Pages

Tuesday, June 25, 2013

Küresel Denge Değişikliği Karşısında Türkiye

Bernanke, bugüne kadarkinden farklı bir ifade kullanmadı ama sadece varlık alım programının sonlanmasına ilişkin olası bir tarihi referans aldı ve küresel düzeyde piyasalar beklenmedik olumsuz bir havanın içine girdiler. Günlerdir piyasalarda oluşan dalgalanmanın hangi noktada dengeye oturacağını öngörmek çok zor. Ancak, yeni duruma uygun olarak yeni pozisyonlar alınınca piyasaların yüksek volatilitesi yerini göreceli olarak sakin bir ortama bırakacaktır.

Bir önceki yazımda, F.E.D.'in yarattığı havayı ele almıştım, şimdi ise Türkiye ekonomisini ağırlıklı olarak ele almak isteğindeyim. Bu yazıda, ekonominin bazı temel kurallarına da değinmek yolunu tercih edeceğim.

Bilindiği üzere, Türkiye ekonomisinin başlıca sorunu cari açıktır. Cari açık, bir iç tasarruf açığı sorunudur. Cari açığı yok etmek için iç tasarrufların artması gerekir. Türkiye'nin petrol ithalatı yapan bir ülke konumunda olması, cari açığı negatif yönde etkileyen bir unsurdur ama petrol ithal ediyor olmamız, cari açık vermemiz gibi zorunlu bir sonucu doğurmaz. Türkiye, tasarruf açığı sorununu çözdüğü zaman cari açık sorununu da çözmüş olacaktır. Petrol ithalatını azaltıcı etkenler cari açık üzerinde olumlu katkı yapabilir. Enerji kullanımında verimlilik artışı, Türkiye'de var olduğu tahmin edilen kaya gazının çıkarılması ve ekonominin kullanımına sunulması gibi etkenler petrol ithalatımızı önemli boyutta düşürebilir. Ancak, cari açık konusundaki çözümün temelde tasarruf açığının kapatılması ile mümkün olacağı kuralını çok iyi anlamış olmak gerekir.

Türkiye, reel anlamda gelir artışı kaydeden bir ülke olmasına rağmen, geliri içindeki tasarruf oranı düşen ama tüketim oranı artan bir ülke konumundadır. Yıllar itibariyle, nominal düzeyde artan gelir ve düşen enflasyon oranı ile satın alma gücü artan bir trendde olan Türkiye'nin tasarruf oranının artmamasının iki temel nedeni olduğunu düşünmekteyim: düşen faiz oranları ve gelişmekte olan bir ülke olma özelliğiyle, Türk insanının marjinal tüketim eğiliminin yüksek olması. Yani, faiz oranlarının düşmesi nedeniyle, tasarruf teşvik edilememiş oluyor ve bu ortamda yaratılan reel gelir artışı, tasarruf yerine tüketime yöneliyor. Her elde edilen ilave 1 TL'lik satınalma gücü, tasarruf yapmanın cazibesini yitirmesi ve tatmin edilememiş tüketim ihtiyaçları nedeniyle bir tüketim yapma tercihi olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda, son zamanların bir olgusu olarak gündeme gelen negatif faiz ortamı, tasarrufu teşvik etmekten tamamen uzak bir durumu ifade ediyor.

Tasarruf açığımızın olduğu bir ortamda, ekonomik büyümeyi finanse etmek için iç tasarruflar yerine dış tasarruflara yönelmekteyiz. Yani, başka ülkelerde yapılmış olan tasarruflar, Türkiye'de büyümenin kaynağı olarak kullanılmaktadır. Dış tasarrufları, ağırlıklı olarak kısa vadeli sermaye şeklinde kullanmaktayız. Yani, ülkeyi terk etmeye her an hazır olan bir sermaye türü ile Türkiye'nin büyümesini finanse etmek durumundayız. Kısa vadeli sermaye, bir ülkenin siyasi ve ekonomik riskleriyle, o ülkenin para ve sermaye piyasalarındaki getirilerini kriter olarak alır ve yatırım kararını verir. Bir ülkenin büyümesini kısa vadeli sermaye ile finanse etmesi, önemli riskler ortaya koyar. Bu riskleri minimize etmek, uzun vadeli olarak bir ülkeye giriş yapan doğrudan yatırımları o ülkeye çekmekle mümkündür. Yani, yeni istihdam sahaları yaratan, yeni yatırımlar yoluyla değişik sektörlerde de ekonomik canlılık yaratabilen yatırım türünü Türkiye'ye çekebilmeyi başarmalıydık.

