Pages

Tuesday, June 4, 2013

Tarihin Değiştiği Hafta Sonu

Gezi Parkı'nın yıkılmasına tepki olarak başlayan bir protesto, Türkiye geneline yayılan bir toplumsal harekete dönüştü. Gelinen noktanın sosyolojik ve psikolojik analizinin çok iyi yapılması gerekiyor. Sanırım, tarihimizin en büyük ve en geniş kapsamlı protestoları ile karşı karşıyayız. 6-7 Eylül'ü okuduklarımdan ve yaşayanlardan dinlediklerimden biliyorum. 1 Mayıs 1977'yi hayal meyal hatırlıyorum. Çünkü, çocuktum ve ne olup bittiğini değerlendiremezdim. Yine, okuduklarımla ve anlatılanlarla bilgilendim. Ancak, 31 Mayıs 2013 günü başlayan olayların tarihimizin en büyüğü olduğunu söylemek artık mümkün.

Gezi Parkı yıkımına karşı çıkan ve parkta protesto eylemi yapanlara polisin su sıkması, gaz atması ve çadırlarını yakmasıyla başladı herşey. Çok anlaşılabilir bir istekleri vardı: ağaçlar kesilmesin ve bu parka alışveriş merkezi yapılmasın. Parka AVM yapılacağını başbakan günler öncesinden açıklamıştı. Gerçi, olayların çoktan alevlendiği bir noktada ne yapacağımıza karar vermedik dedi ama, o sözler inandırıcı olmadı ve halkın AVM yapılacağına dair algısını değiştiremedi. İlerleyen günlerde olaylar öyle bir noktaya geldi ki, artık Gezi Parkı'na ne yapılacağı konusu çok hafif bir gündem niteliğini aldı. Zira, gündem çok daha ağır başka konularla doluverdi.

31 Mayıs akşamından 2 Haziran akşamına kadar, aralardaki molalar haricinde Harbiye ve Taksim'de idim. Oradaki kalabalığı yaşadım. Hiç tanımadığım insanlarla konuştum. Amacım, tarihimizin önemli olaylarından birine tanıklık etmek, protestoları daha iyi anlamak ve Gezi Parkı'nda savunmasız bir şekilde otururken polisin saldırısına uğrayanlara destek olmaktı. Gördüğüm kalabalıkta, her yaştan insanlar vardı ama yaşı 30'un altında olanların ağır bastığı bir kalabalık vardı. Harbiye'ye vardığım saatlerde, polisin su ve gazlı müdahalesi son derece acımasız bir şekilde sürmekteydi.

Çok fazla sayıda tanıdığıma rastladım gösterilerde. Daha önce çalıştığım bir kuruluştaki ofis çaycısı, bir kliniğin baş hekimi olan bir profesör, banka ve aracı kurumlarda çalışan fon yöneticileri ve müdürler, üniversitede okuduğunu bildiğim ve bir protestoda göreceğimi hiç düşünemeyeceğim kadar apolitik olan aile dostlarımın çocukları, Sultanahmet'te bir esnaf lokantasında çalıştığını bildiğim bir garson, kendisine ait bir bürosu olan avukat bir tanıdığım, emlakçılık yapan bir arkadaşım ve her gelir ve meslek grubundan tanıdığım başka bir sürü insan. Bunlar tanıdıklarım. Biliyorum ki, hiçbirinin ne bir parti, ne bir örgüt üyeliği var. Hatta, bu insanların herhangi bir gösteriye, mitinge falan katılmışlığı bile yok.

Bu kalabalıkta tanıdıklarımın ne düşündüğünü zaten biliyordum. Tanımadığım bir sürü insanla da sohbet ettim. Herkesin ortak düşüncesi, başbakanın hakaretlerinin artık dayanılmaz bir hale geldiği, toplumu gerdiği ve kimsenin buna tahammül gösterecek hali kalmamasıydı. 31 Mayıs 2013 gününe kadar hiçbir mitinge ya da gösteriye katılmamış insanlar polisten suyu, gazı yiyip kaçıyor ve yeniden toplanıp polisin karşısına dikiliyordu. Dikilebiliyordu, çünkü sayıları çoktu ve o kalabalığın içine polisin su ve gazla girmesi, kimsenin sorumluluğunu almak isteyemeyeceği kadar büyük bir felaketle sonuçlanabilirdi. İnsanlar bunun farkındaydı ve bu kalabalığa polisin hiçbir şey yapamayacağını düşünüyordu.

