Pages

Friday, June 28, 2013

Demokrasi Sınavını Birgün Geçer miyiz?

Yalnızlık, kendi başınıza kalmak istediğiniz bazı anlar haricinde pek tercih edilir bir durum değildir. Sosyallik düzeyi kişiden kişiye değişir ama sürekli yalnızlık mümkün değildir. Günlük yaşamım, çok farklı kesimlerden insanlarla beraber geçtiği halde, bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Kalabalıkların içinde yapayalnızım. Kastım, siyasi anlamdaki yalnızlığım.

Toplumların değişimlerden geçmesi, yeni yaşam biçimleri yaratması ve çevresinde oluşan yaşam biçimlerine uyum sağlaması yıllarla ölçülebilen sürelerde gerçekleşiyor. Bazı konularda uyum  nesillerle ölçülebilecek sürelerde mümkün olabiliyor. Konu demokrasi ise, yüzyıllardan söz etmiş oluyoruz.

Ne bir partinin üyesiyim ne de herhangi bir partiye yakınlık duyuyorum. Siyasi tartışmaları yakından izliyorum. Tanık olduğum kavram kargaşası korkutuyor beni. Siyasilerin, siyaset yapmak uğruna söyledikleri, tavırları, sinirli gibi bağırmaları, ortada çok gülünecek bir şey varmış gibi gülmeleri, v.s. sevimsiz geliyor. Kavram kargaşası, bu sevimsiz tavırların ardındaki içerikte gizli. Siyaset yapmak adına ve kısa vadeli düşünmek nedeniyle doğru ve yanlış birbirine giriyor. Bu kavram kargaşası, yasalara ve düzenlemelere yansıyor. Daha sonra, yine kısa vadeli düşünen başka siyasiler iktidara gelince, bu defa onların yarattığı kargaşa içinde başka yasalar ve düzenlemeler devreye giriyor. Eğitim, hukuk, dış işleri gibi istikrarlı politika özelliği taşıması gereken konularda üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmış kavramlar yaratamıyoruz. Böylece, kör topal işleyen bir düzen çıkıyor ortaya. Konsensüs yaratamayan bir toplum olma özelliğimiz de eklenince, en temel konularda dahi toplumsal ortak paydayı bulamıyoruz.

Takke düştü, kel göründü diye bir söz vardır. Bir nevi karakter testi oldu Gezi olayları. Kısa vadeli çıkarlarının peşinde olmayan, ilkeli yaşam prensiplerinden taviz vermeyen ve düşünce altyapısını sağlam oturtmuş insanlar ve çevreler bu karakter testini geçtiler. Sözünü ettiğim şey, fikirsel yanılgılar, zamanla değişebilen düşünceler ya da gelişerek yaşanan dönüşümler değil. Gezi olaylarını takip eden bugünlerde çok takke düştü. Felsefede ve ilkede her an yön değiştirme yeteneğine sahip olanları kastediyorum. Ya da, aslında felsefede ve ilkede değişmeyip, kısa vadede kazançlı çıkmak için kendini etrafa olduğundan farklı algılatmaya çalışanları konu etmeye çalışıyorum. İsim isim sayacak değilim ama sayısız örneğini gördüm bunların son haftalarda. İlkesiz olduğunu düşündüğüm kafamdaki isimlerde yanıldığımı söyleyemeyeceğim. Söz konusu kişiler şaşırtmadı beni. Hangi fikirden olursa olsun, ilkeli ve tutarlı olanlara da saygım arttı.