Doğrudan yatırımların nitelikleri de son derece önemlidir. Özelleştirmeler ya da özel sektördeki şirket satınalmalarıyla yabancı sermayenin bir ülkeye giriş yapması yerine, yepyeni sahalarda taze yatırımların yapılmasının katma değer yaratabilmek açısından çok daha büyük önemi bulunmaktadır. Zira, özelleştirme ya da var olan bir kuruluşun yabancı sermayeye satılması bir kerelik bir sermaye girişi iken, yeni yatırımlarla yabancı sermayenin girişini sağlamak uzun vadede daha olumlu ekonomik etkiler yapabilmektedir. Uzun vadeli yatırımları bir ülkeye çekebilmek, bazı temel yapıların kurulmasını gerektirir. Bu temel noktalarda eksikleri olan ülkelerin yeni doğrudan yatırımlara açılması ya çok zor ya da imkansızdır. Bu temel yapı, bir ülkede hukukun üstünlüğünün tanınıyor olması, gelişmiş bir ticaret, borçlar, icra-iflas yasası gibi hukuki alt yapıların mevcudiyeti, uluslararası siyasi ve ticari antlaşmalara uygun hareket ediliyor olması, fikri ve ticari mülkiyet haklarının ileri bir noktada olması, siyasi ve ekonomik istikrarın tesis edilmesi, v.b. unsurlarla desteklenebilmektedir.

Yukarıdaki temel bilgiler çerçevesinde Türkiye'yi kısa bir analize tabi tuttuğumuzda, yüksek cari açık oranı nedeniyle Türkiye'yi ani siyasi ya da ekonomik şoklara karşı riskli bir ülke olarak değerlendirebiliriz. Bernanke'nin geçen hafta yaptığı açıklamalarla, gelişmekte olan ülkelere karşı beklenenin çok üzerinde bir global piyasa tepkisiyle karşılaşıldı. Henüz parasal genişlemenin yavaşlatılmasının uygulanmaya başlanmaması durumunda bile böylesine sert ve ani bir tepkinin oluşabileceğini düşünmemiştim. Mevcut durumun, parasal genişlemenin yavaşlamasına ilişkin daha kesin kararların ve takvimin ortaya konmasıyla oluşmasını beklerdim.

Mevcut küresel ekonomik ortam, Türkiye'nin cari açık yaratmak konusunda her zamankinden dikkatli olması gereğini beraberinde getiriyor. Zira, gelişmekte olan piyasalara yönelecek kısa vadeli sermayenin nasıl bir seyir izleyeceğini henüz bilemiyoruz. Yıllardır süren düşük kur ve yüksek faiz ortamının yarattığı yapısallaşmış bir sorunla baş etmenin zor olduğu bir süreçteyiz.

Başta en büyük ticaret ortağımız olan Avrupa'nın resesyonda olması ve olumsuzlaşan küresel ekonomik koşullar nedeniyle, 2012 yılında olduğu gibi güçlü bir ihracat artışı performansı sergileyemiyoruz. Bu nedenle, bir üst paragrafta sözünü ettiğim yapısallaşmış sorunumuz nedeniyle, büyüme oranındaki yükselmenin cari denge üzerindeki etkisi, Türkiye'nin küresel ekonomik koşulların yarattığı risklere daha fazla açılması anlamına gelecektir. Bu noktada, T.C.M.B.'nin kuvvetli döviz rezervleri nedeniyle herhangi bir  ilave şok karşısında kuvvetli olduğu ve bu nedenle büyümeden taviz verilmemesi gerektiği düşünülebilir. Ancak, T.C.M.B.'nin temel fonksiyonunun para politikasını yürütmek olduğu düşünülürse, olası şoklara karşı ancak ve ancak kısa süreli müdahalelerle kurdaki beklentileri yönetmesinin mümkün olabileceğini düşünüyorum. Döviz rezervlerini kullanmak suretiyle kura müdahalenin orta ya da uzun vadede sürdürülebilir bir politika olmadığını ve böyle bir politikanın büyümenin dayanağı haline getirilmesinin çok riskli bir politika yapısı olacağını görüyorum. Bu tezi ortaya atıp itiraz etmem, bu tezin bazı çevrelerde dile getirilmiş olmasındandır.

