Pages

Tuesday, August 27, 2013

Ekonomi Politik

Ekonomiyi politikadan ayrı düşünmek mümkün değildir. Ekonomi politikaları, tüm politika türlerinin (eğitim, dış ilişkiler, sağlık, kültür, v.s.) içinde önemli bir yer tutar. Seçilmiş iktidarın uygulama alanındadır. Seçilmişler, hangi politikaları nasıl uygulayacaklarını taahhüt ederek iktidara gelirler. Bu politikaları desteklemek ya da eleştirmek, hükümetin adını anmasanız dahi hükümetin politikalarını desteklemek ya da eleştirmek anlamını da ister istemez taşır. Ancak, ekonomiyle ilgili yorum yaparken, konuya sadece kişisel bilgi ve tecrübeleriniz doğrultusunda yaklaştığınızda objektif ve tarafsız bir yorum yapmış olursunuz. Yani, kasıtlı olarak hükümeti desteklemek ya da eleştirmek yönünde bir çaba içinde değilseniz, tarafsızlığınızı, objektifliğinizi, bağımsızlığınızı ve en önemlisi tutarlılığınızı korumuş olursunuz. Zira, sadece desteklemek ya da eleştirmek yönlü yorumlar, ekonominin bilimsel kurallarından er ya da geç kopmanıza yol açacaktır ki, bunun sonu mutlaka tutarsızlıktır.

Tarafsızlığı, objektifliği, bağımsızlığı ve bunların bir sonucu olarak tutarlılığı koruyarak yorum yapmak, sizin mevcut iktidarın belirli politikalarını zaman zaman desteklemeniz ya da zaman zaman eleştirmeniz sonucunu doğuracaktır. Fakat bu durum, çok sayıda başka politika türlerini düşünce süzgecinizden geçirdiğinizde, hükümeti genel anlamda desteklediğiniz ya da eleştirdiğiniz anlamını taşımaz. İktidarı bir yönüyle destekleseniz ya da eleştirseniz de, o iktidar lehine oy kullanabilir ya da kullanmayabilirsiniz. Bu nedenle, bir politika türü ya da bir politika türünün çok spesifik bir alanına yönelik destekleyici ya da eleştirel bir tutum, yorumu yapan kişinin iktidarı genel olarak desteklediği ya da eleştirdiği anlamını taşımaz.

Yukarıdaki iki paragrafı, son dönemlerde artan kutuplaşma ortamından duyduğum rahatsızlığı dile getirmek için yazdım. Herhangi bir konuda bir fikir ortaya attığınızda, aynı anda hükümet yanlısı ya da karşıtı olarak nitelendirilebiliyorsunuz. Birbirine taban tabana zıt bu iki değerlendirmenin aynı anda yapılıyor olması çok ilginç. Özellikle Twitter ortamındaki tartışmalardan elde ettiğim önemli bir sonuç var: önyargılıyız. Sadece tek bir cümle ile genele yönelik yorumlar yapılıyor. Hemen sizin hangi tarafta olduğunuz anında tespit ediliyor ve buna göre karşı yorumlar geliyor. Zaman zaman, son derece seviyesiz cevaplar da var ki, bunlar toplumun kalitesi hakkında fikir veriyor. Bazı cevapların ise tartışmaları götürebileceği hiçbir son yok. Sadece laf kalabalığı.

