Pages

Monday, June 17, 2013

Gezi'den Bana Kalanlar

Herşey güzel başlamıştı. Sadece fikir beyan etmek istiyorlardı. Masumdular, samimiydiler. Protesto etmek istiyorlardı. Ne liderleri vardı, ne de örgütleri. Liderliğe soyunanları, protestoya sahip çıkmaya çalışan fırsatçıları reddediyorlardı. Kimse zorlamadan, bireysel motivasyonlarıyla dökülmüşlerdi sokağa. Asker yoktu, darbe yoktu bu sefer ve tarihte ilk kez oluyordu olanlar. 31 Mayıs günü, üzerlerine tazyikli su sıkıldı, biber gazı atıldı. Kızdılar, sinirlendiler. Çoktandır zaten kızgındılar. Çünkü, hakaret yemekteydiler. Hayat tarzlarına karışılıyordu. Hoşlanmıyorlardı bundan. Şehrin ortasındaki alanı betona boğulmuş görmek istemiyorlardı. Fakat, tazyikli su ve biber gazıyla öylesine kızdırıldılar ki, bardaktaki su taştı. Bir öfke patlaması oluşuverdi.

Karar veriliyordu. Kaç çocuk yapılacak, normal doğumla mı sezaryenle mi doğum olacak, milli içkimiz ne olacak, hangi ekmek türü tüketilecek, toplu taşıma araçlarında nasıl oturulacak. Tüm bu soruların cevabı vardı. Halkın bu konularda fikir yürütmesi yersiz ve gereksizdi. Hatta, densizlikti. Halkın ne düşündüğünün önemi yoktu. Her sorunun tepeden verilen cevabı mutlak doğruları ifade etmekteydi çünkü. Uzunca bir süredir, giderek artan otoriter ve demokrasiyle bağdaşmayan tavırlarla eleştiriliyordu. Kendisi de buna kızgındı. Gezi Parkı'ndaki oturma eylemine çok kızdı. Taksim'deki masumlara su sıkılıp, biber gazı atılınca, kendilerine alkolik, ayyaş, çapulcu denince, işlerin rengi değişmeye başladı.  Kötü niyetliler, marjinaller, militanlar, provokatörler ellerini ovuşturmaya ve önlerine gelen fırsatı değerlendirmeye kalktılar. Çünkü, bu grupların en sevdiği iklim vardı artık. Onlar bile beklemiyorlardı böylesine güneşli bir hava kendilerine. Hele ki, %50'nin zor tutulduğunu duyunca sevinçten çıldırdılar. Çünkü, onlar da çok iyi farkındaydılar ki masumlar bu lafa sinirlenecekler. Oysa herşey en geç 2 Haziran günü bitmiş olabilirdi.

2 Haziran gününe kadar yaşananlara, "başlangıç ruhu" adını taktım. Bu ruhu ve felsefesini anlamaya çalıştım ve sevdim. Bu ruhun felsefesinde, şiddet yok, protesto var, örgüt yok, halk var. Bu sese
doğru zamanda kulak verileceğine, hakaret edildi.

Havayı yumuşatmaya çalışan cumhurbaşkanı ve başbakan yardımcısının çabaları da ortalığı sakinleştirmeye yetmedi. Çünkü halk düşünüyordu ki, başbakanın ortadaki durumu anlamaması halinde ne Gezi Parkı'na ilişkin endişeler giderilmiş olacak, ne de başbakanın tamamen kişisel görüşlerinin şekil verdiği bireysel hayatın her alanına karışma alışkanlığı sona erecek. Başbakandan hakaret içeren sözler geldikçe masumlar daha da sinirlendi, kötü niyetlilerin sevdiği iklim daha da gelişti.

"Demos", halk ve "krasi" de kural demekse, demokrasi de halkın kuralı demektir. Seçim, demokrasinin en temel kurallarından biri olmakla beraber, demokrasinin tek tecelli ettiği nokta değildir. Ancak, başbakanın demokrasi anlayışı sadece seçim sandığı ile sınırlı. Bu ifadede hiç yorum yok. Zira, kendisi söyledi. Demokrasi, bir ülkenin yürütme organının yönetim kadrosunu çoğunluğun seçtiği bir düzendir. Ancak, çoğunluk olmayanların kendilerini ifade edebilmesi için "çoğulcu (plüralist) demokrasi" kavramına başvurulması zorunludur. Modern çağın demokrasisinde çoğulculuk vardır. Çoğunluğun her dediğinin olduğu demokrasi kavramı, modası geçmiş bir demokrasiyi ifade eder.