1990'ların sonunda, Türkiye'nin A.B.'ye asla giremeyeceği kanaatine varmıştım. Fikrimi halen koruyorum. Türkiye-A.B. ilişkileri, her iki taraf için de "mış gibi" yaşanmakta olan bir öyküdür. Bugüne kadar, ister sağ, ister sol olsun, hiçbir partinin A.B. projesine samimiyetle sahip çıktığını düşünmedim. Mevcut hükümet için de geçerli bu düşüncem. Üstelik, A.B. konusunda hiçbir başka hükümetin yapmadıklarını yapmaya çalıştığı halde. Sabahlara kadar süren görüşmelerin en krizli anında bile başbakanın A.B.'ye karşı dimdik duruşunu izleyip, müzakerelerin başladığına tanıklık ettiğim halde. A.B.'ye girmek istiyormuş gibi gözükmek, her hükümet için siyasi bir taktik aracı olmuştur. Her hükümet, demokratikleşme ve ekonomik kalkınmayı sürekli kılmak gibi konularda üzerindeki şüpheleri A.B. sürecini inatla zorluyormuş gibi gözükerek yok etmeye çalışmıştır. A.B. de Türkiye'yi almaya çalışıyormuş gibi yaparak, Türkiye'nin doğuya yakınlaşan bir ülke konumunda olmamasını sağlamaya çalışmıştır. Böylece A.B. ile ilişkilerinde Türkiye, bir yamacın kenarında tek ayak üstünde durup, kollarıyla denge sağlayarak uçurumdan aşağı düşmemek için çaba gösteren biri gibi sürekli bir denge aramaya çalışmıştır. A.B. denince, kafamda canlanan manzara bu.

Ak Parti iktidarı döneminde, A.B. sürecine bir dönem çok yoğun bir şekilde sahip çıkılmasının ardında, başta başbakan olmak üzere parti kadrolarının Türkiye'yi nasıl bir değişime uğratacağı yönündeki şüpheler bulunmaktadır. Gezi olaylarıyla patlak veren uzun bir sürecin sonunda gelinen noktanın gerisinde bu şüpheler ve başbakanın giderek artmakta olan otoriter tavırları vardır. Bu şüpheler neden oluştu ya da oluşmaktaydı? Bunu hepimiz biliyoruz ama doğru durum tespiti yapabilmek için hatırlamak lazım. Başbakanın, toplumsal gerilimi ve kutuplaşmayı bugüne getiren sözlerinden aklımda kalanları sıralıyorum:
  • Haydi ananı al da git buradan!
  • Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, müminler asker 
  • Hayır diyen darbecidir.
  • Ben "dindar bir nesil yetiştirmek hedefimiz" dedim. Bu sözlerimin arkasındayım.
  • Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye. Yahu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek.
  • Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz.
  • Bitaraf olan bertaraf olur.
  • Sayın Öcalan almış olduğu kellelerin hesabını veriyor ben ise düşüncemden dolayı 4 ay hapiste yattım.
  • Yurdu demir ağlarla ördük dediler. Ne ördünüz laftan başka? Ama bak, biz örüyoruz. Öreceğiz inşallah. Daha da devam edeceğiz.
  • Türkiye’nin yarınında artık Kemalizm'e ve Kemalizm benzeri rejimlere yer yoktur. Kemalizm'in yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Bizim için en üst belirleyici, İslam’ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir.
  • Sen ne mutlu Türküm diyene dersen o da ne mutlu Kürdüm diyene der.
  • Saygı duruşu sap gibi durmaktır. Saygı duruşu yerine dua edilmeli. Sap gibi durmanın manasını anlayamıyorum.
  • Onuncu Yıl Marşı okumakla Türkiye raylarla donanmıyor. Bu işler lafla olmuyor. Marşı oku, demir ağlarla ör. Neyi ördün yahu, neyi?
  • Mayo reklamı şehvet sömürüsüdür.
  • Demokrasi bir tramvaydır, gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz.
  • Biz gömleğimizi değiştirdik.
  • Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir kaide yok!
  • Çok okuyan arkadaşlar şimdi sefilleri oynuyor.
  • Sulu kuru her türlü kötü alışkanlık gençliğimizde var.
  • Kadıköy'den gelip vapurdan inenlerin durumunu görüyorum. Bunlar benim değerlerimle uyuşan şeyler değil.
  • Birbiriyle bankta yan yana oturmak. Siz bunu saygıyla karşılayabilirsiniz. Tayyip Erdoğan olarak ben karşılamam. Ben inanıyorum ki bu toplumun içinde çoğunluğu da karşılamaz.
  • Yüzde elliyi evlerinde zor tutuyoruz.
Bu sözlere ilave olarak, çapulcu, ayyaş, alkolik, densiz, bunlar, ayaklar baş olunca ifadeleri ve hitap şekli de otoriter tutumun tarzdaki ifadesi olarak ortaya çıktı. Yukarıdaki sözleri okuyunca, hayat tarzına müdahale, ön yargı, kutuplaştırma, huzur kaçırma gibi olumsuz kavramların hepsine rastlıyorsunuz. Medeniyetler ittifakı diye bir projeye sahip çıkmaya çalışıp, toplumsal ayrışmayı bugüne kadar görülmemiş bir düzeye getiren bir başbakanın toplumda yarattığı travmayı, bu sözleri hatırlayınca daha iyi anlıyorsunuz.

