Pages

Monday, August 19, 2013

Ekonomik Özgürlük ve Ekonomik Performans

Ekonomik özgürlük, refah artışını beraberinde getirir mi? Özgürlüklerin kısıtlı olduğu ama büyüme performansının Dünya ortalamasının üzerinde olduğu ülkeler yok mu? Politik özgürlüklerin gelişmesi, ekonomik özgürlüklerin de gelişeceği anlamını taşır mı? Bu sorulara cevap bulmak pek kolay değil. Konu hiç basit değil. Bir hayli karmaşık ilişkiler yumağı söz konusu.

Politik özgürlük ve insan haklarının iyi işlemesinin serbest piyasa ekonomisini iyi işlettiği yönündeki genelleme her zaman ve her koşulda çalışmıyor. Ancak, bazı rakamlara ve endekslere bakınca, politik özgürlüğün ekonomik özgürlüklerle genel itibariyle paralel seyrettiği görülüyor. Özgürlük, her şeyden önce bir kültür meselesi. Toplumların bir alanda çok özgür olup başka bir alanda hiç özgür olmadıkları rastlanılan bir durum değil.

Ekonomik özgürlüklerin kriterlerini ortaya koyup endekslemek konusunda öne çıkan iki tane kuruluş var: Fraser Institute ve Heritage Foundation. Heritage Foundation, Wall Street Journal ile ortaklaşa yapıyor çalışmalarını. İç ve dış ticaretin desteklenmesi, rekabetin serbestliği, özel mülkiyetin ne derecede korunduğu, sözleşme yapma özgürlükleri, kamu harcamalarının düzeyi ve vergi oranları, kanunların yaptırımı ve tanınırlığı (hükümetler ve kamu kurumları da dahil), v.b. unsurlar ekonomik özgürlük endekslerinin öne çıkan kriterleri.

Serbest piyasa koşullarını savunan liberallerin fikirleri, ekonomik özgürlüklerin refahı ve büyümeyi güçlü kıldığını söylüyor. Yani, ekonomik aktivitelerinde hareket alanı geniş olan bireyler ve kurumlar daha müreffeh toplumlar yaratabiliyorlar. Ludwig von Mises, Friedrich Hayek, Milton Friedman, Amartya Sen, Hernando de Soto gibi isimlerin makale ve kitapları liberalizmi destekler fikirler ortaya koyuyor. Bu fikirlerin temelinde iktisadın sosyolojiden önemli ölçüde faydalandığını görüyoruz. Yukarıda belirttiğim üzere, kültürel faktörler gibi rakamlara yansıması mümkün olamayan kavramların açıklamalarına rastlıyoruz okuduğumuz eserlerde.

Endekslere bakıldığında, gelişmiş ülkelerin çoğunun sıralamaların başlarında yer aldığını görüyoruz. Gelişmiş ülkeler olarak, Kuzey Amerika, Hong Kong (Çin ile sonradan bütünleşmiş özel bir konumda), Avrupa Birliği ülkeleri gibi ülkeler sıralamalara giriyor. Ancak, bazı ülkelerin durumu istisna arz ediyor.

Hong Kong, yıllardır Dünya ortalamasının çok üzerinde. Küçük bir bölge ve bazı spesifik hizmet alanlarında faaliyet gösteren bir ekonomi. Belli bir refah düzeyini yakalamış ve aynı seviyeyi devam ettiriyor. Buna karşın Çin, son yıllarda Dünya sıralamasının 130'lu yerlerinde dolanıyor. Refah seviyesi yüksek değil ama büyüme hızı yüksek. Zira, Hong Kong'da kapitalizmin beşiği olan İngiltere'nin serbest piyasa tecrübesi hakimken Çin, komünist rejimden çıkışı yaşamış ve halen yaşamakta olan bir ülke. Bu nedenle, Çin'de yatırımların marjinal verimliliği gelişmiş ülkelere göre yüksek. Yani, ekonomik özgürlüklerin zirvede olduğu bir bölge ve neredeyse dipte olduğu bir ülke karşılaştırmasında bazı istisnai durumlara denk gelinebiliyor. Ancak, konuya büyüme performansı açısından bakıldığında, gelişmiş bir ekonomiyle gelişmekte olan bir ekonominin karşılaştırılması da doğru değil. Çok farklı ekonomik seviyelerdeki ülkelerin sermaye verimlilikleri çok farklı. Dolayısıyla, büyüme performansları ve daha da önemlisi büyümenin kaynakları da çok farklı.

Listenin başlarında Singapur da var örneğin. Küçük bir ülke. Coğrafi olarak çok stratejik bir noktada değil ama ticarette kendisini çok özel olarak konumlandırmış durumda. Uluslararası emtia ticaretinin geçtiği önemli noktalarda biri. Politik yapısı karmaşık değil. Bu koşullar altında, ekonomik özgürlüklerden azami ölçüde faydalanmak mümkün olabiliyor.