Şimdi, yukarıdaki girizgahtan sonra gelelim ekonominin politiğine. Çok rakam konuşmadan, nitelemelerle devam edeceğim yazıya. Çok sayıda tarafsız, bağımsız, objektif ve tutarlı iktisatçı, yıllardır Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu risklerle bir gün karşı karşıya kalabileceğini yazdı. Bu iktisatçıların yazılarını eğitim aldığım yıllarda ve sonrasında ekonominin uygulama tarafına ait yorumları da teorik bilginin üzerine koymak için okudum. İsimlerinin bende kalmasını tercih ettiğim bu iktisatçıların döneme göre değil, ekonominin kurallarına göre yorumlar yapmaları beni cezbetti. Döneme ve iktidara göre yorum yapanların omurgasız tavırları nedeniyle, daha sonra nasıl kıvırttıklarına şahit oldum. Zaman içinde düşüncelerim olgunlaştıkça, ben de o saygı duyduğum iktisatçıların düşüncelerine ortak oldum. Şu da önemli ki, o isimlerin hepsiyle aynı ideolojiyi paylaşmıyorum. Ancak, görüşlerini hiçbir döneme alet etmedikleri ve fikirlerini tutarlılıkla ortaya koyabildikleri için saygı duyuyorum. Tutarlılığın, değişmemek ve yerinde saymak olmadığını özellikle vurgulamak gerektiğini de düşünüyorum. Zira, bu konuda toplumda çok ciddi bir kavram kargaşası olduğunu da tespit etmiş bulunmaktayım.

Türkiye, yıllardır yüksek faiz ve düşük kur, yani reel olarak değerlenmiş Türk Lirası ortamında yaşamakta. Güçlü Türk Lirası ve içeride de yüksek enflasyon nedeniyle faizlerin yüksek seyretmesi ithalat yapmayı Türkiye'de üretim yapmaktan çok daha cazip bir hale getirdi. Paranız güçlü ve içeride faizler yüksekken kim uğraşacak imalathane, fabrika kurmakla, işçinin sigortasıyla uğraşmakla, v.s. Alırsınız bir bilgisayar, kiralarsınız bir ofis. Faks, telefon ve bol seyahatle yurtdışından mal bulup getirirsiniz Türkiye'ye. Bir de bir gümrük müşaviriyle anlaşıp, ithal edilen malları sokarsınız ülkeye, olur biter. İçeride birileri zaten bulaşmış üretim belasına. Onlara da satarsınız ithalat edilen malı. Onlar da rahat, siz de.

İktisatçılar, yıllardır dediler ki: bu düzen böyle devam edemez. İçeride üretimin cazibesi kalmadı. Üretim mi daha çok istihdam yaratır yoksa dış ticaret işleriyle uğraşan bir ofis mi? Üretim cazip kılınmalı. İthalatın bu kadar cazip olduğu bir yapıda döviz ihtiyacımız artıyor. Ne içerideki üretimi cazip kılıyorsunuz, ne de yurtdışından Türkiye'ye imalathane, fabrika kurmaya gelecek yatırımcıya cazip ortam yaratıyorsunuz. Sıcak para adı verilen kısa süreli sermaye ile döviz topluyorsunuz. Yani, bu para bizim hisse senedi piyasasına ya da devlet borçlanma tahvillerine geliyor. İstihdam yaratmıyor. Teknoloji getirmiyor. Yeni üretim tesisleri kurmuyor. Çok ani giriyor ve ortamdan biraz nem kaptığında aniden terk edebiliyor ülkeyi. Bir gün, yurtdışında bir şok yaşanırsa Türkiye ekonomisi riske girer. İthalata bağımlı bir hale geldik. Çünkü, üretim için gerekli hammadde ve ara malını içeride üretmek ekonomik cazibesini yitirdiği için ithalatın cazibesine kapılıyoruz ve ekonomiyi risk altına sokuyoruz. Döviz bulamamak gibi bir sorunumuz olmasa bile, kendi yan sanayimizi ayağa kaldıralım ve istihdam yaratalım. Kendi kaynaklarımıza güvenelim. Dışarıda bir şok yaşanırsa, biz tempo kaybetmeden büyümeye devam edelim. Daha yüksek katma değerli mal üretmenin yollarını arayalım ve montaj atölyesine dönmüş sanayimizi ar-ge yatırımlarıyla başka bir hale dönüştürelim. Bu işler, uzun soluklu olduğu için de vakit kaybetmeden hemen adım atalım.

