düşündüğünü ama kalan üçte birlik kısmı atlatmanın daha da zor olduğunu dile getirdi. İtalya'da seçimler var ve palyaço geri dönmek üzere. Üstelik de tek bir partinin iktidara gelemeyeceği ihtimali yükseliyor. İspanya'da yolsuzluk söylentileriyle mevcut iktidara karşı bir güven erozyonu yaşanıyor. Birileri Kıbrıs ile ilgili gelişmeleri ön plana çıkarıyor ki Schauble bu konuda başı çekiyor. Draghi de €18 milyarlık bir ekonominin dert edilmemesi gerektiğini söylüyor ama bu konu için bile Avrupa, tartışmalarla zaman kaybediyor. Der Spiegel dergisi bu konuyu birkaç haftadır detayıyla işliyor. Davos'ta ortaya çıkan anlamsız bir olumlu hava, yerini bir miktar olumsuzluğa bırakıyor. Davos'ta ifade edildiği kadar olumlu olan neydi ki bir anda hava bozuldu? Bunu da anlamış değilim. Avrupa'nın genel atmosferi bu ama.

Yukarıda anlattığım atmosferde, gündemin en önemli konusu EUR/USD paritesinin seyri olarak ortaya çıkıyor. Avrupa Merkez Bankası'nın geçen yıl uyguladığı L.T.R.O. için özel bankaların Avrupa Merkez Bankası'na geri ödediği paralar, Japonya ve A.B.D.'nin uyguladığı parasal genişlemeler sonucunda EUR güçleniyor, Japon Yeni ve USD zayıflıyor. Bu arada, Haziran 2012'de €3.1 trilyon olan Avrupa Merkez Bankası bilançosu 2013 yılının Şubat başı itibariyle €2.77 trilyona kadar küçülüyor. Değerli EUR nedeniyle Avrupa'nın ihracat yapan ülkeleri endişeli. Kur savaşları küresel ölçekte geri dönüyor. Draghi'nin geçen haftaki beyanatları sonrasında EUR/USD paritesi, 1.37'den 1.3360 seviyelerine geri gidiyor. Çünkü Draghi, paritenin değeriyle ilgili olarak bir hedefi olmadığını, konunun parasal istikrar çerçevesinde ele alınacağını dile getiriyor. Bu kapsamda, Fransa-Almanya arasında da görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor. Hollande, kura müdahaleden yana. Merkel ise Draghi tarafında.

15-16 Şubat tarihlerinde G20 zirvesinde, Moskova'da ekonomi bakanları toplanıyor. Kur savaşları mutlaka konuşulacaktır. Bir karar çıkmaz ama ülkelerin, bölgelerin niyetlerini öğrenmek açısından izlemekte fayda var.

Avrupa Merkez Bankası, 2013'te EUR bölgesi için %0.3 küçülme, 2014'te ise %1.2 büyüme bekliyor. Bu şartlar altında, olumlu hava neden bir anda esti de herşey bir anda olumsuza döndü?

Türkiye'de Fren-Gaz-Uçak-Otomobil tartışmaları

2012'de sert bir fren ile büyümeyi çok yavaşlattık. Doğru da yaptık. Fakat, sürekli olarak altını çizdiğim bir gözlemim var. Cari açığı daraltmak için yavaşladık ama ithalatımız beklediğimiz kadar yavaşlamadı. Cari açıktaki küçülme, ihracattaki artıştan kaynaklandı. Bu, önemli bir nokta.

Sanayi üretimimiz 2012'de dalgalı bir seyir izledi. 2012'nin Aralık ayında %3.8 düşen ve son çeyreğinde ise sadece %0.3 artan sanayi üretimi 2012 genelindeki büyümenin %3'ü yakalayıp yakalayamayacağımıza dair önemli şüpheler uyandırdı. 2011'de %8.5 büyüyen ekonominin 2012'de ancak %3 civarında büyüyeceğinin düşünülüyor olması ve muhtemelen de böyle bir sonuçla karşılaşacak olmamız sert bir frendir. Yumuşak iniş değildir. Ayrıca, 2012 için %4 büyüme hedefleniyordu, O.V.P.'de beklenti %3.2'ye çekildi. Şimdi, %3.2'nin de altını görme olasılığı sözkonusu.