Türkiye ekonomisi, geçmişte yaşadığı kriz koşullarından bugün çok daha güçlüdür. Bankacılık sisteminde, risk ölçümleyen rasyolar sağlıklıdır. T.C.M.B., kısa süreli olması koşuluyla, volatilitenin yükseldiği dönemlerde harekete geçirebileceği sağlam bir döviz rezervine sahiptir. Fakat, geçen yılın Mart ayında %9.9 olan ve bu yılın aynı ayında %10.1'e yükselmiş olan bir işsizlik verisi söz konusudur. Bu artış, çok önemli değilse de, temelinde işgücüne katılımın yüksekliğinin olduğu ve ekonominin, bu katılımı kaldıracak yeni iş sahaları açamadığını bilmek gerekmektedir.

Ekonomi yönetimi de risklerin farkında olmalı ki, 2014-2018 dönemi için büyüme oranını %5.5 gibi Türkiye için mütevazi diyebileceğimiz bir seviyede belirledi. Ayrıca, yeni orta vadeli planda 2013 için büyüme oranı da bir öncekine göre 1 puan düşürülerek %5 yerine %4 olarak belirlenmişti.

Yukarıdaki tüm verileri, 2013'ün ilk çeyreğinde oluşan büyüme kompozisyonuyla beraber değerlendirdiğimizde, pek olumlu mesajlar çıkmıyor ortaya. Zira, %3'lük ilk çeyrek büyümesinin ardında, önemli ölçüde kamu harcamaları vardı. Yine, önemli ölçüde tüketim harcamaları vardı. Buna karşın, özel kesimin yatırım harcamaları önemsenemeyecek noktada idi. Bu şartlar altında, kamu kesiminin büyümeye katkıda artan payı ve tüketim artışı ile karşı karşıyayız. Yani, iç talep kaynaklı bir büyüme sergilemekteyiz ama büyümenin niteliği ile ilgili olarak arzu ettiğimiz tablo yok ortada. Uzun zamandır, reel sektörün olumlu mesajlar vermediği yönündeki gözlemler, özel yatırım harcamalarının büyümeye katkı yapamaması durumuyla somut bir ifade bulmuş oluyor.

Reel sektörün olumlu bir görünüm ortaya koyamadığı, büyümenin belli bir düzeyin üzerine çıkmasını yapısallaşmış cari açık sorunu nedeniyle arzu etmediğimiz bir ortamda, bir yavaşlama durumundan söz edebiliriz. Orta vadeli planda ortaya konan %4 oranına soru işaretiyle bakıyorum. %3-3.5 aralığının daha ulaşılabilir olduğu görüşü hakim olmaya başladı bende. Bundan sonrasını küresel gelişmeler belirleyecek. Kısa vadeli sermayeye ulaşmakta sorun yaşamasak bile, bu sermayeyi olumsuzlaşan küresel likidite koşulları nedeniyle daha yüksek bir maliyetle kullanacağız. Kısa vadeli yabancı sermayeyi Türkiye'ye çekmek için yabancı yatırımcıya cazip gelecek getiriler sunmak zorundayız. Çünkü, biz tasarruf etmiyoruz. Başkasının tasarrufunu çekmek için de cazip olmak zorundayız. Bu nedenle, faizin yönü maalesef ki yukarı yönlü olacak ve reel sektör için çekici olmayan kredi fiyatları belirecek. T.C.M.B.'nin faizde yönü yukarı doğrudur. Zira, küresel boyutta faiz artışları söz konusu. A.B.D.'nin 10 yıllık tahvil faizi %2.60'a yakın seviyelerde. Bizdeki faiz artırımlarının ne zaman başlayacağını şu anda bilmiyoruz. Bir sonraki P.P.K.'ya kadar geçecek zaman, her zamankinden daha uzun şimdi.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gelişmeler karşısında, Gezi Parkı protestolarının ekonomi üzerindeki etkisi göreceli olarak minimal bir düzeye inmiştir. Karşımızda, çok daha büyük boyutlu bir sorun var. Yaşananları, kriz içinde bir kriz olarak değil, kriz içinde önemli bir türbülans olarak adlandırmayı şimdilik tercih ediyorum.

Bu arada, eğer %3.5 büyürsek, %1.2'lik yıllık nüfus artışını düştüğünüzde kişi başı milli gelire yansıyacak olan %2.3'lük bir büyüme kalır geriye. Bunu da bilmekte fayda var.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.06.2013)