Demokratik düzende, her bireyin toplanma hakkı vardır. Hiçbir fikir, bireysel çaba ile toplumsal düzeyde duyulamaz. Bu nedenle demokratik örgütlenme, toplanma, gösteri yapma ve protesto hakkı demokrasinin temel unsurlarındandır. Bu haklar, çoğunluk ya da azınlık olan tüm birey ve gruplara aittir. Yönetimde olan partiye ve kadrosuna seçimde oy vermiş olsanız bile, zaman içinde memnun kalmadığınız uygulamaları ortaya çıkabilir. Seçimlerde oluşan çoğunluk ya da azınlıktan bağımsız olarak, iki seçim arasında fikir beyan etmeye yarayacak yöntemler de demokrasinin olmazsa olmazları arasındadır.

Gösteri, protesto, toplanma hakları konusunda izin alınması bir gerekliliktir. Ancak, izin konusundaki sübjektif yaklaşımlar ve uygulamalar, halkın bu müesseseye olan güvenini kırmıştır. İyi niyetli, masum gösteri talepleri dahi yönetenlerin görüşlerine uymadığı için reddedilebilmektedir. 16 Haziran gecesi, elinde sopalarla sokaklarda tekbir getirerek koşanlara bir polis aracının sadece eşlik ettiğini ve hiçbir engelleyici müdahalede bulunmadığını düşünürsek, toplumdaki kaygıları en azından bir miktar anlayabiliriz sanırım. Demokrasi, demokratik nitelikli olan her görüşün toplumda ifade bulmasına izin verir. Demokrasi, bir uzlaşma ve toplumsal anlamda orta noktayı bulma rejimidir. Bir sosyal kontrat ve konsensüs ifade eder demokrasi. Bunun için de toplumun tüm kesimleri arasında sağlıklı diyalog gerekir.

Son günlerde yaşadığımız olayların temelinde, polisin halka karşı aşırı güç kullanımı ve yukarıda isimlendirdiğim başlangıç ruhuna sahip çıkan masumların seslerinin başbakan tarafından dinlenmemesi vardır. Bir yandan mesajın alındığına dair hükümet üyelerinin beyanları söz konusu iken, diğer yandan başbakanın masum talepleri hiç dinlemeyen tavrı, ortamı yumuşatmaya yönelik çabaları hükümsüz kılmıştır. Başbakan da mesajın alındığını ifade etmiş ama muhatap olarak sadece terör estirenleri almıştır. Sanatçılarla yapılan görüşmeler de halkın anlatmaya çalıştıklarına vesile olamamıştır. Zira, sanatçıların toplantılardan çıktıktan sonra yaptıkları açıklamalar da içeride ne konuşulduğuna ve hangi çözümün bulunduğuna dair umutları söndürecek cinsten olmuştur.

Eylemlere katılan masumların çoğu çok gençti, öğrenciydi, herhangi bir kuruluşta çalışan  profesyonel çalışanlardı. Daha da önemlisi, 31 Mayıs gününe kadar çoğu apolitikti. Hem Gezi Parkı'nda insanlarla sohbet ettim, hem de evimin konumu gereği olayları sıcağı sıcağına yaşamak zorunda kaldım. Bu nedenle, okuduklarımı değil, yaşadıklarıma dayalı gözlemlerimi döküyorum yazıya.

Masumların arasına karışan provokatörleri de gördüm. Sadece masumları değil, amacı kötü olanları da gördüm. Böylesine büyük bir kitlesel hareketin içine otobüs yakmaya çalışanların, araçları ters çevirmek isteyenlerin ve hatta Taksim Meydanı'ndaki bir kaç prefabrik yapıyı yıkmaya çalışanların karıştığını da gördüm. Bu son söylediğimi gazetelerde okumuş değilim ayrıca. İşin başlangıç ruhuna sahip çıkmaya çalışan ve meydandaki çöpleri toplayanların bu insanları engellemeye çalıştıklarını ve kendileriyle kavga ettiklerini de gördüm. Ancak, engelleyemezlerdi. Mümkün değildi bu. İyi niyetli masumlar hayatlarında ilk defa sokağa çıkmışlardı ve birşeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Başbakan ise, sadece ortalığı yakanları dikkate alarak konuşuyor, iyi niyetlilere kulak tıkıyordu. Masumlar seslerini duyurmak için sokağa çıktıkça, kötü niyetliler, illegaller de sokağa çıkıyordu. Ortalık giderek abuk subuk manzaralar ve çirkinleşen görüntülerle doluyordu. Eğer 2 Haziran tarihinde, halen ağırlıklı olarak masumların doldurduğu kalabalığa hitap eden, onlara empatiyle yaklaşıldığını ifade eden cümleler başbakan tarafından kullanılsaydı, kötü niyetlilere gün doğmayacaktı. Sokağı okuyamadı başbakan ya da kendisine yanlış bilgi aktarımı yapıldı. Medeni bir demokratik talebin medeni bir şekilde sonlanması fırsatı kaçtı böylece. Oysa, Taksim'in polis tarafından terk edildiği 1 ve 2 Haziran günlerinde meydanda halaylar çekiliyor, türküler söyleniyordu. Ancak, aynı hafta sonuna denk gelen çapulcu kelimesinin kullanımı ortamı gerdi.