2013'te ise O.V.P. hedefi %4. Bu rakam halen gerçekçi olabilir ama hükümet T.C.M.B.'nin ekonominin uçaktan inip otomobile binmesi benzetmesini sevmedi ve uçuşa devam dedi. Türkiye'nin, yapısal değişimlerin sonuçlarını alamadığı ve dış şoklara karşı riskli ülke konumunda olduğu koşullarda uçmak tehlikelidir. Bir süre olumlu bir ekonomik performans ortaya koysak dahi, geçmişte olduğu gibi yeni krizlere girme olasılığını artırır. Yapısal değişimlerin sonuçları alınmadan uçmak eski model bir arabayla saatte 200 km. hız yapmaya çalışmaya benzer. Yani, yanlıştır. Kaldı ki yapısal sorunları çözmek adına yapılanların da ne kadar doğru olduğu çok şüpheli.

T.C.M.B. ve B.D.D.K.

T.C.M.B., zor bir süreç yaşıyor. Genel olarak, T.C.M.B.'nin Türkiye'nin koşullarına uygun bir para politikası uyguladığını düşünüyorum. T.C.M.B.'nin Erdem Başçı yönetiminde yaptığı tek yanlışın geçmişte dövize ihalelerle yaptığı müdahaleler olduğu görüşündeyim. Sıcak para girişini engellemek için faiz koridorunun alt bandıyla ilgili oran değişiklikleri yapmasını uygun bulanlardanım. Bu çerçevede, olası not artışlarıyla Türkiye'nin itibarı adına değil, T.C.M.B.'nin uygulayacağı politikalar adına ilgileniyorum. Çünkü, cari açığın yoğun olarak kısa vadeli finansmanını dış şoklara karşı ekonomiyi zayıflattığı için olumlu karşılamıyorum. Not artışları, istihdam yaratan, kapasite artıran, üretimi destekleyen, Türkiye'ye taze para girişi sağlayan nitelikteki doğrudan yabancı sermaye girişi sağlamadığı sürece ilgi alanıma girmiyor.

T.C.M.B.'nin yukarıda çok kısa değindiğim işlevlerini yerine getirmesi için, son zamanlarda tartışılan değişen merkez bankacılığı fonksiyonlarını bir kenara alırsak, geleneksel araçlarını serbestçe, bağımsız olarak kullanması gerekir. Bu konudaki en büyük yapısal değişiklikler, Kemal Derviş döneminde yapılmıştı ve ekonomik gelişmelerin günlük siyasi çekişmelerin dışında kalması sağlanmıştı. Şimdi, geniş vizyona sahip olabilmek konusunda son derece yetersiz bulduğum ekonomi bakanının sürekli T.C.M.B. üzerinde baskı kurmaya çalışan yaklaşımlarını hatalı bulmaktayım. B.D.D.K.'nın da T.C.M.B.'ye görevlerini hatırlatmasının kamuoyu önünde yapılmasını sakıncalı buluyorum. Zira, piyasanın ve etki alanlarındaki kurumların stratejik yönlerini tespit etmekte zorlanmalarına sebep olmaktalar. İki kurumun, birbirlerinin alanına girebilecekleri tek noktanın kredi miktarındaki genişleme olduğu düşünülürse, konunun aslında önemli olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü, T.C.M.B.'nin faiz indirimleri ile kredi kullanımı arttıysa da, kredi miktarındaki artışı kısıtlamanın büyüme üzerindeki etkisinin faiz oranındaki değişiklikten daha büyük olduğunu analiz etmiş durumdayız. Son günlerde, kredi genişlemesinin yılbaşından bu yana %21 civarına ulaştığını gördük. Tartışma da buradan çıkıyor. T.C.M.B., %15 olan sınırın aşılmasına sebep olmuş gibi gözüküyor, B.D.D.K. da bu kısıtlamadan kendini sorumlu tutuyor ve T.C.M.B.'nin kendi yetki alanına girdiğini düşünüyor. Kredi miktarı ile ilgili ayarlama, T.C.M.B.'nin işidir. B.D.D.K., bankacılık sisteminin işleyişine ilişkin düzenleme ve denetleme görevlerinde kalmalıdır. Zira, para arzına ilişkin yönetim T.C.M.B.'nin kontrolündedir.

