Pages

Thursday, June 6, 2013

Taksim Gezi Parkı'ndan İzlenimler

Taksim birşeyler anlatmaya çalışıyor. Pusette bebekler, kucaklarda emzikli çocuklar, çadırlar, çadırların önlerinde genç insanlar, çaycılar, sucular, köfteci dumanları, naylon poşetler içinde yepyeni yataklar. Gezi Parkı'nda yere iğne atsanız düşmeyecek. Ben, Türk Halkı'nı bir aradayken bu kadar mutlu, bu kadar keyifli, bu kadar bir aradalığın tadını çıkartırken görmemiştim.

Gezi Parkı içinde her yerden müzik sesleri geliyor. Türkiye'nin tüm yörelerinin şarkıları, türküleri çalınarak halayla çekiliyor. İnsanların yüzü gülüyor. Meydanda kahkaha var, eğlence var, mizah var. Tam bir panayır, tam bir şölen havası var. Yanınızdan geçenlere yanlışlıkla çarpıyorsunuz, çarpılan sizden özür diliyor. Birisinin ayağına basıyorsunuz, ayağına basılan dönüp özür diliyor. Türk insanının mizah gücü, Nasreddin Hoca'nın genlerinin halen taşınmakta olduğunu tıbbi testlere gerek bıraktırmadan gösteriyor kendini.

Yürürken ayağım birisinin ayağına takılıyor. Sendeler gibi oluyorum. Karşımda bir anda bir coğrafya test kitabı. Yarın gireceği sınava hazırlanan gencin çalışmasını engellediğimi fark ediyorum. Sohbet edince alıyorum ki gündüz okula gitmiş, akşam Gezi Parkı'nda nöbette. Sabah, yeniden okula gidecekmiş.

Gezi Parkı'nda düzen kurulmuş. Barınma sorunu yok. Köfteciler, çaycılar, simitçilerle bir ekonomi kurulmuş. Oradaki insanların ilgilendiği tek ekonomi, oradaki ekonomi. Borsa, gösterge faiz falan kimsenin umurunda değil. Çok kararlılar. Her yöreden türküler çalındıkça, kendi yöresinin danslarını bilenleri hemen fark ediyorsunuz. Bilen de bilmeyen de katılıyor danslara. Yurdun her yöresinden insan olduğu çok açık.

Ankara Kızılay'dan çatışma haberleri geliyor. Diren Ankara, Taksim burada diye tempo tutuluyor. Kütüphane var, çocuk atölyesi var, resim sergisi var. Taksim'den Gümüşsuyu'na inen ve Alman Konsolosluğu önündeki barikatların önünde herkes fotoğraflar çekiyor. Demir çubuklardan bir kapı yapılmış, üzerinde HGS yazıyor. Dedim ya, mizah patlamış durumda.

Tarihi günlerden geçiyoruz. Bir üniversitede profesör olan arkadaşımla telefonlaşıyoruz. 1848 Paris Komünü, 1905, 1917, v.s. gibi birşey olduğunu konuşuyoruz tüm yaşadıklarımızın. Halkın kendisini ifade etmesinin çok önemli olduğunu, tüm bu olanları anlamak için sosyolojik, psikolojik, tarihsel, ekonomik, siyasi analizlerin çok boyutlu yapılması gerektiğinin önemini tartışıyoruz. Hükümetin ve başbakanın, bu olan biteni nasıl bu kadar yanlış okuyabildiğine inanamadığımızı konuşuyoruz. Hatta, başbakanın C.H.P., örgüt, dış mihrak söylemlerinin Gezi'de gördüklerimizle hiç ilgisi olmadığını anlatıyoruz birbirimize. Üstelik, oradaki halkın C.H.P.'ye karşı hislerinin başbakanınkinden bile daha olumsuz olduğunu gördüğümüzü konuşuyoruz.

Bu akşam bir konser olacaktı. Halk, o konseri de istemedi. Kimse bu manzaraya gölge düşmesini istemiyor. Ne örgüt, ne parti, ne de sahip çıkılmış duruma düşmek. Halk, kendisine sahip çıkıyor.

Bu arada, Gezi'deki insanların başbakanla mutabık oldukları iki önemli nokta var: Taksim, marjinallerin cirit attığı bir yer haline gelemez ve borsadır bu, iner de çıkar da. Anlaşamadıkları çok önemli nokta ise, başbakanın halen konuyu kışla ve ağaç olarak görmesi.

Taksim birşeyler anlatmaya çalışıyor. Orada herkes var. İnanın ki başbakana oy vermişler de var. Bırakalım inadı, bırakalım komplo ve şiddet teorilerini. Taksim'i bilimsel bir gözle dinlemek, olanların nedenleri sorgulamak gerekiyor. Herşeyden önemlisi, bu insanların oy atacakları bir siyasal oluşum yok. Acaba, bu kadar direnmelerinin bir sebebi de bu olabilir mi?

Arda Tunca
(İstanbul - Gezi Parkı, 06.06.2013)