Pages

Thursday, December 26, 2013

Tarihi Dinlemek, Tarihe Tanıklık Etmek

"Artık bitti" demenin psikolojisinden midir bilemiyorum ama yıl sonlarında hep bir rehavet çöker bana. Ulaşılacak bir hedef kalmamıştır. Yıl içinde yapılacak her şey yapılmıştır. Geriye kalan birkaç gün, bir maçın uzatma dakikaları gibidir artık.

Geçmiş yılın muhasebesini ve gelecek yılın planlarını ister istemez yapmak zorunda kalıyoruz. İster istemez diyorum, çünkü istemiyorum ama şartlar öyle gerektiriyor. Biraz, geleni yaşamayı becerebilmek lazım. Çok düşünmeden, gereğinden fazla ciddiye almadan hayatı.

Hayata, kendi özelimdeki gelişmelerden bakarken, içinde yaşadığım dönemin Dünya ve Türkiye ile ilgili olanlarının bana ne anılar bıraktığını da düşünürüm. Benden öncekilerden, benden öncesinin tarihte önemli yeri olan olaylarını dinledim ama benden sonrakilere ne anlatacağım? Benden sonrakilere, bugünleri ve yaşamımın geride kalanlarını anlattığımda heyecanlanacaklar mı? Kitaplarda okudukları tarihi benim gözlemlerim üzerinden dinlediklerinde etkilenecekler mi? İlgi alanlarına bağlı ama heyecan duyabilecekleri ya da dinlerken etkilenebilecekleri bazı olaylara tanıklık ettim sanırım.

2014'te, Berlin Duvarı yıkılalı 25 sene olacak. Duvar yerinde dururken, 1978'i 1979'a bağlayan yılbaşı için ailemle Berlin'de iken, Doğu Berlin ve Batı Berlin arasında geçiş yapmıştım. Yılbaşı süsleri ve ışıklandırmalarıyla rengarenk bir Batı Berlin ve siyahın ve grinin ağır bastığı bir Doğu Berlin var hafızamda. Brandenburg'un önünde, karlar altındaki bir Berlin'de çekilmiş fotoğraflarıma bakınca, tarihe tanıklık ettiğimi görüyor ve heyecanlanıyorum. 1989'da bir grup Alman öğrenciyle, Türkiye'nin Ege ve Akdeniz kıyılarındaki tarihi eserlerini dolaştığımda, Doğu Berlin'den başlayıp, Çekoslovakya ve Bavyera eyaleti üzerinden Batı Almanya'ya göçü gazete ve televizyondan takip etmiştik. İlginç bir rastlantıydı.

Berlin Duvarı bir simgeydi. Esas olarak, komünist rejimle yaşayan ülkelerin rejim değişikliğine gittiğine ve Avrupa'da haritaların değiştiğine şahit oldum. Eski rejim devam ederken, Yugoslavya, Macaristan, Bulgaristan ve Doğu Almanya'yı görmüş olmam, tarihe tanıklığımı kendi özelimde bir başka ilginç kılıyor bana. Yıllar sonra, örneğin Hırvatistan ve Bosna Hersek'e gidip, bölgede yaşanan savaşın etkilerine şahitlik yapmak heyecan vericiydi. Keyifsiz ve tatsız bir heyecan ama. Tito dönemi Yugoslavya'sı ve duvarlarında hala Tito yazılarının durduğu bir Saraybosna.

Rejim değişikliklerinin ardından, Çin'in yükselişine ve Avrupa'da Euro Bölgesi'nin kuruluşuna tanıklık ettim. Euro'nun kağıt ve metal para olarak tedavüle girdiği ilk gün olan 1 Ocak 2002 günü, Amsterdam'da Euro satın alarak, bu ilk günü yaşadım. ABD'de yaşayan kardeşime ziyaretten dönmekteydim ve uçak aktarmasını Hollanda üzerinden yapmaktaydım. Yani, sırf mesleki merakım nedeniyle Euro almak için Hollanda'ya gitmedim.