Bazı ülkeler, çok spesifik alanlarda yoğunlaşmış faaliyetleri ya da doğal kaynak zenginlikleri nedeniyle ya refah düzeylerini belli bir seviyeye getirmişler ya da yüksek büyüme hızları kaydediyorlar. Bu ülkelerin performansları üzerinde, ekonomik özgürlüklerin doğrudan bir etkisi yok bu şartlar altında. Zira, özel şartlar geçerli. Ancak, refah artışının belli bir noktaya gelmesiyle beraber refahın sürdürülebilirliği gündeme gelince, ekonomik özgürlüklerin önemi artıyor ve ekonomik özgürlüklerin olumlu bir ekonomik performans üzerinde olumlu etkileri görülüyor. Bu durumda, piyasa mekanizmasının her zaman doğru çalıştığı anlamını çıkartmalı mıyız? Bu sorunun cevabında ideoloji var. Ben, piyasanın her zaman doğru ve rasyonel çalıştığını düşünmüyorum.

Ülkelerin aralarındaki kültür farklılıkları ve ekonomi yönetimindeki becerileri de çok önemli. Yetişmiş insan gücünün varlığının bir ekonomide son derece büyük bir önemi var. Yani, ekonomik özgürlüklerle belli bir ekonomik performansı yakalamak mümkün ama performansın boyutunu belirleyen çok sayıda başka faktör var.

Piyasanın doğru çalışmadığı dönemler için iki temel alternatif var. Ya serbest piyasa koşullarına uygun olarak "bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar" diyerek piyasanın kendi halinde toparlanmasını bekleyeceksiniz ve Schumpeter'in yaratıcı yıkımına izin vereceksiniz ya da kamu kesimi yoluyla müdahale edeceksiniz. Dünya, bugüne kadar genelde ikinci yöntemi denedi hep. Bu tercihte politikanın devrede olduğunu da unutmamak lazım. Malum, çok oy için iyi bir ekonomi lazım.

Ekonomik özgürlüklerin sınırı konusundaki görüşüm, özgürlüklerin etik değerler açısından her kişi ve kurumu kanunlar karşısında eşit kılan uygulamaları ortaya koyması gerektiğini söylüyor. Kanunlar karşısında eşit olmak da yetmiyor. Eşitliğin sağlandığının denetlenmesi ve gözetlenmesi de şart. Eşitlik, sadece yazılı kurallarla sağlanamıyor. Bir şekilde birilerine yakın olduğu için kamu ihalelerini alanlar, bir şekilde kendi sektörü için hiç gerekmediği halde özel kanunlarla korumaya alınanlar, bir şekilde fikri mülkiyetine saygı duyulmayanların olduğu bir ekonomide güven unsuru gelişemiyor. Sonuç, ekonomide kaynak israfı. Türkiye özelinde ise, bir türlü çekemediğimiz doğrudan yatırımlar.

Ekonomik özgürlüklerin refaha ve büyümeye katkısı olduğu kesin. Zira, üretilen fikirlerin hayata geçmesi için özgür insanlar lazım. Ancak, performansın kalıcılığı ve boyutu özgürlüklerin ötesindeki alanlara da bağlı.

Türkiye'nin doğrudan yatırımları çekememesinin temelinde, kanunların yaptırımının özel kesim ve  kamu kesimi arasında dengesizce uygulanması, eşitliğin denetiminin adamına göre yapılması, fikri mülkiyet haklarına saygının gelişmemiş olması, çok temel kanunların yine bir şekilde ve bir nedenle çok sık değişebiliyor olması gibi unsurlar yatıyor. Türkiye'ye yeni bir yatırımla, tesis kurarak gelecek olan yeni yatırımcının ülkenin ekonomik iklimine güven duyuyor olması lazım. Özelleştirmeyle ya da Türk sermayesiyle yaratılıp daha sonra yabancılara satılan tesisler yoluyla gelen doğrudan yatırımı gereğinden fazla önemsemeyelim. Esas olan, sıfırdan gelen yatırımı çekebilmek ama mevcut şartlarda pek mümkün görünmüyor.

Özgürlük bir kültür işi. Politikada yetersiz olunca, ekonomide de yetersiz oluyor. Yani, bir tarafta var olup, diğer tarafta yok olduğuna tanık olduğumuz bir ülke yok. Kafa yapısıyla ilgili bir şey özgürlük. Bizde de bir hayli eksik. Hal böyle olunca, Türkiye montaj fabrikalarından ibaret bir sanayi ile baş başa kalıp katma değeri düşük üretime mahkum oluyor. Şimdi, bekleyelim ki sıcak para gelsin. Küresel likidite suni şekilde yüksekken işler daha kolaydı. Diyelim ki yine de sıcak parayı çektik bir şekilde, biz montaja devam edeceğiz. Çünkü, ekonominiz de diğer alanlardaki özgürlükleriniz kadar özgür.

Adamına göre ekonomi yaratıldığı için 1997'deki Asya Krizi'nin nasıl çıktığını unutmadı Dünya. Merak edenler için, İngilizce'si "crony capitalism".

Arda Tunca
(İstanbul, 19.08.2013)