"Kaç çocuk yapacağımıza karıştı, yatak odama kadar girdi, hangi tür ekmeği tüketeceğimize karıştı, bitaraf olan bertaraf olur dedi, densiz dedi, sürekli herkese batsın senin diye başlayan laflar ediyor, önüne gelene çatıyor, Alevi vatandaşların damarına basar gibi köprüye Yavuz Sultan Selim adını verdi, git alkolünü evinde iç dedi, zaten herşey ananı da al gitle başladı, bizde de sabır kalmadı. Anam, babam bile çocukken karışmadı bana bu kadar. %50 oy aldı diye herşeyi yapabileceğini sanıyor. Önüne gelene sık biberi gazını, iki ayyaş diye laf et sonradan da öylesine 2 kişi dedim de, nedir bu yani artık? Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar da dedi. Ucube dedi. Şehide kelle dedi. Git Emek Sinemasını yık ama oradaki AVM'ye itiraz etme. İnci Pastanesi de gitti. Anılarımız yok oluyor şehirde. Her yer zaten AVM, nefes alacak yer yok." Sokakta konuştuklarımdan bunları dinledim. Bu görüşlere katılmamak mümkün değildi. İnsanlar dolmuş ve artık bardak taşmıştı. Tüm bu sözler için aslında şunu kastetti, bunu kastetti diyen kimseler çıkabilir. Ancak, büyük bir kitlenin algısının ne olduğunu anlamaları lazım.

İnsanlarla konuşurken, arada sırada telefon hatları çektikçe fotoğrafları Twitter üzerinden paylaşmaktaydım. Belaya ne kadar bulaştığımı sonradan öğrendim ama. Dezenformasyon korkunçtu evet ama doğru temele dayanan bilgi ve fotoğraf da çoktu.

31 Mayıs Cuma gecesi yukarıda yazdığım konuşmaları yapan kitlenin sabaha kadar süren direnişiyle geçti. Cumartesi günü, öğle saatlerinden sonra halk Taksim'e girmişti. Polis, Taksim'i terk etmek zorunda kalmıştı. Ancak, İstanbul'un pek çok semti ve Türkiye'nin çok sayıda şehrinde İstanbul'a destek amaçlı protestolar başlamıştı. Taksim'de halaylar çekilirken, şarkılar söylenirken başka yerlerde polis biber gazı ile müdahalelerine devam ediyordu. Oysa ki, daha 31 Mayıs akşamında Taksim'e girişe izin verilse, hem masum ve amacı sadece protesto olan kitleler daha fazla hırslanmayacak, hem de aşırılık sevdalısı grupların devreye girmesi engellenmiş olacaktı. O anlarda, bu gözlemimi hem etrafımda tanımadığım insanlarla paylaşıyor hem de Twitter'dan duyuruyordum. Kalabalığın yoğun telefon kullanımı nedeniyle hatlar çok meşguldü ve mesajlar ve fotoğraflar çok gecikmeli gidiyordu.

Taksim'den polisin çekildiği anlar muhteşemdi. Halaylar çekiliyor, şarkılar söyleniyordu. Birbirini tanımayan insanlar kol kolaydı. Çok insanca, çok saf, çok güzel manzaralar vardı. İnsanın tüyleri ürperiyor, gözleri doluyordu. Öylesine sağ duyulu ve bilinçli bir kitle vardı ki, araya sızan ve Taksim Meydanı'ndaki birkaç aracı parçalayan, belediye otobüsünün camlarını kıran kitleyi durdurmaya çalışıyorlardı. Gezi Parkı'nın içinde herkes oturmuş sohbet ediyor, yeşilin, ağaçların tadını çıkarıyor ve burası böyle kalmalı diyordu. Ezici bir çoğunluk, sağduyulu ve amacı sadece bir mesaj vermeye çalışan insanlardan oluşuyordu. Ancak, polis her yerde devam etti.

Pazar sabahı, ortalık sakinleşmiş, protestocular çöpleri topluyor ve yerlerinden sökülen çiçekleri dikiyorlardı eski yerlerine. Yine göz yaşartıcı, tüyler ürpertici manzaralar oluşmuştu. Tam bunlar oluyorken çapulcu lafı geldi ve ülkenin üzerine bomba düştü. O an, meydanda halay çekmiş, şarkı, türkü söylemiş, aşırılık yapmaya kalkanları engellemeye çalışmış, sökülen çiçekleri yerlerine yeniden dikmiş ve evine dönmüş halk, yeniden sokağa çıktı. Ben de, bu çapulcuların fotoğraflarını paylaştım yine Twitter belası üzerinden. Tam da çapulcu lafı Türk halkı tarafından hazmedilmeye çalışılırken bir kere içki içen alkoliktir lafı geldi. Bu defa, hem densiz, hem çapulcu hem de alkolikler doldurmuş oldu sokakları böylece.

Milyonlar sokaktaydı artık. Ülkenin her yanı protesto gösterileriyle doluverdi. İç işleri bakanına göre gösteriler 49 ile yayıldı. Böylesine büyük bir kitlesel hareketin içine provokasyonun, aşırılığın, marjinalliğin girmemesi imkansızdır. Dünya'nın her yerinde bu böyledir.

