Pages

Friday, September 6, 2013

Not Defterimden Alıntılar XI: Ortadoğu'da İş Yapmak

Ortadoğu'daki gelişmeleri izliyorum. Ortalık yanıyor. Bütün Dünya'nın gözü Suriye'de. Ben de haberleri izliyorum ve gelişmelerin uluslararası politika ve küresel ekonomideki etkilerini analiz etmeye çalışıyorum. Bu arada, bazı anılarım canlanıyor. Ortadoğu'da yaşayan, yaşamaya çalışan, kaderi o coğrafyaya bağlı insanların durumlarını yerinde gözlemleme şansı olmuş bir kişi olarak Suriye ve Mısır'daki insanlara empati ile bakabiliyorum.

2003'te Irak'ta Amerikan ambargosu kalktı ve Türkiye için Kuzey Irak yeni iş fırsatlarının doğduğu bir bölge oldu. İş fırsatları ortaya çıktı ama muhataplarınızla iş yapmak nasıl mümkün oldu pekiyi? Zira, Irak'taki gelişmeler ülkeden büyük bir beyin göçünü beraberinde getirmişti. Yetişmiş insan gücü neredeyse yok denecek kadar azalmıştı. Irak'ta petrol vardı ama Irak işlenmiş petrol satın almak durumundaydı. Çünkü, ham petrolü olan ama işleyecek rafinerisi olmayan bir ülke konumundaydı. Bu şartlar altındaki bir ülkede, her gün bir yerlerde patlamalar oluyor, onlarca insan bir anda ölüyor ve özellikle batılılar fidye için kaçırılıyordu. Irak'ın bu şartlar altında olduğu bir dönemde, ben de Irak'a petrol satma işine bir şekilde bulaştım ve daha sonra Ürdün, Lübnan, Mısır, Sudan gibi ülkelerle iş yapmak durumunda kaldım.

Türkiye'de, ufuklarımızı açmak için hep bizden daha gelişmiş ülkelere gitmek ve oraları görmek gibi bir eğilimimiz vardır. Eğitim almak, görgü edinmek, bizden daha başarılı olmuş ülkelerin projelerini nasıl başarıya ulaştırdıklarını görmek anlamında doğru bir yaklaşımdır bu. Ancak, daha gelişmiş ülkeleri gördükten sonra, bizden daha az gelişmiş ülkeleri görmek de çok ufuk açıyor. Bakış açılarının yelpazesi gelişiyor insanın.

Irak'ta bir banka var. Ambargo kalktıktan sonra kuruldu. Fakat, ülkede yetişmiş insan kalmadığı için bankanın departmanlarına çalıştıracak insan bulamadıklarını ve çaresiz kalarak, sonunda sadece İngilizce bilenleri bankanın içine doldurduklarını biliyorum. Bir masa koyuyorlar, etrafına İngilizce bilenleri oturtuyorlar, buyurun size mesela muhabir bankacılık departmanı. Ancak bu insanlar, hayatlarında belki de bir bankaya hiç gitmemişler ve ülkenin en önemli bankasının uluslararası bankalarla ilişkilerini yönetecekler. Akıl alır gibi değil. Ayrıca, bankanın departmanları da farklı ülkelerde. Bu bir abartı ya da şaka değil. Muhabir bankacılık departmanı Bağdat'ta iken, pazarlama departmanı Amman'da, krediler departmanı da Dubai'de olabiliyor.

Bankayla toplantı yapacaksınız, Bağdat'a gitmek mümkün değil. Çünkü güvenlik sorunu var. Bağdat'ta bir ofisimiz var, oradaki Iraklı arkadaşlarımız İstanbul'a geliyorlar. Kendilerine, bir ara Bağdat'a gitmek istediğimi söylüyorum ve sakın gelme diyorlar. Oysa, bir sürü insan gidiyor. Ancak, sonradan fark ediyorum ki, giden herkes koyu tenli ve siyah saçlı. Irak'a seyahate çıkmadan birkaç gün önce sakal bırakmaya başlıyorlar ve Irak'a gidecekleri gün hırpani bir görüntüye bürünüyorlar. Sebep ne pekiyi? Yerli halktanmış gibi gözükmek amaç. Sonradan anladım ki, ben açık tenli olduğum için batılı biri zannedilebilirim ve kaçırılabilirim. Dediler ki, çok gelmek istersen gel ama kaçırırlar ve kapıyı $100,000'dan açarlar, seni geri almayı $25,000'e bağlarız. Ben de Bağdat'a gitmedim tabii ki. Bankacılarla Amman'da buluşmayı tercih ettim. Nasılsa, orada bir departman var görüşebileceğim.