Yukarıdaki sözler içinde, Türkiye'nin kurulduğu yıllarla ilgili olarak sarf edilen sözler de var. Siyaset yapmak için yaratılan kavram kargaşası burada da gösteriyor kendini. Sırf muhalefet partisine karşı politika yürütmek için sürekli tek parti dönemine atıfta bulunmak, toplumu kutuplaştırıyor. Çünkü, 1912'de başlayıp 1922'ye kadar süren savaş yıllarında şehidi olan aileler var bu ülkede. Hem de her kesimden var. Bu insanlar, savaş yıllarının sonunda 29 Ekim 1923'ü yaşadılar. O coşkuya hakaret edilmesini hazmedemiyor insanlar. 1923 sonrasında olanları konuşalım, tartışalım ama 2013 yılında bunlar için kavga etmeyelim. Miting konuşmalarıyla doğru mesajlar verilemiyor bu konularda. Birileri coşuyor, başkaları inciniyor ve 76 milyona hitap edilememiş oluyor böylece.

Sonra, hem anayasaya atıfta bulunularak Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu söylemek ve aynı zamanda Müslümanlık ile laikliğin bir arada olamayacağını ifade etmek büyük bir çelişki yaratıyor. Başbakanın sözlerine karşı duyulan şüphe ve inançsızlık bu ve daha başka örneği verilebilecek çelişkili sözlerle artıyor. Gezi olayları sırasında, başbakanın talimatıyla uygulanan polis şiddeti de ister istemez demokrasi tramvayından iniş vaktine işaret eden sözleri hatırlattı. Doğal olarak, endişe, şüphe ve sonunda da travma yarattı.

Bir toplumun geçmişiyle ilgili konulara eğilmesi, tarihinin kritik noktalarını yeniden değerlendirmesi önemlidir. Ancak geçmişi, bugünün siyasetinin kavgası ya da çekişme konusu haline getirmek toplumsal değişime ayak uyduramamak anlamına gelir. Bu konuların, günlük siyaset dışında, farklı platformlarda tartışılması gerekir. Ama biz, bu derin konuları mitinglerde halletmeye çalışıyoruz. Disiplinli çalışma ve tartışma gerektiren konuları birkaç dakikalık sloganlarla toplumsal kutuplaşmanın nedeni haline getiriyoruz.