Başbakan ve öyle sanıyorum ki danışmanları, bu işin başlangıç ruhunu, çıkış felsefesini okuyamadı. Kitleler, benim herşeyime karışmayın demek istiyordu. Bırak, bazı şeyler toplumsal ve sosyolojik yapı içinde kendiliğinden çözülsün demek istiyordu halk. Bana toplu taşıma aracında anons yaptırırsan, ben de gider öpüşme eylemi yaparım diyordu halk. Nasıl ki fizik kanunlarında, kimya kanunlarında bir denge varsa, sosyolojik yapının da kendine ait bir dengesi vardır ve bununla belli bir düzeyin üzerinde oynamamak gerekir diyordu halk. Bırak, etrafta eleştirel bakan gözler benim nasıl oturacağımı, kalkacağımı belirlesin, sen karışma buna diyordu halk. Ben de bunları demek isteyen insanlarla idim ve bu özgürlük ve demokrasi çağrısını çok önemsedim.

Bu ülke darbelerden çok çekti. 27 Mayıs, 22 Şubat, 21 Mayıs, 12 Mart, 28 Şubat, 27 Nisan'lar olmasın istiyordu halk. Menderes'ler, Deniz Gezmiş'ler asıldı da ne elde ettik? Biz zaten o zaman doğmamıştık bile, biz olsak olmazdı bunlar diyordu halk. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, ilk defa halk, kendi mesajını kendisi vermeye çalışıyordu. Aramıza parti falan da girmesin, biz halkız ve neyi nasıl isteyeceğimizi biliriz diyordu. Ey C.H.P., gölge düşürme benim hareketime, yapma mitingini, aramızda bir bağ varmış sanılmasın istiyoruz diyordu halk. Çünkü, bizim aramızda Ak Parti'li de, C.H.P.'li de, sosyalist de, müslüman da, ateist de var diyordu halk. Bu kalabalığın tek bir ideolojisi ya da görüşü yok, biz demokraside, ifade özgürlüğünde, herşeyi tartışabilmekte birleştik diyordu halk. Başbakanlığa saldırmaya çalışanları, durup durduk yerde otobüs yakanları ve halk yapmış gibi gözüksün diye geçtiği her yeri yerle bir eden polisi de tasvip etmiyoruz diyordu halk.

Sonra, C.H.P. zihniyeti ısrarı, Reuters muhabirine çatış, ne istersem yaparım anlayışını yansıtan tavırlar, tencere, tava, hep aynı hava, v.s. gibi laflar daha da gerdi ortamı. Hele ki, %50'yi zor tutuyorum ifadesi ile gerilimde zirveyi gördük. O %50, keşke sokağa çıksa da, Edirne'den Ardahan'a, Samsun'dan İskenderun'a kadar kol kola girip halay çeksek. Dünya görse bir halkın nelere kadir olabileceğini. Haykırsak Anadolu'yu dünyaya. Ama, Anıtkabir'in yıkılışına dair bir tehdit de artık lafın, sözün bittiği yer oldu.

Başbakan, ideolojik dedi olanlara. Tabii ki ideolojik. Herşey ideolojiktir hayatta. İdeoloji nedir? Bir kişinin, grubun ya da kültürün düşünce yapısı ya da karakterinin içeriği ya da tarzıdır. Basitleştirelim ve kısaca düşünce tarzı diyelim. Düşünce tarzı olmayan bir insan düşünemiyorum. İdeolojiler bitti denirken kastedilen, Dünya'nın büyük bir çoğunluğunun serbest piyasa ekonomisinde anlaşmış olduğudur. Yani, bu düşünce tarzı hakimdir, eskisi gibi iki ayrı düşünce tarzının rekabeti söz konusu değildir fikri vurgulanmaktadır. Ayrıca, her ideolojinin kendi alt katmanları da vardır ve onların da bir adı vardır. Yaşadıklarımız, siyasi değildir ama ideolojiktir.

Başbakanın söylediği gibi, demokrasi sadece sandıkta tecelli etmez. Protesto, bir kültürdür. Yapılabilir ve yapılmalıdır. Sandıkta oy verdiğiniz bir partinin beğenmediğiniz uygulamalarını eleştirebilecek sandık dışı ara toplumsal mekanizmaların da kurulması gerekir. Protesto, bunların en önemlisidir ve topluca yapılır. Hükümetler, doğru protesto kültürünü destekleyici olmalıdır. Aksi, demokrasinin çok eksik çalıştığı anlamına gelir.