Petrol ve Altın

Brent petrolün varili $117-118 seviyesinde seyretmekte. A.B.D. ve Çin'den gelen olumlu veriler ile beraber, en büyük petrol tüketicilerinin petrol talebinin artmasına ilişkin beklentileri fiyatı bu seviyeye getirdi. Oysa, 2013 ortalaması için hakim olan beklenti $110 civarındaydı. Japonya ve A.B.D.'nin parasal genişlemeyi sürdürmeleri de fiyatın yükselmesinde kuşkusuz ki etkili oldu. İran'ın nükleer çalışmalarına devam edeceği yönündeki açıklamalar da bir miktar etki yaptı ama bu etki sınırlı oldu. Fiyatın kalıcı olarak hangi seviyelere oturacağını tespit etmek için biraz daha beklememiz gerekecek. Ancak, dünya ekonomisinin bir miktar toparlamasıyla fiyatın nerelere gidebileceğini anlayabilmek için önemli göstergeler sunuyor piyasa. Fiyatlarla ilgili öngörülerde bulunmaktan çok, esas önemli olan noktanın bu olduğu kanısındayım.

Altın fiyatları da parasal genişlemenin etkisiyle 2013'teki seyrini yılbaşından bu yana gelişen çerçevede devam ettirecektir. Zaman zaman dalgalanmalar olabilecekse de fiyatın çok aşağı yönlü olmayacağını düşünüyorum. Küresel konjonktür, altına talebi destekler bir manzara çiziyor.

Sonuç itibariyle, yeni verilerin herkesi yanıltabileceği bir atmosferdeyiz. Genel trendleri görmek için ilk çeyreğin sonunu beklemek gerekiyor. 2013'ün başındaki gelişmeler ve son günlerde ortaya çıkan olumsuz hava, bana yukarıda yazdıklarımı düşündürdü.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.02.2013)

Friday, February 8, 2013

Not Defterimden Alıntılar - IX

Keyifle yenen bir akşam yemeğinin ardından ellerinde şarap kadehleriyle sohbete devam ediyorlardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, dostların bir araya toplanmış olması ev sahiplerine keyif vermiş, yemekteki hararetli, kahkaha dolu sohbetler biraz sakinleşmiş bir havada devam etmekteydi. Biraz içkinin, biraz ertesi günün ilk saatlerine girilmiş olmasının verdiği yorgunluk ve uyku haliyle, topluluğun hep bir arada devam eden konuşmaları ikili diyaloglara dönüşmüştü. Evin içinde hem keyif hem de bir dinginlik hüküm sürmekteydi. Sanat, edebiyat, politika ve yaklaşan bahar aylarına ait gezi planları konuşuluyor, bir daha bir araya gelmenin planları yapılıyordu.

Ev sahiplerinin bu toplantıdan aldıkları keyif yüzlerinden okunuyordu. Yıllar süren yorgunluklar, yoğun geçen çalışma hayatı, daha az endişeli, daha huzurlu, daha fazla boş zaman sunan bir yaşam tarzına bırakmıştı yerini onlar için artık. Bundan böyle, daha fazla seyahat edebilecek, kendileri için yaşamın hoşluklarını sunan pekçok meşgaleyi kendilerine boş zaman geçirme aracı olarak sunabileceklerdi. Yaşam, yeni bir evreye hazırdı.