C.H.P. ile siyasi rekabeti kazanmak için sürekli Menderes'in asılmasını gündeme getirmenin bugüne ne faydası var acaba? Üstelik, bugünün Türkiye'sinde neredeyse hiç kimse bu tarihi kara lekeyi onaylamıyorken. Türkiye'nin vicdanında kapattığı konuları tekrar tekrar gündeme getirmek, Menderes'e karşı Deniz Gezmiş'i, Necip Fazıl Kısakürek'e karşı Nazım Hikmet'i, Alevi'ye karşı Sünni'yi, baş örtülüye karşı baş örtüsüzü, anlamsız bir tartışma ile sadece laikle laik Müslüman'ı bile karşı karşıya getiriyor. Yukarıdaki listeye özellikle aldığım sözleri okuduğunuz zaman, Türkiye'nin hangi noktaya götürülmek istendiğini anlıyorsunuz. Din olgusunun sivil hayatın içine belirli kurallar dahilinde entegre edildiği değil, toplumsal kuralları yönlendirdiği bir yapının ip uçlarını görüyorsunuz. Türk toplumunun önemli bir kesimi böylesi bir yapının kurulmasını istemiyor ve kendi yaşam tarzına ilişkin endişe taşıyor.

Toplumun endişe içinde olan kesimleri, başbakanın "biz gömleğimizi değiştirdik" sözüne de inanmadı. Zira, yukarıdaki sözlerin çoğu, bu ifadeden sonra sarf edildi. Bu nedenle, başbakanın samimi olmadığı düşüncesi toplumun bir kesimi tarafından derin bir şekilde benimsenmiş durumda. Hele ki, vapurdan inen insanlarla ilgili düşünceler korkutucu ve tüyler ürpertici. Bu sözlerin, Gezi olaylarının yaşandığı günlere denk gelmesi, Gezi olayları sırasındaki polis müdahalesinin insan haklarına, demokrasiye ne kadar aykırı olduğunun adeta haykırılması ve buna karşın polisin Taksim'de destan yazdığının başbakan tarafından dile getirilmesi şüphe ve korkunun temelini daha da güçlendiriyor. Polisin daha güçlü silahlarla destekleneceğinin açıklanması, toplumun gelecekte sahip olabileceği yapının demokrasiden giderek uzaklaşacağı hakkında önemli ve yine endişe verici fikirler uyandırıyor.

Türkiye'de ordunun siyasetin dışına çıkartılması olumludur. Sağlıkta, eğitimde getirilen yeniliklerin yarattığı kolaylıklar ve avantajlar önemli gelişmelerdir. Belediye hizmetlerinin geldiği nokta memnuniyet yaratmaktadır. İstanbul özelinde, metrobüs uygulamasını bir örnek olarak alırsak, memnun olmayanlara denk geldiğimi pek bilmiyorum. Ancak, bunlar olurken, ülkenin ideolojik olarak gitmekte olduğu nokta da önemli. Başbakan, herşeyi belirleyecek unsurun din olduğunu söylerse, vapurdan inenleri hiç onaylamadığını anlatırsa, demokrasiyi tramvaya benzetip, tramvaydan bir gün ineceğini ifade ederse, halk isterse laiklik tabii ki elden gider derse, birilerinin rahatsız olması çok doğaldır. Başbakanın bu uygulamalarına bakan liberaller, başbakanı reformist buluyorlar. Sadece bunlara bakınca, reformist demek mümkün ama bu hizmetlerin ardından polisin Divan Oteli baskını, başbakanın iskele gözlemleri, bir kere içki içenin alkolik olduğunu düşünmesi akla gelince, bu reformist tavrın sürünen demokrasi karşısında hiçbir anlamı kalmıyor. Ordunun siyasete müdahalesine son vermek çok demokratik bir reformdur Türkiye'de evet ama yerine gelen şey demokrasi değilse, başka bir reformun bir anlamı kalmıyor.