1971'de bir muhtıra ile gelmişim Dünya'ya. 12 Eylül 1980'i gördüm. Eskiden, İstiklal Caddesi trafiğe açıktı. Kenarında damalı şeridi olan eski Amerikan otomobilleri dolmuş olarak çalışırlardı. Taksim'e gitmek için Tünel yokuşunu çıkarken, Tünel Pasajı'nın önünde patlayan bir bombalı pankart ile irkilmiştik bir akşam. Gözümüzün önünde başlayan silahlı çatışma ile beraber, polisten kaçmak için yanımızdan geçen eli silahlı teröristleri hatırlıyorum. İlkokulda idim o zaman. Sonra, 12 Eylül geldi. Sokağa çıkma yasakları, üniversitelere baskı ve YÖK'ün kuruluşu, 1402'likler, Kenan Evren'in meydan konuşmaları, v.s. Halkın meydanlardaki coşkusu ama daha sonra toplumda ortaya çıkan Kenan Evren düşmanlığı. Büyük bir toplumsal çelişki ya da zamanla değişen anlayış olarak kaldı hafızamda.

Türkiye'nin ilk sivil cumhurbaşkanıydı Özal. Yakın tarihimizin çok tartışılacak bir lideridir. Türkiye'yi uluslararası arenaya açmış ve çok sayıda yenilik getirmişti ama ülkenin felsefi temellerine çok zarar vermişti. Sonra, kayıp 90'lar ve dine dayalı bir yönetimin bir gün Türkiye'de hakim olacağı yönünde daha lisede olduğum yıllarda ortaya çıkan görüşlerim. Bu görüşlere taraftar bulamayışım aynı zamanda. Zaman, galiba benim o zamanki kaygılarımı haklı çıkarttı. Ben öyle anlıyorum bugüne bakınca.

28 Şubat, Susurluk kazası, Türkiye'nin AB ile macerası gibi pek çok konu var geleceğe taşınacak. Sonra, Menderes'ten sonra ilk kez bir siyasi partinin 10 yılı aşkın bir süre iktidarda kalışı. Bu süreçte yaşanan kutuplaşma ve toplumun geldiği nokta. Hikayesi derin bunların tabii ama kafamdaki konu başlıkları bunlar.

Ailem dışında iki insandan çok etkilendim: Kabataş Erkek Lisesi'nden edebiyat hocam Oktay Tuncer ve Berkeley'de yaşadığım yıllarda hocam olan Marvin Jones. Hayattaki duruşumu, açık fikirli olmayı, her konuda dogma ve önyargıdan uzak durmayı, bilimsel düşünmeyi, herşeyi konuşabilmeyi, özgüveni Oktay Tuncer'den öğrendim. Hayatı ciddiye almayı ama gerektiğinde hayatla dalga geçmeyi de yine Oktay Hoca'dan öğrendim. Bu büyük insanın bende bıraktığı miras büyük ve derin oldu. Bizim okulda, Behçet Necatigil ile çalıştığı dönemi dinledim kendisinden. 1960'ların sonları, 1970'lerin başları... Türkiye karışık. Sağ ve sol çatışmaları ile geçen yıllar ve öğrencilerini bu olaylardan nasıl uzak tuttuğuna ilişkin anılar. Benim dönemimde Özal vardı iktidarda ve apolitik bir gençlikti benim içinde bulunduğum nesil.

Marvin Jones ile ilk sohbet ettikten sonra, "pek atıyor gibi de değil ama böyle bir hayat da nasıl olur" diye kendimle konuştuğumu çok iyi hatırlıyorum. 2005'te öldü. 1994'te tanıdım kendisini. Bloomington, Indiana'da 1919'da, okuma yazması olmayan ve Ku Klux Klan üyesi bir çiftçi ailenin oğlu olarak doğuyor. Fakirlikten, geceleri soba yakmak için zorunlu hallerde masa ve sandalyelerin bacaklarını kesiyorlar evde. Lisede, sabah gazete dağıtıyor, okula gidiyor, öğleden sonra ise bir kafede çalışıyor. Zaman kaldığında ise ders çalışıyor. Para olmadığı için, burslu okuyabileceği bir dal arıyor ve karşısına Türkçe çıkıyor üniversite çağına geldiğinde. Burslu olarak, Türkçe eğitimi alıyor üniversitede. Bloomington'daki hocalarından biri, ilk Redhouse Türkçe-İngilizce ve İngilizce-Türkçe sözlüğünü yazan kişi. 30 yıla yakın İstanbul'da, Bebek'te yaşamış. Marvin Jones, okul bitince önce Pentagon'da ve daha sonra Türk Büyükelçiliği'nde mülakata alınıyor ve Truman doktrini ile Ankara'ya gönderiliyor. New York'a ilk gittiğinde 24 yaşında ve bindiği asansörü nasıl çalıştıracağını bilmiyor. Birisi binsin diye bekliyor ki çalışsın asansör. Düğmeye basılınca, asansörün hareket ettiğini değil, duvarın yürümeye başladığını düşünüyor. Korkuyor.