1990'lı yılları siyasi istikrarsızlıklarla geçirdik ve kayıp bir on yıl yaşadık. 2001 krizinden sonra, Türkiye'de siyasi istikrar oluştu. Konsesüs tabanlı bir toplum olamadığımız için koalisyonlarla ülkeyi yönetmeyi beceremedik. Bu nedenle, 2002'den sonraki süreçte, tek bir partinin iktidarda olması siyasi istikrarı beraberinde getirdi. 2002 yılıyla beraber değişen iktidarın yönetimde uzun soluklu olacağını tahmin etmek pek zor değildi. Zira, muhalefetsiz bir iktidar sürecinin başladığı aşikardı. Dolayısıyla, ekonomide reform yapacak süre vardı.

2002'den 2008'e kadar giden süreçte, Dünya ekonomisinde müthiş bir likidite bolluğu vardı. Yani, bizim ithalat için ihtiyaç duyduğumuz dövizi fazlasıyla karşılayacak kısa vadeli sermaye girişi söz konusuydu. Bu tablo karşısında politikacılar meydanlarda, Türkiye'ye adeta oluk oluk akan sermayenin ülkemize ne kadar güvendiğini, siyasi istikrarın nelere kadir olduğunu anlattılar. İktisatçılar ise, Dünya ekonomisinde paraya ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir ortamda sıcak paraya bu kadar güvenilmesinin gelecek için iyi olmadığını dile getirdiler. Politikacılar, alay ettiler. İktisatçılar, ekonominin giderek daha büyük kırılganlıklar yaratmakta olduğunu söylediler. Yine alay edildiler. Derken, 2008 geldi. Küresel bir kriz patladı.

2004-2008 yılları arasında, gelişmekte olan ülkelere yönelen kısa vadeli sermayenin tutarı $3.1 trilyon idi.

2008 yılında, Dünya ile beraber biz de sendeledik. O sırada, meşhur teğet geçer, geçmez tartışmaları yaşandı. İmdada, Dünya'yı krize sokan gelişmişlerin küresel ekonomiye para pompalama süreci yetişti. 2008-2012 arasında, gelişmekte olan ülkelere yönelen kısa vadeli sermayenin tutarı $3.9 trilyon oldu. Buraya dikkat! 2008'den önceki dört yıllık süreçte $3.1 trilyon ve 2008'den sonraki dört yıllık süreçte $3.9 trilyon. Toplamı, $7 trilyon oluyor.

2008'de, bu kriz teğet geçmez diyen iktisatçılar, 2009, 2010, 2011'i konuşmuyorlardı. Çünkü, parasal genişlemelerin yaratacağı bir rahatlama olacağını ama bunun sürdürülemez olduğunu söylüyorlardı. Yine kendileriyle dalga geçildi. Oysa, teğet geçmez diyen iktisatçılar, içinde bulunduğumuz günlerin bir gün ortaya çıkma ihtimalini düşünerek, uzun vadeli ve vizyonu geniş bir bakış açısını gündeme almak istiyorlardı.

Dışa bağımlılık, üretimin çöküşü, ithalatın özendirildiği ve yüksek reel faiz nedeniyle yatırım harcamalarının yapılamadığı ortamın nelere mal olduğu anlatıldı sürekli. Dikkat çekmek istediğim nokta, yüksek reel faiz ortamının sebep olduğu hasar. Şimdi, Dünya çalkalanıp bu defa faizin yükselmesi gerektiği dile getirilince, faiz lobisi tarafında olmakla suçlandı aynı iktisatçılar. Oysa, yüksek reel faizin verdiği zararı anlatmaktan kendileri de bıkmıştı. Ekonominin kurallarını konuşuyorlardı sadece oysa.

2013 yılının Ocak ayında, bir grup meslektaş ile bir akşam yemeğinde idik. Dünya Bankası tarafından bir rapor yayımlanmıştı ve Dünya ekonomisinin büyüme hikayesinin önümüzdeki dönemde gelişmekte olan ülkelerin üzerine bineceğini dile getiriyordu. Bu raporun bir özetini CFO World dergisinde yazmıştım. Yemekte raporu tartıştık. Sadece para politikalarıyla küresel ekonominin kurtarılamayacağını ama başta A.B.D. olmak üzere bazı ülkelerin toparlanmasıyla bol likidite ortamının ortadan kalkmaya başlayabileceğini ve bu durumda Türkiye'nin kırılgan yapısının bir sorun oluşturabileceğini konuştuk. Aramızda, iktidara yakın görüşler taşıdığını bildiğim arkadaşlarım da vardı. Bir sürü senaryo konuştuk. Bu da senaryolardan biriydi.