Şarap kadehleri neredeyse boşalmak üzereydi. Kadehlerin üzerinde kurumaya yüz tutmuş kırmızı damla izleri belirginleşmeye başlamıştı. Herkes, oturduğu yerden eve gitmek için hazırlık yapmaktaydı. Son cümleler sarf ediliyor, ilerleyen günlerin buluşma planları karara bağlanıyordu. En fırsat bulamadıkları zamanlarda bile en azından her ay bir araya gelip uzun sohbetler yapmaktan, oradan buradan konuşmaktan, birbirleriyle dalga geçmekten özel zevk alıyorlardı.

Bir telefon sesi, aniden dikkat kesilmesine neden oldu herkesin bir anda. Evin salonundaki sakin ve huzurlu ortam, topluca bir irkilmeyle bozulmuştu. "Hayırdır inşallah" dedi içlerinden biri. "Yanlış numaradır, cevap ver, kapa telefonu da kalkalım artık; çok geç oldu" dedi diğeri ev sahibine. Gülüştüler.

Sion şehri, dağların tepesinden bir tabağın içindeki renkli meyveler gibi gözüküyordu. Karla kaplı dağlarda içilen şarap sıcaktı. Şarabı yudumlandıktan sonra verilen ilk nefesle yoğun bir buhar havaya karışıp gidiyordu. Kalabalık bir grup ile geçirilen güzel bir haftasonunun bitimiyle Cenevre'ye geçip, bütün bir haftanın ve üç yıl boyunca çok az görüşebilmiş olmanın acısını çıkarmaktaydılar ağabey ve kardeş. Akşamları yemekler yeniyor, uzun uzun sohbetler ediliyordu. Hergün İstanbul ile konuşuyorlar, keyifle geçen günleri aynı keyifle anne ve babalarına rapor ediyorlardı adeta.

Evin salonunda gülüşmeler kesilmişti. Ev sahipleri, ağlayarak kendilerini evin bir köşesinden diğerine atıyorlar, durumu kime nasıl anlatacaklarını düşünürken, içlerindeki büyük acıyla baş etmeye çalışıyorlardı bir yandan. Etraflarındaki dostları da ne yapacaklarını şaşırmışlar, mantıklarına hakim olmaya çalışmakla meşguldüler. Birilerinin duruma acil olarak bir çare bulması gerekiyordu. Yapılmak zorunda olunanlarla yapılmak istenenler ağır bir duygusal yükle birbirine karışmıştı. Büyük bir kaos kol geziyordu evin içinde. Cenazelere nasıl ulaşılacaktı? Kazada arabada bulunan sekiz yaşındaki çocuk neredeydi ve nasıldı? Allah'ın kış günü, karlarla kaplı yollarda Kütahya'ya nasıl ulaşılabilirdi? Üstelik, sabahın ikisinden sonra?

Cenevre'de, işinden çıkmak üzere olan ağabey, son anda, İstanbul'dan birkaç gündür kesilen telefonlara kafasını takıp, üzerine giydiği montunu dahi üstünden çıkartmadan ailesiyle kısa bir konuşma yapmak için masasına dönmüştü. Hem son birkaç günü anlatmak hem de İstanbul'da herşeyin yolunda olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Telefonu kapattıktan sonra da, kardeşiyle beraber şehrin en sevdiği pizzacılarından biri olan bir lokantaya gidecekti. Bir gün önce kardeşinin kendisine aldığı hoparlörlerle evde müzik dinlemenin keyfi bir başka boyuta atlamıştı.

Ertesi gün, herkes İstanbul'da idi. Teskin edicilerle bastırıyordu acısını bütün aile. Yaraları bir daha sarılması mümkün olmayan bir büyük acıydı yaşanan. Bir anda, bir sürü insanın hayatı bir ömür sürecek kadar derinden değişmişti. Artık, yeni bir hayat vardı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Eskiye takılmadan, unutarak yaşamak mümkün değildiyse de hayatı, yeniye de alışmaktan başka çare yoktu.