1948-52 arasını geçireceği Türkiye yılları başlıyor daha sonra. Kullandığı Türkçe'yi ben anlamakta zorluk çekiyordum zaman zaman. Örneğin, denizaltı kelimesinin tahtelbahir olduğunu kendisinden öğrenmiştim. II. Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katıldığında, Leipzig'te Rus ordusunun bölgeden geçişini nasıl beklediklerini ve Sovyetler Birliği'nin Doğu Avrupa'yı bu yüzden nasıl himayesine aldığını, Amerikan ordusunda zenci askerlere yapılan muameleleri ve cephede fırsat buldukça kendi hazırladığı kelime kartlarıyla nasıl Türkçe çalıştığını dinlemiştim kendisinden. Daha sonra, Princeton Üniversite'sine Almanca üzerine doktora yapmaya gidiyor. Kampüste Einstein ile karşılaşıyor ve tanışıyorlar. Einstein'ın sürekli düşünen ve bir şeylere konsantre olduğu izlenimi veren bir insan olduğunu dinlemiştim kendisinden.

İki yıl boyunca her pazar günümü, evinde yaptığımız tarih, felsefe, Türkiye ve ABD tarihi üzerine konuşmalarla geçirdim. Müthiş yemek yapardı. Evine dışarıdan ekmek alınmazdı. Çünkü, kendisi pişirirdi. Bir ara, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombalarını atan Enola Gay adlı uçağın mürettebatından biriyle de beni tanıştırabileceğini söylemişti ama fırsat olmamıştı. O atom bombaları atılmasa, savaş boyunca çok daha fazla insanın ölmüş olacağını düşünmekteydi.

Ankara'da bulunduğu yıllarda, Erdal İnönü askerliğini yapmaktaymış. Yakın arkadaş olmuşlar. Erdal İnönü'nün anılarını yazdığı kitapların ilkini Erdal İnönü imzasıyla kendisine yollamıştım. Türkiye'den Bloomington'a döndüğünde, bir radyo röportajı olmuş. Türkiye'ye ilişkin izlenimlerini sormuşlar. Yıl, 1952. "Eğer, bu hızla gidebilirlerse, Ortadoğu ve Avrupa'nın süper gücü geliyor" demiş. Sonra, hep uzaktan izlemiş Türkiye'yi. Hep üzülmüş. İstifa edip ABD'ye dönme nedeni Menderes olmuş. Hiç iyi olmamış araları çünkü. Türk ve Amerikan hükümetleri arasındaki yazışmaları tercüme ediyormuş Truman Doktrini kapsamında. Son olarak, 1980'lerde Türkiye'yi ziyaret ettiğini söylerdi. Beyoğlu'nun sökülmüş Arnavut kaldırımlı sokaklarını bir daha görmemek, 1940'larda Boğaz sırtlarından izlediği kar fırtınalarının güzelliklerini hafızalarından silmemek için gelmek istememiş bir daha Türkiye'ye. İstemiş ki, aklında kaldığı gibi yaşasın Türkiye. "Yazık ettiniz o güzel ülkeye" diyordu bana.

Bir yabancının gözünden öğrendiğim Türkiye, benim yaşadıklarımla harmanlayarak geleceğe aktaracağım hikayelerime zenginlik katıyor. Ama, Oktay Tuncer'den aldığım bakış açıları ve yaşama karşı duruşla. Geçmişi doğru insanlardan dinlemek ve okumak, adeta bir köprü görevi görüyor geleceğe doğru uzattığım.