Dışa bağımlılığımız yeni bir olgu değil. Son on senenin konusu da değil. Ancak, madem ki son on yıldan önceki on yılı kayıp yıllar ilan ettik - ki edilmesi de normaldir - neden siyasi istikrarla geçirdiğimiz son on yılı ekonomimizi sağlam yapısal temellere oturtmak için kullanmadık? Neden sıcak paranın Türkiye'ye çılgınca aktığı yıllarda meydanlarda Türkiye'ye nasıl bir güven oluştuğunun siyasi reklamı yapıldı da, Türkiye'nin yapısal sorunlarının giderilmesi konuşulmadı? Üstelik, hükümet üyelerinin bazılarının Türkiye'nin sorunlarından çok iyi haberdar olduklarını seminerler, sempozyumlar, kongreler vasıtasıyla biliyorum. Siyasi istikrar varken, Türkiye'nin bir zinciri kırabilecek vakti varken, bir eşik atlama fırsatı varken, biz neden uzun vadeli sermayeyi çekmeye çalışmadık? Üstelik, kısa vadeli yabancı sermayeye vergiyi de düşürmüştük bir ara. Şimdi neden kısa vadeli sermayenin adı faiz lobisi, soyguncu oldu? Bu çelişki nasıl açıklanır?

Bu ortamda, merkez bankası da bocalıyor. Ne yapacağını şaşırmış durumda olan, ekonomide başlı başına bir belirsizlik unsuru haline gelmiş bir merkez bankası var. T.C.M.B. başkanının 27 Ağustos tarihli konuşmasını değerlendirmeye değer bulmuyorum. Bir merkez bankası başkanının yapmaması gereken bir konuşma yaptı ve mevcut para politikası uygulamaları ile çelişkiliydi söyledikleri.

Bu yazıyı yazdığım sıralarda USD/TL kuru 2.0354, EUR/TL kuru 2.7160 ve döviz sepeti 2.3751 seviyesinde. Küresel boyutta böylesi bir gelişmenin olacağı biliniyordu. Boyutunun bu seviyede olacağını hükümet de tahmin etti mi bilemem ama gelişmekte olan ülkelerden bir sermaye çıkışı olacağı ufukta gözükmüştü. Bernanke, 22 Mayıs'ta yaptığı konuşmada, parasal genişlemenin sonlanacağı mesajını vermişti. Bizdeki Gezi olayları da 31 Mayıs'ta patlak verdi. Ekonomide gelinmesi kuvvetle muhtemel bu noktanın bir mazerete ihtiyacı vardı. Gezi, eşi bulunmaz bir mazeret idi. Ama olmadı. Başbakanın gereksiz gerilim çıkarması, gayri demokratik bir durum olarak değerlendirildi. Çünkü, Dünya'nın her yerinde protesto oluyordu ama protestocuların üzerine hakaretle gidilmiyordu.

Ekonomi, politika ile iç içe ama bazen politika ile doğrudan kendisini ilgilendirmeyen noktalardan da ilişki kurabiliyor. İçselleştirdiğimiz Mısır ve Suriye olayları ve Gezi'ye verilen anlamsız tepki, ekonomiyi ekonomi ile doğrudan ilgisi olmayan unsurlarla birbirine çok yakınlaştırdı. Oysa, bu durumu uzun zamandır unutmuştuk. Bu günleri çok daha rahat geçebilirdik ama olmadı. Uluslararası arenada tavırlarınızı, insanlığınızı ortaya koyabilirsiniz ve gereken tepkiyi vermeyenleri de eleştirebilirsiniz ama kavga etmek neden? Darfur'da da katliam var ama El Beşir elini kolunu sallaya sallaya geliyordu Türkiye'ye neredeyse. Tutarlılık çok önemli bir kavram.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.08.2013)