Sen anılarla yaşamak nedir bilir misin ağabey? Yıllar sonra ortaya atılmış bir itiraftı bu söz. Çocuk, bu soruyu sormuştu babaannesinin cenazesini almaya giderken ağabeyine. Konuşa konuşa, dertleşerek devam ettiler yola.

Çocuk büyüdü. Kazadan birkaç çiviyi iki sene üzerinde taşımak zorunda kalarak kurtulmuştu. Anne ve babasını sekiz yaşında kaybetmek acıydı ama geçen zaman içinde okullar bitmiş, iş hayatına bile atılmıştı. Üstelik evlenmişti de. Kazadan sonra, birkaç sene içinde alzheimer hastası olan babaannesinin hastalığının sebebi de bu kazaydı. Hayatın cilvesi işte. Bu talihsiz, lanet kaderin en çok etkilediği iki insan, yıllar sonra birbirlerini beklediler. Biri ölmek, diğeri evlenmek için.

Evlendiği gün, yıllar önce kendileri için yaşamın hoşluklarını sunan pekçok meşgaleyi kendilerine boş zaman geçirme aracı olarak sunabileceklerini hayal eden halası ve eniştesine anne, baba diye sarıldı çocuk.

Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.02.2013)

Wednesday, February 6, 2013

Enflasyon, Euro/Dolar Paritesi, Petrol

Enflasyon, Ocak ayında tüketici fiyatlarında yıllık olarak %7.31 ve üretici fiyatlarında yıllık %1.88 ile yıla olumsuz görünen bir başlangıç yaptı. Oysa, tüketici fiyatlarında 2012'yi %6.16'lık bir oranla kapamış ve memnun olmuştuk. Aradan geçen 1 aylık sürede, tüketici enflasyonundaki ani sıçrama can sıktı ama daha da önemlisi, tüketici ve üretici fiyatları arasında oluşan büyük farktı. Bu farkın nereden kaynaklandığı konusunda düşündükten ve Twitter ortamında Sn. Şevket Sürek, Sn. Ali İhsan Gelberi ve Sn. Naki Bakır ile bir beyin fırtınası seansı yaptıktan sonra bazı bulgular ortaya çıktı. Bu bulguların öne çıkanlarını şöyle sıralayabiliriz:
  1. Her ne kadar tüketici enflasyonundaki ani yükselmede gıda fiyatları önemli rol oynadıysa da, talep artışı kaynaklı gibi gözüken bu artışın temelinde, asıl olarak Ocak ayında ağır geçen kış koşullarının arz üzerindeki olumsuz etkileri sözkonusu olmuştur.
  2. Bir aylık bulgularla orta vade için bir yargıya varmanın zor olduğu ve ilk çeyrekteki ortalama enflasyon oranının dikkate alınması gerektiği önemlidir. Aslında, temel enflasyonist etki yapacak değişkenlerin nasıl bir seyir içinde olduğuna ilk çeyreğin sonunda bakmak daha makul bir analiz sonucu ortaya koyacaktır.
  3. Büyümenin yüksek olduğu yıllarda, üreticilerimiz artan maliyetlerini tüketicilere yansıtmamayı tercih etmekte, ancak büyümenin düşmeye başlamasıyla beraber üretici ve tüketici enflasyonu arasındaki farkın tüketici enflasyonnun yönüne doğru kaymakta olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim, Sn. Ali İhsan Gelberi'nin bu konuyu ele aldığı yazı (http://aliihsangelberi.com/tufe-ve-ufe-farki) durumu grafikle ortaya koymaktadır.
Enflasyon oranının ne olduğundan çok, yukarıdaki üç önemli nokta Ocak ayı enflasyonu ile ilgili tartışmalar çerçevesinde ön plana çıkmıştır.

