Pages

Sunday, November 24, 2013

İletişim Teknolojisiyle Gelen Kültürel Değişim

Bir cenaze evindeyim. Başsağlığı ziyareti yapıyorum. Evde çok sayıda tanımadığım insan var. Bir köşede, üç tane bayan acı haberi nasıl aldıklarını anlatıyorlar. Konuşmalarından anladığım, hepsi de okuldan çıktıktan sonra kendi evlerine gelen torunlarına bakıyorlar. İçlerinden biri, neredeyse hıçkırıklara boğulacak kadar ağlarken, "Face'te bir baktım ki fotoğrafı var, çocuklar duvarlarına yazmışlar, hemen anladım zaten başımıza gelenleri" diyor. Diğeri ise, "ben de gördüm ve "like" etsem mi etmesem mi bilemedim, bunun nesini beğeneyim dedim kendi kendime" diye cevap veriyor. Hepsinin yaşı 65'in üzerinde.

Doğduğum yıllarda evimizde henüz televizyon yokmuş. Çocukluğumda, evimizde televizyonumuzun olmadığı dönemi hatırlamıyorum ama demek ki ben izlemeye başladığımda çok da uzun süre olmamış televizyonumuz eve gireli. Bir telefon başvurusu yapmışız ama 1980'lere geldiğimizde yeni gelmişti sıramız. Çok acil durumlar için komşuların telefon numaraları verilirdi etrafa. Bir telefon gelince de, utana sıkıla, komşuyu rahatsız etmiş olmanın hissiyle gidip konuşulurdu. Şehirlerarası ve uluslararası konuşmalar için isim ve numara yazdırılır, saatlerce beklenirdi. Telefonlar tuşlu değildi. Bir telefon çevirmek için, fakat gerçekten çevirmek için, telefonun üzerindeki adını bilmediğim yuvarlak "zamazingoyu" fiziki olarak çevirirdik. Bugün o telefonlara bir anda geri dönüş yapsak, sabırsızlıktan ruhumuzu telefonun yanı başında teslim ederdik herhalde. 2013'ün sonuna yaklaştığımız bu günlerde ve son birkaç yıldır, bir bilgiye, bir insana, okumak istediğimiz bir yazıya birkaç saniye içinde ulaşamadığımız zaman psişik sıkıntılar baş gösteriyor zira.

1980'lerin sonuna, 1990'ların başına geldiğimizde de durum çok farklı değildi. Onca yıl geçmişti ama değişen tek şey, eve telefon bağlanması konusunda eskiye göre hafiflemiş olan bürokrasi ve kısalan süreydi. Lise ve üniversite yıllarımda, postaneden ya da otobüs duraklarının yanında tezgah açıp otobüs bileti ve jeton satanlardan satın aldığımız jetonlarla evi arayıp, gecikiyor olduğumuzu bildirirdik. İstanbul'un kalabalık noktalarında isek o sırada, bazen 15 dakikaya varan kuyrukta bekleme süreleri de cabasıydı. Konuşma süresini biraz uzatan birisi için telefon kulübesine doğru ayaklarının üzerinde durarak kuyruktan kafa uzatanlar, "haydi kardeşim yeter artık, hayat hikayeni mi anlatıyorsun" gibi sataşmalarda bulunurlardı. Hatta, zaman zaman şiddetli kavgalar yaşandığına da tanık oldum.

Üniversitenin sonuna yaklaştığımda, bilgisayar üzerinden mesajlaşmanın mümkün olabildiğini öğrenmiştim. Yani, e-posta. Ayrıca, yine bilgisayar üzerinden kütüphanelere bağlanılabildiğini ve bir ücret karşılığında, bilgisayar üzerinden kitap okumanın mümkün olabileceğini de bir yerlerde okumuştum. Bu da internet oluyor.

Lise ve üniversite yıllarında bilgisayarlara hiç ilgi duymuyordum. Çünkü, programlama öğrenmek gerekiyordu. Zamanı geldiğinde bir kursa falan gidip öğrenirim diye düşünüyordum. Ben üniversiteyi bitirene kadar Fortran adı verilen program en yaygın kullanılan programdı. 1993'e gelindiğinde eski önemini kaybetmişti. Bugünkü gibi basit hale gelen programların başladığı yıllar 90'ların başıydı ve ilk bilgisayarımı 1995 yılında alarak büyük bir akıllılık yaptığımı daha sonra anlamıştım. 486 idi o bilgisayarım. Berkeley/A.B.D.'de yaşadığım günlerdi ve bilgisayarımı alır almaz hem bir e-mail hesabım olmuş, hem de internet bağlantımı kurmuştum. Kendim program yazmadan kullanabileceğim ve bugün daha gelişmiş versiyonlarını kullandığımız tüm programlar elimin altındaydı. Böylece, geleceğe hazırlık yapmak için üniversite yaşamlarının büyük bölümünü bilgisayar kurslarında geçirmiş yakın arkadaşlarımla dalga geçme hakkını kendimde bulmuştum. Çünkü, bu uğraşların boşuna olduğunu ve herşeyin birgün çok basitleşeceğini söylüyordum kendilerine. Şimdi, ne kursa giderek ne de birisinin öğretmesi olmadan ilkokul çağına gelmemiş çocuklar bile takır takır kullanıyorlar bilgisayarları.