Fakat, Ortadoğu'da randevulaşmak bile bir dert. Birisine telefon ediyorsunuz, e-mail gönderiyorsunuz ama sizi arayan yok. Size cevap süreleri ortalama 10 gün. Hem kültür böyle, hem de insanlar dertli. Can güvenliği yokken, aileler dağılmışken başka türlü olmuyor. Bu gecikmeli cevaplardan dolayı çok kızgın olduğum biri vardı bankada. Kendisiyle Amman'da görüştükten sonra kızgınlığım üzüntüye dönüştü. Bu kişi Filistinli idi ve Irak'ta yaşıyordu. Eşi hamile iken kendisini Beyrut'a göndermişti ve çocukları dünyaya gelmişti. Ancak, çocuğu 8 aylık olmuştu ve hala çocuğunu görememişti. Pasaport ve güvenlik sorunları nedeniyle bölgede dolaşmak kolay değil. Eşi Beyrut'tan çıkamıyor, kendisi de Bağdat'tan çıkıp Beyrut'a ziyarette bulunamıyor. Amman'da buluşalım demişler. Toplantımız bitti. Havaalanına gidiyorum dedi ve durumu anlattı. Fakat, eşinin uçaktan çıkıp çıkmayacağı belli değil. Havaalanında alıkoymuş olabilirler diyordu. Havaalanına gitti, geri döndü ve hıçkıra hıçkıra ağladığını anlattı bana. Eşi ve çocuğu uçaktan çıkmamıştı. Tanık olduğum bu durumdan sonra kendime gelmekte çok zorlandığımı çok iyi hatırlıyorum.

İşin insani boyutu yanında, kültürel boyutu da var. Ürdün'de bir rafineriyle sözleşmemiz var. Bize bir akreditif açmaya çalışıyorlar ama akreditifin bedeli A.B.D.'nin bir yıllık milli gelirinden daha yüksek. Petrol akreditiflerinin fiyatlamalarında genelde formül kullanılır. Mal alım ve satım bedellerini bu formüller belirler. Ürünün yoğunluk katsayısı da bu formülün bir parçasıdır. Bu katsayıyı formüle yanlış yerleştirdiğinizde son derece garip rakamlarla karşılaşabilirsiniz. Bu akreditifte de böyle bir durum olmuş. Tabii banka böyle bir ödeme vadinin altına girmeyeceği için açmıyor akreditifi. Rafinerinin genel müdürüyle yazışıyorum. E-mail üzerinden matematik formülleri yazıyorum, olmuyor. Elle formülleri yazıyorum ve formüllere oklar çıkarıyorum, okların uzantı yerlerinde açıklamalar yazıyorum ve kağıdı tarayıp gönderiyorum, olmuyor. Hem e-mail yazıyorum hem elle formüller giriyorum, yine olmuyor. Sonunda, bana $15 trilyonluk bir akreditif açmaya çalıştığının farkında mısın dedim, yine olmadı. İddia ediyor ki, kendi dediği doğru. Bu arada, her mesajıma cevap 3-4 gün sonra geliyor. Telefonlarına bakmıyor. Sekreter ise notlarımı iletmiyor. Baktım olmayacak, bir cumartesi gecesi atladım uçağa. Ürdün'de pazar günleri iş günü. Oturduk masaya. Anlattım durumu. Yaklaşık 5 dakika sonra, şimdi anladım dedi. İyi halt ettin dedim içimden. Yüz yüze konuşurken anlattıklarım, mesajlarımda anlattıklarımın yanında son derece detaysız idi oysa. Belli ki hiç okumamış gönderdiğim mesajları. Fakat, itiraz etmiş. Bir de bana "bak ne güzel oldu şimdi" deyince, üzerine atlayacaktım adamın. Çıldırmıştım.

Ortadoğu'da iş yaparken her zaman sabırlı olmak lazım. Sağlam sinirli olmak lazım. Gelenekler, görenekler de çok önemli. Herhangi bir konuda ufak bir tartışma başladığı anda masayı terk edip gidebilen bir kültür var. Sebebini anlayana kadar etrafınızda kimse kalmamış olabilir.

Sudan, Ortadoğu'nun bir parçası değil ama yakın. Ülkede, Arap kültürü hakim. Afrikalı yerlileri Çad sınırına sürmüş El Beşir. Müthiş bir insanlık dramı yaşanıyor. Sarı humma aşımı olup, bir de Lariam adlı sıtma ilacını kullanarak Sudan'a gittiğimde gördüklerim de çok şaşırtmıştı beni. Bu sıtma ilacını sakın ama sakın kullanmayın bu arada. Zaten yasaklandı. Benim başıma da büyük dert açmıştı. Başkent Hartum'un ilk asfalt yolunun yanlış hatırlamıyorsam 2005'te yapıldığını öğrenmiştim. Çalışma kültürü yok gibi bir şey. Havaalanında Hilton Oteli reklamları var panolarda. Bu fakirliğin içinde, Hilton burada neden otel açar diye düşünüyorum bir an ama sonradan öğreniyorum ki Hilton, çakma Hilton. Bu çakma kurum kültürü bir hayli yaygın ülkede. Bir Sudanlı'ya mülakat yapıyorum bir gün. Bitirdiği okulun Cambridge olduğunu söyledi. Ben de, Hartum'daki mi diye sordum. Evet dedi. Durum anlaşılmıştır, teşekkür ederim dedim. Cambridge'in bile çakması varsa ülkede ve bunun reklamı yapılıyorsa, hangi fikri mülkiyet hakkı, hangi hukuk?