Ortak bir görüşü ifade eden her sosyal grup homojen olmayabilir. Bu işin başından bugüne kadar her görüşten insan sokaktaydı. Bu insanların sesinin duyulması çok önemliydi ki 31 Mayıs'tan bu yana bu insanları anlatmaya çalışıyorum. Bu kesim, yıllardır asli görevlerini yerine getirmekten uzaklaşmış olan medya üzerinden sesini duyuramıyordu. İktidarın medyayı susturduğunu düşünüyordu ve bu duruma kızgındı. Bu kesim, iddia edildiği üzere sadece C.H.P.'lilerden oluşmuyordu ve başbakanın sürekli olarak kendilerinden C.H.P. zihniyeti diye başlayan ifadelerle söz etmesine sinirleniyordu. İçlerinde, sadece amblemini beğendiği için L.D.P.'ye oy atmış olduğunu söyleyecek kadar apolitikler vardı. Hatta, hayatında ilk kez bir eylem için sokağa çıktığını ve kendisinin bile buna nasıl şaşırdığını anlatanlar. Yani, ortadaki durumla haklarında söylenenler çelişiyordu.

Ak Parti'li akl-ı selim dostlarla yıllarca aynı sofralarda yemek yedik, konuştuk, dertleştik. Bazıları mahalle arkadaşımızdı çocukken, bazıları aynı okulda sıra arkadaşı, bazısı arkadaşımın kardeşi, v.s. Bu protestoların başlangıç ruhundaki aklı başında fikirleri ve o fikirleri benimseyenleri dinlemelerini öneriyorum. Aksi takdirde, olayların bilimsel bir çerçeveden sosyolojik ve psikolojik analizinde hata yapılacağını düşünüyorum. Sokakta marjinal var mı? Evet, var. Militan var mı? Evet, var. Provokatör var mı? Evet, var. Fakat, sesini duyurmakta zorlandığı için kendiliğinden sokağa çıkan masum bir kitle ezici bir çoğunlukta. Bunu görmek, anlamak lazım.

Bir toplumun niyette ortak noktası masumiyet, samimiyet ve demokrasi olmalıdır. Protestonun başlangıç ruhuna sahip çıkanlar nasıl ki otobüs yakan, araç devirenleri tasvip etmiyorsa, Ak Parti içinde tanıdığım dostlarımın da elinde sopayla cadı avına çıkanları tasvip etmediğini biliyorum. İyi niyetli diyalog ve dolayısıyla demokrasi, kötüyü örnek göstererek değil, demokrasiye uygun olanı kriter alıp, her görüşten kötüyle beraberce mücadele ederek sağlamlaştırılır. Herkesin sabrını taşıranlar oldu. Fakat, akl-ı selimler boşvermeli onlara. Konuşarak, eleştiri ile bir yere varılır. Ne eli sopalılarla, ne de Taksim'deki prefabrik binayı yıkmaya çalışanlarla olmaz bu iş. Ricam şudur ki, Ak Parti seçmeni de başbakanı objektif bir gözle eleştirsin. Hiç kimse herşeyi kötü yapamayacağı gibi, herşeyi iyi de yapamaz. Demokrasi, fenomen yaratarak gelişmez.

Başbakan, plebisitten de söz etti. Referandum ve plebisit arasında da bir kavram kargaşası yaşandı ama bu konuya girmeyelim bu yazıda. Derin ve kapsamlı bir konu zira. Sonuçta, halka gidileceğinden söz etti başbakan. Plebisit, bir konunun tartışmasını tek ve çok basit bir yere indirgediğinden ve sadece evet ya da hayır denmesi olasılığına izin verdiğinden demokratik değil. Konunun "iyi de ama..." kısmı hiçe sayılıyor. Nitekim, anayasa referandumunda, bazı maddelere evet, bazılarına hayır demek isteyenler bütün anayasa maddelerine evet ya da hayır demek zorunda kaldılar. Karar verirken ben de çok zorlandım.

Plebisit, halkın fikrine başvurulması yöntemi gibi gözükse de demokrasi ile bağdaşmayan yönü ağır basmaktadır. 19 gündür yaşanan toplumsal travma karşısında, bu kadar geniş bir kitlenin istemediği bir kışla için plebisit yapılmasını savunmamak ve projeyi hiç değilse bir süreliğine rafa kaldırmak, toplumsal uzlaşma açısından daha değerli bir katkı olurdu. Zira, zaten var olduğunu bildiğimiz bir toplumsal kutuplaşma, kimsenin tahmin edemediği kadar derin bir noktaya ulaştı. Geldiğimiz noktada tercih yapmamız gerekiyor. Kışla mı, huzurlu bir toplum mu? Kaç kişinin kışla, kaç kişinin park istediğinin hiçbir öneminin kalmadığı bir noktadayız bugün. Sakinleşen ortam, ezici çoğunlukta olan saf ve masumlarla yönetimin diyaloğunu sağlayacak, yakanı ve yıkanı devre dışı bırakacaktır.

