Pages

Tuesday, December 3, 2013

Irak Petrolleri ve Türkiye

2003 yılında Irak'ın üzerindeki ambargo kalktı. Irak ve Türkiye arasında ticari bir işbirliği başlayacağına dair ümitler oluştu. Nitekim, ambargonun kalkmasıyla beraber canlanan ticaret pek çok alanda kendini gösterdi. Kuzey Irak'ta, akla gelen hemen hemen tüm sektörlerde Türk girişimcilerinin yatırımları görülmeye başlandı. Zaman içinde bütün yatırımlar sürdürülebilir bir hal aldı ve arkası geldi. Ancak, petrolün hikayesi biraz farklılık gösterdi.

Irak, Saddam yönetimindeki yıllarda en önemli doğal kaynağı olan petrolün işlenmesi, yani rafine edilmesi için gerekli tesislere yatırım yapamadı. 1980-1988 arasında süren İran-Irak savaşı ve 1993 yılında Kuveyt'in işgaliyle yaşanan sürecin bu olumsuz sonuca etkisi büyüktü. Irak, Amerikan işgali ve sonrasında yaşanan sürece gelindiğinde, elinde ham petrolü olan ve bu petrolü Basra Körfezi ve Kuzey Irak üzerinden Dünya piyasasına arz edebilen bir ülke idi. Ancak, rafineriler o kadar köhne idi ki, Irak'ın kendi kullanımına sunabileceği işlenmiş petrolü dahi sağlayabilecek hali yoktu. Irak, ambargo kalktıktan sonra, kendi ihtiyacı olan işlenmiş petrolü petrol bakanlığına bağlı olan SOMO (State Oil Marketing Organization) adlı kamu kuruluşu üzerinden temin etmeye başladı. Ancak, Irak uluslararası para transferlerinin bir parçası olmadığı için mal mübadelesi (barter) ile işlenmiş petrol satın alıyor ve satın aldığı işlenmiş petrol karşılığında fuel oil olarak ödemelerini gerçekleştiriyordu.

Irak ile petrol ticareti başladıktan sonra, Türkiye'den 35 adet civarındaki şirket bu ticaretin bir parçası oldu ve Dünya'nın çeşitli bölgelerinden deniz yoluyla İskenderun Körfezi ve Mersin'deki tesislere gelen işlenmiş petrol, karayolu tankerleriyle Irak'taki belli teslimat noktalarına (Musul, Kerkük, Erbil, Bağdat, v.s.) taşınmaktaydı.

Irak'ta çok sayıda bankanın dahil olduğu bir konsorsiyum kuruldu ve ticaretin mal karşılığında değil, para karşılığında yapılmasına olanak tanıyan bir sisteme geçilmesi öngörüldü. Bu amaçla, Trade Bank of Iraq (TBI) adında bir banka kuruldu. Konsorsiyumun içinde olan tek Türk bankası Akbank idi. Kurulan banka sayesinde Irak'ın uluslararası satın alma işlerinin ödemeleri TBI üzerinden yapılacaktı. Nitekim, ödemelerin gerçekleşmesi için TBI tarafından Türk şirketlerine akreditifler açılmaya başlandı. Fakat, o akreditiflerin ilk halinin akreditiften başka her şeye benzediğini ifade etmek gerekiyor. Bankaya swift sistemi kuruldu ama kullanmasını bilen yoktu. Bankayla temas kurmak ayrı bir dert, konuşma şansı bulduğunuzda derdinizi anlatmak ise ayrı bir dertti. Çünkü, ülkedeki beyin göçü nedeniyle bankacılık bilen kimse bulunamıyordu. Sadece biraz İngilizce bildiği için işe alınmış ve bankacılıkla ilgisi olmayan insanlarla dolu bir banka vardı ortada.

TBI tarafından açılan akreditiflerin ICC'nin (International Chamber of Commerce) UCP 600 adlı broşürüyle belirlenmiş olan ve uluslararası ödeme garantilerine yeknesaklık getiren ve hukukta lex mercatoria olarak adlandırılan kurallar bütünüyle hiçbir ilgisi yoktu. O akreditifleri, uluslararası bankalar tarafından kabul edilebilir ve teyit edilebilir hale getirmek için Ankara, Cenevre, Paris ve Amman arasında mekik dokuduğum günleri hem ızdırap, hem de keyifle anıyorum. Büyük bir tecrübeydi.