Birgün, bir ofis ortamında çalışıyorum. Yan yana iki masa arasında duran bir banka talimatı görüyorum. Üzerindeki tarih 15 gün önceye ait. Bunu neden dosyalamadınız diyorum. İşlem yapılmadı daha diyorlar. 15 gündür o talimatın orada durup da işlemin yapılmama nedeni daha da ilginç. O yan yana masalarda oturan ve talimatı yazan, yanındaki kişiye talimatı yazdığını söylememiş. Talimatı gören de, bu evrak neden burada duruyor diye 15 gündür soru sormamış. Hergün görüyor o yazıyı gözünün önünde oysa. Böylece, bir tedarikçi ödemesi de yapılamıyor. Parayı alacak adam yırtınıyor parayı alsın diye. Adam haklı. Talimat gidince, işlem yapılsın diye bir 3-5 gün de bankada bekleyecek muhtemelen. Çünkü, benzer bir talimat aldım-verdim vakasının bankada da yaşanması çok kuvvetli bir olasılık.

Sudan'da trafikte yabancı olarak araç kullanıyorsanız, kesinlikle haksızsınız. Beynelmilel trafik kurallarına göre haklı olsanız bile haksızsınız. Mantık şöyle çalışıyor: Siz, Allah tarafından İstanbul'da Dünya'ya getirildiniz. Yani kader, sizin İstanbul'da olmanızı emrediyor. Ne işiniz var Sudan'da? Kim dedi size kalkıp 4-5 saat uçak yolculuğu yapıp Sudan'a gidin diye? Aracınızı yol kenarına çektiniz, gelip biri arkadan sizin durmakta olan aracınıza vurdu. Haksızsınız! Çünkü, yabancısınız ve kadere karşı geldiniz.

Dedim ya Ortadoğu'da güvenlik önemli diye. Beyrut'tayım. Yine bir iş yapmaya gittik. Ülkede aylardır cumhurbaşkanı seçilemiyor. Hariri suikastından sonraki günler. İsrail bombalaması yeni bitmiş. Ortalık karışık. Biz Beyrut'ta iken sokak çatışmaları başladı. Havaalanına giden yollar barikatlarla kapatıldı ve Beyrut'ta mahsur kaldık. Hemen bizim Türk Konsolosluğu'nu aradık. Bir bayan çıktı telefona. Beyrut'ta olduğumuzu ve kaldığımız oteli söyleyince başladı avaz avaz bağırmaya: Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Kaç gündür Beyrut'tasınız? Beyrut'a böyle mi gelinir? Biz de sinirlendik ve size ne, size mi soracaktık nasıl geleceğimizi, siz kim oluyorsunuz diye yanıt verdik ama sonra pişman olduk. Meğer bu bayan, bizi korumak için kızıyormuş. Ortadoğu'da böyle mi dolaşılır derken kastettiği, havaalanında iner inmez bizim Türk Konsolosluğu'nu aramamız ve kalacağımız yeri haber vermemiz gerektiği imiş. Başımıza bir şey gelse bizi bulamayacak diye endişe ettiğinden kızmış bize. Biz de, hemen yelkenleri suya indirmesek de, tamam anladık, bir daha öyle yaparız diyerek hem gururumuzu koruduk hem de tükürdüğümüzü nasıl yalayacağımızı bilemedik. Karşımızdaki bayan, meğer iyi niyetinden kızıyormuş bize. Şimdi, işin daha komik tarafı da şu: Yollar açılıp havaalanına giderken bu bayanı arayıp, bizi merak etmenize artık gerek yok, Türkiye'ye dönüyoruz diye haber verdik. Kadıncağız da gülerek iyi yolculuklar dedi.

Suriye, Mısır, Irak, Lübnan derken, son günlerde olup bitenlerle anılarım canlandı. Daha çok hikayem var aslında. İşin ekonomisini, politikasını konuşurken, kişisel tecrübelerimi hatırlamak, orada yaşanan dramlara, hakim olan kültüre ve başımdan geçen hem biraz maceralı hem de sonu tatlı biten olaylara göz atmak istedim. Bir ara, bu yazıda anlattıklarımı başka açılardan da anlatmıştım:

http://ardatunca.blogspot.com/2010/02/valentino-achak-deng-valentino-achak.html
http://ardatunca.blogspot.com/2010/09/lubnan-hikayeleri.html

Ortadoğu, her şeyiyle zor bir coğrafya. Bir yanıyla da medeniyetlerin beşiği olmuş bir bölge.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.09.2013)