Bu olaylarla, Türkiye'nin demokrasi kası güçlenmiştir. Halk, artık ihtilal yok, ben varım demiştir. İnsanların gündüzleri takım elbiseyle, etekle, gömlekle işe gidip, akşam sokağa dökülmesinin temelinde kendi temel hak ve hürriyetlerinin peşinde olma mücadelesi vardır. Ben vatandaşım ve bundan daha büyük paye yoktur; başbakanlık bir görevdir ve başbakan da herşeyden önce bu ülkenin bir vatandaşıdır mesajı vardır. %50 oy almak, insanların özel hayatına karışmak anlamını taşımaz demiştir halk. Aynı zamanda şunu da demiştir: Tekrar iktidara gelebilirsiniz ve bununla hiçbir problemimiz yok ama benim problemlerimi dinle. Beni anla. Bana empati yap. Kavramları doğru tanımlayalım, çizgileri doğru çekelim.

Demokrasi ve laiklikten ödün verilmemesi gerektiği, her düşüncenin, ideolojinin, inancın, ancak demokrasi ve laiklikle yaşayabileceği mesajını Türk Halkı muhteşem bir şekilde vermiştir. Böylesine bir kitlesel harekette, araya kötü niyetlilerin karıştığı gerçeği elbette ki yadsınamaz. Onları da gördüm gözlerimle. Başbakanın dediği gibi, nasıl ki terörle mücadelede şehit vermek, bu işin doğasında varsa, bu çaptaki bir kitlesel olayın doğasında da araya başbakanlığa saldırmak niyetinde olanların karışması var. Kimse bu milyonlara provokatörlerin maşası, C.H.P.'nin organizasyonu, örgüt işi falan demesin. Zaten yeteri kadar aşağılandı bu çapulcular, daha fazlasına dayanacak halleri kalmadı. Günlerdir uykusuz ve yorgunlar.

Bu olaylardan ekonomi etkilendi. Etkilenecek de. Ancak, ihtiyaçlar hiyerarşisi diye bir olgu var. Kişilik, onur, gurur paradan daha büyük bir ihtiyaç bazıları için. Bu kitle, çok genç bir kitle. Uzun vadedeki geleceği, kısa vadedeki 3-5 kuruştan daha önemli bu alkolik çapulcuların. Demokratik kazanımı daha çok önemsiyorlar. Çok uca gitmekte olduğunu gördükleri neo-liberal politikaların aynı zamanda vatandaş olmak anlamında özgürlük getirmediğini görmüş durumdalar. Bu kavramları  tanımlayarak böyle bir söylem dile getirmiyorlar ama mesleğim gereği, kendilerinden dinlediklerimin kavramsal uzantılarını böyle tespit edebiliyorum. Semtlerin, şehirlerin ve ülkelerin bile markalaştırılmaya çalışıldığı bir düzen hoşlarına gitmiyor. Oturduğu semti, şehri, yaşadığı ülkeyi Mc Donald's ya da Coca Cola gibi algılamak istemiyor. Yani, biraz Stephane Hessel'in aklına uymuşlar ve öfkelenmişler sanki. Bunun da farkında değiller ama kitabı okuduğum için biliyorum.

Lütfen anlasın artık birileri bunu. Analiz doğru yapılsın ve bu insanların haykırışlarını anlayan projeler çıksın. Bu insanlar darbeci değil. Çoğu, 12 Eylül'ü bile görmediği ama 28 Şubat'ı biraz hatırladığı için darbenin ne olduğunu bile bilmiyor. Yani, benim gibi İstiklal Caddesi üzerinde elinde silahlı adamların koştuğunu falan görmüş değiller. Bilmiyor zavallılar.

Türkiye, çok büyük bir demokratik kazanımla çıkabilir bu günlerden. Ancak, başbakanın konuşmaları halkın vardığı noktanın çok gerisinde kalıyor. Arada adeta kocaman bir duvar var. Bu duvar kalkmadan, istediğimiz aydınlığa ulaşamayacağız. Konu artık Gezi Parkı'ndaki AVM falan değil.

Olayların ekonomik yansımalarını daha sonra değerlendirmek gerekiyor. Notlarımı alıyorum, izliyorum. Fakat, bugün bunları konuşmak lazım. Ekonomik haklardan daha temel haklar düştü gündeme bir anda çünkü.

Ülkemi seviyorum ve bu yazıyla fikirlerimi dile getirerek bir vatandaşlık görevi yerine getirdiğimi hissediyorum. Bana Twitter'dan sevgi ya da hakaret sunan herkese teşekkür ederim. Herkesten bir şey öğrendim.

Not: Bu konuya içerikte yakınlığı olan konulardaki yazılarımı da aşağıda sunarım.
http://ardatunca.blogspot.com/2011/06/2011-secimleri.html
http://ardatunca.blogspot.com/2010/02/aydnlanmann-felsefi-temelleri-laiklik.html
http://ardatunca.blogspot.com/2010/02/anadolu-ruyasi-bir-anadolu-ruyasi.html


Arda Tunca
(İstanbul-Gezi Parkı, 04.06.2013)