Fransız bankalarının bölgedeki petrol ticaretinde özel bir yeri ve önemi vardı. Halen de öyle. Paris'te, şirketlerin ve finans kuruluşlarının bir üs gibi kullandığı La Defence adlı semtte bulunan bir bankanın sadece hazine operasyonlarından oluşan büyükçe bir binasının bir katına gittiğimizde, sadece bulunduğumuz katın hazine departmanı olduğunu sanmış ve ziyaretine gittiğimiz kişiye "çok büyük bir hazine departmanınız var" demiştim. Katın büyüklüğü, neredeyse bir futbol sahasının büyüklüğüne eşitti. Görüştüğümüz kişi, işaret parmağını kaldırarak, "sadece petrol için" demişti. Binanın tamamının hazine işlemleri için tahsis edildiğini ve her katta farklı iş kolları için hazinenin alt departmanlarının oluşturulduğunu o sırada öğrenmiştim.

Bankacılık sistemi üzerinden ödemeler başladıktan sonra, Irak'ın ödemeleri aksatmaya başladığı ve tek taraflı olarak sözleşmeler dışında hak taleplerinde bulunmaya başladığına tanık olduk. Sonuçta, ödeme garantilerini geçersiz kılacak bahanelerle Türk şirketlerinin alacaklarını tahsil edememeye başladıkları bir süreç yaşanmaktaydı. Tüm şirketlerin toplam alacak rakamı $1 milyarı bulunca, o dönemde bakan olan Kürşat Tüzmen tarafından Irak ile petrol ticareti durduruldu. Irak ile ticaret yapmak, bakanlık iznine tabi idi ve bakanlık tarafından izin süreleri dolunca yeni izinlerin verilmediği bir dönem başladı.

2007 yılında Irak ile petrol ticareti durdu. Bu kez, Ankara'da Türk şirketleri ve bakanlık yetkililerinin yaptığı çok sayıda toplantıyla Irak Hükümeti nezdinde alacakların takibine geçildi. Bizim Ekonomi Bakanlığı devreye girdi. Türk ve Irak Hükümetleri arasında anlayış muhtıraları (memorandum of understanding) imzalandı. Üstelik defalarca. Fakat, paralar alınamadı.

Yukarıda anlatılan sürecin içinde politika mutlaka vardı. İşin o kısmını değerlendirmeyi uluslararası politika uzmanlarına bırakalım ama Güneydoğu Anadolu'da yaşananların, Kuzey Irak'taki gelişmelerin ve Kuzey Irak'ın Bağdat ile ilişkilerinin basından takip ettiğim süreçte bu ticareti olumsuz etkilediğine yakından tanık oldum. Aynı dönemde, Hazar kıyılarından alınan petrolü İran'ın güneyinden uluslararası piyasalara sürmeye çalıştığını ve bu amaçla bir ticaret metodu geliştirdiğini de biliyorum. Zira, İran uzun bir süredir bankacılık sistemi üzerinden hiçbir işlem yapamıyor. Eli kolu bağlanmış durumda. Batı tarafından uygulanan engelleri, Doğu üzerinden aşmaya çalışıyor.

İran ile geçici de olsa yapılan anlaşmayı ve Bağdat yönetimi ile aramızdaki yumuşamayı yukarıdaki tecrübelerimin etkisi ile takip ediyorum. Yanı başımızda mal ve hizmet ihtiyacı olan insanlar var. Fakat, Irak'ı, İran'ı ve Suriye'si ile uluslararası boyutta derin sorunları olan ülkelerle çevrilmiş olmanın büyük talihsizliğini yaşıyoruz yıllardır. Ticaretin açılması olumludur ama bu ülkelerle iş yapılırken altına imza atılmış sözleşmeler tahtında dahi verilen sözlerin zaman zaman tutulmadığını bilmekte fayda var.

Boşuna hukukun üstünlüğü ve hukukun geçerliliğini önemsemiyoruz yani. İngilizce'de "rule of law" diyorlar. Türkçe'si yıllardır söyleniyor ama olmuyor. Belki İngilizce'si bir anlam ifade eder.

Arda Tunca
(İstanbul, 03.12.2013)