EUR/USD paritesi, iktisatçıların açıklamakta zorluk çektikleri bir seyir izlemektedir. Euro bölgesinin kriz koşullarıyla mücadele ettiği bir süreçte Euro'nun bu kadar güçlü olması, yatırımcı tercihlerini ve davranışlarını anlamak için önemli analiz zorlukları ortaya koymaktadır. Ancak, sözkonusu paritenin son dönemlerdeki Euro lehine seyreden gücü, Avrupa için en kötünün geride kalmış olması tespiti ile paralel bir tablo sergilemektedir. Kur savaşlarının konuşulduğu, dünyanın tüm bölgelerinin düşük kur avantajıyla ihracatına ivme kazandırmaya çalıştığı bir dönemde Euro'nun güçlü olması Avrupa için de arzu edilen bir durum ortaya koymamaktadır. Bugünlerde 1.35'in üzerine çıkmış olan paritenin son bir yıllık seyrini özellikle İspanya ve Yunanistan'ın borç krizi ve A.B.D.'nin mali uçurumla ilgili geçirdiği ve geçirmekte olduğu süreç etkilemiştir. Günlük hareketleri bir kenara koyduğumuzda, orta vadedeki seyrin başrol oyuncuları bu iki gelişmedir.

Petrol fiyatları 2012'de bir süre İran ile ilgili gelişmelerden etkilendi ve sonrasında ekonomik göstergelerin ve uluslararası piyasalarda pozisyon alan yatırımcıların müdahaleleriyle dalgalandı. 2012'nin yaz aylarının ortalarında yılın en düşük seviyelerini gördükten sonra yeniden bir çıkış başladı ve son bir aylık sürede de yine bir çıkış sözkonusu. Yılbaşından bu yana gerçekleşen fiyat artış oranı %5.5 civarında. Petrol fiyatlarını etkilemekte olan faktörler gibi, Euro'yu da etkileyen faktörler temel ekonomik değişkenler olarak dikkat çekmekte. Nitekim, Avrupa'nın krizin dibinden kurtulduğuna dair fikirler ve oluşan atmosfer, hem petrol hem de Euro'nun son bir ayda yükseliş trendine girmesine neden oldu. Bu noktada, petrol ve EUR/USD paritesinin son bir yıllık fiyat seyrine grafikle baktığınızda fiyat hareketlerinin bir benzerlik taşıdığını görüyorsunuz. Bu durum, zayıflayan USD nedeniyle, USD ile fiyatlanan petrole doğru bir kaymanın, yani alternatif bir yatırım aracına sarılmanın göstergesi olarak değerlendirilebilir. Diğer bir ifadeyle, Euro'nun güçlenmesiyle beraber yatırımcıların gözünde hem olumlu görünen bir ekonomik gelişmenin hem de USD'ye alternatif bir yatırım aracının petrol olarak ortaya çıktığı sonucu ortaya çıkmaktadır.

Petrol fiyatlarının son dönemde sermaye piyasalarındaki seyir ile de paralellik gösterdiği ayrıca göze çarpmaktadır. Şunu da not olarak belirtmekte fayda var ki, dünyadaki petrol tüketiminin 2011 verileriyle %37'sini A.B. ve A.B.D. ve %11'ini Çin gerçekleştirmiştir. Bu veri de parite, sermaye piyasaları ve petrol ile ilgili analiz yaparken önemlidir.

Türkiye ise, artan petrol fiyatlarından olumsuz etkileniyor. Fiyat artışının hem tüketiciye yansıması hem de cari açıkla ilişkisi önemli. Fakat, yazının başında enflasyon için belirttiğim görüşü bu bağlamda da koruyorum. İlk üç ayın sonunu beklemekte yarar var orta vade ile ilgili bir yargıya varmak ve gelişmelerle ilgili kesin sonuçlara ulaşmak için.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.02.2013)