Gezi olayları ile hukukun üstünlüğü konusu da yeniden gündeme geldi. Başbakan, yargı kararını bekleyeceğimizi ve bu arada plebisit yapılacağını söyledi. Yargı kararı aşamasında olan bir konuda plebisit yapılabilir mi? Ayrıca, şaşırtıcı bir süratle, Gezi Parkı'na kışla yapılmasının önünü kesen bir yargı kararı vardı. Şimdi, hangi yargı kararı beklenecek? Bir süre önce kuvvetler ayrılığına inanmadığını dile getirmiş bir yönetim varken, yargının vereceği karara da ne kadar güvenilebilir? Kamuoyunun bu konuda da sıkıntısı var ve yargı kararlarına şüpheli yaklaşıyor. Sokak, başbakanın vakt-i zamanında dile getirdiği demokrasi ve tren benzetmesini hatırlıyor ve soruyor: trenden inme vaktini mi yaşıyoruz?

Protestoların başlangıç ruhu dediğim felsefesi, beni sevindirdi, heyecanlandırdı. Halk, kendi kendine sokağa çıktı. Sesini duyurmak istedi. Demokrasi kasını güçlendirdi. Bu işin başlangıç ruhunun üzünülecek değil, sevinilecek tarafı vardır. Gezi protestolarının Arap Baharı ile karşılaştırılması mümkün değildir. İşin yakıp, yıkma kısmında dış mihrak var mıdır bilemem ama başlangıç ruhunda bu ülkenin saf insanları ve yedikleri biber gazı vardır.

Siyaset, 21. y.y.'nin ilk çeyreğinde ortaya çıkan bir gençliğe 20. y.y.'nin 3. çeyreğindeki bir modelle cevap vermeye çalışmıştır. Halkın temsil ettiği demokrasi kazanmış, halka layık görülen demokrasi  sınıfta kalmıştır. Bu durum, bizi dünyaya rezil falan da etmez. Rezillik, saf ve masumların yedikleri biber gazı, ilaçlı tazyikli su ve Divan Oteli manzaralarındadır.

Başta C.H.P. olmak üzere tüm muhalefet sınıfta kalmıştır. C.H.P.'nin bilinçli olarak olaylara mesafe koyup koymadığını anlamış değilim ama bir mesaj vermeye çalışır gibi oldu. Ne demek istediğini de anlamadım. Bilinçli bir mesafe koymak istese de bunu ortaya koyacak iradeye sahip olmadığını düşünüyorum C.H.P.'nin. Başbakanın, bu süreçte söylediği çok doğru bir söz vardı: C.H.P.'nin bugünkü Meclis kadrosu çok talihsiz bir kadro aslında. Doğru sözün de hakkını vermek lazım. M.H.P. ya da diğer partilerin ne yaptıklarını da anlamadım. Yorum yapamayacağım.

Türkiye, toplumsal bir barış istiyorsa, son 3 haftadır yaşanan tecrübelerden büyük dersler çıkarmalı ve bu tecrübeleri fırsata dönüştürebilmelidir. Olayların başlangıç ruhunda olanların tek partili dönemi bilmediklerini, bir kısmının Menderes'i Ege Bölgesi'nde bir nehir olarak dahi duymadıklarını, Özal'ı tanımadıklarını, 28 Şubat günlerinde en fazla 7-8 yaşında olduklarını, ihtilal dendiğinde neden söz edildiğini anlamadıklarını ve yaşadıkları 27 Nisan'ı dahi şöyle böyle algılamış olduklarını gördüm. Dolayısıyla, meydanlarda tek partili dönemi anlatmak, Menderes çok yumuşaktı ama astınız demek, siyaseti 2013'e taşıyamamak, geleceğe odaklanmamak anlamına geliyor.

Bugünler üzerine çok yazılacak, çok çizilecek. Görüş, inanç, dil, etnik köken ayrımı olmaksızın demokraside birleşecek bu ülke. Kolay değil, zaman alıyor ama olacak. Tek dileğim, bu ülkenin her görüşten akl-ı selim insanlarının bol bol diyalog içinde olması. Çocukluğumda Demirel-Ecevit kavgalarını izledim, terörü gördüm, 12 Eylül'ü yaşadım. Artık yenilerine halim kalmadı.

Yani, ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Unutmayalım, Mevlana geçti bu topraklardan.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.06.2013)