Pages

Thursday, July 4, 2013

Küresel Konjonktür Çerçevesinde Türkiye

Küresel piyasalarda değişmeye başlayan dengelerle beraber, yılın ikinci yarısına yeni girdiğimiz şu günlerde, enflasyon, işsizlik, bütçe dengesi, döviz kuru, cari denge, faiz, büyüme gibi temel ekonomik değişkenleri baştan aşağı yeniden değerlendirmeye tabi tutarak yeni senaryolar üstünde fikir yürütmeye başladık.

Küresel ekonomideki gelişmeler, bir süredir Türkiye'nin yüksek büyüme hızlarına veda ettiği bir dönemi beraberinde getirmişti. F.E.D.'in parasal genişlemeyi yavaşlatma yönünde tarih vermeye başlayan açıklamalarının öncesinde Türkiye'nin zaman zaman %7-8 seviyelerine ulaşan büyüme hızlarına ara vereceği ortaya çıkmıştı. Sebep, küresel düzeyde yaşanan olumsuzluklar ve Türkiye ekonomisinin dışa bağımlılığıydı. Şimdi, yeni olumsuzluklar var ve Türkiye de bu olumsuzluklardan üzerine düşen payı alacak.

Dünya, yeni bir denge noktasına gidiyor ve bu durumun ortaya çıkardığı en önemli konulardan biri, gelişmekte olan ülkelere olan güvenin sarsılması. Bu sarsıntının başını Çin çekiyor. Birkaç aydır, Çin'in yavaşlıyor olduğuna dair veriler gelmekteydi. Ancak, ülkenin gölge bankacılık sistemi ile ortaya koyduğu yeni manzara korkutucu oldu. 2010 yılında $3 trilyon olan ve o yılın gayri safi yurt içi hasılasının %69'una tekabül eden gölge bankacılık sektörü hacmi, 2012 yılı sonunda $6 trilyona ulaşıyor. Bu sektörün büyümesi, çok ciddi bir riskin ortaya çıkması anlamına geliyor.

Çin'de, klasik mevduat bankacılığında azami faiz oranı %3.3 iken, gölge bankacılık sektöründe oluşturulan varlık yönetimi ürünleriyle, bu ürünleri satın alanların %6 civarında getiri elde edebilmesi mümkün. Ancak, bu yüksek getirinin ortaya çıkabilmesi için, varlık yönetimi niteliğindeki ürünler yoluyla oluşturulan fonlar, risk profili yüksek olan alanlarda kredi olarak plase ediliyor. Yüksek riskli alanlarda kredilendirme yapılması, bu kredilerin getirisini de yükselttiği için, kredilere fon sağlayanlar da yüksek getiri elde edebiliyor.

Çin ekonomisinde, 2008'deki küresel kriz koşullarını hazırlayan ürünlerin yapısına benzeyen bir durum var. Bu ürünler, bilanço dışında yer alıyor. Ancak, bilanço dışında yer alması nedeniyle illegal olduğu düşünülmesin. Durum, muhasebe kayıtlarıyla ilgili prensiplerden kaynaklanıyor. Ancak, ortaya çıkan resmin denetimden kaçtığı ve kontrol edilemediği de biliniyor. Eğer ki, Çin ekonomisinin önemli bir yüzdesel büyüklüğüne denk gelen gölge bankacılık sektöründe bir dengesizlik ortaya çıkarsa ve Çin ekonomisi bir kriz ortamına doğru ilerleyecek olursa, tüm Dünya için felaket bir manzara ile karşı karşıya kalırız. Zira, Dünya ekonomisi zaten iyi bir durumda değil.

Çin için yukarıda belirttiğim felaket senaryosu gerçekleşmese bile, gelişmekte olan ülke piyasalarına karşı oluşan bir güvensizlik ortaya çıkmış durumda. F.E.D. açıklamasıyla ortaya çıkan algı değişikliği sonucunda, gelişmekte olan ülkelerden önemli bir yabancı sermaye çıkışı gerçekleşmedi. diğer bir ifade ile, gelişmekte olan ülke piyasalarında meydana gelen düşüşleri açıklayacak bir sermaye çıkışı yaşanmadı. Ancak, bu ülkelerin döviz kurlarında artış, yani yerli para birimlerinde önemli değer kayıpları yaşandı. Bu durumda, söz konusu piyasalarda artan bir likidite talebi olduğu ve bu likiditenin Dolar tarafına kaydığı ama kısa vadeli yabancı sermayenin bu ülkeleri hemen terk etmemiş olduğu düşünülüyor.