Bize, mum ışığında ders çalıştıklarını anlattı aile büyüklerimiz. Gençliklerinden kalma özel mektuplarını gösterdiler. Türkiye'nin bir yerinden bir yerine kaç günde gidebildiklerinin hikayelerini dinledik. 1977-79 arasında ailemle yaşadığım Almanya'da, Türkiye'yi bayağı yüksek bir bedelle aramak için Regensburg şehrinin merkezindeki postaneye gittiğimizi ve uzun konuşmalarımızı oradan yaptığımızı hatırlıyorum. Ben de Berkeley'de yaşadığım günlerde, ailemden ve yakın arkadaşlarımdan, gönderildikten yaklaşık 2 hafta sonra aldığım mektupları özenle okurdum. Her an birbirimizden haber alma olanağımız olamadığı için o mektupları okumak çok keyifli gelirdi. Kahvemi ve meyve tabağımı hazırlar, rahat bir kıyafet giyip, mektupların her satırını hazmederek ve içime sindirerek okumaya çalışırdım. Gece geç saatleri beklerdim ki, 10 saatlik farkı yakalayıp indirimli tarifeyle İstanbul ile konuşayım. Yani, 70'lerin sonundaki Almanya ile 90'ların ortasındaki Amerika arasında öyle çok da önemsenecek bir fark yoktu iletişim açısından. Fakat, yeni bir dalga hızla geliyordu.

Geçenlerde, 1994 doğumlu birisiyle konuşurken, e-mail, internet, cep telefonu olmayan yılları hiç bilmediğini söyledi. Oysa ben, evimize sonradan giren siyah-beyaz ekranlı bir televizyonla hayata başladığımızı söyleyince, "oh my God" dedi bana. Konuştuğum kişi Amerikalı idi zira. Düşünün ki, 2000'lerin başında doğmuş birinin kendini bildiği yaşlardan itibaren tablet bilgisayarsız bir hayatı bile bilemeyeceğini konuşacağız kendileri biraz daha büyüdüklerinde. Ayrıca, artık cep telefonu diye birşey de kalmadı. Herkes cebinde bilgisayar taşıyor. Cep telefonundan Amazon'dan kitap alıyoruz, Skype üzerinden Dünya'nın her yeri ile görüntülü konuşuyoruz. Sokakta birilerine adres sormuyoruz. Telefonlardan yolumuzu buluyoruz çünkü.

Teknolojik gelişme iyi ama iletişim teknolojisi kullanımının zararları da devreye girdi. Mesela, selülitli çocuklar var ortalarda. Görünce, üzülüyorum onlar için. Ebeveyn kontrolü zayıfsa, ahlaken ve psikolojik olarak son derece zararlı sitelerde gezinebiliyor çocuklar. Aynı masa etrafında akşam yemeği yiyen insanlar, ellerinde telefonlarla birbirleriyle konuşuyor ama kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Çünkü, Facebook üzerinden paylaşım beğenip gülüşüyorlar topluca. Bu arada bir sohbet var ama göz kontağı olmadan. "Ben like ettim, sen de etsene" gibi cümleleri herhalde duymayan yok çevreden. Yazın, 15-16 yaşlarında bir gence, "bütün gün aynı yerde sıkılmadan oturuyorsun, git biraz insanlarla konuş, denize gir" diyecek oldum, "ben zaten sabahtan beri herkesle konuşuyorum" dedi. "Şaka mı yapıyorsun" diye sormak gafletinde bulundum, "Face'te arkadaşlarla acaip kaynatıyorum" cevabını verdi. Ben mi yaşlandım, yoksa herşey mi çok hızlı gelişti anlamadım.

Herşey bir yana, iletişim teknolojilerini globalleşmenin kendisi olarak adlandıran insanlarla doldu ortalık. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da kavramlar birbirine girmiş durumda. Teknolojik gelişmenin globalleşmenin sürecini kısalttığı kesin ama globalleşmenin kendisi için kriterler çok farklı. 19. yüzyılın sonunda yaşanan globalleşmenin arkasında da buhar makinasının bulunmasıyla başlayan teknolojik gelişmeler vardı ama e-mail yoktu. Globalleşmenin kriterleri olan bazı oranların bugünle hemen hemen aynı olduğunu bilmek lazım. Yoksa, kavramlar karışıyor ve yorumlar yanlış yapılıyor.

Bakalım, önümüzdeki yıllar neler getirecek? Bu sürecin nasıl bir tempoda devam edeceğini ve yaşam tarzlarımızı, kültürlerimizi nasıl değiştireceğini çok merak ediyorum. Teknik bilgilerim, bu konularda öngörü yapmaya yetmediği için, iletişim teknolojileriyle ilgili olarak günlük yaşamdan izlenimlerimi paylaşmakla yetiniyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.11.2013)