Gerçekleri tüm çıplaklığı ile ifade etmenin samimi bir tarafı var. Türkiye'deki seçmenin büyük bir bölümünün hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ekonomik büyüme ve kalkınma arasındaki farklar, kanunlardaki değişikliklerin orta ve uzun vadede yaratabileceği avantajlar ya da sıkıntılar v.b. konularda temel değerlendirmelerde bulunmadıklarını gözlemliyorum. Toplumumuzun, bu konularda genel olarak belli bir kültür düzeyini yakalayamamış olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, daha fazla özgürlük talep etmek, daha fazla demokrasi istemek konusunda da yetersiz kaldığını düşünüyorum. Herkesin üniversite düzeyinde eğitim alması gerektiğini kastettiğim düşünülmesin kesinlikle. Bu, imkansız ve aynı zamanda gereksiz de. Ayrıca, her üniversite düzeyinde eğitim alan da her konuda fikir yürütebilir durumda olamaz. Ancak, her eğitim düzeyindeki insanın doğru ve tarafsız bir gözle bilgilendirilmesi toplumsal birliktelik için çok gerekli. Yaygın bir demokrasi kültürünü toplumun hazmetmiş olması sağlıklı bir sosyal ve psikolojik ortam için çok önemli.  Önemli olan, temel eğitim sürecinde, temel vatandaşlık hak ve hürriyetlerinin insanlara iyi anlatılması.

Toplumumuzun bir bölümü, demokrasiye, laikliğe karşı olduğunu dile getirebilir. Böyle bir durum, sadece çoğunluğun azınlık üzerinde tahakküm kurması anlamına geleceği, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, yok edilmesi demek olduğu için, toplumsal bir bitişi ifade eder. Toplumumuzun, böyle bir noktada olduğunu sanmıyorum ama mevcut uygulamaların toplumun bazı kesimlerinde yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum. Türkiye, özellikle hukuk alanında çok ciddi yaralar almıştır. Basının iktidara karşı eleştirel bir tutum sergileyememesi, demokrasi ve insan haklarının geleceği açısından son derece kaygı verici bir noktayı ifade etmektedir. Silivri'de yıllardır yatanların durumu ve içinden geçtikleri hukuki süreçler, bu konularda değerlendirme yapabilecek uzman kesimler tarafından kaygıyla izlenmektedir. Sözünü ettiğim kesimler, hiçbir siyasi düşüncenin şemsiyesi altında olmayanlardır. Ben, onların söylediklerini dinlemeyi tarafsız yorum alabilmek adına tercih ediyorum.

Toplumun belli bir kesimi için sadece metrobüs, belediye hizmetleri gibi konular önemliyken, başka bazı kesimleri için bu hizmetlerin yanında, gazetecilerin tutukluluk süreleri, hukukun nasıl yıprandığı, kuvvetler ayrılığının çiğnenmek istenmesinin nelere mal olabileceği, medyanın bağımsızlığı gibi konular da çok önemli olabiliyor. Medyanın uzun zamandır iktidarın yanında yer alması, toplumun belli konularda aydınlanmasının önündeki en büyük engel olarak çıkıyor karşımıza.

Hukuk, her zaman demokratik nitelikler taşımayabilir. Kanunlara uymak herkes için zorunludur. Ancak, demokratik özellik taşımayan kanunların demokrasi süzgecinden geçirilmesi gerekir. Demokrasi dışında bir yol, adaletsizlik ve kaostur. Toplumun, ne istediğine karar vermesi gerekir.

Türkiye'nin en önemli siyasi sorunu etkisiz muhalefettir. Gezi Parkı'nda toplanan kitlelerin ve sadece seslerini duyurmak için sokak protestolarına katılanların kafasındaki en büyük sorulardan biri, seçim olduğu gün Ak Parti iktidardan gitse, yerine kimin geleceğidir. Oradaki çoğunluğun, bu soruya bir cevabı yoktu.

Ben yalnızım. Benim gibi bir sürü yalnız da varmış meğer. Biliyordum ama kim olduklarını kestiremiyordum. Hem bu insanları tanıdım, hem de omurgasız, ilkesiz, prensipsizleri. Demokrasi herkese lazım ama sadece sandıkla demokrasi olmuyor. Çoğunluk oylarını alıp iktidara gelmek ve bundan sonra gelebilecek olmak da demokrasinin teminatı değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.06.2013)