Kur cephesinde Türkiye de kayıplar yaşadı. 1.87 civarındaki USD/TL kuru, 1.94'ün üzerine çıktı. Küresel konjonktür ve buna bağlı olarak uluslararası sermaye hareketleri dikkate alındığında, küresel hareketliliğin bir miktar yavaşlamasıyla kurun gerileyebileceğini düşünebilsek de, orta vadede 1.90-1.91 seviyelerinin altına inebileceğini pek düşünmüyorum. Zira, €/USD cephesindeki durum da A.B.D.'deki parasal genişlemenin kademeli olarak yavaşlatılmasıyla USD'nin değerleneceği mesajını veriyor.

Türkiye'nin yabancı sermaye çekmek zorunda olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, ülke dışındaki faiz ortamı Türkiye'nin yabancı sermayeyi çekebilme gücü noktasında kendisine bir rakip olma özelliği taşıyor. Bu nedenle, A.B.D.'nin 10 yıllık tahvillerinin faiz oranlarının %2.50'nin üzerine çıkmış olmasını önemsememiz gerekiyor. Tüm gelişmekte olan ülkelerin risk primlerinin yükseldiğini de hesaba katacak olursak, gösterge faiz tarafında kalıcı bir düşüş beklemenin doğru olmayacağı kanaatindeyim. Gösterge faizin yılın ikinci yarısında hangi aralıkta dengeleneceğini tahmin etmek şu an için kolay değil ama genel eğilimin %7.50'nin üzerinde bir yerlere denk geleceğini düşünmek mümkün. Bazı anlarda, bu seviyenin altına geldiği de olabilir ama genel seviyenin yeniden tarihi düşük oranlara doğru kayacağı beklenemez artık.

Yukarıdaki senaryolara bakarak, T.C.M.B.'nin ihtiyatlı bir para politikası izleyeceğini söylemeye gerek bile yok. Büyümede fazla açılmadan, likiditede ise piyasayı fazla sıkmadan bir denge tutturmaya çalışacaktır. Faiz koridorunun yukarı doğru kaymasını bekleyebiliriz önümüzdeki dönemde ama bunu Temmuz'daki toplantı için söylemek şimdilik zor. Toplantıya 3 hafta var ama 24 saatin hissedilen süresinin uzadığı bir dönemdeyiz. Bu nedenle, T.C.M.B.'nin Temmuz ayı toplantısındaki faiz kararı ile ilgili tahminleri son birkaç güne bırakmak lazım.

Türkiye ekonomisi, yılın ikinci yarısında reel ekonomi tarafında canlanamayacak. Satın alma yöneticileri arasında yapılan araştırmaya dayalı endeks (P.M.I.), Ocak'ta 54, Şubat'ta 53.5, Mart'ta 52.3, Nisan'da 51.3, Mayıs'ta 51.1 ve Haziran'da 51.2 değerlerine işaret ediyor. 50'nin üzeri, ekonomik genişleme sinyali veriyor ama genişlemenin yavaşladığını söylüyor bu rakamlar. Diğer istatistikler ise, ikinci çeyrekte ilk çeyrekteki %3'ün üzerinde bir büyüme olabileceğini söylüyor ama ikinci çeyrek büyümesi için yeni verilerin de gelmesiyle tahmin yapmak lazım. Ancak, ikinci çeyrek büyümesi ne olursa olsun, yılın geneli için ikinci yarı beklentileri değerlendirildiğinde, revize edilmiş orta vadeli plandaki yıllık %4 hedefinin tutmasının çok zor olduğunu söyleyebiliriz.

Dün, Haziran enflasyonunu öğrendik. Aylık bazda gıda ve ulaştırma fiyatlarının başı çektiği artışlarla T.Ü.F.E. %0.76 arttı ve yıllık bazda %8.30'u gördü. Enflasyon, enerji fiyatlarındaki baz etkisi nedeniyle istatistiki anlamda beklenenden fazla yükseldi. Önümüzdeki dönemde yavaşlayacağını ve bir tehdit unsuru olarak karşımıza çıkmayacağını düşünenlerdenim. Zira, talep baskısı ön plana çıkamayacak. Petrol fiyatlarının yılbaşından 04.07.2013 gününe kadarki ortalaması $106.12 düzeyinde. 31.12.2012'de $106.87 olan fiyat, aradaki bazı inişler ve çıkışlar dışında yatay bir seyir izlemekte. Mısır'daki gelişmeler petrolün lojistiğini etkilemediği sürece fiyat baskısı yaratmayacaktır. T.C.M.B., ihtiyatlı bir para politikası uygulaması anlayışı içinde faiz ve likidite ayarlamalarıyla enflasyonu baskılamaya çalışacaktır. Hedefin tutup tutmayacağı konusuna hiç girmiyorum. Çünkü, hedef %5'te takılıp kalmış durumda. Bu konuda konuşmaya gerek görmüyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 04.07.2013)