Bir yüzyılı ve binyılı aynı anda geride bıraktım. Internetin doğuşunu gördüm. En hızlı ilerlemelerin kaydedildiği alan, iletişim teknolojisi oldu bugüne kadar canlı tanıklık ettiğim gelişmeler içerisinde. Hayal bile edilemeyecek şeylerin gerçekleştiğine tanıklık ettim iletişim teknolojisinde.

Küreselleşmeyi en az 20 yıldır konuşuyoruz. Konuşmaya da devam edeceğiz. Acaba, bir kırılma noktasında mıyız? Cumhuriyet tarihimizin en büyük krizine tanıklık ettim. 1929'dan sonraki en büyük küresel ekonomik krize de. Her ikisini de iş yaşamının içinde geçirdim. 2001'deki Türkiye krizini Osmanlı Bankası'nda yaşadım. Osmanlı İmparatorluğu'na bir nevi merkez bankası görevi görmüş bir bankanın sona erişine tanıklık ettim. 2008'de ise, yapmakta olduğum iş gereği Morgan Stanley gibi büyük bir yatırım bankasının durumunu yakından izlemek ve her gece Dünya Bankası ile telefonda krizi değerlendirmek durumunda kalmıştım. Ortaklaşa yürüttüğümüz bir projemiz vardı. Sıkıcı ve zor günlerdi hepsi ama şimdi, tarihe tanıklık etmiş olmanın verdiği his, sıkıntıların ve zorlukların önüne geçmiş durumda.

11 Eylül 2001 de tarihe geçti, 17 Ağustos 1999 depremi de. Bizden öncekiler, savaşları anlattılar. Bizler ise savaşa benzer terör olaylarını anlatacağız herhalde bizden sonrakilere. Deprem ise, insan yaşamlarında hikayesi bol olan bir acı hatıra.

2013'ten bana Gezi ve 25 Aralık'taki hükümet depremi kaldı. Hukuksuzluğun vardığı boyutları gördüm. Dedim ya, Özal'ın sarstığı felsefi temeller var diye yukarıda. Anayasayı bir kere ihlal etsek ne olur diyen O idi. Kuvvetler ayrılığının yok edilişini izliyoruz şimdi, çok mu? İyi değil bu gidiş. İlkeli olmak lazım. Her şeyin iyi gidiyor gibi göründüğü zamanlarda ilkelerden söz edenler, boşuna yaygara koparmakla suçlanır. Zor zamanlarda işe yarar ilkeler en çok oysa. Şimdi ne demek istediğimiz anlaşıldı mı efendiler?

Bu ülkenin nasıl medeniyetten uzaklaştığı, nasıl eğitimsiz bırakıldığı, nasıl siyasi bir alternatifsizlik içinde kıvrım kıvrım kıvrandığı, muhalefetiyle ve iktidarıyla siyasi atmosferin bu ülkeyi nasıl geride bıraktığını anlatacağım ileride. Aynı, bana anlatıldığı gibi maalesef. 2013'te, siyasi yönetim açısından nasıl bir bilinmeze ve belki de hiç hoşlanmayacağımız bir gayri demokratik ortama sürüklenişimizi anlatacağım. Umarım, nereden dönüp toparladığımızı da anlatabilirim ama pek ihtimal veremiyorum buna.

Gençlikte çok söylediğimiz bir şarkı vardı hani. Biraz nostalji, biraz umut ve çokça hayal kırıklıkları içinde bu ülkede:

evvel zaman içinde dostlar ağaçlara ev kurardık
tatlı bir düş içinde bir yere bir göğe bakardık
gönlümüz kuş gibiydi dostlar dünyaya kanat açardık
tutsak değildik zamana başına buyruk yaşardık

çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman
ay büyülüydü yakamoz deniz
ardından koştuğumuz sonbaharlar
çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman
artık dönemesek de geriye
ardından koştuğumuz son zamandır

o zaman bu zamandır dostlar ne ister neyi özleriz
denizini arayan akarsulara benzeriz

pencereler bırak açık kalsın geceleri yağmurlar yağsın
günebakan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğalsın


Neden yazıyorum biliyor musunuz? Benden sonraya kalacak en büyük servetin yazılar olduğunu bildiğim için.

Yine de güzel olsun 2014. Bu acınası, bu ağlanası ve bu bütün emeklerimizin hiçe sayılmış olmasına rağmen.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.12.2013)